19 Eylül 2026

Kalbinizi ve Sesinizi Yumuşatın

Cahit Zarifoğlu’nun “Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın” cümlesi, ilk bakışta kısa ve sade bir öğüt gibi görünür. Oysa cümlenin kısalığı, taşıdığı anlamın küçüklüğünden değil, insanın hayatına doğrudan dokunmasından kaynaklanır. Kalp ve ses yan yana getirildiğinde yalnızca nasıl konuşmamız gerektiği söylenmez; içimizde taşıdığımız şeylerin dilimize nasıl yansıdığına da işaret edilir.

İnsan çoğu zaman sesini düzeltmeye çalışır ama kalbine bakmaz. Daha güzel konuşabilir, daha ölçülü cümleler kurabilir, öfkesini bir süre saklayabilir. Fakat insanın içinde biriken öfke, kırgınlık, kibir, kıskançlık veya küçümseme, er ya da geç başka bir yerden kendini belli eder. Sesin sertliği yalnızca yüksek perdeden konuşmak değildir. Bazen kelimeler alçak sesle söylenir ama insanın karşısında bıraktığı etki yine de ağırdır. Ses, yalnızca ağızdan çıkan kelimelerin değil, kalbin taşıdığı hâlin de bir biçimidir.

Bu yüzden Zarifoğlu’nun cümlesinde “sesinizi yumuşatın” demeden önce “kalbinizi” demesi önemlidir. Ses üzerinde çalışmak kolaydır; kalbe dönmek daha zordur. İnsan başkasının sözünü, davranışını, hatasını görmekte çoğu zaman kendisinden daha cömerttir. Kendi sertliğine gerekçe bulur, başkasının sertliğine ise hemen hüküm verir. Kendisinin öfkelenmesini haklılıkla, karşısındakinin öfkesini karakter bozukluğuyla açıklayabilir.

Oysa insanın önce kendi içine dönmesi gerekir. Zarifoğlu’nun Yaşamak kitabında karşılaştığımız “İçinize dönün” çağrısı burada başka bir anlam kazanır. Kalbi yumuşatmanın ilk şartı, kalbin içinde ne olduğunu görmeye cesaret etmektir. Kırgınlığını, öfkesini, korkusunu, kıskançlığını, sevgisini, merhametini; hatta kendisinin hoşlanmadığı taraflarını tanımayan insanın yumuşaklığı da yüzeyde kalabilir. İnsan kendi içindeki sertliği görmeden başkasına karşı yumuşak görünmeye çalışırsa, bu yalnızca bir üslup değişikliğine dönüşür.

Belki de cümlenin en ağır tarafı budur: Zarifoğlu bize başkasını değil, kendimizi düzeltmeyi söylüyor. “Onların sesini yumuşatın” demiyor. “İnsanlara karşı daha anlayışlı olun” gibi dışarıdan bakılan bir ahlâk kuralı da koymuyor. Doğrudan insanın kendisine dönüyor: Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın.

Kur’an’daki bazı ifadeler bu cümlenin etrafında güçlü bir düşünce alanı oluşturur. Âl-i İmrân sûresinin 159. âyetinde Hz. Peygamber’e hitaben, Allah’ın rahmeti sayesinde insanlara yumuşak davranıldığı; eğer kaba ve katı kalpli olunmuş olsaydı insanların etraftan dağılıp gideceği söylenir. Burada yumuşaklık yalnızca kişisel bir erdem olarak değil, insan ilişkilerinin devamını mümkün kılan bir hâl olarak ortaya çıkar. Katılık insanları uzaklaştırır; yumuşaklık ise arada bir bağın kalmasına izin verir.

Bu, her şeye katlanmak anlamına gelmez. Yumuşak olmak, haksızlık karşısında susmak, sınır koyamamak veya herkesin yükünü taşımak değildir. İnsan sakin bir sesle “hayır” diyebilir. Bir ilişkiden uzaklaşabilir. Kendisine yapılan bir yanlışa itiraz edebilir. Hatta gerektiğinde çok kesin konuşabilir. Fakat kesinlik ile kabalık, kararlılık ile sertlik aynı şey değildir.

Haklı olmak da insanı sertleşme konusunda sınırsız bir yetkiye sahip kılmaz.

İnsan incinmiş olabilir. Ama incinmiş olmak, incitme hakkı vermez.

İnsan haksızlığa uğramış olabilir. Öfkesi anlaşılabilir olabilir. Fakat öfkenin anlaşılabilir olması, onun karşısındaki insanı ezmesini haklı çıkarmaz. Bazen insan kendi yarasını başkasına açtığı yarayla tedavi etmeye çalışır. Kendisine söylenmiş sert sözleri yıllar sonra başkasına söyler. Kendisine yapılmış küçümsemeyi başka birine yöneltir. Bir zamanlar maruz kaldığı davranışı, farkına bile varmadan kendi hayatının dili hâline getirir.

Sertlik başlangıçta bir savunma olabilir; fakat uzun süre taşındığında insanın karakteri gibi görünmeye başlar.

İşte burada insanın kendi içine dönmesi yeniden önem kazanır. Çünkü insanın kendisine yapılanı başkasına aktarmak zorunda olmadığı gerçeği, belki de insanın sahip olduğu en önemli özgürlüklerden biridir. İnsan kendisine yapılanı tekrar etmek zorunda değildir.

Bu mesele yalnızca büyük öfkelerle ilgili de değildir. İnsan bazen küçücük şeylerde kendi kalbinin hâlini görür. Birinin yanlışını düzeltirken kullandığı ton, kendisinden daha zayıf gördüğü birine davranışı, beklemediği bir cevap karşısında gösterdiği tepki, hata yapan birine ne kadar merhamet gösterebildiği... Bunların her biri insanın iç dünyasının dışarıya açılan küçük pencereleridir.

Sesin hafızası da burada başlar. İnsanların bize söyledikleri bazı sözler zamanla unutulur; fakat o sözlerin bizde bıraktığı duygu daha uzun yaşayabilir. Bazen bir cümleyi değil, o cümlenin söylendiği sesi hatırlarız. Birinin bize kızarken nasıl baktığını, küçümserken nasıl konuştuğunu, sevgi gösterirken sesinin nasıl değiştiğini yıllar sonra bile hatırlayabiliriz.

Bu yüzden insanın sesi, düşündüğünden daha büyük bir iz bırakır.

Özellikle ev içinde bu iz daha belirgindir. Çocuklara her zaman doğrudan bir şey söylemek gerekmez. Onlar yetişkinlerin birbirlerine nasıl konuştuklarını, hangi sessizliklerin ardından öfke geldiğini, hangi ses tonunun yaklaşan tartışmayı haber verdiğini öğrenirler. Anne baba çocuklarının yanında açıkça kavga etmese bile, birbirlerine konuşurken içlerinde taşıdıkları öfke, kırgınlık ya da gerilim seslerinin tonuna yerleşebilir; çocuk da söylenen kelimelerden çok, o sesin taşıdığı duyguyu hissedebilir. Söylenenleri tam olarak anlamasa bile evdeki gerginliği sezebilir, kendisini güvende hissettiği alanın aslında sürekli bir gerilim taşıdığını fark edebilir. Bu tür bir atmosfer, bazı çocukların daha içine kapanık, daha temkinli ve duygusal olarak daha kırılgan bir hâle gelmesine, kendi duygularını ifade etmekten çekinmesine yol açabilir. Bazen bir çocuğun hafızasında belirli bir cümleden çok, evin sesinin nasıl olduğu kalır.

Fakat mesele yalnızca çocuklar değildir. Hepimiz başkalarının seslerinden izler taşırız. Bir insanın bize yıllar önce söylediği bir söz, bugün başka birinin ağzından çıktığında eski bir yarayı yeniden hatırlatabilir. Çünkü ses yalnızca iletişim kurmaz; hafıza da bırakır.

Bu nedenle “sesinizi yumuşatın” sözü, yalnızca daha nazik konuşma tavsiyesi değildir. Kendinizi başkalarının hafızasında nasıl bırakacağınızı da düşünün demektir.

Kalbin yumuşaması ise daha derin bir süreçtir. Zümer sûresinde kalplerin Allah’ın zikriyle ısınıp yumuşamasından söz edilir; Hadîd sûresinde de iman edenlerin kalplerinin yumuşaması ve hakikate teslim olması için yapılan çağrı vardır. Kur’an’ın farklı yerlerinde kalbin katılaşması, paslanması, kin ve hasetten arınması gibi ifadelerin bulunması da insanın iç dünyasının sabit ve değişmez olmadığını düşündürür.

Kalp katılaşabilir; ama yumuşayabilir de.

Kin birikebilir; ama bırakılabilir.

İnsan öfkesini taşıyabilir; fakat onunla yaşamayı kader olarak kabul etmek zorunda değildir.

Belki de Zarifoğlu’nun cümlesini değerli kılan şey tam burada ortaya çıkar. Cümle bize uzun bir yöntem sunmaz. “Şunu yapın, sonra bunu yapın” demez. İnsan davranışlarını maddelere ayırmaz. Yalnızca insanın önüne iki kelime bırakır: kalp ve ses.

Gerisini insanın kendisine bırakır.

Çünkü bazı cümleler açıklanarak değil, insanın kendi hayatında karşılık bulduğunda anlaşılır. Bir insan kendi sesindeki sertliği fark ettiği gün, cümlenin ne söylediğini anlamaya başlayabilir. Bir başkasının suskunluğunda kendi sözünün izini gördüğü gün, “sesinizi yumuşatın” ifadesinin neden yalnızca bir nezaket öğüdü olmadığını anlayabilir. Bir zamanlar kendisine yapılanı başkasına yaptığını fark ettiği gün, “içinize dönün” çağrısının anlamı değişebilir.

Ve belki de en önemlisi, yumuşaklığın naiflik olmadığını burada görürüz. Dünyanın bütün sertliklerine rağmen insanın içindeki merhameti koruması, zayıflık değil; kendisini başkalarının kötülüğüne teslim etmemesidir. Sertleşmek bazen kolaydır. İnsan incindiğinde kalın bir kabuk oluşturabilir. Bir daha üzülmemek için bir daha hissetmemeyi seçebilir. Fakat kalbi korumanın tek yolu onu taşlaştırmak değildir.

Yumuşaklık, insanın kendisini korurken insanlığını kaybetmemesidir.

Belki bu yüzden bu cümle, anlayana gerçekten tek başına yeterlidir.

Anlamak isteyen insan, iki kelimenin arasında kendi hayatını bulur. Kendi sesini hatırlar. Kime nasıl konuştuğunu düşünür. Hangi insanları kendi sertliğiyle uzaklaştırdığını fark eder. Hangi öfkesini yıllardır haklılık adı altında taşıdığını sorgular. Belki kendisine yapılanı neden başkasına yaptığını ilk kez görür.

Anlamak istemeyen içinse yüzlerce paragraf yeterli olmayabilir.

Çünkü bazı sözlerin eksikliği açıklamada değil, karşılığının bulunmamasındadır. İnsan kendi içine dönmeye niyet etmedikçe en doğru cümle bile dışarıda kalabilir.

Zarifoğlu’nun “Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın” sözü bu yüzden uzun bir nasihat istemez. Cümlenin asıl muhatabı zaten onu okuyan insanın kendisidir.

Kalbinize bakın. Sesinizi dinleyin. Sonra ikisinin birbirine ne kadar benzediğini düşünün.

Belki bütün çözümleme bundan ibarettir.

17 Eylül 2026

Bir Duanın Yolculuğu: “Şimdi Değil”den “Bir On Yıl Daha”ya, “Biraz Daha”dan “Artık Hazırım”a

Divanenin Duası

yaza yaza, kaza kaza,
içimde sonsuzun kapısını
açmadan ardına kadar,

yonta yonta aklın taş ocağında
kuşa benzettiğim sözlerin
kanat takıp da koltuk altlarına,

dualar, şükürler, şiirler niyetine
uçurmadan göklere,
ölmek istemiyorum, ölmek!

bir on yıl daha, Allah'ım,
bir on yıl daha
bu divane çırağına!

Cahit Koytak

Bir şiirin insanın karşısına ne zaman çıkacağını, çıktığında hayatının hangi yerine dokunacağını önceden bilmek mümkün değil. Bazı şiirleri okuruz ve geçeriz. Bazılarıysa bizi bir yerde bekliyordur; yıllar önce yaşadığımız, belki kimseye tam olarak anlatamadığımız bir ânın kapısını açar. Cahit Koytak’ın Bir On Yıl Daha şiiri, 2020 yılında benim karşıma çıktığında böyle bir kapı açıldı.

2010 yılının başlarında Karamürsel Acil Servisi’ne gitmiştim. Bir enfeksiyon geçirmiştim; halsizdim. Doktora antibiyotik alerjim olduğunu söyledim. Biraz duraksadı ama yine de iğneyi yaptırdı. Üç-beş dakika içinde şoka girdim.

Başıma toplanıp beni yatırdıklarını ve müdahale ettiklerini hatırlıyorum. Damar yolu açılıyordu. Bütün vücudumun gözeneklerinden ateş çıkıyor gibiydi. Bir ara tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. “Buraya yap,” dedi doktor. “Büyük ama,” dedim. “Olsun,” dedi. Sonradan öğrendim ki alerjik şoka giren kişide gerçekte olmayan bir tuvalet ihtiyacı hissedilebiliyormuş.

O geceden aklımda kalanların bazıları bulanık, bazılarıysa şaşırtıcı biçimde canlı. Bir ara doktor hanımın, “Ahmet, benimle kal, benimle kal,” dediğini hatırlıyorum. Tam o sırada, belki de filmlerde gördüğüm sahneleri andıran bu sesleniş, durumumun ciddiyetini fark ettirmiş olmalı ki hayatımda daha önce hiç bu kadar yalın biçimde söylemediğim bir şeyi söyledim:

“Allah’ım, çocuklarım büyüyor. Hiç olmazsa kızlarımın düğününü görmek istiyorum. Şimdi değil. Şimdi değil.”

Bu cümlemden sonrasını hatırlamıyorum.

O geceyi sabah ettik.

Ertesi sabah doktor hanım bana, “Ahmet Bey, ömrümden iki yıl aldınız,” dedi.

Sonra beni kalp hekimine götürdüler. Orada da doktor, “Şanslıymışsınız ki acilde uzman bir doktor varmış, yoksa şimdi burada olmayabilirdiniz,” dedi.

İnsan böyle bir cümlenin ne anlama geldiğini o anda bütünüyle kavrayamıyor. Ölümün kıyısından dönmek, geriye dönüp bakıldığında daha başka bir anlam kazanıyor. Hayat devam ediyor; çocuklar büyüyor, evler değişiyor, yıllar birbirinin içine karışıyor. Bir zamanlar yalnızca birkaç dakika sonrasını görebilmek için edilen dua, yıllar sonra hayatın içinde gerçekleşmiş küçük bir mucize gibi beliriyor.

Yıllar geçti.

Kızlarım evlendi.

Sonra 2020 yılında, ikinci evliliğimde bir kızım daha oldu.

Tam o sıralarda Cahit Koytak’ın bu şiiri karşıma çıktı. Şiirdeki “bir on yıl daha” sözü, benim için bir edebiyat cümlesi olmaktan çıktı. Onu okurken içimden başka bir cümle geçti:

“Allah’ım, kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha istiyorum senden.”

Koytak’ın şiirinde şair, henüz tamamlayamadığı sözleri, duaları, şiirleri göklere uçurmadan ölmek istemiyor. Benim duam ise biraz başkaydı. Ben artık yapacaklarımın tamamlanmasını değil, küçük kızımın hafızasında yer edinebilecek kadar daha yaşamayı diliyordum.

Belki ölümsüzlük dediğimiz şey bundan daha büyük bir şey değildir.

Dualara icabet eden el-Mucîb, bu duama da icabet etmiş olmalı ki kızım bugün altı yaşına geldi.

Geçen yılın sonunda Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabı yayımlandı. Kitabı bulup bir an önce okumak için günlerce aradım. Siparişim gelene kadar PDF’ini bulup okudum. Kitapta karşıma çıkan şu cümle de bu yüzden bende derin bir iz bıraktı:

“Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak isterdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için.”

Buradaki ölümsüzlük fikri, insanlığın yüzyıllardır peşinden koştuğu büyük ve gösterişli ölümsüzlükten çok daha sade bir yere çekilir: Bir çocuğun hafızasında kalabilmek.

Belki insanın ölüm karşısındaki en sahici arzularından biri budur. Bir anıt istemek değil; bir kitapta sonsuza kadar yaşamak değil; adının tarihe geçmesini istemek bile değil. Bir çocuğun zihninde birkaç görüntü, birkaç cümle, bir ses, bir dokunuş, bir baba yüzü olarak kalabilmek.

Benim için Cahit Koytak’ın şiiriyle Gospodinov’un cümlesi, yıllar arayla aynı duanın iki ayrı biçimi oldu.

Geçen yıl Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabını okurken, yaptığım alıntıların altına torunlarımla çekilmiş bir fotoğrafımı koydum. O sırada yine aynı şeyi söyledim:

“Allah’ım, torunlarımın da beni hatırlayacağı kadar bir süre istiyorum.”

Bu kez istediğim şey biraz daha farklıydı. Artık yalnızca bir çocuğun değil, torunlarımın da hafızasında kalabilmek istiyordum. Bir insanın hayatının geride bıraktığı en büyük mirasın bazen kitaplar, eşyalar veya servetler değil, başka insanların hafızasında bıraktığı küçük izler olduğunu düşündüm.

Sonra geriye dönüp baktığımda tuhaf bir bütünlük gördüm.

2010 yılında ölümün kıyısında, “Şimdi değil,” demiştim.

2020 yılında kızım doğduğunda, “Kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha,” diye dua ettim.

Geçen yıl torunlarımla fotoğrafımı koyarken de, “Torunlarımın beni hatırlayacağı kadar bir süre,” dedim.

Rabbim üçünde de dualarıma icabet etti.

Bunun ötesinde yarının ne getireceğini bilmiyorum. İnsan geleceği için ne kadar hesap yaparsa yapsın, hayatın kendine ait bir zamanı var. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bir zamanlar ölümün karşısında “Şimdi değil,” diye yalvaran adamla bugünkü ben arasında uzun bir yol olduğunu görüyorum.

Bir zamanlar Rabbinden biraz daha süre isteyen adam gitmiş; onun yerini, artık ‘Hazırım,’ diyebilen bir adam almış.

Şimdi geriye kalan zamana bakarken içimde eskisi gibi bir telaş yok. Çünkü bir zamanlar uğruna dua ettiğim günlerin çoğunu gördüm. Kızlarımın düğünlerine yetiştim. Küçük kızımın beni hatırlayacağı yaşına geldim. Torunlarım oldu; onların hafızasında da yer edindim.

Ve galiba insanın duası da zamanla değişiyor.

Bir zamanlar “Şimdi değil,” diyordum.

Sonra “Bir on yıl daha” dedim.

Sonra “Biraz daha...”

Şimdi ise içimden ilk defa başka bir cümle geçiyor:

Ne zaman dersen, Rabbim.”

Belki “artık hazırım” demek tam da budur: Ölümü istemek değil; bana verilmiş olan zamana şükredip, bundan sonrasını Rabbimin takdirine bırakabilmek.

Yine de Rabbimin huzuruna çıkarken elimde götüreceğim büyük bir şey olmadığını biliyorum.

Heybem boş.

Üstelik yalnızca boş değil; günahlarla da gidiyorum.

Bunu kendimden saklayacak değilim.

Ama insanın son sığınağının zaten kendi yaptıkları olmadığını düşünüyorum. Ben amellerime güvenerek değil, Allah’ın affına, merhametine ve bağışlamasına sığınarak bakıyorum o güne. Günahlarımı inkâr ederek değil, onlarla birlikte; eksiklerimi gizleyerek değil, onları bilerek.

Belki kulluğun en yalın hâli de burada başlıyor: İnsanın elindekilerin aslında ne kadar az olduğunu anlamasında.

Cahit Koytak’ın şiirindeki “bir on yıl daha” isteğini bugün yeniden okuyorum. Bir zamanlar o dize bana ölümden biraz daha uzaklaşma arzusunu düşündürürdü. Şimdi ise başka türlü okuyorum.

İnsan bazen yaşamak için değil, tamamlanmak için zaman ister.

Benim için o zaman verildi.

Hem de bir kez değil.

Şimdi şiirin sonuna geldiğimde, “bir on yıl daha” demiyorum.

Ne kadar kaldıysa, o kadar.

Yarın ne getirir, bilmiyorum.

Ama artık biliyorum ki ölümden önce istediğim şeylerin çoğunu Rabbim bana verdi.

Gerisini de O bilir.

Ben de, elim boş olsa bile, O’nun affına ve merhametine sığınarak huzuruna çıkmayı ümit ediyorum.

08 Eylül 2026

Mohsen Namjoo’nun Eve Dönüş Hikâyesi

Bazı sanatçıların hayatında belli cümleler vardır. Söylendiği anda yalnızca bir konserin, bir şarkının ya da bir gecenin cümlesidir bunlar. Yıllar sonra aynı cümleye dönüp baktığınızda ise aslında bir hayatın özeti olduğunu fark edersiniz.

Benim için Mohsen Namjoo'nun yıllardır aklımda kalan cümlelerinden biri buydu:

Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

Yıllar önce paylaştığım konser kaydının altına bunu yazmıştım. Namjoo için İran artık kolayca dönülebilen bir ülke değildi. Sürgün, uzaklık ve memleket hasreti onun müziğinin yalnızca arka planı değil, zaman zaman doğrudan konusu olmuştu.

O cümlede memlekete dönüş arzusu bile ne kadar küçültülmüş, ne kadar mütevazı bir dile çevrilmişti: Ülkesinde kalmak değil; herkes uyurken yalnızca girip çıkmak.

Namjoo'nun kendi ülkesine dönme hakkı bile elinden alınmış ve o da bu hakkın en küçüğüne razı olmuştu.

Belki de bu cümlenin bende bu kadar derin bir karşılık bulmasının başka bir nedeni var.

Seksenlerin ortalarında İran'a gitmiştim. Daha sonra kendi memleketime, doğduğum şehre döndüm. Fakat o gün anne babamın yanına gidemiyordum. Otelde kalmak zorunda kalmıştım.

Yanımda Önder vardı.

O gece ona gözyaşları içinde şöyle demiştim:

“Bağırsam duyacakları kadar yakınım ama yanlarına gidemiyorum.”

İnsan anne babasına bu kadar yakın olup yine de yanlarına gidemeyince, mesafenin kilometreyle ölçülmediğini öğreniyor.

Bir şehir, birkaç sokak, hatta belki birkaç yüz metre ötede olabilirler. Sesinizi duymaları mümkündür. Fakat arada görünmeyen, aşılması mümkün olmayan bir sınır vardır.

İnsanın en çok eve dönmek istediği anda evine girememesi...

Bunu bir kez yaşamışsanız, sürgünün ne demek olduğunu yalnızca tarih kitaplarından öğrenmezsiniz.

Bu yüzden Namjoo'nun Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana” cümlesini yıllar önce duyduğumda, belki de içimde başka bir cümlenin yankısını duyuyordum:

“Bağırsam duyacakları kadar yakınım ama yanlarına gidemiyorum.”

Sonra 2019'da Namjoo'nun hayatına daha ağır bir ayrılık girdi.

San Francisco'daki konserinden birkaç saat önce annesinin öldüğü haberini aldı. Konseri iptal etmedi. Sahneye çıktı. Bir süre sonra haberin ağırlığı sahnenin üzerine çöktü. Ağlamaya başladı. Ardından Toranj'ı ayakta söyledi.

O anda sahne artık bir konser sahnesi olmaktan çıktı. Bir oğlun annesine yetişemediği, annesinin ölümüne uzaktan tanıklık etmek zorunda kaldığı bir yas yerine dönüştü.

Bir insanın ülkesine dönememesi başka bir acıdır; annesinin ölümüne yetişememesi ise o sürgünün en kişisel biçimlerinden biridir.

Ben anne babanın yanına gidememenin ne demek olduğunu biliyorum.

Otel odasında, doğduğunuz şehirde, anne babanızın belki birkaç dakika ötede olduğunu bilerek kalmanın ne olduğunu biliyorum.

Onlara ulaşamamanın insanın içinde nasıl fiziksel bir ağrıya dönüştüğünü biliyorum.

Fakat Namjoo'nunki bundan da ağırdı.

Çünkü onun gidemediği yer yalnızca anne babasının evi değildi artık.

Annesinin kendisiydi.

Ve yıllar geçti.

Namjoo nihayet İran'a döndü.

Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleştirdiği bu dönüşü duyururken kullandığı sözler de dikkat çekiciydi:

Merhaba arkadaşlar, ben Mohsen Namjoo.

Bu videoyu izlediğinizde ben ya Tahran'a giden uçakta olacağım ya da bizzat vatan toprağında.

Yaklaşık yirmi yıl sonra... Şartlar öyle bir noktaya geldi ki, iki üç gün önce Billboard sitesine verdiğim röportajda da söylediğim gibi, gerçekten hayatımın öyle bir aşamasına geldim ki artık ‘yeter, kâfi’ diyorum.

Gurbet benim için gerçekten bitti.

Benim için İran'da müzik yapabilmemin ya da kültürel faaliyetlerde bulunabilmemin gerçekten hiçbir önemi yok. Önemli olan orada, vatanda olmak; arkadaşlarımın, ailemin, kız kardeşlerimin ve akrabalarımın yanında olmak.

Ve bilmiyorum... şu ömrümden geriye kalan birkaç sabahı onların yanında geçirmek ve hayatın tadını çıkarmak istiyorum.”

Bu sözleri yıllar önceki cümlenin karşısına koyduğunuzda insanın içine tuhaf bir duygu yerleşiyor:

Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

Artık girmesine izin verilen bir ülke vardı.

Fakat eve dönüş, sandığı kadar basit değildi.

Çünkü döndüğü evde annesi yoktu.

Ve şimdi, annesinin mezarı başında ona yazıyor:

Anneciğim, sanki senin devamınım.
Dua et, sonum hayırlı olsun.”

Bu ilk cümle bile başlı başına ağır.

Sanki senin devamınım.”

Annesi artık yok; fakat o kendisini annesinin hayatından kopmuş biri olarak değil, onun devamı olarak görüyor. Anne-oğul ilişkisini ölümün bile kesemediği bir devamlılık içinde kuruyor.

Sonra metin bambaşka bir yere dönüyor:

Bazı insanların cehaleti, iftirası ve benim dürüst ve bağımsız yaşamama dair kuşkuları karşısında sabırlı olabilmem için dua et.”

İşte burada Namjoo'nun bugünkü metni yalnızca bir yas metni olmaktan çıkıyor.

Çünkü annesinden yalnızca özlemine dayanabilmek için dua istemiyor. İnsanlara karşı dayanabilmek için dua istiyor.

“Cehalet.”

“İftira.”

“Kendi dürüst ve bağımsız hayatına yöneltilen kuşkular.”

Bu kelimeler, Namjoo'nun hayatının başka bir yüzünü açıyor. Yıllarca ülkesinden uzakta yaşamasının, sanatını başka ülkelerde sürdürmesinin, kendi yolunda yürümesinin arkasında yalnızca bir memleket hasreti değil; insanın kendi hayatını kendi iradesiyle kurma mücadelesi de var.

Üstelik “dürüst ve bağımsız yaşamak” ifadesi özellikle önemli.

Çünkü Namjoo annesinden kendisini insanların gözünde aklamasını istemiyor. Onların cehaletini ortadan kaldırmasını da istemiyor. Bütün bunların karşısında kendisinin sabırlı kalabilmesini istiyor.

Bu, metnin ahlaki merkezini oluşturuyor.

Annesi artık hayatta değil; fakat Namjoo hâlâ onun duasına ihtiyaç duyuyor. Dünyanın haksızlığı karşısında, insanların iftirası karşısında, kendi doğruluğundan şüphe edilmesi karşısında annesinin duasını bir sığınak olarak görüyor.

Ve sonra birden, bütün bu sabır talebinin ardından, çok daha karanlık bir cümle geliyor:

Anne, hiç olmamam için dua et.”

Bu cümlenin hemen öncesindeki “sabırlı olabilmem için dua et” ile hemen sonrasındaki “hiç olmamam için dua et” arasındaki mesafe çok kısa.

İnsanlardan gelen cehalet, iftira ve kuşku karşısında sabır isteyen aynı insan, bir anda annesinden hiç olmamak için dua ediyor.

Ardından dünya büyüyor:

“Bu dünyanın inişini de çıkışını da gördüm…
Doğusunu da batısını da…
Uzak ufuklarını baştan başa dolaştım.”

Bu birkaç satırda Namjoo'nun sürgün hayatının bütün coğrafyası beliriyor.

Doğu ve Batı.

Yakın ve uzak ufuklar.

Dünyanın inişi ve çıkışı.

Yıllarca dünyanın farklı yerlerinde yaşamış, konserler vermiş, dolaşmış bir insan konuşuyor.

Fakat bütün bu genişliğin sonunda ulaştığı yer yine annesinin mezarı.

Bu, çok çarpıcı bir terslik yaratıyor: İnsan dünyanın sınırlarını genişlettikçe, dönebileceği yer daralıyor. Tıpkı Toranj’daki o cümlede olduğu gibi: “Bugünlerde dünya benim için evimden bile daha küçük.

Doğu ve Batı geçilmiş, uzak ufuklar dolaşılmış; ama insanın sonunda vardığı yer bir mezarın başı.

Ve son cümle:

Dua et, şu birkaç günlük ömür de bir an önce geçsin ve bitsin…”

Buradaki “birkaç günlük ömür” ifadesi de özellikle dikkat çekici. Çünkü İran'a dönüşünü anlatırken de hayatının geri kalanını “birkaç sabah” olarak küçülten bir zaman duygusu vardı. Dünyayı dolaşmış, uzun yıllar sürgünde yaşamış bir insanın zaman algısı giderek daralıyor.

Önce ülkeye girmek istiyordu.

Sonra ailesinin yanında birkaç sabah geçirmek istiyordu.

Şimdi ise birkaç günlük ömrün geçip bitmesini istiyor.

Bu üç cümle arasında yıllar var ama aynı insan konuşuyor.

Yıllar önce:

Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

2019'da annesinin ölüm haberini aldıktan sonra sahnede:

“Toranj.”

Ve şimdi annesinin mezarı başında:

Anneciğim, sanki senin devamınım.”

Bütün bunları yan yana koyduğunuzda Namjoo'nun hikâyesi yalnızca sürgünde kalmış bir müzisyenin hikâyesi olmaktan çıkıyor.

Çünkü onun için “ev” hiçbir zaman yalnızca İran olmadı.

Ev, annenin bulunduğu yerdi.

Belki de bu yüzden İran'a dönmek, onun hikâyesinin sonu değil. Tam tersine, çok daha acı bir gerçekle karşılaşmasıydı:

İnsan bazen yıllarca ülkesine dönmeyi bekler ve sonunda ülkesine döndüğünde, aslında dönmek istediği kişinin artık orada olmadığını anlar.

Namjoo ülkesine döndü.

Ama annesine ancak mezarının başında dönebildi.

Ve bu yüzden bugün annesine söylediği “sanki senin devamınım” cümlesi, yıllar önceki “ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana” cümlesinin karşısında durduğunda daha da ağırlaşıyor.

Bir zamanlar kendi ülkesine giremeyen bir adam vardı.

Sonra annesinin ölümüne yetişemeyen bir oğul oldu.

Yıllar sonra ülkesine dönen bir adam oldu.

Ve sonunda annesinin mezarı başında, dünyanın doğusunu ve batısını görmüş, uzak ufukları dolaşmış biri olarak annesine seslendi:

“Dua et, şu birkaç günlük ömür de bir an önce geçsin ve bitsin...”

Belki Namjoo'nun bütün hikâyesini anlatan şey tam da burada.

Gidemediği yere şarkılarıyla gitti.

Dönemediği eve müziğiyle döndü.

Annesinin ölümünde onun yanında olamadı.

Yıllar sonra ülkesine döndüğünde annesinin mezarına gitti.

Onun annesi öldü. Artık annesine ancak dua okuyabilir.

Benim annem yaşıyor. Ben hâlâ ondan dua isteyebilirim:

Anneciğim… dua et, bu kısacık ömür de bir an önce geçip bitsin…


27 Ağustos 2026

Ne Oldum Dememeli, Ne Olacağım Demeli

Ne idin, ne oldun ve ne olacaksın? Nereden geldin, nerede bulunuyorsun ve nereye gideceksin?”

Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen bu söz, yıllardır farklı zamanlarda karşıma çıkmış olsa da insan bazı sözlerin anlamını ancak yaşadıklarıyla birlikte kavrayabiliyor.

Çok değil, üç beş yıl önce kitabevi işletirken iflas etmiş, konuşma engelli eski bir meslektaşım vardı. O da kitap tezgâhı açardı. Hemen hemen her gün dükkâna gelir, tezgâhında satmak üzere kitaplar alır, parasını bir sonraki alışverişinde ödeyeceğini söylerdi. Çoğu zaman borcunu aksatırdı. Zaman zaman hesabını siler, sorduklarında da ödedi derdim.

Yanımda çalışanlar onun bu tavrından rahatsız olurlardı. Gelmesini istemez, ona karşı gösterdiğim yumuşaklığa da kızarlardı. Onlar açısından bakıldığında haklıydılar elbette. Bir işyerinde hesap bellidir; alınan malın bedeli ödenir. Fakat ben, belki de onun içinde bulunduğu şartları bildiğim için, hesabın her zaman kitaptaki rakamlardan ibaret olmadığını düşünürdüm.

Yine Antalya'dan tanıdığım, bir zamanlar kendisine toptan kitap sattığım başka bir meslektaşım vardı. O da iflas etmiş, İstanbul'a gelmişti. Uzun süre hastahanede yatmasına neden olan bir hastalıktan muzdarip, düzenli bir işi ve kalacak yeri olmayan biriydi. Kitabevine sık sık uğrar, bazen yirmi, bazen elli lira gibi küçük harçlıklar isterdi. Her defasında verirdim. Çocuklarım ve çalışanlarım bundan da rahatsız olurlardı. Onların gözünde ben, bir türlü “hayır” diyemeyen biriydim.

Sonra zaman geçti.

Kitabevini kapattım.

Hayatın insanı nereden nereye savurduğunu, insanın kendi geleceği hakkında ne kadar az şey bildiğini, belki de o zamanlardan daha iyi anlamaya başladım.

Bugün, o günlerde tezgâh açıp benden kitap alan kişiye yaklaşık iki yıldır toptan kitap veriyorum. Şimdi evimin harçlığı, sigara param bir bakıma onun vesilesiyle çıkıyor. Yıllar önce benim dükkânıma gelip veresiye kitap alan, hesabını zaman zaman aksatan o insan, bugün benim geçimime katkıda bulunuyor.

Antalya'dan gelip zamanında benden küçük harçlıklar isteyen diğer arkadaşım ise birkaç gün önce benim iş bulmama vesile oldu.

Bir zamanlar benim yardım ettiğim iki insan, yıllar sonra hiç beklemediğim bir biçimde hayatımın başka bir yerinde karşıma çıktı. İkisi de geçimime vesile oldu; biri benden kitap alarak, diğeri bana iş bulma konusunda yardımcı olarak.

Bunun bir hesaplaşma olduğunu düşünmüyorum. Hayatın iyilikleri ve borçları böyle cetvelle ölçülebilecek şeyler değil. O gün yaptıklarımın karşılığını bugün aldığımı da söylemiyorum. Zaten iyilik, karşılığı geldiğinde iyilik olmaktan çıkıp alışverişe dönüşür.

Ama insanın kendi hükmünü ne kadar erken verdiğini düşünüyorum.

Bir insanı bulunduğu yere bakarak tanımlıyoruz: Başarısız, borçlu, işsiz, iflas etmiş, muhtaç… Oysa insanın bugün bulunduğu yer, onun bütün hikâyesi değildir. Belki de en büyük yanılgımız, bir insanın “şimdi”sini onun “son”u sanmamızdır.

Bütün bunları düşünürken, babamın askerdeyken bana gönderdiği bir mektubun arka yüzünde kendi el yazısıyla bıraktığı kısa not çıktı karşıma. Yıllar önce yazılmış birkaç kelimeydi. O notu hangi düşüncelerle yazdığını, o sırada aklından neler geçtiğini bugün bilmiyorum. Belki sıradan bir öğüt olarak yazmıştı, belki geleceğe dair bir nasihat olarak, belki de o anın şartları içinde kendi hayatından süzdüğü bir düşünceydi.

Fakat yıllar sonra, tam da böyle bir hayat muhasebesinin ortasında karşıma çıkması, bana o sözün anlamını yeniden düşündürdü:

“Ne idin, ne oldun ve ne olacaksın? Nereden geldin, nerede bulunuyorsun ve nereye gideceksin?”

İnsan, bugününe bakarak kendisi hakkında kesin bir hüküm vermemeli. Hele başkasının bugününe bakarak onun geleceğine hiç hükmetmemeli.

Çünkü hayatın ne zaman yön değiştireceğini bilmiyoruz.

Bir zamanlar borcunu ödeyemeyen insan, gün gelir sizin ekmeğinizin vesilesi olabilir. Bir zamanlar sizden birkaç lira isteyen insan, gün gelir önünüze bir iş kapısı açabilir. Dün yardım ettiğiniz insanın bugün size yardım edeceğini bilmeden yardım edersiniz. Ve belki de hayatın en güzel tarafı budur: İnsanlar arasındaki hesaplar, bizim tuttuğumuz defterlerden çok daha başka bir yerde tutulur.

Babamın zarfın arkasına yazdığı o kısa notu şimdi başka türlü okuyorum.

Ne oldum dememeli.
Ne olacağım demeli.

Çünkü insanın geçmişi de bugünü de geleceğini bütünüyle anlatmaz. Hayat, bazen bir insanın başkasına uzattığı elin yıllar sonra bambaşka bir yerden kendisine dönmesidir.

Ve insan, ne zaman nereden geleceğini bilmediği bir iyiliğin içinde yaşadığını ancak geriye dönüp baktığında anlayabilir.

Ahmet

12 Ağustos 2026

Hande: Bir Gülüşün Şiirdeki Adı

Altı yaşına giren Hande'ye

Bazı isimler yalnızca bir insanı çağırmaz.

Bazı isimler, kendilerinden çok daha eski bir kelimeyi, bir duyguyu, bir sesi ve bir hatırayı beraberinde taşır.

Hande de böyle bir isim.

Farsça خنده — hande, “gülme, gülüş” demektir. Fakat divan şiirinde hande, yalnızca gülmek değildir. Bazen sevgilinin dudağında beliren küçük bir tebessüm, bazen goncanın açılışı, bazen baharın dünyaya dönüşü, bazen sabahın ışığı, bazen umudun kendisi, bazen de insanın acısını saklayan ince bir örtüdür.

Bu yüzden Hande'nin adı, yalnızca “gülen kız” anlamına gelmez.

Hande; güzelliğin yüz bulmuş hâlidir.
Hande; hüznün içinden bile çıkabilen tebessümdür.
Hande; karanlığa karşı yüzünü ışığa çevirmektir.

Ve şimdi bu kelime, altı yaşına giren bir kız çocuğunun adı olarak yeniden hayat buluyor.


Hande'nin ilk anlamı: Gülüş

Nâbî'nin çok güzel bir sözü vardır:

“Hande-rûluk eser-i rahmettir
Türş-rûluk sebeb-i nefrettir.”

Güler yüzlülük bir rahmet eseridir; ekşi yüzlülük ise nefrete sebep olur.

Belki de bir çocuğa verilebilecek en güzel isimlerden biri bu yüzden Hande'dir.

Çünkü gülüş, insanın dünyaya verdiği en karşılıksız armağanlardan biridir.

Bir çocuğun gülüşünde henüz dünyanın bütün hesapları yoktur.

O gülüş, yalnızca vardır.

Ve insan bazen bir çocuğun yüzünde gördüğü küçücük bir tebessümün, bütün günün ağırlığını nasıl değiştirdiğini anlayınca, “hande” kelimesinin neden yüzyıllarca şiirlerde yaşadığını daha iyi anlar.


Goncanın gülüşü

Divan şairleri sevgilinin gülüşünü çoğu zaman gonca ve gül üzerinden anlatırlar.

Nedîm şöyle der:

“Hande-i gonca temâşâ-yı nihâlindendir
Tâbiş-i şu'le gül-i berk-i cemâlindendir.”

Goncanın gülüşü, onun fidanını seyretmekten; gül yaprağının ışığı ise güzelliğinin parıltısından gelir.

Başka bir yerde yine Nedîm:

“Düşme cânâ dillere sırr-ı dehânın fâş edüp
Gonca-yı la‘lin açılmasın gül-handeye.”

Gonca henüz açılmamışken bile içinde bir gül vardır.

Tıpkı bir çocuğun içinde henüz görünmeyen bütün hayat gibi.

Altı yaşındaki Hande de böyledir.

Henüz açılmakta olan bir gonca gibi...

İçinde daha yaşayacağı yıllar, öğreneceği kelimeler, kuracağı dostluklar, seveceği insanlar, göreceği şehirler, okuyacağı kitaplar ve kendi hayatına vereceği anlamlar vardır.

Bugünkü gülüşü, yarının bütün ihtimallerini içinde taşır.


Hande-i dîrîne: Eski bir gülüşün özlemi

Şeyh Gâlib'in çok dokunaklı bir dizesi vardır:

“Nev-bahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak.”

“Gonca ağızlı sevgilinin gam baharının bülbülüyüz; eski gülüşü ağlayarak ararız.”

Buradaki hande-i dîrîne, “eski gülüş” demektir.

İnsanın geçmişte kalan bir gülüşü özlemesi...

Bir çocuğun büyüdüğünü fark etmenin hüznü de biraz buna benzer.

Bugün altı yaşında olan Hande'nin beş yaşındaki hâli bir daha geri gelmeyecek.

Dört yaşındaki hâli de...

Üç yaşındaki hâli de...

İnsan, çocuğunun her yaşını severken aynı zamanda o yaşın bir daha geri gelmeyeceğini bilir.

Belki anne-babalığın en güzel hüznü budur:

Çocuk büyürken insan, onun geçmişte kalan gülüşlerini de biriktirir.

Bir gün bugünkü Hande'nin gülüşünü, yıllar önceki Hande'nin gülüşü olarak hatırlayacağız.

Ve o zaman bu dosyadaki “hande-i dîrîne” sözü başka bir anlam kazanacak.


Hande-i nûr: Işık olan gülüş

Ahmet Hâşim'in şiirinde hande, yalnızca insan yüzünde değildir.

Işığın, suyun, gecenin ve manzaranın içine de yayılır:

“Mahmur ışıklar yüzer esrar üzerinde
Yorgun sular üstünde kanar bir şeb-i hande...”

Buradaki şeb-i hande, “gülüş gecesi”dir.

Ne güzel bir hayal:

Gece bile gülümseyebilir.

Karanlığın içinde bile bir gülüş bulunabilir.

Bu yüzden Hande adı, yalnızca neşeyi değil, karanlığın içinde ışığı bulabilme hâlini de taşıyor.

Hayat her zaman gülümsemeyecek.

Ama Hande'nin adının ona hatırlatmasını istediğimiz şey belki şu:

Karanlık geldiğinde bile içinde küçük bir ışık sakla.


Hande-i ma'sûme: Masum gülüş

Ahmet Hâşim bir yerde şöyle der:

“Rûhumdan uçar rûhuna meshûr u girîzan
Bir hande-i ma‘sûmesi bir tıfl-ı garâmın.”

Bir çocuğun masum gülüşü...

Belki Hande adının en doğal hâli budur.

Çünkü çocuklukta gülüş henüz hesaplanmamıştır.

Bir çocuk güldüğünde, gülüşünün bir sebebi olmak zorunda değildir.

Bir çiçeğe bakıp gülebilir.

Bir oyuncağa bakıp gülebilir.

Bir kelimeye, bir sese, bir bakışa, hiçbir yetişkinin anlayamayacağı bir şeye gülebilir.

Ve o gülüş, dünyanın bütün ciddiyetine rağmen hayatın hâlâ güzel olabileceğini hatırlatır.


Hande-i nerm: Yumuşak gülüş

Nef'î şöyle der:

“Reftâr-ı germi hande-i nerm ile kıl ki tâ
Ömrüm geçe ferahla geçer çün şitâb ile.”

Buradaki hande-i nerm, “yumuşak gülüş”tür.

Belki bir insanın yüzündeki en güzel gülüş, en yüksek sesle atılan kahkaha değildir.

Bazen küçük bir tebessümdür.

Bazen kimseye zarar vermeyen bir sıcaklık.

Bazen yalnızca “buradayım” diyen bir bakış.

Hande'nin hayatı boyunca böyle bir gülüşü olsun:

İnsanı incitmeyen, insanı rahatlatan, yanında bulunanlara iyi gelen bir gülüş.


Hande-i şîrîn: Tatlı gülüş

Nedîm'in dünyasında sevgilinin gülüşü, şarabın ve tatlılığın yerine geçebilir:

“Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la‘l-i lebin
Bir şeker-handeyle mest-i bî-mecâl eyler beni.”

Bir “şeker-hande”...

Yani şeker gibi tatlı bir gülüş.

Bir çocuğun gülüşü de böyledir.

İnsanın yorgunluğunu unutturur.

Bir evin havasını değiştirir.

Bazen hiçbir şey söylemeden “her şey yolunda” duygusu verir.

Hande'nin gülüşü de ömrü boyunca böyle bir tatlılık taşısın.


Hande ve umut

Tevfik Fikret'in şu dizesi özellikle anlamlı:

“Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât...”

“Ey hayatın gülüşünden doğan şafak...”

Burada gülüş ile şafak birleşir.

Şafak, gecenin bittiği yerdir.

Yeni günün başladığı yer.

Bu nedenle Hande'nin adı aynı zamanda umut taşır.

Bir çocuğun dünyaya gelişi de böyledir.

Hayatın henüz yazılmamış sayfasıdır.

Daha hiçbir şey kesinleşmemiştir.

Her şey mümkündür.


Hande'nin şiirdeki yüzleri

Yüzyıllar boyunca şairler “Hande”yi pek çok biçimde söylemişler.

Bu kelimenin etrafında küçük bir gülüş sözlüğü oluşmuş gibidir:

Hande-i dil-ber: Dilberin gülüşü.
Hande-i dîrîne: Eski, geçmişten kalan gülüş.
Hande-i gül: Gülün açılışı, gülün gülüşü.
Hande-i haclet: Utanma gülüşü.
Hande-i ma'sûme: Masum gülüş.
Hande-i nerm: Yumuşak gülüş.
Hande-i nezâket: Nazik gülüş.
Hande-i nûr: Nur gibi gülüş.
Hande-i şîrîn: Tatlı gülüş.
Hande-i subh: Sabahın gülüşü.
Hande-i tıflâne: Çocukça gülüş.
Hande-i zehrîn: Zehirli gülüş.
Hande-i perîşân: Perişan gülüş.
Hande-i nîm-i leb-i dilber: Sevgilinin dudağındaki yarım tebessüm.
Hande-ber-leb: Gülüşü dudağında hazır duran.
Hande-rû: Güler yüzlü.
Hande-nümâ: Gülen, gülüş gösteren.
Hande-nümûn: Gülüşü görünür kılan.

Ama Hande için bütün bu ifadelerin içinden birkaçı özellikle seçilebilir:

Hande-i ma'sûme

Masum gülüş.

Çünkü çocukluk budur.

Hande-i nûr

Işık gülüşü.

Çünkü bazı insanlar girdikleri yere ışık taşır.

Hande-i şîrîn

Tatlı gülüş.

Çünkü sevgi bazen yalnızca bir gülüşte görünür.

Hande-i subh

Sabah gülüşü.

Çünkü altı yaş, hayatın sabahına daha çok yakışır.

Hande-i dîrîne

Eski gülüş.

Çünkü bugün büyüyen çocuğun her hâli, yarının hatırasıdır.


Gülüş ile gözyaşı arasında

Hande kelimesinin şiirdeki en güzel taraflarından biri de şudur:

Şairler gülüşü hiçbir zaman yalnızca neşenin karşılığı olarak kullanmazlar.

Bazen gülüşün hemen yanında gözyaşı vardır.

Nâbî'nin meşhur beyti:

“Oldu sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd
Bilmem eyleyecek girye midür hande midür.”

Korku ile ümit arasında kalan şair,

“Ağlayacak mıyım, gülecek miyim?”

diye sorar.

Bu soru aslında hayatın kendisidir.

Çünkü insan yalnızca güldüğü günlerden oluşmaz.

Sevinç de vardır, korku da.

Kavuşmak da vardır, ayrılık da.

Başlangıç da vardır, son da.

Belki bir anne-babanın çocuğuna verebileceği en büyük dileklerden biri, hayatın bütün bunlarını yaşayabilecek kadar güçlü olmasıdır.

Güldüğünde gönülden gülsün.

Ağladığında gözyaşından utanmasın.

Üzüldüğünde bunun da hayatın bir parçası olduğunu bilsin.

Ve ne olursa olsun, içinde yeniden gülümseyebilecek bir yer kalsın.


Dünyaya bir gülüş bırakmak

Sa'dî'nin adıyla aktarılan çok güzel bir düşünce vardır:

“Yadında mı doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin, gülerdi âlem;
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande, halka matem.”

İnsan doğduğunda ağlar, dünya güler.

Öyle bir hayat yaşa ki öldüğünde sen gülümse, insanlar ardından ağlasın.

Bu, bir insanın yaşayabileceği en güzel hayat dileklerinden biridir.

Çünkü burada hande, yalnızca yüzün aldığı biçim değildir.

Bir hayatın sonunda geriye kalan anlamdır.

İnsan nasıl yaşadıysa, dünyadan ayrılırken de öyle bir iz bırakır.

Bu yüzden Hande'nin adına yalnızca “gülüş” anlamını değil, bir hayat dileğini de eklemek isterim:

Öyle yaşa ki gülüşün yalnızca yüzünde değil, senden sonra insanların hatıralarında da kalsın.


Hande'nin adına yazılmış küçük bir dua

Kur'an'da Hz. Süleyman'ın duası, Neml Sûresi'nin 19. ayetinde şöyle aktarılır:

“Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmamı nasip et; beni rahmetinle salih kullarının arasına kat.”

Bu ayetin hemen öncesinde Süleyman Peygamber, karıncanın sözünü işitir ve tebessüm eder.

Dolayısıyla Hande'nin adına ayetle bağlanan bu küçük hikâyenin de ayrı bir güzelliği var:

Söz vardır.
Anlamak vardır.
Tebessüm vardır.
Şükretmek vardır.
Ve iyi bir insan olma duası vardır.

Altı yaşındaki Handem için bundan daha güzel bir doğum günü dileği düşünmek zor.

Rabbim ona,

gülüşünü kaybetmeden büyümeyi,

güzel sözleri anlayabilmeyi,

iyiliği seçebilmeyi,

kendisine verilen nimetlerin kıymetini bilmeyi,

çevresindekilere neden gülümsemiyorsun diye sormaktan vazgeçmemeyi

başkalarının yüzünde de gülüşler bırakmayı

ve hayatının sonunda arkasında güzel bir hatıra bırakmayı nasip etsin.


Altı yaşındaki Hande'ye

Sevgili Hande,

Sen henüz altı yaşındasın.

Belki adının yüzyıllardır şiirlerde dolaştığını bilmiyorsun.

Belki hande-i nûrun ne olduğunu, hande-i şîrînin ne anlama geldiğini, Şeyh Gâlib'in neden eski bir gülüşü ağlayarak aradığını henüz merak etmiyorsun.

Ama bir gün büyüdüğünde bu sayfaları okursan bil ki:

Sen doğduğunda yalnızca sana bir isim verilmedi.

Sana bir dilek de verildi.

Gül.

Ama yalnızca kendin için değil.

Girdiğin yere biraz ışık götür.

Bir insanın üzgün yüzünü değiştirebilecek kadar güzel gül.

İncitmeden gül.

Küçümsemeden gül.

Birinin acısıyla alay etmeden gül.

Ve hayat bazen seni ağlattığında, gülüşünü kaybetme.

Çünkü senin adın, yüzyıllardır şiirin içinde yaşayan bir kelimeden geliyor:

Hande.

Gülüş.

Tebessüm.

Masumiyet 

Işık.

Bahar.

Umut.

Ve bütün bunların en güzeli:

Hayata rağmen yeniden gülümseyebilmek.


Hande'ye bir doğum günü cümlesi

Altı yaşına girerken sana bütün divan şairlerinin “hande”lerinden yalnızca birini seçebilseydik, belki bu olurdu:

Hande-i nûr.

Nur gibi bir gülüş.

Çünkü dileriz ki yüzündeki gülüş yalnızca seni değil, seni seven herkesi aydınlatsın.

Ve yıllar sonra bu günü hatırladığında, çocukluğunun o eski gülüşünü ararken gözlerinde biraz hüzün olsa bile, kalbin şunu söyleyebilsin:

“Ben güzel yaşadım.”

İyi ki doğdun Hande.

İyi ki adın Hande.


05 Haziran 2026

KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ELİN


361
Dieemi spesso il mio fidato speglio

Der ki sık sık bana sadık aynam,
yorgun ruhum ve degişen tenim
ve azalan çevikligim ve gücüm:
"Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen;

"Doğa'ya uymak her şeyde en iyisi,
çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden."
Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi,
uyanıp uzun ve kaygılı uykudan,

görürüm uçup gittiğini ömrümüzün
ve bir kezden çok var olamayacağını insanın;

ve yüreğimin ortasında bir söz duyarım

o güzelden, şimdi güzel bağından kurtulan,
ama yaşarken öyle benzersizmiş ki dünyada,
her kadını, yanılmıyorsam, yoksun bırakmış ünden.


362
Volo con l'ali de' pensieri al Cielo

Öyle sık uçarım ki Göğe düşüncenin
kanatlarıyla, onlardan biriymişim gibi
gelir bana, orada hazinesine kavuşan,
bırakıp yeryüzünde yırtılmış tülü.

Bazen kalbim titrer tatlı bir ürpertiyle,
duyup şöyle dediğini bana, beni solduranın:
"Dostum, şimdi seni seviyor, onurlandırıyorum,
degişmiş çünkü huyların ve saçın."

Rabbine götürür beni; o zaman eğilirim,
tevazuyla yakararak Tanrı'ya razı olması için

orada kalıp ikisinin yüzünü görmeme.

Karşılık verir: "Yazgın kesin senin,
yirmi ya da otuz yıllık gecikme
çok gibi gelecek sana, çok olmayacak oysa."



363
Morte a spento quel sol ch' abagliar suolmi

Ölüm söndürdü o güneşi, gözümü kamaştıran,
ve karanlıkta sağlam ve kusursuz gözlerim;
toprak olmuş o, ürperti ve sıcaklığımı aldığım;
solmuş defnelerim, şimdi birer meşe ve karaağaç,

esenliğimi görsem de onlarda, hâlâ elemliyim.
Kimse yok hem korkulu, hem cesur kılacak
düşüncelerimi, ne dondurup kavuracak onları,
ne ümitle doldurup, kederle taşıracak.


Kurtulunca elinden beni yaralayıp iyileştirenin
ve eskiden bana öyle uzun eziyet edenin,
buruk ve tatlı özgürlük içinde buluyorum kendimi;


ve Rabbe, taptığım ve şükrettiğim,
kaşıyla gökleri yönetip ayakta tutan,
dönüyorum hayata doymuş, yaşamaktan yorgun.


364
Tennemi Amor anni ventuno ardendo

Aşk tuttu beni yirmi bir yıl, mutlu
yanarken ateşte ve elemde içim ümitle dolu;
çünkü kadınım ve onunla birlikte yüreğim
Cennet'e yükseldi, on yıl daha ağlayarak.

Artık yorgunum ve suçluyorum hayatımı
bunca hata yüzünden, erdem tohumunu
neredeyse tüketen; ve ömrümün kalanını,
yüce Tanrım, sana teslim ediyorum bağlılıkla,


pişmanım ve üzgün böyle geçen yıllarımdan:
daha iyi geçirmek gerekiyordu onları,
barışı arayarak ve kaçarak dertlerden.

Rabbim, beni bu hapse kapatan:
çıkar beni buradan, kurtar sonsuz cezadan,
görüyorum çünkü hatamı ve mazeret aramıyorum ona.



365
I' vo piangendo i miei passati tempi

Ağlıyorum geçmiş zamanlarıma,
ölümlü şeyi sevmeye adadığım,
yükseğe uçmaksızın, kanatlarım varken
belki bayağı örnek kılmayacak olan beni.


Sen, gören değersiz ve kötü acılarımı,
Göklerin Kralı, görünmeyen, ölümsüz:
yardım et yoldan çıkmış ve zayıf ruha
ve onun eksiğini kayranla donat,

öyle ki, savaş ve fırtınada yaşamış olsam da,
barış içinde öleyim ve limanda; ve kalışım
boşa idiyse, hiç değilse gidişim erdemli olsun.


Kalan kısa ömrümde
ve ölümümde lütfet hazır olsun elin:
iyi bilirsin ki umudum yok başkasından.


Francesco Petrarca

UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249
Qual paura o quando mi torna a mente

Nasıl korku duyarım anımsadığımda
o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım
kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok
böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık.

Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken
güzel kadınlar arasında, bir gül gibi
daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün,
çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi.

Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini,
incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini,
ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini.

Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde;
şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler
saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi!


250
Solea lontana in sonno consolarme

Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni
o tatlı melek görünüşüyle
kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni,
ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi;


çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim
gerçek merhamete karışmış ağır elemi,
ve işitir gibiyim şeyleri, kalbi ikna eden
neşe ve umut zırhını terk etmeye.

"Hatırlamıyor musun o son akşamı,"
diyor o güzel, "yaşlı bırakıp gözlerini,
zamanın zorlamasıyla ayrıldığım?

"Söyleyemezdim sana bunu o zaman, istemedim de;
şimdi söylüyorum yaşanmış ve gerçek şey diye:
asla umma görmeyi beni yeryüzünde."



251
O misera et orribil visione!

Ey sefil, korkunç görüntü!
Doğru mu öyleyse vaktinden önce söndüğü
o zarif ışığın, hayatımı mutlu kılan
dertler içindeyken ve iyi ümitlerde?

Ama nasıl duyurmuyor da bu büyük gürültüyü
öteki ulaklar, o güzelden duyuyorum bunu ben?
Tanrı ve Doğa izin vermesin buna
ve yanlış olsun kederli görüşüm!

Umudumu korumam gerek görmek için
tatlı görüntüsünü o güzel çehrenin,
beni canlı tutup dünyamıza onur veren.

Ebedi krallığa çıkmak için
terk ettiyse güzel canevini,
yalvarırım gecikmesin son günüm.


252
In dubbio di mio stato, or piango or canto

Kaygılanıp halime, kah ağlar, kah şarkı söylerim,
korkar ve umutlanırım ve iç çekişler ve dizelerle
boşaltırım yükümü. Aşk bütün eğelerini
kullanır üzerinde pek dertli yüreğimin.

Şimdi o güzel, kutsal çehre
geri verecek mi bu gözlere ilk ışıklarını
(ah, bilemem kendi hakkımda ne düşüneceğimi),
yoksa mahkum mu edecek onları ebedi gözyaşına;

ve almak için gökte hakkı olan yeri,
aldırmayacak mı haline yeryüzündekilerin
(odur onların güneşi ve görmezler başka şeyi)?

Böyle korku ve böyle bitmez savaş içinde
yaşıyorum artık eskisi gibi olmayan ben,
güvensiz yolda korkan ve yanılan kişi gibi.



253
O dolci sguardi, a parolette accorte

Ey tatlı bakışlar, ey güzel küçük sözler,
o gün gelecek mi, sizi yeniden görüp işiteceğim?
Ey sarı saçlar, kalbimi bağladığı
Aşk'ın, ve böyle tutsak ölüme sürüklediği!

Ey güzel yüz, bana verilen zalim kaderimde,
hep ağlayıp hiç sevinemediğim!
Ey gizli aldatış ve sevgi dolu kandırma,
neşe veren bana, yalnız elem getirmek için!

Ve bazen o güzel, sevimli gözlerden,
hayatım ve düşüncemin yaşadığı,
gelecek olursa bana erdemli bir tatlılık,


hemen, her esenliğimi dağıtmak için ve
beni uzaklaştırmak, atlar ya da gemiler bitiriverir
Talih, zararıma hep böyle eli tez olan.


254
I' pur ascolto, et non odo novella

Hala dinliyor ve işitmiyorum bir haber
sevdiğim tatlı düşmanıma dair,
bilmiyorum ne düşünsem, ne desem kendime,
öyle deliyor yüreğimi korku ve ümit.

Zarar verdi birisine eskiden böyle güzel olmak;
ama bu, daha güzel ve daha erden herkesten:
belki ister Tanrı böyle erdem dostunu
yeryüzünden alıp gökte bir yıldız yapmak


hatta bir güneş. Bu böyleyse, ömrüm,
kısa huzur anlarım ve uzun dertlerim
son buldu artık. Ey acımasız ayrılık,

neden uzaklaştırdın beni dertlerimden?

Kısa hikayem anlatılmış çoktan
ve dolmuş sürem ortasında yılların.


255
La sera desiare, odiar l'aurora

Hep akşamı arzular, nefret ederler
şafaktan bu rahat ve mutlu aşıklar;
bende akşam çoğaltır elemle yaşları.
Sabah benim için daha mutlu saattir,


bazen aynı anda açtığında
her iki güneş, iki şafak gibi,
öyle benzer ki güzellik ve ışıkları,
gök bile aşık olur yeryüzüne,

daha önce olduğu gibi, ilk dallar
yeşilken (kökleri yüreğimin içinde),
o yüzden hep başkasını daha çok severim kendimden.

Böyle hükmeder bana iki zıt saat;
olağan arzulamam beni yarıştıranı
ve korkup nefret etmem bana acı verenden.


256
Far potess' io vendetta di colei

Öç alabilseydim o güzelden,
bakarak ve konuşarak beni yok eden
ve sonra, daha çok elem için, saklanıp kaçan,
gizleyerek gözlerini benden öyle tatlı ve zalim!

Böyle çileli ve bitkin cinlerimi
azar azar tüketip yok eder
ve vahşi aslan gibi kükrer yüreğimde
geceleyin, rahat etmem gerektiği an.


Ruhum, Ölüm'ün yuvasından sürdüğü,
ayrılır benden; ve kurtulup bu bağdan
o güzele gider, onu tehdit eden.

Merak ederim, kimi zaman
onunla konuşup ağlarken ve sonra ona sarılırken,
uykusu kaçar mı o güzelin, kulak verir mi ruhuma?

 Francesco Petrarca