27 Eylül 2026

Zehra Betül: Yazdıklarıyla Bana Sakinliği, Sabrı ve Merhameti Öğreten Yazar

Bir yazarın yazdıklarından bir hayat terbiyesi öğrenmek ve yıllar sonra hâlâ bazı cümlelerini kendi hayatında taşımak üzerine

Bazı insanlarla hiç karşılaşmadan yakınlık kurarsınız. Onları gündelik hayatları içinde tanımazsınız. Seslerini, yürüyüşlerini, konuşma biçimlerini, bir masada nasıl sustuklarını, bir şeye kızdıklarında yüzlerinin nasıl değiştiğini bilmezsiniz. Yan yana geldiğinizde iki kelime konuşup konuşamayacağınızı bile kestiremezsiniz. Fakat yazdıkları, sizin hayatınızın içine yavaşça yerleşir. Bir süre sonra o insanı artık yalnızca yazdığı metinlerden değil, size o metinlerin öğrettiği şeylerden tanımaya başlarsınız.

Zehra Betül benim için böyle ender insanlardan biri.

Onu yazılarından tanıdım. Daha doğrusu, bir gün karşıma çıkan yazılarının peşine düştüm. Paylaşımlarını yaptığı “monoklinik notları” Tumblr hesabını keşfettikten sonra yaklaşık on gün boyunca yazılarını okudum. Sonra okuma alışkanlığımın doğal sonucu olarak satırlarının arasından kendime dokunan cümleleri seçmeye, alıntılar yapmaya başladım.

Bu, bir yazarı tanıtmak ya da bir edebiyat çalışması yapmak niyetiyle yapılan bir şey değildi. Daha çok, bir insanın yazdıklarından kendime yakın bir ses bulmamdı.

Sonra bu keşfimden söz ettiğim bir şair dostumun Zehra Betül'ü tanıdığını öğrendim. Bir süre sonra aralarında benim de bahsim geçmiş. Zehra Betül, hesabının trafiğinde ani bir yoğunluk fark ettiğini ve birisinin satırlarının arasında dolaştığını düşündüğünü söylemiş.

Benim açımdan tuhaf ve güzel olan şu: O sırada benim yaptığım şeyden haberdar olmuştu ve ne teşekkür etti, ne de izinsiz paylaşmış olmama itiraz etti. Sessiz kaldı. Ben de o sessizliği olduğu gibi bıraktım.

Çünkü onun yazılarından tanıdığım Zehra Betül'ün dünyasında bunun garip bir tarafı yoktu. O zaten bir yerde şöyle yazmıştı:

“Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…”

Ve gerçekten de bir süre sonra öyle yaptı. Geri çekildi. Yıllar sonra edebiyat dergilerinde birkaç yazısına rastladım. Fakat yeniden görünür olmayı değil, yine görünmezliği seçti.

Belki onun hakkında söylenebilecek en güzel şeylerden biri de budur: Yazmakla görünmek arasındaki farkı biliyordu.

Ben ise hâlâ satırlarının arasında dolaşıyorum.

Ve yıllar sonra dönüp baktığımda, onun bende yalnızca edebî bir beğeni bırakmadığını fark ediyorum. Bana sakinliği, durulmayı, olayın görünen tarafıyla yetinmemeyi, karşımızdaki insanın davranışının arkasında ne olabileceğini düşünmeyi, sabretmeyi, tevekkülü öğretti.

Ölüm hakkında daha sakin konuşabilmeyi. Bazen hiçbir şeyi çözmeden de bekleyebilmeyi. Ve belki en önemlisi, hayatın gürültüsünde insanın kendi kalbinin sesini yeniden duyabilmesi için durması gerektiğini.

Bu yüzden Zehra Betül'ü benim için yalnızca “sevdiğim bir yazar” diye tanımlamak yetersiz kalıyor.

Biraz daha ileri giderek söyleyebilirim:

Zehra Betül, benim okuma hayatımda bir mürşit gibi durdu.

Ben Zehra Betül’ü hayatının içinden tanımadım. Onunla oturup konuşmadım, dertleşmedim, birlikte bir yol yürümedim. Ben onun satırlarına talebe oldum. Bu yüzden “mürşidim” derken bir makam ya da resmî bir sıfat vermiyorum ona. Benim için mürşidim, yazdıklarıyla insanın kendisine, öfkesine, kırgınlığına, sabrına, ölüm karşısındaki hâline ve başka insanlara nasıl bakması gerektiğini yeniden düşündüren kişidir. Bunu onun kendisine verilmiş bir unvan olarak değil, benim üzerimdeki etkisini anlatmak için söylüyorum. Çünkü bazı insanlar size bir şey öğretmek için karşınıza çıkmaz. Fakat siz onları okurken, hayatı başka türlü görmeye başlarsınız.

Zehra Betül bende böyle bir iz bıraktı.


Satırlarının arasında dolaşmak

Zehra Betül'ün yazılarını ilk okumaya başladığımda beni çeken şey yalnızca güzel cümleleri değildi. Hatta belki güzel cümlelerden daha önce fark ettiğim şey, bir hayat karşısında takındığı tavırdı.

Olayları büyütmüyor ama küçümsemiyor da. Acıyı inkâr etmiyor ama acının insanın bütün dünyasını ele geçirmesine de izin vermiyor. Ölümü biliyor ama hayatı ölümden ibaret hale getirmiyor. Dindar fakat kendi sorularını susturmayan biri. Anne fakat anneliği yalnızca mutluluk üzerinden anlatmıyor. Hekim fakat hastalarını yalnızca tıbbi vakalar olarak görmüyor. Şiiri seviyor fakat şairlik iddiasını kendisine kolayca yakıştırmıyor. Yazıyor fakat yazarlığı bir makam haline getirmiyor.

Ve bütün bunların ortasında sürekli kendisine sorular soruyor.

Belki de onu yakın hissetmemin ilk sebebi buydu. Çünkü Zehra Betül'ün metinlerinde “ben cevabı biliyorum” diyen bir ses yerine, “ben de anlamaya çalışıyorum” diyen bir ses var.


“Nereye koşuyorsun?”

Onun yazılarının merkezinde bana göre tek bir soru var:

Nereye gidiyorsun?

Yaşamak üzerine düşündüğü bir yerde şöyle yazıyor:

“Bana bugün yaşamak nedir diye sorsalar, ‘hiç durmadan koşmak’, derim.”

Sonra cümleleri birbirini izliyor:

“Yetişmeye çalışmak… Yetmeye çalışmak…”

Ve insanın kendisine “nereye koşuyorsun?” diye soramayacak kadar hızlı koştuğunu söylüyor. Fakat yazarken kendisine soru sorabildiğini ekliyor.

İşte burası, Zehra Betül'ün yazarlığının anahtarlarından biri.

Yazmak onun için yalnızca anlatmak değildir. Durmaktır. İnsanın kendisine dönmesidir. Kendi içinden geçenleri yeniden görmesidir.

Bu yüzden “mutluluk odası” diye tarif ettiği yer çok önemlidir. O odanın dört duvarında “fe eyne tezhebun” yazılıdır. Orada okur, yazar, düşünür, düş görür. Musıki vardır, kamış vardır, mürekkep vardır, şiir vardır, masal vardır.

Fakat o odaya girebilmek için durmak gerekir.

Ve kapının anahtarının dişlerinde “aşk” yazılıdır.

Ardından çok sade fakat çok güçlü bir cümle gelir:

“Durmazsa ‘kendiyle söyleşemiyor’ insan.”

Bu cümle, yıllar sonra benim için Zehra Betül'ün yazılarının özeti haline geldi.

Çünkü onun metinlerini okurken ben de kendi hayatımdaki koşuyu fark etmeye başladım. Her şeyi yetiştirmeye çalışmanın, her şeyi anlamaya çalışmanın, her soruya hemen cevap vermenin, her acıyı hemen çözmenin zorunlu olmadığını…

Bazen insanın yapabileceği en doğru şeyin durmak ve biraz beklemek olduğunu.


Yazmak: İçerideki suya bir yol açmak

Zehra Betül yazmanın neden bu kadar önemli olduğunu kendisine defalarca soruyor. “Yazar değilsin” diyor kendisine. Yoğun bir işi var. Konuşarak kendini ifade edebiliyor. Çevresinde konuşabileceği insanlar var. O halde neden yazıyor?

Neden yazmadığında kendisini “eksik, dolu, taşacak, patlamak üzere, rahatsız” hissediyor?

Cevabı kendisi veriyor.

Yazmak, onun için içeride biriken şeyi dışarıya çıkarmanın yolu. Bunu cerrahın yaraya dokunan neşterine, ameliyat yerindeki drene, suyun yönünü tayin edip toprağa ulaştıran arka benzetiyor.

Bunların üçü de aynı şeyi yapıyor:

Yol açıyor.

Bu yüzden Zehra Betül'ün yazısı, iç dökme ile edebiyat arasında bir yerde duruyor. Yazarken kendisini teşhir etmiyor; kendisini anlamaya çalışıyor.

Bu önemli bir fark.

Çünkü onun yazılarında “Beni görün” duygusundan çok, “Ben bunu anlamaya çalışıyorum” duygusu var.

Bunu “Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında daha açık biçimde görüyoruz. İçini daraltan, huzursuz eden, kalbini kıran olaylardan söz etmek yerine başka bir yol deniyor:

“Böyle zamanlarda yazarak iyileşmenin yolu, etrafıma bakıp mutluluk sebepleri araştırmak ve onları ballandıra ballandıra anlatmak olabilir.”

Sonra bunun gerçekten işe yaradığını söylüyor. İçinden gelmeden ve coşkusuz yazmaya başlayıp yazının sonunda kendisini iyi hissettiği, yorgun oturup dinç kalktığı zamanlardan söz ediyor.

Bu cümle, onun yazıyla ilişkisini anlamak açısından çok önemli.

Yazmak yalnızca içindeki acıyı dışarı çıkarmak değil; bazen bakışın yönünü değiştirmek. İnsan acının içine daha fazla kapanmak yerine çevresindeki mutluluk sebeplerini arıyor ve onları anlatırken kendi içindeki ağırlık da hafifliyor.


Zehra Betül'ün sakinliği, duygusuzluk değil

Benim onu kendime yakın hissetmemin en güçlü sebeplerinden biri, sakinliğinin kolay bir sakinlik olmaması.

O hiçbir şeyden etkilenmeyen biri değil. Tam tersine çok çabuk etkileniyor. Çocukların acısından, hastalardan, ölümden, şehirden, kötülükten, insanların birbirine söylediği sözlerden, kendi içindeki kibirden, sabırsızlığından, yorgunluğundan etkileniyor.

“monoklinik notları 101”de kendisini “yıkılmış, yenilmiş, huzursuz, yorgun ve aşırı endişeli” hissediyor. Ümidinin de sürekli yarısı dolan, sonra kırılan bardaklara benzediğini söylüyor. Hastasının “Canım ağrıyor doktor hanım” sözüne karşı “Canı ağrımayan var mı?” diye düşünüyor. Tatilden döndüğünde kıyıda ölü yatan bir çocuğun fotoğrafıyla karşılaşıyor ve:

“Kalbim çok yoruldu diyorum. Kalbim çok yoruldu.”

diyor.

Ama hemen ardından küçük oğlu Ömer'in başını gökyüzüne kaldırarak “Gökyüzü” diye ağlamasını hatırlıyor.

Ve şöyle düşünüyor:

“Bazen ömerefenin o an yaptığı gibi, gökyüzüne bakıp konuyu değiştirmek istiyorum.”

Bu, bana göre onun dünyasını açıklayan en güzel sahnelerden biri.

Çünkü dünya acı içindeyken gökyüzüne bakmak, acıyı inkâr etmek değildir. Acının insanın bütün görüş alanını kaplamasına izin vermemektir.

Zehra Betül'ün sakinliği tam olarak böyle bir sakinlik.


Kalbi yorgunken bile dünyayı tamamen karartmamak

“şiir gibi ya hu!” yazısında yasın sınırlandırılmasına karşı çıkıyor; ölümün ardından duyulan acının mekanik biçimde ölçülebileceği fikrini sorguluyor. Toplu ölümlerin ardından yasın kendisinden çok kötülüğün devam etmesine dikkat çekiyor.

Fakat aynı metnin başka bir yerinde balkona vuran güneşi, Ali ile Ömer'in tertemiz neşesini, yağmuru, karı, güvercini, çocukların dünyasını yazıyor.

Bu çok önemli.

Çünkü onun yazılarında acı ile güzellik birbirinin alternatifi değil.

Aynı gün içinde ikisi de var.

İnsan bir yandan dünyanın kötülüğüne üzülürken bir çocuğun “kuş düşecek” diye heyecanlanmasını da görebilir. Bir yandan ölümün yüzüne bakarken bir mum çiçeğinin küstüğünü fark edebilir. Bir yandan kalbi yorulurken yağmurun adını sevebilir.

Zehra Betül'ün hayat anlayışında dünyanın bütün kötülükleri, dünyanın bütün güzelliklerini geçersiz kılmıyor.

Bu denge, benim onun yazılarından öğrendiğim en önemli şeylerden biri.


Merhamet, insanın kapısına gelen bir imtihan

“Bizim derdimiz bize yetiyor da…” yazısının benim için en önemli taraflarından biri, Zehra Betül'ün merhamet anlayışını soyut bir duygu olmaktan çıkarıp somut bir karşılaşmaya dönüştürmesi.

Bir gün kapıya çıktığında Suriyeli bir kadını ve eski püskü bir arabadaki bebeğini görüyor. Kadının yüzündeki şaşkınlığı ve mahcubiyeti fark ediyor. Müdahale etmek istiyor ama yapamıyor. Sonra da:

“Bu da benim ayıbım olsun.”

diyor.

Ardından çok daha ağır bir düşünce geliyor. Dünyadaki mazlumlara üzülmenin, zalimleri kınamanın kolay olduğunu; fakat Allah'ın bazen mazlumu doğrudan insanın kapısına getirdiğini söylüyor. Ona göre bu, merhamet ve iyilik için verilen bir fırsat ve aynı zamanda bir imtihan.

Bu bölüm onun insan anlayışını çok iyi gösteriyor.

Çünkü merhamet onun için yalnızca “iyi insanlara iyi davranmak” değil. Karşına çıkan ve senden bir şey isteyen, seni rahatsız eden, senin planını bozan, seni kendi rahat alanından çıkaran insan karşısında ne yaptığınla ilgili.

Üstelik kendisini de bu ölçünün dışında tutmuyor. Müdahale edemediği için hâlâ kendisine kızıyor.

Burada yine aynı şey ortaya çıkıyor: Zehra Betül başkalarına ahlâk dersi vermekten çok, kendisini kendi ölçüsünde sınamaya çalışıyor.


“Kimse figüran değil”

Belki de Zehra Betül'ün insanlara bakışını en iyi anlatan cümlelerden biri şu:

“Kimsenin figüran olmadığını düşünüyorum.”

Karşısına çıkan insanların, polikliniğe gelen hastalarının, evlerine girdiği insanların, metroda yan yana yolculuk ettiği insanların ve hatta yazılarını okuyan insanların bile hayatına dokunduğunu söylüyor.

Bu cümleyi çok önemli buluyorum.

Çünkü insanları hayatımızın dekoru olmaktan çıkarıyor.

Metroda yanımızda oturan kişi, yolda yanımızdan geçen yabancı, hastaneye gelen hasta, kapımıza gelen yoksul, birkaç dakika konuştuğumuz biri… Bunların hiçbirisi yalnızca bizim hikâyemizdeki küçük rollerini oynamak için var değil.

Her birinin kendisine ait bir hayatı var.

Zehra Betül'ün yazılarında insanlara karşı dikkatimin değişmesinin nedenlerinden biri de bu. Birinin bana ne yaptığı kadar, onun nasıl bir hayatın içinden geldiğini düşünmeye başladım.

Bu bakış, merhameti de sabrı da büyütüyor.


Sessiz insanların söyledikleri

Mehmet ve Ayşe hakkındaki bölüm de bu yüzden çok önemli.

Mehmet “sessiz adamlardan”. Onun dilini bilmiyor. Yanında gelen kişi derdini anlatıyor. Sonra bir gün Mehmet ile Ayşe'nin birbirleriyle elleri ve gözleriyle nasıl konuştuklarına şahit oluyor.

Ve geride kalan şeyi anlatmakta zorlanıyor:

“Kuş cıvıltısı gibi, bahar çiçekleri gibi bir ‘şey’.”

Bu sahne Zehra Betül'ün yalnızca konuşulan sözleri dinleyen biri olmadığını gösteriyor.

İnsanların söyleyemediği şeylere de bakıyor.

Bir çiftin ellerine, gözlerine, sessizliğine bakıyor ve orada bir aşk dili görüyor.

Bu, onun insanları anlamaya çalışma biçiminin başka bir yüzü.

Belki de benim onun yazılarından öğrendiğim “karşımızdaki insanın davranışının arkasında ne olabilir?” sorusu biraz da buradan geliyor.


Hayal kurmak da bir çeşit dua

Zehra Betül'ün hayal kurmaya verdiği önem, onun dünyasının başka bir temelini oluşturuyor.

Şöyle diyor:

“Hayal kurmak bir çeşit dua etme şeklidir. Hayaller samimi, kuvvetli, şiddetli dualardır.”

Hayal kurmayı gerçeklikten kaçış olarak görmüyor. Oturduğu yerden istediği uzaklığa yolculuk yapabilmesini sağlayan bir imkân olarak görüyor. Gerçeğe döndüğünde yüzünde bir gülümseme ve kalbinde hafifleme varsa, hayalleri ilham edene neden şükretmesin?

Bu cümle onun yazıyla, dua ile ve hayal gücüyle kurduğu ilişkinin birbirine ne kadar yakın olduğunu gösteriyor.

Bazen gerçek hayat insanın önüne kapalı bir kapı koyuyor. Hayal ise o kapının arkasına geçmenin yolunu açıyor. Sonra insan gerçeğe geri dönüyor ama aynı insan olarak dönmüyor. Biraz hafiflemiş, biraz umutlanmış, belki biraz daha dayanıklı dönüyor.

Zehra Betül'ün yazılarında hayal kurmak bu yüzden çocukça bir kaçış değil; yaşama gücünü yeniden toplamanın yollarından biri.


Ölüm: Uzak bir fikir değil, dokunulmuş bir gerçek

Zehra Betül'ün hekimliği, ölüm karşısındaki tavrını anlamak için özellikle önemli.

“İnsan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor” başlıklı yazısında kalp masajı yaptığı kadının yüzünü, intörnken başında beklediği adamın kolundaki dövmeyi, gece yarısı ölüm raporu düzenlediği yaşlı adamı hatırlıyor.

Sonra çok sade bir sonuca varıyor:

“İnsan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor.”

Burada ölüm bir kavram olmaktan çıkıyor.

Ve sonra çok daha büyük bir soru soruyor: Ya fotoğraflardaki ölüme de dokunsaydık?

Bu, onun ölüm karşısındaki duyarlılığının önemli bir tarafını gösteriyor. Ölümü seyretmekle ölüme dokunmak arasında bir fark olduğunu biliyor.

Belki bu yüzden ölüm konusunda yazdıklarında soğuk bir felsefe yerine bedenin, yüzün ve hafızanın dili var.


Ölüm hayatı küçültürken çocukların ölümü dünyayı büyütüyor

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında ölüm üzerine söyledikleri, Zehra Betül'ün düşüncesindeki çok önemli bir ayrımı ortaya çıkarıyor.

“Öleceğiz. Miadımızın ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Hepimiz eninde sonunda öleceğiz.”

Ölümü hatırlamanın hayatı kolaylaştırdığını düşünüyor. Hırsların azalmasından, tahammülün ve sabrın artmasından söz ediyor. İnsan bir gün öleceğini hatırladığında bazı meselelerin ağırlığının azalabileceğini düşünüyor.

Fakat aynı metinde çocukların ölümüne geldiğinde bütün bu sakinlik sarsılıyor.

Dört çocuğun sahilde öldüğünü, ardından bir bebeğin daha öldüğünü söylüyor. Sonra:

“Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.”

diyor.

Bu karşıtlık çok önemli.

Kendi ölümümüzü kabullenmek ile masum bir çocuğun ölümüne alışmak aynı şey değil.

Zehra Betül ölümü hayatın doğal gerçeği olarak kabul edebiliyor; fakat çocukların ölümünü dünyanın vicdanına yönelmiş bir saldırı olarak yaşıyor.

Bu yüzden onun sakinliğini “her şeyi kabullenmiş olmak” şeklinde okumak yanlış olur.

Bazı şeyler karşısında insanın kalbinin hâlâ acıması gerekiyor.


“Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?”

“Hüdayi Amca” anlatısı benim için Zehra Betül'ün insanı değerlendirme biçimini anlatan en güçlü örneklerden biri.

Parkinson hastası Hüdayi Amca'nın oğlundan gelen, babasının titreyen elleriyle yazdığı not, Zehra Betül'ün son günlerde canını sıkan bütün meselelerin anlamını bir anda kaybetmesine yol açıyor.

Kendi elleri henüz titremiyor. Kamış kalemleri var. Mürekkebi var. Güzel yazı yazmak için daha çok kalem alıyor eline.

Ama karşısındaki yaşlı adamın zor okunan yazısı, kendi hayatındaki küçük hırsları ve kırgınlıkları başka bir ışık altında gösteriyor.

Ve soruyor:

“Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?”

Bu cümle benim Zehra Betül'den öğrendiğim bakış biçimini belki de en iyi anlatan cümlelerden biri.

Çünkü burada kendi sıkıntısını inkâr etmiyor. “Benim dertlerim önemsiz” demiyor. Fakat hayatın daha büyük ölçeğini yeniden kuruyor.

Bazen bir insanın titreyen eli, bizim günlerdir kafamızda büyüttüğümüz meseleleri başka bir yere koyabiliyor.


Sabır: Acının ortasında bekleyebilmek

“Aliemir'in, Senden istediği sabrı istiyorum” metni, Zehra Betül'ün tevekkül anlayışının merkezinde duruyor.

Kendi sabırsızlığını açıkça söylüyor:

“Ben sabırsızım, öyle halketmişsin…”

Sonra çocuğunun ödev yaparken küçük “e”leri ve “a”ları yazmakta zorlanmasına bakıyor ve onun istediği sabrı Allah'tan kendisi için istiyor.

Burada sabır, yukarıdan aşağıya verilen bir öğüt değil.

İstenen bir şey.

Öğrenilmeye çalışılan bir şey.

Bazen başarısız olunan bir şey.

Bence bu, Zehra Betül'ün dindarlığının da en sahici taraflarından biri. O, “Ben sabırlıyım” demiyor.

“Bana sabır ver” diyor.

Bu ikisi arasında büyük fark var.

Aynı şey tevekkül için de geçerli. Tevekkül onun yazılarında hayatın bütün sorularını çözmüş olmanın huzuru değil. Tam tersine, çözemediği soruların içinde Allah'a dönmeye devam etmek.


Allah'la konuşmak

Zehra Betül'ün yazılarında Allah'a yönelmek, metnin sonuna eklenmiş dinî bir unsur değil. Metnin kendisini kuran ana damarlardan biri.

“Neden Sana yaklaşmama izin vermiyorsun?” diye soruyor.

Bazen:

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım…”

diye başlıyor.

Bazen Allah'a mektup yazıyor. Bazen sabır istiyor. Bazen kolaylık istiyor:

“Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma…”

Bazen de cevap alamadığı için bekliyor.

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım” şiirinde şehir, ağaçlar, egzoz, çaputlar, dua, çocukluk, kitaplar, gökyüzü ve şiir birbirine karışıyor.

Böylece yazı ile dua arasındaki sınır ortadan kalkıyor.

İnsan konuşamadığında yazıyor; yazamadığında Allah'a konuşuyor.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında da aynı damar var. Yağmur yağarken melekleri hatırlıyor, Allah'la konuşmayı öneriyor. Menekşelerin, rüyaların, hayallerin ve kalemin Rabbi'ne şükrediyor. Yazmaya yeniden başlayacaksa bunun “Besmele ve şükürle” olması gerektiğini söylüyor.

Bu, onun inancının gündelik hayatın ayrıntılarından kopuk olmadığını gösteriyor.


Şiir onun için bir kürsü değil, yaslanacak bir yer

Belki dosyanın başlığını belirleyen cümle de burada ortaya çıkıyor:

“Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.”

Bu cümleyi ilk okuduğumda şiire ilişkin bir cümle gibi görünmüştü. Sonra Zehra Betül'ün bütün yazılarını düşündüğümde, bunun yalnızca şiire değil, onun hayata yaklaşımına da uyduğunu fark ettim.

O hiçbir şeyi hemen sahiplenmek istemiyor.

Şiirin sahibi olmak yerine şiire yaslanıyor.

Kendisine “şair” demek konusunda bile tereddüt ediyor.

Bir yazısında, şiir yazmaya çalışan yaşını almış bir adamın hikâyesini anlatıyor. Müstakbel şair şiirlerini hocasına götürüyor, hocası kırmızı mürekkeple sürekli düzeltiyor. Sonunda şiirin tamamı kırmızı mürekkebe bulanıyor.

Ardından Zehra Betül soruyor:

“Şiir öğrenilir mi? Şiir nedir? Şair kimdir? Şiirin şiir olduğuna kim karar verir?”

Sonra kendisini de o adama benzetiyor.

Burada edebî bir alçakgönüllülükten daha fazlası var. Sanata karşı bir mahcubiyet var. Sanki şiirin önünde dururken insanın kendi sesine fazla güvenmesinden korkuyor.

Bu nedenle “şiirin bir köşesine yaslanmak” onun için çok anlamlı.


Çocuklar: Hayatı yeniden görmenin yolu

Zehra Betül'ün yazılarında çocuklar yalnızca anneliğin konusu değil. Çocuklar, onun dünyasında hayatı yeniden görebilmenin aracıdır.

Ali ve Ömer'in karı seyretmesi, gökyüzüne bakması, güvercinleri fark etmesi, uykuya dalmaları, annelerinin yanında olması…

Bütün bunlar onun yetişkin hayatının sertliğini yumuşatıyor.

Çocuk uykuya geçerken göz kapaklarının kapanışını seyrediyor. Uykuya direnmesini, sonra yenilmesini ve yüzündeki küçük kasların gevşemesini izliyor.

Ve:

“Ömerin yüzünde rengarenk bir masal okuyorum, Alinin gözleri şifalı bir ninni söylüyor.”

diyor.

Burada annelik bir görev tanımından çıkıp seyretme sanatına dönüşüyor.

Çocuğa bakmak, çocuğu büyütmek kadar önemli.

Çocuğun dünyasına bakmak, yetişkinin kendi dünyasını da onarmasına yardım ediyor.


“Mesela işte…” ve merhametin hayal gücü

“Mesela işte…” başlıklı metni bu dünyanın çok güzel bir örneği.

Ali ve Ömer'le Fatih Camii'nin avlusuna gidiyorlar. Kedilere su ve yemek veriyorlar. Güvercinlere yem veriyorlar. Bir yavru kedi onlara katılıyor. Sonra bir güvercin eve kadar geliyor. Kediye ve güvercine isim veriyorlar.

Bir gün güvercinlerden biri hastalanıyor ve ölüyor. Çocuklar ağlıyor.

Sonra kapı çalıyor.

Ali kapıyı açıyor:

“Anneee, Peygamber Efendimiz taziye ziyaretine gelmiş…”

Ve Zehra Betül, devamını hayal etmeye bile cesaret edemiyor.

Bu metin, onun dinî duyarlılığının çocukluk hayal gücüyle nasıl birleştiğini gösteriyor.

Fakat daha önemlisi, ölümün karşısına taziyeyi, kaybın karşısına merhameti koyuyor.

Bir çocuğun ölü bir kuş karşısındaki hüznüne karşı, onun hayal dünyasına Peygamber'i bir teselli olarak getiriyor.

Bu, Zehra Betül'ün ölüm karşısındaki tavrının çocukluk versiyonu gibi.

Ölüm var.

Fakat ölümün yanında bir kapı da var.

Ve o kapının arkasında şefkat ihtimali.


Küçük şeyleri ciddiye almak

Zehra Betül'ün yazılarında büyük düşünceler çoğu zaman küçük bir ayrıntıdan doğuyor.

Bir mum çiçeği, yağmur, kar tanesi, güvercin, çocuk.

Bir hastanın el yazısı.

Getirilen bir çikolata.

Bir balkon, ağaç, pencere.

Bir kuş sesi.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında menekşesinin tomurcuklarının canlandığını fark ediyor. Sonra müzik açıyor ve yazıyor. Yazdıkça son günlerde kendisini sevindiren ilk üç şeyi düşünüyor: geçtiği hat dersi, aldığı yeni ders, Ali ve Ömer'le ilgili şeyler, zorlandığı bir işte beklemediği anda gelen yardım… Sonra çok sade bir cümle söylüyor:

“Yani geçiyor…”

Bu iki kelime bile onun hayat anlayışını anlatmaya yetiyor.

Her şey çözülmüş değil.

Ama geçiyor.


Şehirden gökyüzüne

Zehra Betül İstanbul'u seviyor gibi görünürken aynı zamanda İstanbul'un insanı kendi içine kapatan tarafını da çok iyi görüyor.

“Şehir insanına yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur” diyor; çünkü şehir insanının başını kaldırıp gökyüzüne bakmadığını söylüyor. Kendi hafızasında gökyüzünü uzun uzun seyrettiği son zamanın çocukluk yazlarından birine ait olduğunu hatırlıyor.

Bu da onun temel hareketlerinden biri:

Yukarı bakmak.

Gökyüzüne.

Çocuğun gösterdiği yere.

Yağmura.

Kara.

Güvercine.

Bazen insanın hayatını değiştiren şey yeni bir cevap değil, başını kaldırdığı yöndür.


Merhamet: İnsanların arkasındaki hikâyeyi görebilmek

Zehra Betül'ün bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de insanlara daha yavaş hüküm vermek oldu.

Bir hastanın davranışına kızmak mümkün. Birinin kaba konuşmasına kırılmak mümkün. Birinin yanlışını görmek mümkün.

Fakat onun yazılarında hemen hüküm verme isteğinin önüne başka bir soru çıkıyor:

Bu insanın hayatında ben neyi bilmiyorum?

Mustafa Amca örneğinde bunu çok net görüyoruz. Mahallenin şekerci dedesi olarak gördüğü adamın yirmi yıldır yatağa bağlı eşine baktığını öğreniyor.

Ve onun sabrını, tevekkülünü, vefasını düşünüyor:

“Sabrından, tevekkülünden ve vefandan bir parça bulaşır mı bana da…”

Burada Zehra Betül'ün insanlara bakış biçimi ortaya çıkıyor.

İnsanı davranışından ibaret görmüyor.

Hayatını davranışının arkasına koyuyor.

Belki benim onun yazılarından “karşındakini anlamaya çalışmayı” öğrenmemin asıl sebebi bu.


Hekimlik ile yazarlık arasında

Zehra Betül'ün hekim olması, yazılarında hiçbir zaman yalnızca meslek bilgisi olarak durmuyor.

Hekimlik ona insanın kırılganlığını gösteriyor.

Bir hastanın ağrısını dinliyor. Bir yaşlı adamın ellerine bakıyor. Bir ölüm raporu düzenliyor. Bir çocuğun askerlik raporu için karşısına geldiğinde onun hâlâ çocuk olduğunu düşünüyor.

Hastalarını yazarken de dikkatli.

“Hastalarla ilgili yazdığımda tedirgin oluyorum” diyor ve onları satırlarında dolaştırırken rahatsız etmemeyi önemsediğini belirtiyor.

Bu çok şey anlatıyor.

Çünkü burada yazarın malzemesi insan.

Ama insanı malzeme haline getirirken onun mahremiyetini ve kırılganlığını unutmuyor.

Bu, edebiyat ile etik arasındaki sınırın farkında olduğunu gösteriyor.


Kendi kibrinden de şüphe eden bir anlatıcı

Zehra Betül'ün metinlerini benim için güvenilir kılan başka bir özellik de kendi içindeki kibri saklamaması.

Çok okunmak, çok takipçi sahibi olmak, çok “kalp” almak gibi bir derdinin olmadığını söylüyor. Fakat aynı zamanda beğenilmekten ve güzel söz işitmekten hoşlandığını kabul ediyor.

Kendini de ölçemediğini söylüyor.

Yazarken içindeki kibrin büyüdüğünü fark ediyor.

Allah'tan gizli ve açık kibirden korunmayı diliyor.

Bu çok önemli.

Çünkü kendisini ahlaki açıdan tamamlanmış bir insan olarak sunmuyor.

Kendi nefsini de inceleme masasının üzerine koyuyor.

Bu nedenle onun yazılarındaki dinî tavır, başkasına yöneltilmiş bir öğüt olmaktan çıkıp öz-eleştiriye dönüşüyor.


Mürşidim

Şimdi “mürşidim” dememin nedenini çok daha iyi anlıyorum.

Hatta “İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma.” cümlesi, Zehra Betül'e yüklediğim anlamın merkezine yerleşiyor.

Çünkü ben onda yalnızca güzel yazan, duyguları iyi ifade eden veya dindar bir yazarı görmüyorum. Kendime nasıl davranacağımı değil, başkasına nasıl davranacağımı öğreten bir hayat tavrını görüyorum.

“İncinsen de incitme” demek kolay bir söz değil. İnsan incindiğinde karşılık vermek, kırıldığında kırmak, yorulduğunda karşısındakini de yormak istiyor.

Zehra Betül ise tam o noktada insanın kendi acısını başkasına aktarmamasını istiyor.

Üstelik bunu başkalarına öğüt verirken değil, kendi öfkesiyle, sabırsızlığıyla ve içindeki “Tazmanya canavarı”yla uğraşırken söylüyor.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında bu cümleyi söyledikten sonra öfkenin insanın içinde dönüp duran, dışarı çıktığında hem kendisine hem çevresine zarar veren bir canavar olduğunu anlatıyor. Öfke geldiğinde susmayı, oturmayı, Allah'a sığınmayı, abdest almayı hatırlatıyor. Çünkü insan biraz durduğunda, kızdığı meselenin ne kadar gereksiz olabileceğini ve kendi kibrini görebiliyor.

Yani öğrettiği şeyin dışında durmuyor; önce kendisini o ölçüye sokuyor.

Benim “mürşidim” demem bu yüzden bir hayranlık ifadesi değil. Bir yazarın bana edebiyat öğretmiş olması da değil.

Daha derin bir şeyden söz ediyorum:

Onun yazılarından bir ahlak biçimi öğrendim.

Birine kızdığımda hemen hüküm vermemeyi, onun hayatının benim bilmediğim taraflarını düşünmeyi; incindiğimde incitmenin beni haklı çıkarmadığını; yorulduğumda yorgunluğumu başkasına yüklememeyi; öfkem yükseldiğinde susmayı, geri çekilmeyi, Allah'a sığınmayı; ölüm karşısında hayatın ölçüsünü yeniden kurmayı; dünyanın kötülüğü karşısında kalbimi tamamen karartmamayı öğrendim.

Üstelik bunu bana doğrudan öğretmedi.

Ben onun hayatına değil, yazısına talebe oldum.

Belki “mürşit” kelimesini asıl anlamlı yapan da bu.

Çünkü bir mürşidin etkisi yalnızca söylediği sözde değil, insanın kendi içine dönüp kendisine başka türlü bakmaya başlamasında ortaya çıkar. Zehra Betül'ün yazılarından sonra kendi öfkemi, kırgınlığımı, sabırsızlığımı, insanlara bakışımı ve ölüm karşısındaki tavrımı yeniden tartmaya başlamam, onun bende bıraktığı etkinin niteliğini gösteriyor.

“İncinsen de incitme” bu yüzden benim için sıradan bir güzel söz değil. Benim Zehra Betül'de gördüğüm insan modelinin özeti.

Ve hemen arkasındaki:

“Kırılsan da kırma.”

daha da önemli.

Çünkü burada insanın kendi kırgınlığını başkasına devretmesine izin verilmiyor.

Ardından:

“Yorulsan da yorma.”

geliyor.

Bu ise onun bütün yazılarındaki merhamet anlayışını tamamlıyor. Kendin yorulmuş olabilirsin; dünyanın kötülüğü seni tüketmiş olabilir; çocukların, işin, hastaların, hayatın seni bitirmiş olabilir. Ama kendi yorgunluğunu başka bir insanın üzerine bırakmamak gerekiyor.

İşte benim “mürşidim” dememin nedenini şimdi şöyle ifade edebilirim:

Zehra Betül bana hayatın nasıl kolaylaştırılacağını öğretmedi; insanın hayat zorlaştığında nasıl biri olarak kalması gerektiğini öğretti.

Dünyanın kötülüğü karşısında umudunun azaldığını söyleyen de aynı insan:

“Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.”

Öfkelenen de o.

Kırılan da.

Yorulan da.

Bazen Allah'a “Neden?” diye soran da.

Ama bütün bunların içinden geçerken yine:

“İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma.”

diyebiliyor.

İşte burada onun sakinliği başka bir anlam kazanıyor.

Sakinlik, hiç incinmemek değil.
Sakinlik, incindiğinde başkasını incitmemeyi öğrenmek.

Tevekkül, hiç yorulmamak değil.
Tevekkül, yorulduğunda başkasını yormamaya çalışmak.

Sabır, hiç kırılmamak değil.
Sabır, kırıldığında kırmamayı seçmek.

Benim “mürşidim” dediğim insan, bana göre tam burada beliriyor.


Görünmekten vazgeçmek

Burada benim Zehra Betül'le kurduğum kişisel hikâyeye yeniden dönmek gerekiyor.

Onun yazılarını keşfettiğimde yaklaşık on gün boyunca satırlarının arasında dolaştım. Sonra alıntılar yapmaya başladım. Bir şair dostum aracılığıyla bundan haberdar olduğunu öğrendim.

Hesabının trafiğinde ani bir yoğunluk görmüş ve birisinin satırlarının arasında dolaştığını anlamış.

Fakat benimle doğrudan iletişime geçmedi.

Benim yaptığım alıntılara da sessiz kaldı.

Bu sessizlik, yıllar sonra dönüp baktığımda bana tuhaf gelmiyor. Çünkü onun yazılarında zaten sürekli bir geri çekilme arzusu var.

“Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…” diyor bir yerde.

Başka bir yerde:

“Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…”

diyor.

Ve gerçekten gidiyor.

Yıllar sonra birkaç yazısını edebiyat dergilerinde görüyorum.

Sonra yine görünmez oluyor.

Nedenini bilmiyorum.

Bunun üzerine bir anlam yüklemek de istemiyorum.

Belki hayat değişti. Belki yazmak değişti. Belki görünürlükten yoruldu. Belki başka bir yerde, başka bir hayatın içinde yazmadan yaşamayı seçti.

Bunların hiçbirini bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, yazılarının benim hayatımda kalmış olması.

Ve belki bir yazarın yazdıklarından sonra görünmez olmasının en güzel tarafı da budur:

Yazar geri çekilir. Metin kalır.


“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım”

Zehra Betül'ün şiirlerinde de aynı dünya var.

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım” şiirinde kâğıttan kumbara yapıyor. Dua da birikiyor. Elma kabukları, ağaçlar, egzozlar, çocukluk, gökyüzü, kitaplar, kuş dili ve şiir birbirine karışıyor.

Bir noktada:

“Şiir yazmayalım, zaten dünya bir şiir”

diyor.

Bu cümle, onun şiire yaklaşımının özeti gibi.

Şiiri yalnızca şiir kitaplarında aramıyor. Dünyanın kendisini şiir olarak görüyor.

Bu nedenle yazılarında şiirsel olan şey, süslü söyleyişten çok bakışın kendisi.

Bir ağacın öksürüğünü duyabilmek.

Bir çocuğun gökyüzüne bakışını fark etmek.

Bir mum çiçeğinin küstüğünü anlamak.

Bir yaşlı adamın el yazısından kendi kibirlerini görmek.

Bunlar onun şiirinin asıl malzemeleri.


“Yarım kalmış uzun şiirler değil, kısa şarkılar söylemeli…”

Daha sonraki şiirlerinden birinde de aynı duyarlık devam ediyor.

Fesleğenler, karıncalar, nazar, kalp, gidenler, pusulalar, uçurtmalar, yaralar ve “iki oda bir salon ferahlığında bir söz” aynı şiirin içinde dolaşıyor.

Burada onun dilinin temel özelliği ortaya çıkıyor:

Soyut bir düşünceyi somut ve küçük bir görüntünün içine yerleştirmek.

Kalbin pusulası.

Fesleğen kokan avuç.

Yorgun bir karınca.

Uçurtma çıtalarına bağlanan yarabandları.

İki oda bir salon ferahlığında bir söz.

Bu imgeler onun dünyasının neden “duruluk” hissi verdiğini açıklıyor.

Çünkü ağır bir düşünceyi ağırlaştırmadan söylüyor.


Zehra Betül'ü neden kendime yakın hissediyorum?

Belki bütün bu dosyanın en kişisel sorusu bu.

Çünkü insan her sevdiği yazarı kendisine yakın hissetmez. Bazı yazarları çok beğenirsiniz ama onların dünyasında yaşamazsınız. Bazı yazarların dilini seversiniz ama onların insanlara bakışını kendinize yakın bulmazsınız.

Zehra Betül'de ise başka bir şey oldu.

Onu okudukça, benim de olmak istediğim bir insanın izlerini gördüm.

Daha sakin.

Daha sabırlı.

Daha az hüküm veren.

Daha çok anlamaya çalışan.

Kendi nefsini de sorgulayan.

Kötülüğü görüp iyiliği unutmayan.

Ölümden kaçmayan ama hayatın küçük güzelliklerinden vazgeçmeyen.

Çocukların dünyasına başını eğebilen.

Bir hastanın elindeki titremeyi kendi hayatının merkezine koyabilecek kadar dikkatli.

Bir çiçeğin küstüğünü fark edebilecek kadar dünyaya açık.

Ve bütün bunların sonunda Allah'a dönmeyi bilen.

Ben Zehra Betül'den bunların hepsini birden öğrendiğimi söyleyemem.

Ama yıllar içinde yazılarını okudukça, bunların bende oluşmasına yardım eden bir ses olduğunu söyleyebilirim.

Bu yüzden “mürşit” kelimesi benim için burada anlam kazanıyor.

O bana hiçbir zaman doğrudan bir şey öğretmedi. Bana ders vermedi, tanışmadık. Ama yazıları bana bazı şeyleri yeniden düşünme imkânı verdi.

Bir anlamda metinleri üzerinden hayatıma eşlik etti.


Bir yazarı tanımak gerçekten ne demektir?

Belki de burada bir sınır çizmek gerekiyor.

Ben Zehra Betül'ün yazdıklarından bir Zehra Betül portresi çıkarabilirim. Fakat bu, gerçek hayattaki bütün Zehra Betül'ü tanıdığım anlamına gelmez.

İnsan yazdıklarından daha büyüktür.

Bir yazarın metinlerindeki kişi ile gündelik hayattaki kişi arasında mutlaka fark vardır.

Benim tanıdığım Zehra Betül, yazılarındaki Zehra Betül.

Onun anneliğine, hekimliğine, imanına, ölüm düşüncesine, şiir anlayışına, sabrına, yorgunluğuna ve kendisiyle konuşma biçimine metinleri aracılığıyla tanıklık ettim.

Bu yüzden “onu tanıyorum” derken kastettiğim şey biyografik bir tanışıklık değil.

Satırlarının arasında onu tanıdığım duygusu.

Belki zaten bazı insanları tanımanın tek yolu budur.


Sonuç: Bir köşeye yaslanıp dinlemek

Yıllar önce onun satırlarının arasında dolaşırken bunu bilmiyordum.

Bir Tumblr hesabının eski yazıları arasında kaybolduğumu, yaklaşık on gün boyunca bir yazının ardından diğerine geçtiğimi, sonra cümleleri kendi bloguma taşıdığımı ve bir gün o yazıların sahibinin hesabındaki olağandışı trafiği fark edip “birisinin satırlarımın arasında dolaştığını” anlayacağını bilmiyordum.

Onun bunu bilip sessiz kalacağını da bilmiyordum.

Sonra yazıların bir gün ortadan kalkacağını, yıllar sonra birkaçının edebiyat dergilerinde karşıma çıkacağını ve yine görünmezliğe çekileceğini de bilmiyordum.

Bütün bunların üzerinden yıllar geçti.

Ama bazı cümleler eskimedi.

Bazen bir ölüm haberinde onun yazdıkları geliyor aklıma. Bazen bir çocuğun yüzüne bakarken. Bazen gereksiz bir kırgınlığın içinde. Bazen birinin davranışına kızmadan önce. Bazen hayatın gürültüsünden yorulduğumda.

Bazen de insanın kendisine sorması gereken o basit soruda:

Nereye koşuyorsun?

Belki Zehra Betül'ün yazılarından bana kalan en büyük ders bu:

Biraz dur.

Çünkü insan ancak durduğunda kendisiyle söyleşebiliyor.

Ve belki ancak o zaman, hayatın bütün gürültüsünün altında hâlâ atan kalbini duyabiliyor.

Zehra Betül'ün yazılarında hayat hiçbir zaman tamamen çözülmüyor. Acı bitmiyor. Ölüm ortadan kalkmıyor. Dünya düzelmiyor. İnsan kendi kusurlarından tamamen kurtulmuyor.

Fakat bütün bunların arasında ferahlayacak küçük bir yer mutlaka kalıyor: bir çocuk yüzü, bir kuş, bir ağaç, bir yağmur, bir şiir, bir dua, bir hasta tarafından getirilen çikolata, titreyen bir elin yazdığı birkaç satır, bir balkon, gökyüzü ve bazen yalnızca yürümek.

Belki onun bana öğrettiği en önemli şey bu oldu:

Hayatı bütünüyle düzeltmek zorunda değiliz. Bazen ona başka bir yerden bakmamız yeterli.

Çünkü insanın içindeki bütün karanlıklar bir anda aydınlanmayabilir. Ama insan başını kaldırabilir. Bir çocuk gibi gökyüzünü gösterebilir. Bir süre bekleyebilir. Dua edebilir. Yazabilir. Sonra yeniden yürüyebilir.

Zehra Betül'ün metinlerini yıllar sonra tekrar okurken, ilk keşfimin üzerinden geçen zamanın bana gösterdiği şey şu:

Ben o on gün boyunca yalnızca bir yazarın yazılarını okumamışım.

Kendime nasıl bakmam gerektiğini öğreten bir sesin peşinden gitmişim.

Belki bu yüzden hâlâ onun satırlarının arasında dolaşıyorum.

Ve belki bu yüzden, aradan on dört yıl geçmiş olmasına rağmen, onun şu cümlesi bana hâlâ yetiyor:

“Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.”

Ben de bazen onun yazılarının bir köşesine yaslanıp dinleniyorum.

İyi ki zamanında not etmişim bazı cümlelerini. Çünkü insan, hangi cümlenin yıllar sonra kendisine yeniden lazım olacağını bilmiyor. O gün yalnızca güzel bulduğum için kaydettiğim bazı sözler, yıllar sonra hayatımın başka bir yerinde karşıma çıkıyor; sabır gerektiğinde, kırıldığımda, bir başkasını anlamaya çalıştığımda…

On dört yıl sonra dönüp baktığımda, Zehra Betül’ün yazılarının bende bıraktığı şeyin yalnızca edebî bir beğeni olmadığını daha iyi anlıyorum. Ondan sakinliği, sabrı ve merhameti; incindiğinde incitmemeyi, kırıldığında kırmamayı, yorulduğunda başkasını yormamaya çalışmayı öğrendim. Belki de bu yüzden ona “mürşidim” diyorum. Ben onun hayatına değil, yazısına talebe oldum.

Zehra Betül’ü özlüyorum. Belki biraz da yazdıklarından yansıyan o sesi; dünyaya bakarken insanı durup düşünmeye çağıran, sakin ama uyanık bakışını. Nereye gittiğini, neden sustuğunu, hayatının bugün nasıl olduğunu bilmiyorum ve bilmediğim yerleri kendi hayalimle tamamlamak istemiyorum. Benim tanıdığım Zehra Betül, yazılarındaki Zehra Betül.

Ama bugün fark ettim ki yalnızca onu değil, yazılarında hayat bulan çocuklarını da özlüyorum. Ömer’i, Ali’yi. O satırlarda henüz çocuk olan, yüzlerinde masallar, gözlerinde ninniler taşıyan o çocukları. Aradan on dört yıl geçti; şimdi büyümüş olmalılar. Onları hiç tanımadım, hayatlarının nasıl devam ettiğini bilmiyorum. Yine de bir yazarın dünyasına girdiğinizde, onun sevdiği şeylere de sessizce bağlanabiliyorsunuz. Demek ki insan, bazı çocukları da hiç tanımadan özleyebiliyormuş.

Bazı yazarlar okunup bitmiyor. Cümleleri insanın hayatına karışıyor; kendileri hiç tanışılmadan insanın içinde bir yere yerleşiyor. Zehra Betül de benim için böyle biri.

On dört yıl sonra hâlâ onun satırlarının arasında dolaşıyorum. Bazen bir cümlesinde duruyor, bazen yıllar önce not ettiğim başka bir cümlesine yeniden dönüyorum. Ve her dönüşte, o sözlerin geçmişte kalmış cümleler olmadığını; bir zamanlar okuduğum o hayatın, yıllar sonra kendi hayatımın içinde hâlâ yankılandığını görüyorum.

Belki bazı yazarları okumak biraz da budur: Kitabı kapatırsınız, yıllar geçer, hayat değişir; ama bir cümle bir gün yeniden içinizde konuşmaya başlar. On dört yıl sonra hâlâ onun satırlarının arasında dolaşmam da belki bu yüzden; bazı cümleler unutulmuyor, bazı sesler susmuyor.

İyi ki o günlerde not etmişim.

İyi ki bugün hâlâ dönüp okuyabiliyorum.

26 Eylül 2026

Şiir Denizinde Sandalıyla Yol Alan Biri

“Evinde ailesiyle güven içerisinde oturan kimse, Allah Teâlâ’ya ve lütfuna, denizde bir tahta parçası üzerinde olan kimseden daha az muhtaç değildir.”

Bu söz üzerinde düşündüğümde, insanın muhtaçlığının yalnızca zor zamanlarda ortaya çıkmadığını düşünüyorum. Denizin ortasında bir tahta parçasına tutunan insanın muhtaçlığı apaçık ortadadır; fakat güvenli bir evde yaşayan insanın da başka türlü muhtaçlıkları vardır. İnsan yalnızca bedenini ve hayatını sürdürmeye değil, iç dünyasını da korumaya muhtaçtır. Gündelik hayatın zorunlulukları, geçim telaşı, sorumluluklar, işin kendine özgü ritmi ve dünyanın giderek hızlanan temposu, insanı fark etmeden kendi dışına savurabilir.

Belki insanın kendisine bir meşgale edinmesi biraz bununla ilgilidir.

Süheyl Ünver’in “Her insanın bir mesleği olmalı, bir de meşgalesi. O meşgale bizim kültürümüzdür.” sözünü bu yüzden kıymetli buluyorum. Meslek çoğu zaman hayatımızı sürdürmek için yaptığımız iştir. Meşgale ise insanın kendisini kurduğu, iç dünyasını beslediği, bakışını incelttiği alandır.

Benim seçtiğim meşgale şiir oldu.

Aslında “seçtim” demek tam olarak doğru değil. Şiiri bir gün karşıma alıp hayatımın bundan sonraki meşgalesi olarak belirlemedim. Daha çok, yıllar içinde şiirin peşine takıldım. Önce okumak vardı. Sonra bazı şiirleri yeniden okumak. Bazı şairleri merak etmek. Bir dizeyi başka bir yerde aramak. Bir kelimenin anlamına bakmak. Bir imgenin başka şairlerde nasıl kullanıldığını fark etmek. Sonra bunların her biri başka bir kapı açtı.

Bugün geriye dönüp baktığımda şiirin hayatımda ne zaman bu kadar geniş bir yer kapladığını tam olarak söyleyemiyorum. Çünkü şiirle ilgimin geçmişi 1990’lara kadar uzanıyor. Fakat 2012’den bu yana bu ilişkinin görünür bir tarafı var: Yaklaşık 2.100 şairden 8.700 şiir yayımlamışım.

Bu rakamı ilk düşündüğümde aklıma gelen şey aslında 8.700 şiir değil, onların arkasında kalanlar.

Çünkü yayımlanan şiir, okunan şiirlerin tamamı değil. Bir şiiri paylaşmadan önce onu bulmak, okumak, değerlendirmek, bazen başka şiirlerle karşılaştırmak gerekiyor. Aynı şairin başka şiirlerine bakılıyor. Kitabın tamamı okunabiliyor. Şairin hayatına, dönemine, söyleşilerine, başka eserlerine gidilebiliyor. Bazı şiirler beğeniliyor ama paylaşılmıyor. Bazıları bir süre sonra yeniden okunuyor. Bazı şairler birkaç şiirle arşive girerken bazıları uzun süreli bir okumaya dönüşüyor.

Dolayısıyla blogda görünen şiirler, yıllar boyunca yapılmış çok daha büyük bir okuma, seçme ve eleme sürecinin yalnızca görünen kısmı.

Bu yüzden bugün şiirle ilişkimi yalnızca “şiir okumak” diye tarif etmek bana eksik geliyor.

Bunun nasıl göründüğünü, bir okuyucunun yıllar önce yazdığı bir cümlede fark etmiştim. Bir başka blogda, “Siz bana mısraların arasında dolanan birini anımsatıyorsunuz.” yazmıştı. Bu cümleyi sevmiştim. Belki de şiirle yıllardır kurduğum ilişkiyi bundan daha iyi anlatan bir ifade bulamadığım için, Şiir Antolojim’de biyografimin açıklamasına onu biraz değiştirerek yerleştirdim:

“Mısraların arasında dolanan biri.”

Bugün geriye dönüp baktığımda, bu cümlenin yalnızca hoşuma gittiği için orada durmadığını düşünüyorum. Gerçekten de yıllardır yaptığım şey biraz bu. Bir mısradan diğerine, bir şairden diğerine, bir kitaptan başka bir kitaba, bazen bir dilden başka bir dile dolanıp duruyorum. Bazen nereye varacağımı bilmeden bir şiirin peşine düşüyorum. Bazen de yıllar önce geçtiğim bir yere yeniden uğruyorum.

Belki de “Bercestelerim” diye adlandırdığım arşiv bunun en somut göstergelerinden biri.

2012’de açtığım o bloğa bugün yeniden baktığımda, orada yalnızca şiir başlıklarını değil, yıllar içinde zihnimi meşgul etmiş bir dünyanın haritasını görüyorum:

Ağlamak, Anne, Aşk, Ayrılık, Baba, Babalar ve Oğullar, Bellek, Çocukluk, Dargınlık, Deniz, Ev, Gam, Gitmek, Gülüş, Güneş, Güvercin, Hande, Hüzün, İhtiyarlık, İntihar, İstanbul, Kader, Kar, Kalp, Kiraz, Kuş, Mezar, Ölüm, Pencere, Sandal, Sigara, Sonbahar, Suskunluk, Teselli, Tren, Uyku, Vapur, Veda, Yağmur, Yolculuk, Yorgunluk, Yalnızlık, Zambak…

Bunlara bugün baktığımda, aslında şiirde neyin peşinden gittiğimi daha iyi görüyorum.

Ben yalnızca şiirlerin peşinden gitmemişim. Duygunun, nesnenin, mekânın, hatıranın, kelimenin, umudun ve hüznün peşinden sürüklenmişim.

Şiirleri yalnızca şairlerine göre değil, bende bıraktıkları izlere göre de biriktirmişim.

Bu yüzden “Bercestelerim” benim için sıradan bir seçki başlığından daha fazlası. Orada yıllar içinde zihnimde yer etmiş şiir parçaları, temalar ve imgeler var. Bir bakıma kendi şiir hafızamın derkenar notları.

Ve bugün geriye dönüp baktığımda, bu hafızanın bana zaman zaman şaşırtıcı sürprizler yaptığını da görüyorum.

Bunun en güzel örneklerinden birini Tirukkural’ı okurken yaşadım.

Tiruvalluvar’ın 1088. bölümündeki şu mısrayla karşılaştım:

“Savaş meydanında düşmanlarımı bile korkutan gücüm,
onun ışık saçan alnının önünde paramparça oldu.”

Savaş meydanında düşmanlarını bile korkutan bir insanın gücü, sevgilisinin ışık saçan alnı karşısında paramparça oluyor.

Bu mısraları okurken yıllar önce okuduğum Yavuz Sultan Selim’in beyti birdenbire zihnimde beliriverdi:

“Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.”

“Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân” diyen, yani aslanların bile kendi kahredici pençesi karşısında titrediğini söyleyen hükümdar, ikinci mısrada bütün bu kudretini bir anda kaybediyor ve “bir gözleri âhû” karşısında zebun olduğunu söylüyor.

Bir tarafta Tiruvalluvar. Bir tarafta Yavuz Sultan Selim.

Biri Tamil edebiyatının çok eski dünyasından, diğeri Osmanlı divan şiirinden. Aralarında bin yılı aşan bir zaman, bambaşka diller ve kültürler var. Fakat iki şiirde aynı insanlık hâli karşıma çıkıyor: Dünyaya karşı güçlü olan insan, sevdiği kadının karşısında yeniliyor.

Bu benzerliği yakaladığım andaki heyecanımı bugün bile hatırlıyorum.

Çünkü o anda yalnızca iki şiirin birbirine benzediğini görmedim. Yıllar önce ayrı ayrı okuduğum iki şiirin, aradan bunca zaman geçtikten sonra zihnimde birbirine bağlandığını gördüm.

Bir şiir yıllarca hafızamın bir köşesinde durmuştu.

Diğeri, bin yılı aşan bir mesafeden gelip onun yanına oturdu.

Sanki iki şiir, benim zihnimde birbirleriyle konuşmak için yıllarca beklemişlerdi.

İşte şiirle neden bu kadar uzun zamandır meşgul olduğumu açıklayan anlardan biri de bu.

Çünkü şiir bazen okuduğunuz anda bitmiyor.

Bir dize zihninizde yıllarca bekliyor. Sonra başka bir çağdan, başka bir dilden gelen bir dizeyle karşılaşıyor ve birden anlamı genişliyor. O an, yıllardır yaptığınız okumaların birbirinden kopuk olmadığını hissediyorsunuz.

Şiir hafızası belki de biraz böyle bir şey: İnsan okuduğunu yalnızca hatırlamıyor; yıllar sonra yeniden karşılaştırabileceği bir yere kaldırıyor.

Bu keşfin bende uyandırdığı heyecan, şiirle uğraşmanın bana verdiği en güzel duygulardan biri.

Çünkü bir şiiri okurken yalnızca o şiiri okumuyorsunuz. Gelecekte başka bir şiirle karşılaşma ihtimalini de farkında olmadan taşıyorsunuz.

Şiirle ilişkim zamanla yalnızca okumak ve araştırmakla sınırlı kalmadı; farkında olarak ya da olmayarak, kendimi ifade etmenin bir biçimine de dönüştü.

Bir süre önce, altını çizdiğim satırların ve paylaştığım şiirlerin arkasına saklanarak duygularımı, beklentilerimi ve kırgınlıklarımı ifade etme alışkanlığı edindiğimi fark ettim.

Bir şair arkadaşımın “Birine altı çizili kitaplarınızı vermek, yaralarınızı emanet etmektir.” sözü bu yüzden bana çok anlamlı geliyor.

Çünkü insan bazen kendi cümlesini kurmakta zorlanıyor. Ama başka birinin kurduğu cümlede kendisini bulduğunda, o cümleyi işaretleyerek aslında kendisinden bir parçayı da görünür kılıyor.

Bazen söyleyemediğim bir şeyi benim yerime söylediler. Bazen içimde adını koyamadığım bir duyguyu adlandırdılar. Bazen de söylemeye cesaret edemediğim sözleri onlar söylüyormuş gibi paylaştım.

Böyle zamanlarda şiir benim için yalnızca bir metin olmaktan çıktı; söyleyemediklerimin, söylemek isteyip de cesaret edemediklerimin dolaylı bir dili hâline geldi.

Bir şiiri paylaşırken yalnızca bir şairi başkalarına tanıtmadığımı; zaman zaman kendimden bir parçayı, fakat bunu doğrudan kendimi ortaya koymadan, şiirin arkasına bıraktığımı düşünüyorum.

Belki de şiirle yıllardır kurduğum ilişkinin en mahrem tarafı buydu:

Kendi sesimi bulmak kadar, kendi sesimi başkasının sesinde duyabilmek.

Belki bu yüzden yıllar içinde oluşan şiir arşivime bugün yalnızca bir edebiyat arşivi olarak bakamıyorum. İçinde okuduğum şiirlerin yanında, kim olduğuma dair farkında olarak veya olmayarak bıraktığım izler de var.

Beni şiirde tutan şeylerden biri de tam olarak bu.

Şiirin hiçbir zaman yalnızca şiirin kendisiyle sınırlı kalmaması.

Bir şair bir başkasının şiirine, bir başka coğrafyaya, tarihe, kültüre götüren bir vasıtaya dönüşüyor.

Cemil Meriç’in paylaştığı bir mısra Hint edebiyatına, Rig-Veda’ya; bir haiku çevirisi Japon edebiyatına kadar uzanmama vesile oldu. Binlerce yıl önce söylenmiş sözlerin, insanın bugün hâlâ taşıdığı bazı duygulara dokunduğunu görmek beni hep etkiledi.

Diller değişiyor.

Şehirler değişiyor.

İmparatorluklar ortadan kalkıyor.

İnsanların yaşama biçimleri değişiyor.

Fakat aşk, sevmek, ayrılmak, beklemek, yalnızlık, ölüm, ev, bir yere ait olmak, bir yerden kopmak ve daha birçok şey şiirde kalıyor.

Belki şiirin beni en çok etkileyen taraflarından biri bu:

Binlerce yıl önce yaşamış bir insanın söylediği bir sözün bugün benim içimde karşılık bulabilmesi.

Şiir böylece yalnızca geçmişi okumak olmaktan çıkıyor. İnsanlığın uzun hafızasında kendimize ait bir ses aramaya dönüşüyor.

Bu nedenle şiirle meşguliyetimi bir tür hafıza çalışması olarak da görüyorum.

Unutulmuş bir şairi bulmak, yalnızca eski bir metni ortaya çıkarmak değil.

Bir insanın sesini yeniden duyulur hâle getirmek.

Bir kelimeyi yeniden hatırlamak.

Bir şiirin yıllar sonra başka bir insana ulaşmasına aracılık etmek.

Belki bu yüzden şiir paylaşmak da benim için yalnızca bir içerik üretme işi olmadı.

Bir şiiri paylaşırken onu kendi hayatımdan çıkarıp başka insanların hayatlarına bırakıyorum.

Kimin karşısına çıkacağını bilmiyorum. Bir gün, hiç tanımadığım bir insanın o şiirde kendisinden ne bulacağını, bulduğunda da ne yapacağını bilmiyorum.

Ama şiirin böyle bir gücü olduğuna inanıyorum.

Bazı şairlerde ise bu ilişki daha da derinleşti.

Hüsrev Hatemi bunun benim için özel örneklerinden biri.

Hatemi’nin şiirlerinin yanı sıra anılarını ve denemelerini de içeren eserlerinin tamamı kitaplığımda. Bunların tümünü okumama rağmen onunla ilgili 60 paylaşım yapmışım.

Böyle bir okumada artık yalnızca şiirleri okumuyorsunuz. Şairin dünyasına girmeye çalışıyorsunuz. Şiirlerin arkasındaki insanı, hafızayı, düşünceyi, yaşanmışlıkları anlamaya çalışıyorsunuz.

O bunu başarıyla sergileyen biriydi. Kitaplarının sonunda şiirlerinin tarihçesini okuruyla paylaşır, bizi hiç gitmediğimiz yerlere götürür, hiç bulunamayacağımız ortamlara sokardı.

Bir şairden üç şiir okumakla, o şairin bütün eserlerine yaklaşmaya çalışmak arasında önemli bir fark var.

Ben zaman içinde ikinci tarafa doğru kaydım.

Bu nedenle bugün şiirle meşguliyetimi yalnızca “çok şiir okudum” diye anlatmak istemiyorum. Daha doğrusu, mesele yalnızca miktar değil. Bir şiiri ne kadar uzun süre zihninizde taşıdığınız, bir şairin dünyasına ne kadar yaklaştığınız, bir kelimenin peşinden ne kadar uzağa gittiğiniz de önemli.

Bazen tek bir şiir, yüz şiirden daha uzun süre sizinle kalabiliyor.

Bazen tek bir dize, yıllar sonra yeniden karşınıza çıkıyor. Tıpkı denizi izlerken suya dalmış bir karabatağın aniden yüzeye çıktığına şahit olup şaşırdığınız o an gibi.

Bazen yıllar önce okuduğunuz bir şiiri başka bir yaşta yeniden okuduğunuzda, aynı şiirin bambaşka bir tarafını görüyorsunuz.

Şiir bu anlamda insanın kendi hayatıyla birlikte değişiyor.

Bir dönem sandal, kayık ve tekne imgelerine uzun süre eğildim. Fakat şimdi geriye dönüp baktığımda bunun şiirle meşguliyetimin tamamını anlatmadığını biliyorum. Sandal, şiirde beni bir dönem uzun süre peşinden sürükleyen imgelerden biriydi; ama onun yanında ölüm vardı, yalnızlık vardı, yolculuk vardı, çocukluk vardı, yağmur vardı, sigara vardı, İstanbul vardı, ev vardı, kalp vardı.

Bir imgeye takılıp kalmakla şiirin tamamında bir insanı aramak arasında aslında büyük bir fark yokmuş.

Sandalın peşinden giderken de insanı arıyordum.

Bir insan neden kendisini bir sandalda düşünür?

Aşağıda paylaştığım karikatürü kesip saklayalı belki 30 yıl olmuştur. O sandalda balık yakalayan gencin sevincini de, babanın hayal kırıklığını da anlıyorum. Ben sandaldaki o genç olarak kaldım. Şiir denizinde kıçı kırık teknemle hâlâ dolanmaya devam ediyorum.

Bu meşgalemden birileri hayal kırıklığı yaşıyor da olabilir.

Neden bir şair için yolculuk bir vapura, yalnızlık bir iskeleye, hayat bir tekneye, bekleyiş bir pencereye dönüşür?

Neden yağmur bazı şairlerde huzur, bazılarında hüzün, bazılarında hafıza olur?

Neden sigara bir şiirde yalnızca sigara olarak kalmaz?

Neden bir ev, içinde yaşayanlardan daha uzun bir hafızaya sahip olabilir?

Bu soruların peşinden giderken şiirin benim için giderek bir “konu” olmaktan çıktığını fark ettim.

Şiir, dünyayı okuma biçimlerinden biri hâline geldi.

Bir kelime bazen beni başka bir şaire götürdü. Bir şair başka bir dile. Bir dil başka bir kültüre. Bir kültür başka bir zamana.

Şiirle uğraşmanın bende değiştirdiği en önemli şeylerden biri bakmak oldu.

Eskiden baktığım şeylerin hepsini daha az gördüğümü düşünüyorum.

Şimdi bir nesnenin yalnızca kendisine bakmakla yetinmiyorum.

Bir sandal görüyorum; ama onun şiirde neye dönüşebileceğini de düşünüyorum.

Bir pencere görüyorum; bir şairin dünyasında bekleyişe, dışarıyla içerisi arasındaki sınıra veya yalnızlığa dönüşebileceğini hatırlıyorum.

Bir sigara görüyorum; onun bir şairin şiirinde zamanın, ölümün, yalnızlığın veya düşüncenin parçası olabileceğini biliyorum.

Yağmur görüyorum; başka birinin hafızasında çocukluk olabileceğini düşünüyorum.

Bir ev görüyorum; içinde yaşayan insanların hikâyelerinden çok daha fazlasını taşıyabileceğini hissediyorum.

Şiir bana nesnelerin arkasındaki hikâyeyi aramayı öğretti.

Belki bu yüzden gündelik hayatta da bazı şeylere daha uzun bakıyorum.

Bir kelimeyi duyduğumda yalnızca sözlük anlamını düşünmüyorum. Bir insanın söylediği sıradan bir cümlenin arkasında bile başka bir hikâye bulunabileceğini düşünüyorum.

Bu, hayatı biraz daha karmaşıklaştırıyor.

Ama aynı zamanda inceltiyor.

Modern hayat ise bizi tam tersine çağırıyor: Hızlan, yetiş, çalış, kariyer yap, daha çok para kazan, tüket.

Şiir ise beni zaman zaman bütün bunların dışına çıkarıyor. Kemal Sayar’ın tavsiye ettiği gibi “yavaşla”tıyor.

Bir dizeyi tekrar okutuyor.

Bir kelimenin üzerinde durduruyor.

Anlamadığım bir şiiri hemen terk etmek yerine bekletiyor.

Bazen yıllar sonra yeniden okumamı sağlıyor.

Benim ritmim şiirde yavaşlıyor.

Bir şiir kitabının başında saatler geçirebiliyorum. Bir şairin hayatını araştırırken başka bir kitaba geçebiliyorum. Bir imgenin peşinden başka bir ülkeye, başka bir zamana gidebiliyorum. Bazen başlangıçta sorduğum sorunun cevabını bulamadan başka sorularla karşılaşıyorum.

Ama artık bunun boşa geçen zaman olduğunu düşünmüyorum.

Şiir, dünyanın hızı ve karmaşası içinde benim için bir sandal vazifesi görüyor.

Denizi durdurmuyor.

Dalgaları susturmuyor.

Hayatın telaşını ortadan kaldırmıyor.

Fakat bütün bu hızın içinde bana başka bir ritim kazandırıyor. Bir kelimenin üzerinde durabilmeyi, bir dizeyi yeniden okuyabilmeyi, bir imgenin peşinden gidebilmeyi mümkün kılıyor.

Dünyanın akışına kapılıp gitmek yerine, zaman zaman kıyısından bakabilmemi sağlıyor.

Belki şiirle meşguliyetimin asıl karşılığı burada.

Çünkü şiir benim için hayatın dışında kurulmuş bir sığınak değil.

Hayatın tam ortasında, onun hızına bütünüyle teslim olmadan durabilmenin bir yolu.

Bu yüzden “meşgale” kelimesini “hobi” kelimesinden daha anlamlı buluyorum.

Hobi, boş zamanın doldurulması olarak anlaşılabilir. Meşgale ise insanın kendisine ayırdığı ve zaman içinde kendisini de biçimlendiren bir alan.

İnsanın orada para kazanması gerekmiyor.

Başarılı olması gerekmiyor.

Bir başkasının takdirini kazanması gerekmiyor.

Hatta yaptığı şeyi kimseye göstermesi bile gerekmiyor.

Bir insan bahçeyle, musikiyle, hatla, koleksiyon yapmakla uğraşabilir. Bunların hepsinde ortak olan şey, insanın kendisini yalnızca fayda üzerinden tanımlamaktan kurtulması.

Modern dünyanın sürekli sorduğu “Bunun ne faydası var?” sorusuna karşı, insanın hayatında faydayla ölçülemeyen şeylerin de bulunabileceğini hatırlaması.

Bir şiirin ekonomik değeri nedir?

Bir kelimenin üzerinde yarım saat düşünmenin?

Eski bir kitabın peşine düşmenin?

Unutulmuş bir şairi yeniden bulmanın?

Binlerce yıl önce söylenmiş bir sözün kaynağını araştırmanın?

Bunların hiçbirini kolayca ölçemeyiz.

Ama insan yalnızca ölçülebilen şeylerden oluşmuyor.

İnsanın kendisini insan yapan taraflarından biri de faydaya indirgenemeyen bu alanlarda ortaya çıkıyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda, yıllar boyunca yaptığım şeyi başka türlü adlandırabiliyorum.

1990’lardan beri şiir hayatımın önemli bir yerinde.

Bazı şairler birkaç şiirle kaldı.

Bazıları uzun süre benimle kaldı.

Bazıları hakkında yalnızca şiirlerini okudum.

Bazılarının dünyasına daha fazla girmek istedim.

Hüsrev Hatemi gibi bazı şairlerde ise şiirlerin ötesine geçip anılara ve denemelere kadar uzandım.

Tiruvalluvar ile Yavuz’un dizelerini yıllar sonra aynı yerde buluşturan da işte bu uzun meşgalem oldu.

Bir zamanlar okuduğum bir şiir hafızamın bir köşesinde kaldı.

Yıllar sonra başka bir şiir geldi ve ona dokundu.

O anda, geçmişte okuduğum hiçbir şeyin bütünüyle kaybolmadığını hissettim.

Bazı dizeler unutuluyor sanıyoruz.

Belki yalnızca görünmez bir yere çekiliyorlar.

Sonra yıllar sonra, hiç beklemediğimiz bir anda yeniden ortaya çıkıyorlar.

Bütün bunlara birlikte bakınca, şiirin benim için bir “boş zaman uğraşı” olduğunu söylemek artık mümkün görünmüyor.

Bu, yıllar içinde hayatımın bir parçası hâline gelmiş.

Belki farkında olmadan kendime bir meşgale edinmişim.

Daha doğrusu, bir meşgale beni kendisine edinmiş.

“Sonsuzluğa açılan mısralardan öyle çok var ki nereye gittiğini bilmeden yalpalayan o titrek gemi, seçtiğim şiirlerin ağırlığına dayanır mı bilmiyorum.”

Şiirle uğraşan insan, kelimelerin, sessizliklerin, imgelerin ve insan hâllerinin üzerinde daha uzun süre durmayı öğreniyor.

Benim öğrendiğim şey biraz bu oldu.

Başlangıçta sözünü ettiğim denizdeki tahta parçasını şimdi başka türlü düşünüyorum.

İnsan evinde güven içinde yaşarken de Allah’ın lütfuna muhtaç.

Belki insanın bu muhtaçlığını hatırlamasının yollarından biri, hayatını yalnızca zorunluluklardan ibaret hâle getirmemesi.

Kendisine ruhunu inceltecek bir alan açması.

Ben o alanı şiirde buldum.

Yıllar boyunca bir şiirin peşinden başka bir şiire, bir şairin peşinden başka bir şaire, bir kelimenin peşinden başka bir dile gittim.

Ama şimdi bütün bunların altında başka bir şey aradığımı düşünüyorum:

İnsanı.

Öncelikle de kendimi.

Bu yolculuğu yalnızca zihnimde tutmayıp yazıya aktarmakla, okumalarımı tarihlendirerek geriye doğru iz bırakıyorum. Böylece yalnızca şiirlerin değil, benim de zaman içindeki değişimimin izlerini kaydediyorum.

İnsanın dünyayla, zamanla, ölümle, yalnızlıkla, aşkla, hafızayla ve kendisiyle kurduğu ilişkiye dair bir iz, bir yol.

Belki şiirin bana verdiği en büyük imkân da bu oldu:

Dünyayı yalnızca olduğu gibi görmek değil, insanın dünyayı nasıl gördüğünü de görmeye başlamak.

Bu yüzden şiirle meşguliyetimi boş zaman uğraşı olarak görmüyorum.

Şiir, hayatıma nüfuz etmeme yardım ediyor.

Beni dünyadan uzaklaştırmıyor.

Dünyaya daha dikkatli döndürüyor.

Bana başka bir hayat vermiyor; elimdeki hayata başka türlü bakmayı öğretiyor.

Ve belki yıllar boyunca yaptığım bütün o okumaların, seçmelerin, araştırmaların, notların ve paylaşımların altında çok basit bir ihtiyaç var:

Hayatın hızında kendimi bütünüyle kaybetmemek.

Şiir biraz durmamı, bakmamı, düşünmemi, incelmemi sağlıyor.

Belki insanın kendisine bir meşgale edinmesi tam olarak bunun için gerekli.

Hayatın içinde kaybolmamak için.

Kendini yalnızca yaptığı işten ibaret sanmamak için.

Gördüklerini yeniden görebilmek için.

Son birkaç yıldır yeni okumalarım da azaldı. Daha çok, yıllar önce okuduğum ve paylaştığım şiirlere dönüyorum.

Behramoğlu’nun dediği gibi:

“Kapılarını yıllardır çalmadığım
Eski dost evleri gibi
Eski şiirlerim
Kitaplarda
Bekler beni…
Girip dinlendiğim olur
İçlerinde
Bir kahve içimi
Çıkıp giderim sonra
Buruk bir hüzün
Bırakıp geride…”


Ben de eski paylaşımlarımı yeniden ziyaret ediyorum.

Bir zamanlar okuduğum şiirlerin yanına uğruyor, onları okuyan yaşımdan bir süreliğine ayrılmadan, o yaşın yanında kalıyorum. Hâlini hatırını soruyorum. Merak ettiği bu günden pek bahsetmiyorum. Bir süre birlikte oturuyoruz. Sonra vedalaşıp kalkıyorum yanından.

Belki şiirle yıllardır kurduğum ilişkinin en güzel taraflarından biri de bu.

Şiirler yalnızca benim geçmişimde kalmıyor; ben de onların geçmişinde kalıyorum.

Yıllar sonra yeniden karşılaştığımızda, hem onları hem kendimi başka türlü görüyorum.

Belki insanın bir meşgalesinin olması biraz da budur:

Hayatın içinden geçerken kendisinden geride kalanlara bütünüyle yabancılaşmamak.

Eski dost evlerine uğrayabilmek.

Bir kahve içimi kadar oturabilmek.

Sonra yeniden kendi zamanına dönebilmek.

Ben kendi payıma şiiri buldum.

Ve yıllardır, dünyanın bütün hızı ve karmaşası içinde, onun üzerinde yol alıyorum.

Şiir benim için yalnızca okuduğum bir şey değil; dünyanın içinde kendime açtığım bir alan.

Belki de bütün bu yılların sonunda söyleyebileceğim en sade şey şu:

Mesleğim hayatımı sürdürdü; şiir, hayatın içinde nasıl kalacağımı öğretti.

19 Eylül 2026

Kalbinizi ve Sesinizi Yumuşatın

Cahit Zarifoğlu’nun “Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın” cümlesi, ilk bakışta kısa ve sade bir öğüt gibi görünür. Oysa cümlenin kısalığı, taşıdığı anlamın küçüklüğünden değil, insanın hayatına doğrudan dokunmasından kaynaklanır. Kalp ve ses yan yana getirildiğinde yalnızca nasıl konuşmamız gerektiği söylenmez; içimizde taşıdığımız şeylerin dilimize nasıl yansıdığına da işaret edilir.

İnsan çoğu zaman sesini düzeltmeye çalışır ama kalbine bakmaz. Daha güzel konuşabilir, daha ölçülü cümleler kurabilir, öfkesini bir süre saklayabilir. Fakat insanın içinde biriken öfke, kırgınlık, kibir, kıskançlık veya küçümseme, er ya da geç başka bir yerden kendini belli eder. Sesin sertliği yalnızca yüksek perdeden konuşmak değildir. Bazen kelimeler alçak sesle söylenir ama insanın karşısında bıraktığı etki yine de ağırdır. Ses, yalnızca ağızdan çıkan kelimelerin değil, kalbin taşıdığı hâlin de bir biçimidir.

Bu yüzden Zarifoğlu’nun cümlesinde “sesinizi yumuşatın” demeden önce “kalbinizi” demesi önemlidir. Ses üzerinde çalışmak kolaydır; kalbe dönmek daha zordur. İnsan başkasının sözünü, davranışını, hatasını görmekte çoğu zaman kendisinden daha cömerttir. Kendi sertliğine gerekçe bulur, başkasının sertliğine ise hemen hüküm verir. Kendisinin öfkelenmesini haklılıkla, karşısındakinin öfkesini karakter bozukluğuyla açıklayabilir.

Oysa insanın önce kendi içine dönmesi gerekir. Zarifoğlu’nun Yaşamak kitabında karşılaştığımız “İçinize dönün” çağrısı burada başka bir anlam kazanır. Kalbi yumuşatmanın ilk şartı, kalbin içinde ne olduğunu görmeye cesaret etmektir. Kırgınlığını, öfkesini, korkusunu, kıskançlığını, sevgisini, merhametini; hatta kendisinin hoşlanmadığı taraflarını tanımayan insanın yumuşaklığı da yüzeyde kalabilir. İnsan kendi içindeki sertliği görmeden başkasına karşı yumuşak görünmeye çalışırsa, bu yalnızca bir üslup değişikliğine dönüşür.

Belki de cümlenin en ağır tarafı budur: Zarifoğlu bize başkasını değil, kendimizi düzeltmeyi söylüyor. “Onların sesini yumuşatın” demiyor. “İnsanlara karşı daha anlayışlı olun” gibi dışarıdan bakılan bir ahlâk kuralı da koymuyor. Doğrudan insanın kendisine dönüyor: Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın.

Kur’an’daki bazı ifadeler bu cümlenin etrafında güçlü bir düşünce alanı oluşturur. Âl-i İmrân sûresinin 159. âyetinde Hz. Peygamber’e hitaben, Allah’ın rahmeti sayesinde insanlara yumuşak davranıldığı; eğer kaba ve katı kalpli olunmuş olsaydı insanların etraftan dağılıp gideceği söylenir. Burada yumuşaklık yalnızca kişisel bir erdem olarak değil, insan ilişkilerinin devamını mümkün kılan bir hâl olarak ortaya çıkar. Katılık insanları uzaklaştırır; yumuşaklık ise arada bir bağın kalmasına izin verir.

Bu, her şeye katlanmak anlamına gelmez. Yumuşak olmak, haksızlık karşısında susmak, sınır koyamamak veya herkesin yükünü taşımak değildir. İnsan sakin bir sesle “hayır” diyebilir. Bir ilişkiden uzaklaşabilir. Kendisine yapılan bir yanlışa itiraz edebilir. Hatta gerektiğinde çok kesin konuşabilir. Fakat kesinlik ile kabalık, kararlılık ile sertlik aynı şey değildir.

Haklı olmak da insanı sertleşme konusunda sınırsız bir yetkiye sahip kılmaz.

İnsan incinmiş olabilir. Ama incinmiş olmak, incitme hakkı vermez.

İnsan haksızlığa uğramış olabilir. Öfkesi anlaşılabilir olabilir. Fakat öfkenin anlaşılabilir olması, onun karşısındaki insanı ezmesini haklı çıkarmaz. Bazen insan kendi yarasını başkasına açtığı yarayla tedavi etmeye çalışır. Kendisine söylenmiş sert sözleri yıllar sonra başkasına söyler. Kendisine yapılmış küçümsemeyi başka birine yöneltir. Bir zamanlar maruz kaldığı davranışı, farkına bile varmadan kendi hayatının dili hâline getirir.

Sertlik başlangıçta bir savunma olabilir; fakat uzun süre taşındığında insanın karakteri gibi görünmeye başlar.

İşte burada insanın kendi içine dönmesi yeniden önem kazanır. Çünkü insanın kendisine yapılanı başkasına aktarmak zorunda olmadığı gerçeği, belki de insanın sahip olduğu en önemli özgürlüklerden biridir. İnsan kendisine yapılanı tekrar etmek zorunda değildir.

Bu mesele yalnızca büyük öfkelerle ilgili de değildir. İnsan bazen küçücük şeylerde kendi kalbinin hâlini görür. Birinin yanlışını düzeltirken kullandığı ton, kendisinden daha zayıf gördüğü birine davranışı, beklemediği bir cevap karşısında gösterdiği tepki, hata yapan birine ne kadar merhamet gösterebildiği... Bunların her biri insanın iç dünyasının dışarıya açılan küçük pencereleridir.

Sesin hafızası da burada başlar. İnsanların bize söyledikleri bazı sözler zamanla unutulur; fakat o sözlerin bizde bıraktığı duygu daha uzun yaşayabilir. Bazen bir cümleyi değil, o cümlenin söylendiği sesi hatırlarız. Birinin bize kızarken nasıl baktığını, küçümserken nasıl konuştuğunu, sevgi gösterirken sesinin nasıl değiştiğini yıllar sonra bile hatırlayabiliriz.

Bu yüzden insanın sesi, düşündüğünden daha büyük bir iz bırakır.

Özellikle ev içinde bu iz daha belirgindir. Çocuklara her zaman doğrudan bir şey söylemek gerekmez. Onlar yetişkinlerin birbirlerine nasıl konuştuklarını, hangi sessizliklerin ardından öfke geldiğini, hangi ses tonunun yaklaşan tartışmayı haber verdiğini öğrenirler. Anne baba çocuklarının yanında açıkça kavga etmese bile, birbirlerine konuşurken içlerinde taşıdıkları öfke, kırgınlık ya da gerilim seslerinin tonuna yerleşebilir; çocuk da söylenen kelimelerden çok, o sesin taşıdığı duyguyu hissedebilir. Söylenenleri tam olarak anlamasa bile evdeki gerginliği sezebilir, kendisini güvende hissettiği alanın aslında sürekli bir gerilim taşıdığını fark edebilir. Bu tür bir atmosfer, bazı çocukların daha içine kapanık, daha temkinli ve duygusal olarak daha kırılgan bir hâle gelmesine, kendi duygularını ifade etmekten çekinmesine yol açabilir. Bazen bir çocuğun hafızasında belirli bir cümleden çok, evin sesinin nasıl olduğu kalır.

Fakat mesele yalnızca çocuklar değildir. Hepimiz başkalarının seslerinden izler taşırız. Bir insanın bize yıllar önce söylediği bir söz, bugün başka birinin ağzından çıktığında eski bir yarayı yeniden hatırlatabilir. Çünkü ses yalnızca iletişim kurmaz; hafıza da bırakır.

Bu nedenle “sesinizi yumuşatın” sözü, yalnızca daha nazik konuşma tavsiyesi değildir. Kendinizi başkalarının hafızasında nasıl bırakacağınızı da düşünün demektir.

Kalbin yumuşaması ise daha derin bir süreçtir. Zümer sûresinde kalplerin Allah’ın zikriyle ısınıp yumuşamasından söz edilir; Hadîd sûresinde de iman edenlerin kalplerinin yumuşaması ve hakikate teslim olması için yapılan çağrı vardır. Kur’an’ın farklı yerlerinde kalbin katılaşması, paslanması, kin ve hasetten arınması gibi ifadelerin bulunması da insanın iç dünyasının sabit ve değişmez olmadığını düşündürür.

Kalp katılaşabilir; ama yumuşayabilir de.

Kin birikebilir; ama bırakılabilir.

İnsan öfkesini taşıyabilir; fakat onunla yaşamayı kader olarak kabul etmek zorunda değildir.

Belki de Zarifoğlu’nun cümlesini değerli kılan şey tam burada ortaya çıkar. Cümle bize uzun bir yöntem sunmaz. “Şunu yapın, sonra bunu yapın” demez. İnsan davranışlarını maddelere ayırmaz. Yalnızca insanın önüne iki kelime bırakır: kalp ve ses.

Gerisini insanın kendisine bırakır.

Çünkü bazı cümleler açıklanarak değil, insanın kendi hayatında karşılık bulduğunda anlaşılır. Bir insan kendi sesindeki sertliği fark ettiği gün, cümlenin ne söylediğini anlamaya başlayabilir. Bir başkasının suskunluğunda kendi sözünün izini gördüğü gün, “sesinizi yumuşatın” ifadesinin neden yalnızca bir nezaket öğüdü olmadığını anlayabilir. Bir zamanlar kendisine yapılanı başkasına yaptığını fark ettiği gün, “içinize dönün” çağrısının anlamı değişebilir.

Ve belki de en önemlisi, yumuşaklığın naiflik olmadığını burada görürüz. Dünyanın bütün sertliklerine rağmen insanın içindeki merhameti koruması, zayıflık değil; kendisini başkalarının kötülüğüne teslim etmemesidir. Sertleşmek bazen kolaydır. İnsan incindiğinde kalın bir kabuk oluşturabilir. Bir daha üzülmemek için bir daha hissetmemeyi seçebilir. Fakat kalbi korumanın tek yolu onu taşlaştırmak değildir.

Yumuşaklık, insanın kendisini korurken insanlığını kaybetmemesidir.

Belki bu yüzden bu cümle, anlayana gerçekten tek başına yeterlidir.

Anlamak isteyen insan, iki kelimenin arasında kendi hayatını bulur. Kendi sesini hatırlar. Kime nasıl konuştuğunu düşünür. Hangi insanları kendi sertliğiyle uzaklaştırdığını fark eder. Hangi öfkesini yıllardır haklılık adı altında taşıdığını sorgular. Belki kendisine yapılanı neden başkasına yaptığını ilk kez görür.

Anlamak istemeyen içinse yüzlerce paragraf yeterli olmayabilir.

Çünkü bazı sözlerin eksikliği açıklamada değil, karşılığının bulunmamasındadır. İnsan kendi içine dönmeye niyet etmedikçe en doğru cümle bile dışarıda kalabilir.

Zarifoğlu’nun “Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın” sözü bu yüzden uzun bir nasihat istemez. Cümlenin asıl muhatabı zaten onu okuyan insanın kendisidir.

Kalbinize bakın. Sesinizi dinleyin. Sonra ikisinin birbirine ne kadar benzediğini düşünün.

Belki bütün çözümleme bundan ibarettir.

17 Eylül 2026

Bir Duanın Yolculuğu: “Şimdi Değil”den “Bir On Yıl Daha”ya, “Biraz Daha”dan “Artık Hazırım”a

Divanenin Duası

yaza yaza, kaza kaza,
içimde sonsuzun kapısını
açmadan ardına kadar,

yonta yonta aklın taş ocağında
kuşa benzettiğim sözlerin
kanat takıp da koltuk altlarına,

dualar, şükürler, şiirler niyetine
uçurmadan göklere,
ölmek istemiyorum, ölmek!

bir on yıl daha, Allah'ım,
bir on yıl daha
bu divane çırağına!

Cahit Koytak

Bir şiirin insanın karşısına ne zaman çıkacağını, çıktığında hayatının hangi yerine dokunacağını önceden bilmek mümkün değil. Bazı şiirleri okuruz ve geçeriz. Bazılarıysa bizi bir yerde bekliyordur; yıllar önce yaşadığımız, belki kimseye tam olarak anlatamadığımız bir ânın kapısını açar. Cahit Koytak’ın Bir On Yıl Daha şiiri, 2020 yılında benim karşıma çıktığında böyle bir kapı açıldı.

2010 yılının başlarında Karamürsel Acil Servisi’ne gitmiştim. Bir enfeksiyon geçirmiştim; halsizdim. Doktora antibiyotik alerjim olduğunu söyledim. Biraz duraksadı ama yine de iğneyi yaptırdı. Üç-beş dakika içinde şoka girdim.

Başıma toplanıp beni yatırdıklarını ve müdahale ettiklerini hatırlıyorum. Damar yolu açılıyordu. Bütün vücudumun gözeneklerinden ateş çıkıyor gibiydi. Bir ara tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. “Buraya yap,” dedi doktor. “Büyük ama,” dedim. “Olsun,” dedi. Sonradan öğrendim ki alerjik şoka giren kişide gerçekte olmayan bir tuvalet ihtiyacı hissedilebiliyormuş.

O geceden aklımda kalanların bazıları bulanık, bazılarıysa şaşırtıcı biçimde canlı. Bir ara doktor hanımın, “Ahmet, benimle kal, benimle kal,” dediğini hatırlıyorum. Tam o sırada, belki de filmlerde gördüğüm sahneleri andıran bu sesleniş, durumumun ciddiyetini fark ettirmiş olmalı ki hayatımda daha önce hiç bu kadar yalın biçimde söylemediğim bir şeyi söyledim:

“Allah’ım, çocuklarım büyüyor. Hiç olmazsa kızlarımın düğününü görmek istiyorum. Şimdi değil. Şimdi değil.”

Bu cümlemden sonrasını hatırlamıyorum.

O geceyi sabah ettik.

Ertesi sabah doktor hanım bana, “Ahmet Bey, ömrümden iki yıl aldınız,” dedi.

Sonra beni kalp hekimine götürdüler. Orada da doktor, “Şanslıymışsınız ki acilde uzman bir doktor varmış, yoksa şimdi burada olmayabilirdiniz,” dedi.

İnsan böyle bir cümlenin ne anlama geldiğini o anda bütünüyle kavrayamıyor. Ölümün kıyısından dönmek, geriye dönüp bakıldığında daha başka bir anlam kazanıyor. Hayat devam ediyor; çocuklar büyüyor, evler değişiyor, yıllar birbirinin içine karışıyor. Bir zamanlar yalnızca birkaç dakika sonrasını görebilmek için edilen dua, yıllar sonra hayatın içinde gerçekleşmiş küçük bir mucize gibi beliriyor.

Yıllar geçti.

Kızlarım evlendi.

Sonra 2020 yılında, ikinci evliliğimde bir kızım daha oldu.

Tam o sıralarda Cahit Koytak’ın bu şiiri karşıma çıktı. Şiirdeki “bir on yıl daha” sözü, benim için bir edebiyat cümlesi olmaktan çıktı. Onu okurken içimden başka bir cümle geçti:

“Allah’ım, kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha istiyorum senden.”

Koytak’ın şiirinde şair, henüz tamamlayamadığı sözleri, duaları, şiirleri göklere uçurmadan ölmek istemiyor. Benim duam ise biraz başkaydı. Ben artık yapacaklarımın tamamlanmasını değil, küçük kızımın hafızasında yer edinebilecek kadar daha yaşamayı diliyordum.

Belki ölümsüzlük dediğimiz şey bundan daha büyük bir şey değildir.

Dualara icabet eden el-Mucîb, bu duama da icabet etmiş olmalı ki kızım bugün altı yaşına geldi.

Geçen yılın sonunda Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabı yayımlandı. Kitabı bulup bir an önce okumak için günlerce aradım. Siparişim gelene kadar PDF’ini bulup okudum. Kitapta karşıma çıkan şu cümle de bu yüzden bende derin bir iz bıraktı:

“Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak isterdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için.”

Buradaki ölümsüzlük fikri, insanlığın yüzyıllardır peşinden koştuğu büyük ve gösterişli ölümsüzlükten çok daha sade bir yere çekilir: Bir çocuğun hafızasında kalabilmek.

Belki insanın ölüm karşısındaki en sahici arzularından biri budur. Bir anıt istemek değil; bir kitapta sonsuza kadar yaşamak değil; adının tarihe geçmesini istemek bile değil. Bir çocuğun zihninde birkaç görüntü, birkaç cümle, bir ses, bir dokunuş, bir baba yüzü olarak kalabilmek.

Benim için Cahit Koytak’ın şiiriyle Gospodinov’un cümlesi, yıllar arayla aynı duanın iki ayrı biçimi oldu.

Geçen yıl Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabını okurken, yaptığım alıntıların altına torunlarımla çekilmiş bir fotoğrafımı koydum. O sırada yine aynı şeyi söyledim:

“Allah’ım, torunlarımın da beni hatırlayacağı kadar bir süre istiyorum.”

Bu kez istediğim şey biraz daha farklıydı. Artık yalnızca bir çocuğun değil, torunlarımın da hafızasında kalabilmek istiyordum. Bir insanın hayatının geride bıraktığı en büyük mirasın bazen kitaplar, eşyalar veya servetler değil, başka insanların hafızasında bıraktığı küçük izler olduğunu düşündüm.

Sonra geriye dönüp baktığımda tuhaf bir bütünlük gördüm.

2010 yılında ölümün kıyısında, “Şimdi değil,” demiştim.

2020 yılında kızım doğduğunda, “Kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha,” diye dua ettim.

Geçen yıl torunlarımla fotoğrafımı koyarken de, “Torunlarımın beni hatırlayacağı kadar bir süre,” dedim.

Rabbim üçünde de dualarıma icabet etti.

Bunun ötesinde yarının ne getireceğini bilmiyorum. İnsan geleceği için ne kadar hesap yaparsa yapsın, hayatın kendine ait bir zamanı var. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bir zamanlar ölümün karşısında “Şimdi değil,” diye yalvaran adamla bugünkü ben arasında uzun bir yol olduğunu görüyorum.

Bir zamanlar Rabbinden biraz daha süre isteyen adam gitmiş; onun yerini, artık ‘Hazırım,’ diyebilen bir adam almış.

Şimdi geriye kalan zamana bakarken içimde eskisi gibi bir telaş yok. Çünkü bir zamanlar uğruna dua ettiğim günlerin çoğunu gördüm. Kızlarımın düğünlerine yetiştim. Küçük kızımın beni hatırlayacağı yaşına geldim. Torunlarım oldu; onların hafızasında da yer edindim.

Ve galiba insanın duası da zamanla değişiyor.

Bir zamanlar “Şimdi değil,” diyordum.

Sonra “Bir on yıl daha” dedim.

Sonra “Biraz daha...”

Şimdi ise içimden ilk defa başka bir cümle geçiyor:

“Ne zaman dersen, Rabbim.”

Belki “artık hazırım” demek tam da budur: Ölümü istemek değil; bana verilmiş olan zamana şükredip, bundan sonrasını Rabbimin takdirine bırakabilmek.

Yine de Rabbimin huzuruna çıkarken elimde götüreceğim büyük bir şey olmadığını biliyorum.

Heybem boş.

Üstelik yalnızca boş değil; günahlarla da gidiyorum.

Bunu kendimden saklayacak değilim.

Ama insanın son sığınağının zaten kendi yaptıkları olmadığını düşünüyorum. Ben amellerime güvenerek değil, Allah’ın affına, merhametine ve bağışlamasına sığınarak bakıyorum o güne. Günahlarımı inkâr ederek değil, onlarla birlikte; eksiklerimi gizleyerek değil, onları bilerek.

Belki kulluğun en yalın hâli de burada başlıyor: İnsanın elindekilerin aslında ne kadar az olduğunu anlamasında.

Cahit Koytak’ın şiirindeki “bir on yıl daha” isteğini bugün yeniden okuyorum. Bir zamanlar o dize bana ölümden biraz daha uzaklaşma arzusunu düşündürürdü. Şimdi ise başka türlü okuyorum.

İnsan bazen yaşamak için değil, tamamlanmak için zaman ister.

Benim için o zaman verildi.

Hem de bir kez değil.

Şimdi şiirin sonuna geldiğimde, “bir on yıl daha” demiyorum.

Ne kadar kaldıysa, o kadar.

Yarın ne getirir, bilmiyorum.

Ama artık biliyorum ki ölümden önce istediğim şeylerin çoğunu Rabbim bana verdi.

Gerisini de O bilir.

Ben de, elim boş olsa bile, O’nun affına ve merhametine sığınarak huzuruna çıkmayı ümit ediyorum.

08 Eylül 2026

Mohsen Namjoo’nun Eve Dönüş Hikâyesi

Bazı sanatçıların hayatında belli cümleler vardır. Söylendiği anda yalnızca bir konserin, bir şarkının ya da bir gecenin cümlesidir bunlar. Yıllar sonra aynı cümleye dönüp baktığınızda ise aslında bir hayatın özeti olduğunu fark edersiniz.

Benim için Mohsen Namjoo'nun yıllardır aklımda kalan cümlelerinden biri buydu:

“Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

Yıllar önce paylaştığım konser kaydının altına bunu yazmıştım. Namjoo için İran artık kolayca dönülebilen bir ülke değildi. Sürgün, uzaklık ve memleket hasreti onun müziğinin yalnızca arka planı değil, zaman zaman doğrudan konusu olmuştu.

O cümlede memlekete dönüş arzusu bile ne kadar küçültülmüş, ne kadar mütevazı bir dile çevrilmişti: Ülkesinde kalmak değil; herkes uyurken yalnızca girip çıkmak.

Namjoo'nun kendi ülkesine dönme hakkı bile elinden alınmış ve o da bu hakkın en küçüğüne razı olmuştu.

Belki de bu cümlenin bende bu kadar derin bir karşılık bulmasının başka bir nedeni var.

Seksenlerin ortalarında İran'a gitmiştim. Daha sonra kendi memleketime, doğduğum şehre döndüm. Fakat o gün anne babamın yanına gidemiyordum. Otelde kalmak zorunda kalmıştım.

Yanımda Önder vardı.

O gece ona gözyaşları içinde şöyle demiştim:

“Bağırsam duyacakları kadar yakınım ama yanlarına gidemiyorum.”

İnsan anne babasına bu kadar yakın olup yine de yanlarına gidemeyince, mesafenin kilometreyle ölçülmediğini öğreniyor.

Bir şehir, birkaç sokak, hatta belki birkaç yüz metre ötede olabilirler. Sesinizi duymaları mümkündür. Fakat arada görünmeyen, aşılması mümkün olmayan bir sınır vardır.

İnsanın en çok eve dönmek istediği anda evine girememesi...

Bunu bir kez yaşamışsanız, sürgünün ne demek olduğunu yalnızca tarih kitaplarından öğrenmezsiniz.

Bu yüzden Namjoo'nun “Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana” cümlesini yıllar önce duyduğumda, belki de içimde başka bir cümlenin yankısını duyuyordum:

“Bağırsam duyacakları kadar yakınım ama yanlarına gidemiyorum.”

Sonra 2019'da Namjoo'nun hayatına daha ağır bir ayrılık girdi.

San Francisco'daki konserinden birkaç saat önce annesinin öldüğü haberini aldı. Konseri iptal etmedi. Sahneye çıktı. Bir süre sonra haberin ağırlığı sahnenin üzerine çöktü. Ağlamaya başladı. Ardından Toranj'ı ayakta söyledi.

O anda sahne artık bir konser sahnesi olmaktan çıktı. Bir oğlun annesine yetişemediği, annesinin ölümüne uzaktan tanıklık etmek zorunda kaldığı bir yas yerine dönüştü.

Bir insanın ülkesine dönememesi başka bir acıdır; annesinin ölümüne yetişememesi ise o sürgünün en kişisel biçimlerinden biridir.

Ben anne babanın yanına gidememenin ne demek olduğunu biliyorum.

Otel odasında, doğduğunuz şehirde, anne babanızın belki birkaç dakika ötede olduğunu bilerek kalmanın ne olduğunu biliyorum.

Onlara ulaşamamanın insanın içinde nasıl fiziksel bir ağrıya dönüştüğünü biliyorum.

Fakat Namjoo'nunki bundan da ağırdı.

Çünkü onun gidemediği yer yalnızca anne babasının evi değildi artık.

Annesinin kendisiydi.

Ve yıllar geçti.

Namjoo nihayet İran'a döndü.

Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleştirdiği bu dönüşü duyururken kullandığı sözler de dikkat çekiciydi:

“Merhaba arkadaşlar, ben Mohsen Namjoo.

Bu videoyu izlediğinizde ben ya Tahran'a giden uçakta olacağım ya da bizzat vatan toprağında.

Yaklaşık yirmi yıl sonra... Şartlar öyle bir noktaya geldi ki, iki üç gün önce Billboard sitesine verdiğim röportajda da söylediğim gibi, gerçekten hayatımın öyle bir aşamasına geldim ki artık ‘yeter, kâfi’ diyorum.

Gurbet benim için gerçekten bitti.

Benim için İran'da müzik yapabilmemin ya da kültürel faaliyetlerde bulunabilmemin gerçekten hiçbir önemi yok. Önemli olan orada, vatanda olmak; arkadaşlarımın, ailemin, kız kardeşlerimin ve akrabalarımın yanında olmak.

Ve bilmiyorum... şu ömrümden geriye kalan birkaç sabahı onların yanında geçirmek ve hayatın tadını çıkarmak istiyorum.”

Bu sözleri yıllar önceki cümlenin karşısına koyduğunuzda insanın içine tuhaf bir duygu yerleşiyor:

“Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

Artık girmesine izin verilen bir ülke vardı.

Fakat eve dönüş, sandığı kadar basit değildi.

Çünkü döndüğü evde annesi yoktu.

Ve şimdi, annesinin mezarı başında ona yazıyor:

“Anneciğim, sanki senin devamınım.
Dua et, sonum hayırlı olsun.”

Bu ilk cümle bile başlı başına ağır.

“Sanki senin devamınım.”

Annesi artık yok; fakat o kendisini annesinin hayatından kopmuş biri olarak değil, onun devamı olarak görüyor. Anne-oğul ilişkisini ölümün bile kesemediği bir devamlılık içinde kuruyor.

Sonra metin bambaşka bir yere dönüyor:

“Bazı insanların cehaleti, iftirası ve benim dürüst ve bağımsız yaşamama dair kuşkuları karşısında sabırlı olabilmem için dua et.”

İşte burada Namjoo'nun bugünkü metni yalnızca bir yas metni olmaktan çıkıyor.

Çünkü annesinden yalnızca özlemine dayanabilmek için dua istemiyor. İnsanlara karşı dayanabilmek için dua istiyor.

“Cehalet.”

“İftira.”

“Kendi dürüst ve bağımsız hayatına yöneltilen kuşkular.”

Bu kelimeler, Namjoo'nun hayatının başka bir yüzünü açıyor. Yıllarca ülkesinden uzakta yaşamasının, sanatını başka ülkelerde sürdürmesinin, kendi yolunda yürümesinin arkasında yalnızca bir memleket hasreti değil; insanın kendi hayatını kendi iradesiyle kurma mücadelesi de var.

Üstelik “dürüst ve bağımsız yaşamak” ifadesi özellikle önemli.

Çünkü Namjoo annesinden kendisini insanların gözünde aklamasını istemiyor. Onların cehaletini ortadan kaldırmasını da istemiyor. Bütün bunların karşısında kendisinin sabırlı kalabilmesini istiyor.

Bu, metnin ahlaki merkezini oluşturuyor.

Annesi artık hayatta değil; fakat Namjoo hâlâ onun duasına ihtiyaç duyuyor. Dünyanın haksızlığı karşısında, insanların iftirası karşısında, kendi doğruluğundan şüphe edilmesi karşısında annesinin duasını bir sığınak olarak görüyor.

Ve sonra birden, bütün bu sabır talebinin ardından, çok daha karanlık bir cümle geliyor:

“Anne, hiç olmamam için dua et.”

Bu cümlenin hemen öncesindeki “sabırlı olabilmem için dua et” ile hemen sonrasındaki “hiç olmamam için dua et” arasındaki mesafe çok kısa.

İnsanlardan gelen cehalet, iftira ve kuşku karşısında sabır isteyen aynı insan, bir anda annesinden hiç olmamak için dua ediyor.

Ardından dünya büyüyor:

“Bu dünyanın inişini de çıkışını da gördüm…
Doğusunu da batısını da…
Uzak ufuklarını baştan başa dolaştım.”

Bu birkaç satırda Namjoo'nun sürgün hayatının bütün coğrafyası beliriyor.

Doğu ve Batı.

Yakın ve uzak ufuklar.

Dünyanın inişi ve çıkışı.

Yıllarca dünyanın farklı yerlerinde yaşamış, konserler vermiş, dolaşmış bir insan konuşuyor.

Fakat bütün bu genişliğin sonunda ulaştığı yer yine annesinin mezarı.

Bu, çok çarpıcı bir terslik yaratıyor: İnsan dünyanın sınırlarını genişlettikçe, dönebileceği yer daralıyor. Tıpkı Toranj’daki o cümlede olduğu gibi: “Bugünlerde dünya benim için evimden bile daha küçük.”

Doğu ve Batı geçilmiş, uzak ufuklar dolaşılmış; ama insanın sonunda vardığı yer bir mezarın başı.

Ve son cümle:

“Dua et, şu birkaç günlük ömür de bir an önce geçsin ve bitsin…”

Buradaki “birkaç günlük ömür” ifadesi de özellikle dikkat çekici. Çünkü İran'a dönüşünü anlatırken de hayatının geri kalanını “birkaç sabah” olarak küçülten bir zaman duygusu vardı. Dünyayı dolaşmış, uzun yıllar sürgünde yaşamış bir insanın zaman algısı giderek daralıyor.

Önce ülkeye girmek istiyordu.

Sonra ailesinin yanında birkaç sabah geçirmek istiyordu.

Şimdi ise birkaç günlük ömrün geçip bitmesini istiyor.

Bu üç cümle arasında yıllar var ama aynı insan konuşuyor.

Yıllar önce:

“Ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana.”

2019'da annesinin ölüm haberini aldıktan sonra sahnede:

“Toranj.”

Ve şimdi annesinin mezarı başında:

“Anneciğim, sanki senin devamınım.”

Bütün bunları yan yana koyduğunuzda Namjoo'nun hikâyesi yalnızca sürgünde kalmış bir müzisyenin hikâyesi olmaktan çıkıyor.

Çünkü onun için “ev” hiçbir zaman yalnızca İran olmadı.

Ev, annenin bulunduğu yerdi.

Belki de bu yüzden İran'a dönmek, onun hikâyesinin sonu değil. Tam tersine, çok daha acı bir gerçekle karşılaşmasıydı:

İnsan bazen yıllarca ülkesine dönmeyi bekler ve sonunda ülkesine döndüğünde, aslında dönmek istediği kişinin artık orada olmadığını anlar.

Namjoo ülkesine döndü.

Ama annesine ancak mezarının başında dönebildi.

Ve bu yüzden bugün annesine söylediği “sanki senin devamınım” cümlesi, yıllar önceki “ülkemde herkes uyurken bir girip çıksam yeter bana” cümlesinin karşısında durduğunda daha da ağırlaşıyor.

Bir zamanlar kendi ülkesine giremeyen bir adam vardı.

Sonra annesinin ölümüne yetişemeyen bir oğul oldu.

Yıllar sonra ülkesine dönen bir adam oldu.

Ve sonunda annesinin mezarı başında, dünyanın doğusunu ve batısını görmüş, uzak ufukları dolaşmış biri olarak annesine seslendi:

“Dua et, şu birkaç günlük ömür de bir an önce geçsin ve bitsin...”

Belki Namjoo'nun bütün hikâyesini anlatan şey tam da burada.

Gidemediği yere şarkılarıyla gitti.

Dönemediği eve müziğiyle döndü.

Annesinin ölümünde onun yanında olamadı.

Yıllar sonra ülkesine döndüğünde annesinin mezarına gitti.

Onun annesi öldü. Artık annesine ancak dua okuyabilir.

Benim annem yaşıyor. Ben hâlâ ondan dua isteyebilirim:

Anneciğim… dua et, bu kısacık ömür de bir an önce geçip bitsin…


27 Ağustos 2026

Ne Oldum Dememeli, Ne Olacağım Demeli

Ne idin, ne oldun ve ne olacaksın? Nereden geldin, nerede bulunuyorsun ve nereye gideceksin?”

Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen bu söz, yıllardır farklı zamanlarda karşıma çıkmış olsa da insan bazı sözlerin anlamını ancak yaşadıklarıyla birlikte kavrayabiliyor.

Çok değil, üç beş yıl önce kitabevi işletirken iflas etmiş, konuşma engelli eski bir meslektaşım vardı. O da kitap tezgâhı açardı. Hemen hemen her gün dükkâna gelir, tezgâhında satmak üzere kitaplar alır, parasını bir sonraki alışverişinde ödeyeceğini söylerdi. Çoğu zaman borcunu aksatırdı. Zaman zaman hesabını siler, sorduklarında da ödedi derdim.

Yanımda çalışanlar onun bu tavrından rahatsız olurlardı. Gelmesini istemez, ona karşı gösterdiğim yumuşaklığa da kızarlardı. Onlar açısından bakıldığında haklıydılar elbette. Bir işyerinde hesap bellidir; alınan malın bedeli ödenir. Fakat ben, belki de onun içinde bulunduğu şartları bildiğim için, hesabın her zaman kitaptaki rakamlardan ibaret olmadığını düşünürdüm.

Yine Antalya'dan tanıdığım, bir zamanlar kendisine toptan kitap sattığım başka bir meslektaşım vardı. O da iflas etmiş, İstanbul'a gelmişti. Uzun süre hastahanede yatmasına neden olan bir hastalıktan muzdarip, düzenli bir işi ve kalacak yeri olmayan biriydi. Kitabevine sık sık uğrar, bazen yirmi, bazen elli lira gibi küçük harçlıklar isterdi. Her defasında verirdim. Çocuklarım ve çalışanlarım bundan da rahatsız olurlardı. Onların gözünde ben, bir türlü “hayır” diyemeyen biriydim.

Sonra zaman geçti.

Kitabevini kapattım.

Hayatın insanı nereden nereye savurduğunu, insanın kendi geleceği hakkında ne kadar az şey bildiğini, belki de o zamanlardan daha iyi anlamaya başladım.

Bugün, o günlerde tezgâh açıp benden kitap alan kişiye yaklaşık iki yıldır toptan kitap veriyorum. Şimdi evimin harçlığı, sigara param bir bakıma onun vesilesiyle çıkıyor. Yıllar önce benim dükkânıma gelip veresiye kitap alan, hesabını zaman zaman aksatan o insan, bugün benim geçimime katkıda bulunuyor.

Antalya'dan gelip zamanında benden küçük harçlıklar isteyen diğer arkadaşım ise birkaç gün önce benim iş bulmama vesile oldu.

Bir zamanlar benim yardım ettiğim iki insan, yıllar sonra hiç beklemediğim bir biçimde hayatımın başka bir yerinde karşıma çıktı. İkisi de geçimime vesile oldu; biri benden kitap alarak, diğeri bana iş bulma konusunda yardımcı olarak.

Bunun bir hesaplaşma olduğunu düşünmüyorum. Hayatın iyilikleri ve borçları böyle cetvelle ölçülebilecek şeyler değil. O gün yaptıklarımın karşılığını bugün aldığımı da söylemiyorum. Zaten iyilik, karşılığı geldiğinde iyilik olmaktan çıkıp alışverişe dönüşür.

Ama insanın kendi hükmünü ne kadar erken verdiğini düşünüyorum.

Bir insanı bulunduğu yere bakarak tanımlıyoruz: Başarısız, borçlu, işsiz, iflas etmiş, muhtaç… Oysa insanın bugün bulunduğu yer, onun bütün hikâyesi değildir. Belki de en büyük yanılgımız, bir insanın “şimdi”sini onun “son”u sanmamızdır.

Bütün bunları düşünürken, babamın askerdeyken bana gönderdiği bir mektubun arka yüzünde kendi el yazısıyla bıraktığı kısa not çıktı karşıma. Yıllar önce yazılmış birkaç kelimeydi. O notu hangi düşüncelerle yazdığını, o sırada aklından neler geçtiğini bugün bilmiyorum. Belki sıradan bir öğüt olarak yazmıştı, belki geleceğe dair bir nasihat olarak, belki de o anın şartları içinde kendi hayatından süzdüğü bir düşünceydi.

Fakat yıllar sonra, tam da böyle bir hayat muhasebesinin ortasında karşıma çıkması, bana o sözün anlamını yeniden düşündürdü:

“Ne idin, ne oldun ve ne olacaksın? Nereden geldin, nerede bulunuyorsun ve nereye gideceksin?”

İnsan, bugününe bakarak kendisi hakkında kesin bir hüküm vermemeli. Hele başkasının bugününe bakarak onun geleceğine hiç hükmetmemeli.

Çünkü hayatın ne zaman yön değiştireceğini bilmiyoruz.

Bir zamanlar borcunu ödeyemeyen insan, gün gelir sizin ekmeğinizin vesilesi olabilir. Bir zamanlar sizden birkaç lira isteyen insan, gün gelir önünüze bir iş kapısı açabilir. Dün yardım ettiğiniz insanın bugün size yardım edeceğini bilmeden yardım edersiniz. Ve belki de hayatın en güzel tarafı budur: İnsanlar arasındaki hesaplar, bizim tuttuğumuz defterlerden çok daha başka bir yerde tutulur.

Babamın zarfın arkasına yazdığı o kısa notu şimdi başka türlü okuyorum.

Ne oldum dememeli.
Ne olacağım demeli.

Çünkü insanın geçmişi de bugünü de geleceğini bütünüyle anlatmaz. Hayat, bazen bir insanın başkasına uzattığı elin yıllar sonra bambaşka bir yerden kendisine dönmesidir.

Ve insan, ne zaman nereden geleceğini bilmediği bir iyiliğin içinde yaşadığını ancak geriye dönüp baktığında anlayabilir.

Ahmet