Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel "Ames Daily Tribune" gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı; "Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap". Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi.
Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin. Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in ‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir.
Peki sadece ‘tuğla kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu?
Geçen yıl okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz?
Kişiden kişiye, ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan, sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz. Okuduklarımızın çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar bizi bekliyor.
Tıpkı, New Yorker dergisinden Ian Crouch’un yaşadıkları gibi…
2013 Mayıs’ında dergide yayınlanan ‘Okuduğumuzu Unutma Laneti’ yazısında, bir arkadaşının, Richard Hughes’ın, 1929’da yazdığı “Jamaika’da Bir Fırtına” adlı romanını ona hararetle tavsiye ettiğini aktarıyor Crouch... Aynı günlerde birkaç kişiden daha olumlu eleştiriler duyunca, hemen internetten sipariş verir. Birkaç hafta sonra eline geçtiğinde de hemen hevesle okumaya koyulur. İlk sayfada yaşamaya başladığı şüphe, beşinci sayfaya ulaştığında tamamen kaybolur. Artık emindir; Bu romanı daha önce okumuştur. Hem, çok değil 3 yıl kadar önce... Hem de yine bir arkadaşının hararetli tavsiyesi üzerine...
Crouch bu şaşkınlığın tetiklediği ‘acaba diğer kitaplardan da unuttuklarım var mı’ endişesi yüklü bir merakla hemen kütüphanesine göz gezdirmeye başlar. Her kitaba baktığında, “Jamaika’da Bir Fırtına” romanı gibi ‘kitabı okuduğunu bile unutmaktan’ biraz farklı dozlarda da olsa ‘unutmalarıyla’ yüzleşir:
‘’Raflardaki kitapların sırtları genelde tanıdık geliyor. Kitapların isimleri ve başlıkları, bazılarının karakterlerini, bazılarının da kabaca olay örgüsünü hatırlatıyor. Sıklıkla da o kitabın bende uyandırdığı temel modu veya hissi… Ama rafta dizili olanları veya okuyup da kütüphanelere geri iade ettiğim, dağıttığım, elden çıkardığım diğer yüzlerce kitabın çoğu, benim için, unutmalarımın büyükçe bir kataloğu haline gelmiş meğer...’’
İyi bir kitap okuru olan Crouch bu noktada ‘gerçekten kitap okumayı seven bir insan mıyım?’ diye kimliğinden şüphe duymaya başlar. Bu endişeli merakla boğuştuğu günlerde imdadına, bir okumada denk geldiği, İngiliz şair Siegfried Sassoon’ın şu tespiti yetişir;
"İnsan olmanın kaçınılmazlığıyla, okuduklarımızın çok azını hatırlarız. Okuduğumuz her kitabı ikinci kez okumak, bize yazarın anlattığı neredeyse her şeyi unuttuğumuzu hatırlatacaktır. Okumayı bitirip de bir öyküden ve öykücüsünden ayrıldığımızda, her geçen an biraz daha solan bir izlenim kalır sadece bizde. Ve sonra yazar, kitabını, ait olduğu yere, koltuğunun altına alarak, bizden tamamen uzaklaşır.’’
Benzeri bir sorunu, New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni Pamela Paul’un yaşadığını da Atlantic dergisine verdiği bir röportajdan anlıyoruz; "Okuduğum kitapları nerede okuduğumu, kapaklarını, hatta kitabı nereden edindiğimi bile hatırlıyorum. Hatırlamadığım ise, maatteessüf, o kitabın geri kalan her şeyi…"
Aynı itirafında Paul, güncel bir örnek de veriyor; ‘’Walter Isaacson’un Benjamin Franklin biyografisini okudum yakınlarda. Okurken Amerikan devriminin kronolojisini de öğrendim… Şu anda, yani kitabı bitirdikten iki gün sonra, Amerikan devriminin kronolojisini sorsan büyük olasılıkla sana doğru şekilde anlatamam’’.
Romancı James Collins de New York Times’ta 2010 yılında yayınlanan bir yazısında, uzun süre hep okumayı istediği halde fırsat bulamadığı bir kitaba, doğa sporları yapmak için gittiği bir tatilde tesadüf edişini anlatıyor. Tarihçi Allen Weinstein’ın ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabını, kaldığı mekana kapanarak, hiç spor yapmama pahasına günlerce elinden düşürmeden okumuş. Yıllar sonra o günleri hatırlatan bir ortama girdiğinde, yeniden aklına gelir... Kaldığı tatil evini, kitabı edinişini, okuduğu tatlı anları ve yerleri hatırlamaktadır. Bir türlü hatırlayamadığı şey ise kitabın içeriğidir.O da, sadece o kitabı değil geçmişte okuduğu çoğu kitabın içeriğini hiç hatırlamadığını böyle fark etmeye başlar…‘’Kitapların firari içeriği, ışığın bir camdan geçmesi gibi, gibi zihnimizin ruhumuzun içinden geçip gidiyor’’ diye hayıflanıyor yazısında Collins.
Bilgisayar bilimci ve yazar Paul Graham ise, blogundaki bir yazısında, Villehardouin'in Dördüncü Haçlı Seferini anlatan tarih klasiğini 2-3 kez okuduğunu ancak kendisine kitapta anlatılanları yazması istense vereceği bilgilerin 1 sayfayı bile geçemeyeceğini itiraf ediyor.
İngiliz yazar C.D. Rose da Electric Literature’deki bir yazısında, çocukken ilk kütüphane deneyiminde okuyup muazzam derecede etkilendiği bir kitabın izini sürüşünü anlatıyor. Kitabın kapağının kırmızı olduğunu hatırlıyor. Öyküdeki bazı sahneleri hatırlıyor. Ama ne öykünün kendisi, ne karakterlerin ismi, ne kitabın adı ve ne de yazarın kimliği hakkında hiçbir şey hatırlamıyor.
Elbette bu sorunun insan beyninin işleme sistemine ve hafıza kapasitesine bakan bir yönü var. Üstelik daha kadim çağlarda bunun 'kehaneti'nde bulunan da olmuş.
Sokrates, genç aristokrat Phaedrus ile sohbetinde, Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth’un alfabeyi icat etmesiyle ilgili bir kıssa anlatır. Plato’nun, ‘Diyaloglar’ında kaydedilen bu sohbette aktarılan kıssaya göre, Firavun Thamus, Tanrı Thoth’a icadından dolayı çıkışır; ‘’Senin bu keşfin, hafızalarını artık kullanmayacakları için öğrencilerin unutmasını netice verecek. Artık, harici bir takım sembollere bağlı olacaklar, anımsamayacaklar’’.
Sözlü geleneğin sıkı bir savunucusu olan Sokrates ve Plato’nun, iddialarını desteklemek için aktardıkları bu kıssayı, binlerce yıl sonra bilmemizin biricik sebebinin ‘yazıya dökülmüş’ olması elbette ironik. Ama türümüzün hafıza kültüründe tarih boyunca pey der pey bir erozyon yaşadığı da bir gerçek. Tarih boyunca bazı öyküler, bazı bilgiler de sözlü gelenekle binlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılabildi. Çağımızda ise, bırakın 10 yıl öncesini, bırakın geçen ayı, geçen hafta hararetle konuştuklarımızı, okuduklarımızı, duyduklarımızı unutan bir türe dönüştük.
İnternet ile birlikte farklı bir boyut yaşadığımız da gerçek. İnternet, bir çoğumuz için beynimizin ‘harici diski’ haline gelmiş durumda. Gerçi, Wired dergisinden Clive Thompson gibi bunun yararlarına inananlar da var. Thompson silikon hafızanın unutma sorununun aşılmasında çok önemli rol oynayacağına ve ‘tefekküre’ büyük bir imkan yaratacağına inanıyor. Bu düşüncedekiler, sadece alfabenin icadında değil, matbaanın icadı döneminde de benzeri bir tartışmanın yükseldiğini hatırlatıyorlar.
İnternetin genel olarak hafıza kültürümüzü, düşünce yöntemlerimizi nasıl şekillendirmekte olduğunu henüz bilmiyoruz ama kitaplarda okuduklarını unutma sorununun farkına varan her okurun yüzleşmek zorunda olduğu yakıcı soruyu biliyoruz:
Madem kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye hala kitap okumalıyız?
Hepimizin, keyiften, bir konu veya kişiyi daha yakından tanımaya uzanan farklı okuma gerekçeleri olabilir. Özellikle roman veya edebiyat okumaları için ‘keyif’ ve ‘haz’ açıklaması bir yere kadar iş görebilir. Ama denemeler, araştırma kitapları, bilimsel kitaplar, biyografiler, tarih kitapları ve benzeri kurgu-dışı kitapları okumak çoğu zaman ‘zahmet’, ‘emek’, ‘okuma iradesi’ isteyen bir iş.
Kitap okumak elbette en önemli bilgilenme araçlarından biridir ama kitap okumanın en öncelikli amacı da malumatfuruşluk yapmak için ‘bilgi istiflemek’ değildir. Öyle olsaydı, İngilizce gibi engin bir okuma evreninde yaşıyorsanız sadece Wikipedia okumak veya maalesef günümüz Türkçesi gibi bilgi üretimi açısından son derece kısırlaşmış bir evrende yaşıyorsanız Twitter’da Tweet zincirleri okumak yeterdi. (Bu arada, çok kapsamlı konuları bile ortalama 10 cümlede anlatan bu Twitter serilerinin ‘bilgi seli’ olarak adlandırılması bile Türkçe bilgi evreninin günümüzdeki kuraklığı hakkında bir alarm belki de).
Sığ ve basit okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir…
İnsanda başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri, arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere, yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında, tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı.
Son 200 yılda ne oldu da insan türünün empati dairesi genişlemeye başladı?
Biyoetik profesörü ve ahlak filozofu Peter Singer’ın ‘Genişleyen Daire’ kitabında bu soruya bulduğu en önemli yanıt, 'edebiyatın kitleselleşmesi'dir.
Gazeteci Janan Ganesh de, Financial Times gazetesinde, Martin Amis’in 1989 tarihli romanı London Fields’in, 2018 tarihli aynı adlı film uyarlamasının, kitabın etkileyiciliğinden ve görkeminden neden çok uzak olduğunu sorguladığı yazısında, buna dikkat çekiyor. Bu aslında film uyarlaması yapılan bir çok büyük romanın maruz kaldığı genel bir sorun. Ganesh, romanın yazarı Martin Amis’in The Guardian gazetesine bir röportajında sarf ettiği "film gözle görüleni roman ise insanın iç dünyasını yansıtır’’ sözünü aktararak devam ediyor; "Kitap bize karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini yansıtır; film ise ne yaptıklarını…’’. Hiçbir film, karakterlerin iç dünyasını 200 bin kelimelik bir roman kadar yansıtamaz.
18’nci yüzyılda doğan ‘roman’, önceki çağlarda azizlerin, kralların, asillerin yaşam ve kahramanlıklarıyla sınırlı öykücülüğü, sıradaki insanın öykülerine doğru geri dönülmez şekilde genişletti. Bu da dar yaşam çevremizin dışında kalan sıradan insanlara da empatiyi büyüttü. Örneğin, kadın erkek eşitliği fikrinin yaygınlaşmasında ve buna erkek desteğinde tarihi eşiğin aşılmasında, kadın kahramanların tahammül edilemez görücü evlilikleri, hane içi şiddeti veya olağanüstü tutkulu gizli aşklarını anlatan romanların rolüne dikkat çekiliyor. 18’nci yüzyılın en önemli romanı kabul edilen Rousseau’nun Julie romanı, okuyan herkeste büyük bir duygusal çalkalanmaya neden olacaktı. Bir çok erkek okur, Rousseau’ya gönderdikleri mektuplarda, kadın kahramanın öyküsünün onları nasıl gözyaşlarına boğduğunu itiraf edeceklerdi.
İnsan uygarlığının güncel krizlerine rağmen tarihsel olarak sürekli iyi yönde geliştiğini savunan ilericilik akımının sözcülerinden bir olan Harvard Üniversitesi psikoloji profesörü Steven Pinker da, ‘İnsan Doğasının İyi Melekeleri’ kitabında iddiayı Singer’ın bıraktığı yerden alarak daha da açıyor. Ona göre okumak bir ‘açı edinme teknolojisidir’. Bir başkasının düşünceleri beynimizin içine girdiğinde, dünyaya o insanın perspektifinden de bakabilme olanağı kazanıyoruz. Film izlerken olduğu gibi karaktere dışarıdan bir gözlemle bulunmakla yetinmiyor, onun zihin dünyasının içine girerek, kitap bitene kadar, o oluyoruz. Farklı insanların açılarından bakmayı deneyimledikçe de her şeye sadece kendi tek dar açısından bakan bir insan olmaktan çıkıyoruz. Başka kişilerin de bizimkiyle aynı olmasa da tıpkı bizim gibi ‘birinci tekil’ ve ‘şimdiki zaman’ sahibi bir bilinç evrenine ve zihinsel varlığa sahip olduğunun farkındalığına eriyoruz.
Varoluşunu, ötekine düşmanlık üzerine kurmuş kitle hareketlerinin, mutaassıp örgütlerin, üyelerini, kitaplardan, en azından ideolojik çizgide olmayan kitaplardan ve hele hele romanlardan sıkı sıkıya koruma çabasının, okurluğu sürekli aşağılamasının nedeni budur. Ancak ‘dar görüşlü’ biri, ona sunulan ‘herkes bize düşman; biz herkesten özeliz’ bağnazlığını kabullenir.
İyi bir roman, ilk sayfasından itibaren bizi, ‘kendi realitemizden’ çıkararak olasılıklar dünyasında yolculuğa çıkarır. Son sayfada artık aynı kişi olmayız. Bu yüzden de, bir romanın olay özetini okuyarak, kitabı okuduğunu sanmak büyük cehalettir.
Kitap okumak içsel bir yolculuk olduğu için, iki ayrı okurun aynı kitapta çıkacağı yolculuk da aynı olmayacaktır. Ve yine, kitabı okurken zihinsel ve ruhsal olarak bulunduğumuz düzey, o kitaptan o anki yararlanma ölçümüzü belirler. Tıpkı, kitabı okuduğumuz mekanlardan, okurkenki ruh halimize kadar yığınla etkinin o kitabın bizi değiştirme kapasitesini belirlemesi gibi...
Bir kitabı ikinci kez okuduğumuzda ilkinden farklı, yepyeni bir ruhsal ve zihinsel deneyim yaşamamızın nedeni de budur. Hatta bir çok düşünür ve edebiyatçı, bu nedenle klasiklerin ve iyi kitapların birden fazla kez okunması gerektiğini savunur. Nabokov gibi bu konuya fazlasıyla önem verenlere göre ise ‘okur diye bir şey yoktur’. Nabokov, üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan ‘Edebiyat Dersleri’nde, ‘kitap okuru’ tabirini çok nadiren ve çok gevşek bir anlamda kullandığına vurgu yapar ekler; ‘’Kimse bir kitabı okuyamaz. Ancak sadece yeniden okuyabilir. Gerçek kitap okuru o kitabı yeniden okuyandır’’.
İyi bir kitap bizi, ‘okurken’ yaşadığımız zihinsel ve ruhsal deneyim ile şekillendirmeye başlar. Okuduktan yıllar sonra ondan hatırlayacaklarımızla değil. Dot.com rüzgarında büyük ticari başarı yakalayan iş insanı ve yazar Seth Godin, 2007’de yayınlanan ‘The Dip’ kitabında, ‘’20 yıl önce okuduğum bir kitap hayatımı değiştirdi. Büyük Düşünmenin Büyüsü diye bir kitaptı. Bugün, kitabın içinden hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, ‘başarı’nın ne olduğuyla ilgili bakışımı değiştirdiği…’’ diye yazıyor.
Peki 'bilim' ne diyor bu sorunumuza?
Aslında bilim de edebiyatçılarla ve filozoflarla hemfikir. ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Görmek ve dinlemekten farklı olarak okumayı ancak ‘öğrenebilirsek’ yapabiliriz. Okumanın, beynimizin, görme veya dinleme ile aktive olan bölgelerinden farklı bölgelerini aktive etmesinin nedenlerinden biridir bu.
İnsan beyni, biyolojik olarak ‘olmuş bitmiş’ sabit bir organ değil. Yetişkinliğe ulaşınca, beynimizdeki 100 milyar nöron, artık olmaları gereken bağlantı düzeyine ulaşıp aynı düzende çalışmaya başlamış hale gelmiş olmuyor. Aksine sinir hücrelerimiz her an eski elektrik bağlantılarını kesip yeni bağlantılar kurmaya devam eder. Nöron ilmeklerinden oluşan zihni kilimimiz sürekli yeni desenler kazanır. Derinlikli bir okumanın dokuyacağı kilim ile, hiçbir düşünme zahmeti içermeyen sığlığın dokuyacağı kilimin kalitesi de aynı olmaz.
James Collins, büyük bir ilgi ile okuduğu ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabından hiç bir şey hatırlamamasını bir türlü hazmedemeyip, okuma – beyin ilişkileri konusundaki uzman nörolog Maryanne Wolf’un kapısını çalmaktan kendini alamadığını yazıyor yazısında.
Proust ve Mürekkep Balığı adlı kitabıyla dünyaca ünlü bir yazar da olan Wolf, rahatlatır Colllins’i…
‘’Ben, senin, o kitabı okuduktan sonra, okumadan öncekinden farklı bir insan olduğuna inanıyorum’’ der Wolf. İnsan beyninin, kişinin farkında bile olamayacağı muazzamlıkta bir depolama kapasitesi olduğuna dikkat çeker. Hafızamız bu depolardan spesifik bilgileri bulup getirmese de okuduklarımızın hepsi oradadır ve birbirleriyle kurdukları ağlarla bir şekilde bizim düşünme kapasitemiz üzerinde fonksiyon icra etmeye devam ederler.
Collins, ‘’Yani, okuduklarımın hiçbiri israf olmadı. Zamanımı boşa harcamadım. Bunu mu diyorsun?’’ diye sorar.
‘’Hepsi hala orada’’ der Wolf, ‘’Sen, bütün o okuduklarının özetisin’’.
Cemal Tunçdemir
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
29 Ocak 2019
28 Ocak 2019
Öğretmene İlahiler
II.
Yanıyor değdiğin her yer
ve yüreğim donan ateş
– yitirdim ölümlülerin her tepkisini
ne gözyaşı, ne de bir söz…
Dokunmayın bana teselliciler
çünkü avunmak ihanettir!
Dokunmayın, ölmedi O
ölmek bitti Onun için.
*
(O kendi çiçeklerini diken
ve çağırılmadan gelen ruh)
Ebedenölmez çiçeği
Geceleyin uyanan menekşe
günebakanların Kıblesi
dalına konmuş kuşların yükselttiği resim
bir damlacık gülüşü güldamlası.
(O günışığı kadar eskiyen
ve her gün yeniden doğan ruh)
Ölüm setini aşan akarsu
yağlıboya tablosundaki dereler
akar ya deniz yerine hep bana doğru
içinde balı’cıklar yüzer
solungaçları dereotu kokusu.
(O ele geçmesin diye bin kılığa giren
ve keşfedilmeyi bekleyen ruh)
Kanaviçede koşan geyik yavrusu-
nun su içişi
ve temiz şeyler asılsın diye
çamaşır ipine atılan düğüm,
sonra güneş, serinlik ve sonsuz…
Yapraklarımın arasından esiyor çöl rüzgârları
alev alev çiçekleniyor kaktüsler
ruh titriyor ve sarsılıyor ev:
Ölmedi O ölmedi O ölmedi!
Kışlanızdaki şölen bitti mi?
Yamyamlar! Bitti mi av ziyafeti?
Artık kokusundan rahatsız olduğ’nuz
keklik artığı kemikleri…
Bir çuvala doldurup, bir çöp-arabasına döküp
çok uzak, depderin bir çukura…
Hayır, götürmeyin!
Yağmur yağıyor görmüyor musunuz?
Çamura bulanacak…
Bir lale bile yeşertmez o killi toprak
güneşe açılan bir pencere bile…
Tek başına
karıncaların akını başlar sonra, solucanların
ve çürüme…
Hayır, anneciğim!
Gelip yardım edeceğim oradan çıkmana
kimse anlamayacak,
bahçıvan odasında saklayacağım seni
çiçek tohumlarının arasında.
Mehmet Yaşin
Yanıyor değdiğin her yer
ve yüreğim donan ateş
– yitirdim ölümlülerin her tepkisini
ne gözyaşı, ne de bir söz…
Dokunmayın bana teselliciler
çünkü avunmak ihanettir!
Dokunmayın, ölmedi O
ölmek bitti Onun için.
*
(O kendi çiçeklerini diken
ve çağırılmadan gelen ruh)
Ebedenölmez çiçeği
Geceleyin uyanan menekşe
günebakanların Kıblesi
dalına konmuş kuşların yükselttiği resim
bir damlacık gülüşü güldamlası.
(O günışığı kadar eskiyen
ve her gün yeniden doğan ruh)
Ölüm setini aşan akarsu
yağlıboya tablosundaki dereler
akar ya deniz yerine hep bana doğru
içinde balı’cıklar yüzer
solungaçları dereotu kokusu.
(O ele geçmesin diye bin kılığa giren
ve keşfedilmeyi bekleyen ruh)
Kanaviçede koşan geyik yavrusu-
nun su içişi
ve temiz şeyler asılsın diye
çamaşır ipine atılan düğüm,
sonra güneş, serinlik ve sonsuz…
Yapraklarımın arasından esiyor çöl rüzgârları
alev alev çiçekleniyor kaktüsler
ruh titriyor ve sarsılıyor ev:
Ölmedi O ölmedi O ölmedi!
Kışlanızdaki şölen bitti mi?
Yamyamlar! Bitti mi av ziyafeti?
Artık kokusundan rahatsız olduğ’nuz
keklik artığı kemikleri…
Bir çuvala doldurup, bir çöp-arabasına döküp
çok uzak, depderin bir çukura…
Hayır, götürmeyin!
Yağmur yağıyor görmüyor musunuz?
Çamura bulanacak…
Bir lale bile yeşertmez o killi toprak
güneşe açılan bir pencere bile…
Tek başına
karıncaların akını başlar sonra, solucanların
ve çürüme…
Hayır, anneciğim!
Gelip yardım edeceğim oradan çıkmana
kimse anlamayacak,
bahçıvan odasında saklayacağım seni
çiçek tohumlarının arasında.
Mehmet Yaşin
25 Ocak 2019
Hüznü Avuçlarından İçiyorum Bu Şehrin
yalın sözler söylemeliyim
herkes anlamalı
önce sen anlamalısın beni.
1.
rüyalarıma gölgesi düşüyordu salkımsöğütlerinin
gecenin saçlarını okşarken rüzgar
yağmur izi bırakıyordu bedenimde
babam iki büklüm olurken hayata karşı
umutla ve kan ter içinde çıkıyordu merdivenleri.
arnavut kaldırımlı sokaklar nasıl değişmişti birden
yok olurken güzelim akasyalar
parmakuçlarımdan kayıyordu çocukluğum
ben büyüyordum.
o cumbalı ev
hıçkırıklara boğuluyordu yıkılırken
boyun büküyordu beyaz zambaklar
sultaniyegah susuyordu
arka bahçede
yol alıyordu elinde tespih
nur yüzlü haminnem dar'ül aceze kapılarına
2.
hüznü avuçlarından içiyorum bu şehrin
saçlarım beyaz kanatlı
ve sakalım.
yaşlanıyorum
kaldırımlarda ayaklarım sürtüyor gecenin sessizliğinde
ıhlamur kokmuyor sokaklar
çokça anason.
cereyanlar kesildiğinde çocuklar
saklambaç oynamıyorlar
öldürüyorlar düşlerini köşebaşlarında.
artık sevda şiirleri yazmıyor delikanlılar
intiharı seçiyorlar apartman boşluklarında.
3.
bitkin bir eylül'üm üsküdar'da
o eski çınarda parmakizlerim
yaralıyım tenhalarda
usulca ölüyor içimdeki çocuk
bense hüznü avuçlarında içiyorum bu şehrin
gitmeliyim oysa
yüreğime gömmeliyim karasevdamı.
4.
topacım nerede anne.
Ahmet Veske
herkes anlamalı
önce sen anlamalısın beni.
1.
rüyalarıma gölgesi düşüyordu salkımsöğütlerinin
gecenin saçlarını okşarken rüzgar
yağmur izi bırakıyordu bedenimde
babam iki büklüm olurken hayata karşı
umutla ve kan ter içinde çıkıyordu merdivenleri.
arnavut kaldırımlı sokaklar nasıl değişmişti birden
yok olurken güzelim akasyalar
parmakuçlarımdan kayıyordu çocukluğum
ben büyüyordum.
o cumbalı ev
hıçkırıklara boğuluyordu yıkılırken
boyun büküyordu beyaz zambaklar
sultaniyegah susuyordu
arka bahçede
yol alıyordu elinde tespih
nur yüzlü haminnem dar'ül aceze kapılarına
2.
hüznü avuçlarından içiyorum bu şehrin
saçlarım beyaz kanatlı
ve sakalım.
yaşlanıyorum
kaldırımlarda ayaklarım sürtüyor gecenin sessizliğinde
ıhlamur kokmuyor sokaklar
çokça anason.
cereyanlar kesildiğinde çocuklar
saklambaç oynamıyorlar
öldürüyorlar düşlerini köşebaşlarında.
artık sevda şiirleri yazmıyor delikanlılar
intiharı seçiyorlar apartman boşluklarında.
3.
bitkin bir eylül'üm üsküdar'da
o eski çınarda parmakizlerim
yaralıyım tenhalarda
usulca ölüyor içimdeki çocuk
bense hüznü avuçlarında içiyorum bu şehrin
gitmeliyim oysa
yüreğime gömmeliyim karasevdamı.
4.
topacım nerede anne.
Ahmet Veske
Anladım ki Sabrın Kendisiydi Eyyûb
ufka gerili saçlarıyla
bir anne
bir çocuk
çölün yüreğinden
kutlu topuklarıyla
kutlu zemzemler fışkırtan.
2.
aşılmaz duvarları önünde aşkın
keskin sınavlardan geçiyorum nicedir
nicedir yeryüzü altüst oluyor çünkü
kendimi sorguluyorum yitiklerimi
artık sen olsan diyorum burada
yani yanıbaşımda
tüm arınmışlığımla o vakit
bu kesik başımla
sana geldim demek istiyorum.
3.
anladım ki sabrın kendisiydi eyyûb
4.
ardındaydı sabah
yarım kalmış uykularımızın
biliyorduk.
5.
oysa
göremezdi ateşlere kurban sunulan gözlerimiz.
6.
sen gidince yetim kaldı dünya ve boynu eğik
ağladı insanlar, ağladık biz
terkedilince zamanın cehennemi yalnızlıklarına
bu acılar ülkesinde kaç mevsim geçti sensiz
kopan çığlıklara tanık ol garip ve mümin yüreklerinde.
7.
ey hacerin onuru ismail
acının ve zulmün eğittiği çocuk
kalk, at üzerindeki örtüyü
sonra bize kanın ak sayfalardaki tarihini anlat
anlat nabzımızda atan yeryüzünün tarihini.
Ahmet Veske
Sevdama Dair Son Şiir
1.
son treni de kalktı gecenin
ayrılık vurdu bizi içimizden
ve ben vakitleri kaçırdım adamakıllı
sevdayı baldıran eyledim kendime.
acıyla dolu sessiz bir depremi yaşadım
yıkılan düşlerimde çürüyen yanlarım vardı
yitik ülkenin dağınık coğrafyasında
kanlı bir yürek ve bitkin bir yüz çoğalır.
terkedildim, kıyıya vuran son dalganın vicdanına.
söyle, şimdi nasıl ağlayacağım günbatımları
bir bir ağlamayı öğret bana
kuyulara kapanmış yusuf gibiyim
sarsıla sarsıla ağlamak istiyorum.
2.
nedendir dalgalar çok uzaklara vurdu bizi
payımıza düşen hep ayrılık oldu.
dedim ya, bir gün ağlarken bulacaksın beni
belki de bir trenin köşesinde yapayalnız
kent ardımsıra koşup gelirken, sen
umutsuzca yağmurlara terkedilip gideceksin.
3.
kuşlar konar günahkar saçlarıma
omuzlarıma düşerken ağlamaklı ezgiler söylerler.
istesem de yaşamdan kaçamam ben
kentin tüm bulvarları üstüme yıkılır.
avucumun içinde bir dizi güvercin düşlerim
uçuverdiler hepsi sen gidince birden.
mümkünü yoktu bu duyguyu bastırmanın
bil ki gurbet demek gözlerin demekti.
4.
bir sevdaya kurban edilen
sevdama dair bu son şiirdir.
Ahmet Veske
Ebabil / Beyan Yayınları
son treni de kalktı gecenin
ayrılık vurdu bizi içimizden
ve ben vakitleri kaçırdım adamakıllı
sevdayı baldıran eyledim kendime.
acıyla dolu sessiz bir depremi yaşadım
yıkılan düşlerimde çürüyen yanlarım vardı
yitik ülkenin dağınık coğrafyasında
kanlı bir yürek ve bitkin bir yüz çoğalır.
terkedildim, kıyıya vuran son dalganın vicdanına.
söyle, şimdi nasıl ağlayacağım günbatımları
bir bir ağlamayı öğret bana
kuyulara kapanmış yusuf gibiyim
sarsıla sarsıla ağlamak istiyorum.
2.
nedendir dalgalar çok uzaklara vurdu bizi
payımıza düşen hep ayrılık oldu.
dedim ya, bir gün ağlarken bulacaksın beni
belki de bir trenin köşesinde yapayalnız
kent ardımsıra koşup gelirken, sen
umutsuzca yağmurlara terkedilip gideceksin.
3.
kuşlar konar günahkar saçlarıma
omuzlarıma düşerken ağlamaklı ezgiler söylerler.
istesem de yaşamdan kaçamam ben
kentin tüm bulvarları üstüme yıkılır.
avucumun içinde bir dizi güvercin düşlerim
uçuverdiler hepsi sen gidince birden.
mümkünü yoktu bu duyguyu bastırmanın
bil ki gurbet demek gözlerin demekti.
4.
bir sevdaya kurban edilen
sevdama dair bu son şiirdir.
Ahmet Veske
Ebabil / Beyan Yayınları
10 Aralık 2018
Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık!
2017 yılının Şubat ayında Beyrut’ta Türkiye üzerine bir konferans veriyordum. Ünlü ve itibarlı Filistin Çalışmaları Merkezi’nde. Konuşmamın başında, çoğunu yıllardır tanıdığım kalabalık topluluğa, “Burada daha önce aynı konuda iki kez konuşmuştum. Son konuşmamdan bu yana aradan birkaç yıl geçti. Bu kez bambaşka bir konuşma içeriği dinleyeceksiniz. Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık” dedim. Durumumu ve benim konumumda olan hapiste ve dışarıdaki arkadaşlarımın durumunu Eski Yunan’daki Sisyphus efsanesine benzettim. “Bütün ömrümüz, kayayı ittire ittire tepenin zirvesine taşımakla geçti. Tam zirveye ulaşacağımız sırada, kaya yuvarlandı. Hadi baştan... Bu sefer tek fark, koca kayayı tepenin üzerine taşımak için vaktim kalmadı ve bir de mecalim” sözcükleriyle girdim konuşmama. Ama şu sözcükleri eklemeyi ihmal etmeden: “Bunca uzun mücadele yıllarının ardından, bu yaşa bu sonuçla geldiğimde, teselli bulacağım şu var, şunu rahatlıkla söyleyebilecek olmam: Hiç değilse denedim!”
Bütün yaşananlardan sonra ruh halimi özetleyen budur. Herkesin aklına gelebilen soru şu: Acaba pişman mı, kendisini kullanılmış görüyor mu? Kandırılmışlık duygusuna kapılıyor mu? Aldatılmış sayıyor mu?
Hiçbiri değil. Kısacası bir Sisyphus durumu! Ben gözünü Türkiye için mücadeleye açmış bir kuşağın mensubuyum. Dünyanın altüst olduğu, daha önce birkaç yüzyıla yayılan gelişmelerin birkaç yıl içinde yaşandığı bir dünya ortamında yol aldım. Bu hayatı yaşadığım için ne pişmanım, ne kimse tarafından kandırılmış ya da aldatılmış duygusuna kapıldım ve ne de kendimi kullanılmış olarak görüyorum.
Ama gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum. Bugün Türkiye’nin başında bulunan bazı insanlara ve en başta “Tek Adam” olarak ortaya çıkan şahsa dair yanılgılar yaşamış olduğum da bir gerçek. Bunu inkâr etmek, insanın kendisini ve herkesi aldatması demek. Benim kafamı bugün asıl kurcalayan, niçin yanılmış olduğum ve yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğine dair. Yani, niye yanıldığımın cevaplarını ve 2000’ler Türkiye’sinin ilk 10-15 yılında hiçbir konuda yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğini, mümkün olup olmayacağını içtenlikle araştırıyorum.
Şimdilik bulabildiğim cevapların bazılarını sıralayabilirim:
Mevcut iktidar mensuplarının, “derin devlet” denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim. Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim.
“Bunlar zaten böyleydiler. Sen görememişsin, aldanmışsın, kandırılmışsın, kendini kullandırmışsın” ithamında bulunanlara ki böyleleri, Kemalist-ulusalcı çevrelerde epey varlar kulak asmıyorum. Onlar, sanki bugün gelinen noktayı baştan beri görebilmişler; öyle davranıyorlar, benim gibileri ithamdan vazgeçmiyorlar. Doğru söyledikleri bir şey yok. Doğruları, durmuş bir saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi bir şey. Durmuş bir saat gibi onlar.
"Ergenekoncu-ulusalcılar bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar"
Aslında, bu “Ergenekoncu-ulusalcılar” bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar. Hatta, iktidarı Tayyip Erdoğan ile birlikte paylaşmaktalar.
Bana gelince, askeri vesayete karşı mücadele vermiş olmaktan, ülkem ve halkı için demokrasi istemekten niçin pişmanlık duyayım? Türkiye’nin Avrupa Birliği rotasında yürümesi için mücadele etmiş olmanın aldatılmışlığı, kandırılmışlığı, kullanılmışlığı olabilir mi?
Ne var ki, gelinen noktaya bakarak, “Bu kişilerle beraber olarak tekrar aynı mücadeleyi verir miydin?” diye bir soru sorulsa, büyük bir gönül rahatlığıyla “Evet!” diyemem doğrusu. En azından, 28 Şubat’ta yükseköğrenim hakkından yararlanamayan ve kamusal alanda ayrıma uğrayan başörtülülerin hakkı ve özgürlüğü için mücadele vermiş olmaktan ötürü, bunu bir demokratik hak olarak görmeye devam ettiğimden ötürü pişman değilim ama o başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını görerek, yine aynı durum ile karşılaşsak, kendimi bundan yirmi yıl önceki gibi helak edeceğimi hiç sanmıyorum. Sorulsa, “Haklarıdır!” derdim kuşkusuz ama kendimi onlar için helak etmezdim doğrusu. Doğrusu, benim gibi bir insana bunları söyletmeyi başardıkları için, durup düşünmek lazım.
Duyduğum, ne pişmanlık, ne aldatılmışlık, ne de kullanılmışlık. “Peki ne?” diye sorulursa, kısaca söyleyeceğim şu: Büyük bir hayal kırıklığı! Evet, yaşadığım çok büyük bir hayal kırıklığı, derin bir hüzün ve üzüntü. Türkiye böyle olmamalıydı...
- Siyasal İslamcıların iktidar ve güçle tanışmalarının hem Türkiye ve hem de dünya için sonuçları ne oldu?
Lord Acton’un “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” diye bir sözü vardır. Sanki bu sözü, Türkiye’deki siyasi İslamcı hareketin AKP’nin 2011’den sonraki dönemini görerek söylemiş.
Başta Tayyip Erdoğan, iktidarı “mutlak iktidar” haline dönüştürmek için büyük gayret gösterdiler ve mutlak surette bozuldular. İktidar onları öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki, onları tahlil etmek ve yargılamak için “İslamcı” sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.
Dünyanın birçok yerinde, sayısız örneği olan, yolsuzluğa, kanunsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, zulüm ve baskıyla hükmünü sürdürmekten başka çaresi kalmamış bildik iktidar modellerinin günümüz Türkiye’sinde görüleni, AKP iktidarı. Ama tabii, AKP’nin “ılımlı İslam”ı temsil ettiği algısı yaygın bulunduğu, dahası “siyasal İslam ile demokrasinin bağdaşabilirliği”nin çarpıcı örneği olarak Türkiye’deki AKP iktidarı gösterilmiş olduğu için, yol açtıkları tahribat Türkiye’nin ötesine geçmiş durumda. Türkiye’deki AKP tecrübesinin, bugün geldiği nokta itibariyle artık “ılımlı İslam”ın bir iktidar alternatifi olarak kabul edilebilirliği ve düşünülebilirliğinden söz edilebilir olmasını tasavvur edemiyorum. Aynı şekilde, “siyasal İslam ve demokrasinin bağdaşabilirliği” de artık çok şüpheli bir önerme haline gelmiş durumda.
Siyasi İslam, Tayyip Erdoğan’ın AKP’siyle birlikte, “derin devlet”e teslim oldu, “derin devlet”in eline geçerek, Türkiye örneğinde tükendi. Devlete hâkim olmadı, devlet onu ele geçirerek, bir anlamda bitirdi.
- Her şey iyi başlayıp neden fiyaskoya dönüştü?
İki yılı aşkın bir süredir bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Birkaç cümlelik cevabı olmayacak, en önemli ve en büyük soru bu. Bu soruyu, sadece biz Türkler ve Türkiye’nin insanları değil, tüm dünya soruyor ve cevabını arıyor. Şimdilik şu kadarını söyleyebilirim: Tarihimize dönüp bakmamız ve bir kez daha yeni bir bakış açısıyla ve yeniden yorumlamamız gerektiği kanısındayım. Sorunun cevabını bulmak ve doğru cevaba ulaşabilmek için.
- Bu tecrübeyle siyasal İslam iflas mı etti?
Bir özgürlükçü, demokratik, işlerliği olan bir yönetim modeli ve seçeneği olmak anlamında evet, iflas etti. Mevcut Türkiye tecrübesiyle birlikte, kesinlikle iflas etmiş olduğu hükmüne varabiliriz. Siyasal İslam’ın Türkiye’de “derin devlet”in eline geçmesiyle tükenmiş olduğunu yukarıda söylerken, bir anlamda iflas etmiş olduğunu da söylemiş oldum.
Cengiz Çandar
Bütün yaşananlardan sonra ruh halimi özetleyen budur. Herkesin aklına gelebilen soru şu: Acaba pişman mı, kendisini kullanılmış görüyor mu? Kandırılmışlık duygusuna kapılıyor mu? Aldatılmış sayıyor mu?
Hiçbiri değil. Kısacası bir Sisyphus durumu! Ben gözünü Türkiye için mücadeleye açmış bir kuşağın mensubuyum. Dünyanın altüst olduğu, daha önce birkaç yüzyıla yayılan gelişmelerin birkaç yıl içinde yaşandığı bir dünya ortamında yol aldım. Bu hayatı yaşadığım için ne pişmanım, ne kimse tarafından kandırılmış ya da aldatılmış duygusuna kapıldım ve ne de kendimi kullanılmış olarak görüyorum.
Ama gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum. Bugün Türkiye’nin başında bulunan bazı insanlara ve en başta “Tek Adam” olarak ortaya çıkan şahsa dair yanılgılar yaşamış olduğum da bir gerçek. Bunu inkâr etmek, insanın kendisini ve herkesi aldatması demek. Benim kafamı bugün asıl kurcalayan, niçin yanılmış olduğum ve yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğine dair. Yani, niye yanıldığımın cevaplarını ve 2000’ler Türkiye’sinin ilk 10-15 yılında hiçbir konuda yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğini, mümkün olup olmayacağını içtenlikle araştırıyorum.
Şimdilik bulabildiğim cevapların bazılarını sıralayabilirim:
Mevcut iktidar mensuplarının, “derin devlet” denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim. Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim.
“Bunlar zaten böyleydiler. Sen görememişsin, aldanmışsın, kandırılmışsın, kendini kullandırmışsın” ithamında bulunanlara ki böyleleri, Kemalist-ulusalcı çevrelerde epey varlar kulak asmıyorum. Onlar, sanki bugün gelinen noktayı baştan beri görebilmişler; öyle davranıyorlar, benim gibileri ithamdan vazgeçmiyorlar. Doğru söyledikleri bir şey yok. Doğruları, durmuş bir saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi bir şey. Durmuş bir saat gibi onlar.
"Ergenekoncu-ulusalcılar bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar"
Aslında, bu “Ergenekoncu-ulusalcılar” bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar. Hatta, iktidarı Tayyip Erdoğan ile birlikte paylaşmaktalar.
Bana gelince, askeri vesayete karşı mücadele vermiş olmaktan, ülkem ve halkı için demokrasi istemekten niçin pişmanlık duyayım? Türkiye’nin Avrupa Birliği rotasında yürümesi için mücadele etmiş olmanın aldatılmışlığı, kandırılmışlığı, kullanılmışlığı olabilir mi?
Ne var ki, gelinen noktaya bakarak, “Bu kişilerle beraber olarak tekrar aynı mücadeleyi verir miydin?” diye bir soru sorulsa, büyük bir gönül rahatlığıyla “Evet!” diyemem doğrusu. En azından, 28 Şubat’ta yükseköğrenim hakkından yararlanamayan ve kamusal alanda ayrıma uğrayan başörtülülerin hakkı ve özgürlüğü için mücadele vermiş olmaktan ötürü, bunu bir demokratik hak olarak görmeye devam ettiğimden ötürü pişman değilim ama o başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını görerek, yine aynı durum ile karşılaşsak, kendimi bundan yirmi yıl önceki gibi helak edeceğimi hiç sanmıyorum. Sorulsa, “Haklarıdır!” derdim kuşkusuz ama kendimi onlar için helak etmezdim doğrusu. Doğrusu, benim gibi bir insana bunları söyletmeyi başardıkları için, durup düşünmek lazım.
Duyduğum, ne pişmanlık, ne aldatılmışlık, ne de kullanılmışlık. “Peki ne?” diye sorulursa, kısaca söyleyeceğim şu: Büyük bir hayal kırıklığı! Evet, yaşadığım çok büyük bir hayal kırıklığı, derin bir hüzün ve üzüntü. Türkiye böyle olmamalıydı...
- Siyasal İslamcıların iktidar ve güçle tanışmalarının hem Türkiye ve hem de dünya için sonuçları ne oldu?
Lord Acton’un “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” diye bir sözü vardır. Sanki bu sözü, Türkiye’deki siyasi İslamcı hareketin AKP’nin 2011’den sonraki dönemini görerek söylemiş.
Başta Tayyip Erdoğan, iktidarı “mutlak iktidar” haline dönüştürmek için büyük gayret gösterdiler ve mutlak surette bozuldular. İktidar onları öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki, onları tahlil etmek ve yargılamak için “İslamcı” sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.
Dünyanın birçok yerinde, sayısız örneği olan, yolsuzluğa, kanunsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, zulüm ve baskıyla hükmünü sürdürmekten başka çaresi kalmamış bildik iktidar modellerinin günümüz Türkiye’sinde görüleni, AKP iktidarı. Ama tabii, AKP’nin “ılımlı İslam”ı temsil ettiği algısı yaygın bulunduğu, dahası “siyasal İslam ile demokrasinin bağdaşabilirliği”nin çarpıcı örneği olarak Türkiye’deki AKP iktidarı gösterilmiş olduğu için, yol açtıkları tahribat Türkiye’nin ötesine geçmiş durumda. Türkiye’deki AKP tecrübesinin, bugün geldiği nokta itibariyle artık “ılımlı İslam”ın bir iktidar alternatifi olarak kabul edilebilirliği ve düşünülebilirliğinden söz edilebilir olmasını tasavvur edemiyorum. Aynı şekilde, “siyasal İslam ve demokrasinin bağdaşabilirliği” de artık çok şüpheli bir önerme haline gelmiş durumda.
Siyasi İslam, Tayyip Erdoğan’ın AKP’siyle birlikte, “derin devlet”e teslim oldu, “derin devlet”in eline geçerek, Türkiye örneğinde tükendi. Devlete hâkim olmadı, devlet onu ele geçirerek, bir anlamda bitirdi.
- Her şey iyi başlayıp neden fiyaskoya dönüştü?
İki yılı aşkın bir süredir bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Birkaç cümlelik cevabı olmayacak, en önemli ve en büyük soru bu. Bu soruyu, sadece biz Türkler ve Türkiye’nin insanları değil, tüm dünya soruyor ve cevabını arıyor. Şimdilik şu kadarını söyleyebilirim: Tarihimize dönüp bakmamız ve bir kez daha yeni bir bakış açısıyla ve yeniden yorumlamamız gerektiği kanısındayım. Sorunun cevabını bulmak ve doğru cevaba ulaşabilmek için.
- Bu tecrübeyle siyasal İslam iflas mı etti?
Bir özgürlükçü, demokratik, işlerliği olan bir yönetim modeli ve seçeneği olmak anlamında evet, iflas etti. Mevcut Türkiye tecrübesiyle birlikte, kesinlikle iflas etmiş olduğu hükmüne varabiliriz. Siyasal İslam’ın Türkiye’de “derin devlet”in eline geçmesiyle tükenmiş olduğunu yukarıda söylerken, bir anlamda iflas etmiş olduğunu da söylemiş oldum.
Cengiz Çandar
17 Ekim 2018
Güle Serenatlar Yapmak
(ARANAĞME)
Tekmesiyle şişinene iflâh olmaz katır derim
Durmadan yemin edene her sözünüz kıtır derim.
Gönül ehli hâle bakar, dili tek reçete bilmez;
İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim.
Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti,
Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim.
Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar
En öncelikli sebebim evvel – âhir hatır derim.
Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür
Amaç et ile kemikse işte sana satır derim.
Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün
Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim.
Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü
Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim…
Bahaettin Karakoç
Tekmesiyle şişinene iflâh olmaz katır derim
Durmadan yemin edene her sözünüz kıtır derim.
Gönül ehli hâle bakar, dili tek reçete bilmez;
İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim.
Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti,
Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim.
Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar
En öncelikli sebebim evvel – âhir hatır derim.
Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür
Amaç et ile kemikse işte sana satır derim.
Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün
Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim.
Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü
Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim…
Bahaettin Karakoç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






