Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Fatma Savcı

akşamlara doğru yürümenin yoruldu adımları, buz tuttu hayallere giden bütün yollar Fatma Savcı Dağa gitmek ani bir karar değildi, iki yıl düşündüm. * Düşünün; ben Türkçe’ye hâlâ küsüm. Çünkü zorla öğretilmiş. Biz Kürtçe konuşunca öğretmen nar ağacı daha çok incitiyor diye nar dalıyla vururdu. Böyle öğrendiğin herhangi bir dille nasıl barışık olursun? * ...zorla öğrendiğim ve nefret ettiğim Türkçe’nin düşman dili olmadığını orada öğrendim. * Belki garip gelecek ama dağda bulunduğu yerde birini sevenler, savaşı çok romantik yaşıyor. Diğer yandan bir çatışmada olup da sevdiği ölürse, kalan çok değişiyor. * Eskiden daha yumuşakken daha sert duygulara sahip olabiliyor. Ya da romantize ettiği savaşın, aslında ne kadar katı ve gerçek olduğunu başka bir biçimde tekrar tecrübe ediyor. İnsan içindeki o yere, yıkmaya gücü yetmeyecek öyle geniş duvarlar örebiliyor ki. Ben en zor ve tahammül edilemez koşullarda şiire tutundum. İnsanlığımı korumaya, kendimi daha çok insan kılm...

Gönül Verme Ölüme

O, parlayan bir mercandı. Gökkuşağının saçaklarından, bir damla çiyle, kutsal bir sehere yağmıştı. Görülmemiş bir inci, denizin göz kıvılcımlarından gümüşsü bir güzellik, dökülmüş. Sonra tutamayıp kendini uslanmaz bir ses misali kimsesiz vadilerin kulağında yankılanmıştı. Mavi bir renk gibi geçit vermez bir dağın göğsüne yansımıştı. Amansız bir yarayı taşırken gidip çıkarmıştım onu, sedef bir dağın yüreğinin kabuğu içinden, kendi acıma. Soran’ı ilaç yerine, annesi dağdan ödünç almıştım kederim için. Soran bir mercan kayasıydı. Ömür parmağımın yüzüğünde uyuyordu. Görkemli bir kır çiçeği, susuz yurtsuz, yalansız rüyalarıma yaslanmıştı. Ceylansız bir yaban geyiği, Çığlığın kanatları üstünde, Fırtına neslinin rehberi, Yağmalardan artakalanların umut nesnesiydi. Ve o altın pul, dağın poşusuna takılı. Peki şimdi hangi dağın hüznüne sürgünsün Soran? Adresi belirsiz hangi kümenin gece yıldızısın? Toprağa emanet etmeyeceğim seni. Bedeninden bir damla düşerse nehirlerin ağzına, ...

Yalnız

Haykırışan kargalar Darmadağın uçuşuyor kente doğru. Neredeyse yağacak kar Yeri yurdu olana ne mutlu! Donmuş kalakaldın, Hanidir gözlerin arkada! Boşuna kaçışın, ey çılgın, Kıştan uzaklara! Dilsiz ve soğuktur binlerce çöle Açılan bir kapıdır dünya! İnsan senin yitirdiğini yitirse Bir yerlerde duramaz bir daha! Sen şimdi solgun, sarı Kış gurbetlerine lânetli, Hep soğuk gök katlarını Arayan bir duman gibi. Uç git, kuş, söyle ezgini Issız çöl kuşlarının sesiyle! Göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini Buzların, alayların içine! Haykırışan kargalar Uçuşuyor kentten yana, dağınık; Neredeyse yağacak kar Yeri yurdu olmayana çok yazık! Friedrich Nietzsche Çeviri: Behçet Necatigil

Daha Sonra

Şiirlerde daima farklı görünür. Başkalarınca yazılan cümleler okuyunca her şey açık ve kolay görünür. Yangına hâlâ dayanan bir kâğıt gibi, üstündeki kül izlerini pek hissedemeyen. Avlumda kül öyle kapsamlı ki. İlüzyon gibi. Esinlendiren bir resim gibi. Çoğu kimse kayıp güzellik hakkında yazar, aniden başa gelen ve terk edilmiş suskun bir kalbin içine sürünen talihsizlik hakkında. Ama ben avlum hakkında ve pencereden görebileceğiniz nehir hakkında yazmak isterim. Bir kül ağacı ile iki ıhlamur ağacı hakkında yazmak isterim -geçen gün yok olan. Masal mekanizması ansızın tamamen anlaşılmaz oldu benim için. Pencereden düşen küller, daha dün masa, yatak veya kitap olan siyah is, kimsenin pek düşünmediği birinin hayatı, boğazımda düğümlenip görüşümü bulandıran. El salladığımda hâlâ bir şey hissedebilir miyim acaba? Zvonko Maković Çeviren: Tarık Günersel

Kişi Yurdundan Uzak Kaldığında

Kişi yurdundan uzun süre uzak kaldığında, dili sadeleşir, saflaşır, hiç yağmur yağdırmayan bulutlar, mavi gökteki berrak yaz bulutları gibi. Bir zamanlar âşık olanlar bazen yine böyle konuşurlar aşkın dilini - kısır, her şeyden azade, değişmeyen, hiçbir karşılık uyandırmayan. Ama burada durmuş bekleyen ben, ağzım ve dudaklarım ve dilim kirli. Sözcüklerimde ruhun çöplüğü, şehvetin döküntüsü ve toz ve ter. Bu çorak toprakta, arzunun çığlıkları ve mırıltıları arasında içtiğim su bile karmaşık bir boruda işlemden geçirilip bana dönen sidiktir. Yehuda Amihay Çeviren: Onur Behramoğlu

Başka Dünyaların Haikuları'ndan

hem sımsıkı giyinmiş hem de uzatmış dilini kar tanesi yakalıyor Raj K. Bose

Sana bir sığınak yapabileceğimi ummuştum

26 Ekim 1976 Canım Winnie, Burada, böyle bir başıma, aileme duyduğum özlemi sakladığım bir maske takınmakta gayet başarılıyım, mektuplar için birisi adımı çağırıncaya kadar hiç acele etmeden beklemekte. Ayrıca ziyaretlerden sonra da hiç salmıyorum kendimi, hemen eski halime dönüyorum, her ne kadar bazen kendini buna zorlamak çok canımı acıtsa da. Duygularımı bastırmak için sürekli mücadele veriyorum; tıpkı bu mektubu yazarken yaptığım gibi. Sen gözaltına alındığından beri yalnızca bir mektup aldım, 22 Ağustos tarihli. Ailenin durumu hakkında hiçbir şey bilmiyorum, mesela kira nasıl ödeniyor ya da telefon faturaları, çocuklarla kim ilgileniyor, masrafları nasıl karşılanıyor, çıktığında iş bulabilecek misin, hiç bilmiyorum. Senden haber alamadığım sürece burada endişe içinde kupkuru bekleyeceğim, tıpkı bir çöl gibi. Kaç kez içinden geçtiğim Karo Çölü geliyor aklıma. Sonra Afrika’ya gidiş gelişlerimde, Botswana’da da gördüm çölü; sonsuz kum engebeleri ve tek damla s...

Sevgilimsin

Sevgilimsin, kim olduğunu düşünmeye vaktin yok, yapacak işleri düşünmekten Kalabalığın içinde kalabalıktan biri Gecenin içinde bir yıldız, yitip gitmiş çocukluk gibi Sevgilimsin, ak dişlerini öpüyorum, aralarında bir mısra gizli Dün geceki tamamlanmamış sevişmeden Sevgilimsin, boğuk aşkım, kanayan gençliğim Uçuruyorum seni çocukluğuna doğru Kanatların yoruluyor, ter içinde kalıyorsun Gece yanı başımda bağırarak uyanıyorsun Her sabah el sallıyorum metalle karışmana Sevgilimsin, arasına bir kâğıt koyup erteliyoruz aşkı Otobüslerde ve trenlerde kaçamak yaşanan Ve bedenlerimiz kana kana kanayamadan yan yana Ataol Behramoğlu

İnsan Kendisinin Rüyasıdır

İnsan kendisinin rüyasıdır Geçerken bir uçtan bir uca ömrünü Yaşanılanlar anıya dönüştü mü Geriye bir rüyadan izler kalır Kimdi o çocuk ben dediğim O delikanlı ben miydim gerçekten Şimdi bir tren penceresinden Başka yaşamlara bakar gibiyim Zamanı eksilten saniyelerden Sevinçlerden, üzüntülerden Hangisi düş, hangisi gerçek Sonunda sanki her şey eşitlendi Geriye şiirler kalacak belki Rüyanın gerçekliğine tanıklık edecek Ataol Behramoğlu

Bir Kenti Bırakırken

Bir kenti bırakırken anımsanan Daha çok küçük şeylerdir Bakkalın borcu ödenir Ve uzak bir tanıdığa rastlanır son anda Bir kent nedir ve bir insana Bıraktığı şey nedir bir kentin Uzayıp giden tozlu yollar Sonuçlanır yassı dağlarla Bir kenti bırakırken, alışılmış– Bir şeydir bırakmak bir kadını da Yürürdün koruluklara Yüzünü taşıyarak onun Ve çayların akışında her zaman Eskiyi anımsatan bir şey vardı Bulanık olduklarından mı Yoksa yaz mı eskirdi usulca Yazlar kentler ve kadınlar Bir aşkı bırakmanın buruk tadı Bütün çocukların ve bütün Şairlerin hep yaşadığı Ataol Behramoğlu

Yazdım Yeryüzünün Kalbine

Gece sessiz. Sızıyor balkondan odaya usul kalp atışları şehrin unutulup gidecek yaşanan bu an´da zamanın bulanık sularında. Ey! Dünden bugüne taşınmış eşsiz kederiyle kabul gören geçmiş. Yazdım, harf harf yazdım yeryüzünün kalbine, acıdı kalbim. Her veda kaybedilmiş bir topraktı bedenimden ve aşk titreyen kandilleriyle sonsuz gökyüzü. Kapısı sert çekilmiş odalarda kendine terk edilen aşklardan döndüm, sonu aşka varmayan yollardan tekrar tekrar kendimden döndüm, ardımda yüzleri silik, soluk kalabalık… Sevdiler beni, sevdiklerim oldu, bir yerlerde çarpan bir pencere, dağılan kalabalık. Gece sessiz. Sızıyor balkondan odaya usul kalp atışları şehrin unutulup gidecek yaşanan bu an´da zamanın bulanık sularında. Oya Uysal -Uzak Olan Sendin-

Tablo

Yüzümü pişirmiyor içimdeki cehennem yüzyıllarımın uçan sayrısı ağaç dallarında titreyen matem Ben her dem kendim içreyim kehribarî bir füsun dağarcığımda tortulanan arzular. İpeksi bir tutku mayalanır azdırılan her zerremde Ben Hangi çağın kalbine sıkılan ölümüm hangi dirim anından fırlayan en son insan gergin bekleyişler sızıyor ağzımın kenarından bir balona üflenen son direncim büzüşen soluğumdan Nefsimi kurumaya terkettim aşka dair değildi hiç bir şey kreması bol tutkular mezatında vuruldu duygularım düştü fitili Derisi yüzülen günlerle bekledim ellerinde parıltılar taşıyan o sancıyı o sancıyı bekledim o sükun dağdağasını Yüzümü pişirmiyordu içimdeki cehennem Aşk son tablosuydu asrımın gönülden indirilen duvara iğnelenen. Erdal Çakır [Sır Gölgeleri'nden] Kaynak: http://erdalcakirdotnet.wordpress.com/2012/07/26/tablo-6-2/

Sultana Mektuplar 1

Ellerin yüreğin olmakta ellerimde Bir sıcak öyküye yaslanır bu şehrin akşamları Yarı yaşanmış gün ortasından Kopardığımız bir andır göğsümüzde gürleyen ağrı. Her kaçırdığın bakışında kendime yakalanıyorum Utanıyorum ve saklıyorum ellerimi Saklanıyorum senden, kendimden İkindi sonrasından ve tevbemden. Kaybettiğim her adres gönlüne çıkar Ben hep kaybolduğum şehirlerde bulurum kendimi Soruyorum toplayıp bütün sorularımı Bu şehrin kalbi var mıdır senden başka. Gidersem bir ince silüettir hatıraların kalbi Gelmek gitmemektir derim Gidememektir bakışının düşmediği yere Geceye, gündüze ve güneşin doğduğu yere. Erdal Çakır [Sultana Mektuplar, Nisan 2011]

Kaçak Yolcu

Öğleyi hızla geçerek bir ayrılık ikindisine uğruyor zaman. Yaşlı ve yorgun ruhum vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan Gülücükler öpüşler sunuyor bana kırık bir kapıdan odama sızan akşam Keklik sekişleri ve ötüşlerle göz kırpımlık bir anda beliren doğrudan. Katlanarak akıyor duru bir su zaman artık hiç bahsetmeyeceğim ben ruhumdan. Bedenim gibidir ruhum da kalabalık önünde soyunmaktan utanan. Öylesine mahcup başını yerden kaldırmayan hayır hayır bahsetmeyeceğim ben ruhumdan. Ah! devinen kanı bedenimin bir dursa bahsetmeyeceğim ben artık hiç ruhumdan. bulunsa sabah gibi bir taş başucumda dinlenecek ruhum da su uğultusundan Hüseyin Atlansoy

İstersen

"Çünkü sen beni, bir annenin kucağındaki bebeğin gözlerinde, yolunu kaybetmiş bir avarenin çaresizliğinde, bu şehrin sessiz çığlığında, bir ihtiyarın titreyen elleriyle yudumladığı çayın kokusunda görürsün istersen.."

Eğer anılacaksam, kalbimle anılmak isterim.

Hüseyin Atlansoy: Şiir yazmasaydım bir hayatım olmazdı (SÖYLEŞİ) O bir kaçak yolcu. Şiiri aramaya çıkan bir ‘Evliya Çelebi’. Kıyıda bir İntihar İlacı şairi. Muhalif bir duruşu ‘zenci’ bir sureti var. ‘Her zaman ve her yerde Kızılderili’. Uzun yıllardır merkezden uzak mütevazı bir hayat sürüyor. Hüseyin Atlansoy’dan (44) bahsediyorum. 80 kuşağının en önemli şairlerinden olan Atlansoy’un 1983-2005 yılları arasında yazdığı şiirler, Hece Yayınları tarafından ‘Su Burcu’ adıyla bir kitapta toplandı. 2005’in son günlerinde okurla buluşan Su Burcu, Atlansoy’un ‘İntihar İlacı’ (1985), ‘Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’ (1987), ‘Şehir Konuşmaları’ (1990); ‘İlk Sözler’ (ilk üç kitabın toplamı-1998); ‘Kaçak Yolcu’ (1998); ‘Karşılama Töreni’ (2005) adlı kitaplarıyla, çeşitli dergilerde yer alan kitaba girmemiş şiirlerinden oluşuyor. Son yirmi yılda Türkçenin güzel şiirlerinde imzasını gördüğümüz Atlansoy’la söyleşmek üzere Ali Çolak ve Can Bahadır Yüce’yle İstanbul’dan yola çıktığımızda kar ...

Kalbim Unut Bu Şiiri

Uğuldayan ve hep uğuldayan Bir orman kadar üşüyorum şimdi Yanlış rüzgarlar esiyor dallarımda Yanlış ve zehirli çiçekler açıyor Kanımda kocaman gözleriyle bir cığlık Su ve ses kadar beklediğim Ne kaldı geride, bilmiyorum Uzanıp uyumak istiyorum gölgeme Yine sarılmak o kocaman gozlerin Uğuldayan rüzgarlarına Bir acıyı yaşarım bi zehirden Çicekler üretirim kömür karası Uçurum kadar bir yalnızlık Yaratırım kendime, atlarım Anısı yoktur küçük rüzgarların Yapraklarım yok artık kuşlarım yok Büsbütün viran oldu dağlarım Ezberimdeki türküler de savrulup gitti Ömrümün karşılığı kalmadı sesimde Sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü Yanlış daha baştan yanlış Bir şiirdi bu, biliyorum Ye belki ömrümüzün yakın geçmişi Bu kadar doğruydu ancak, kimbilir Kalbim unut bu şiiri Ahmet Telli

Sözcükler IV.

I Bazı sözcükler yaralı doğmuştur. İyileşmez. Akışı uzun gece. II Anlam değildir sözcüklerden beklenen İçiçeriktir. III Sessizlik de üretir sözcükler. Ama kullanmazlar. IV Bazı sözcükler miyop, kısa boylu, kel kafalıdır. Varlıkları kuşkuludur. (Kabalistler kuşlarla konuşabiliyorlardı) V Her şey konuşur evrende. Sözcük sonra gelir. VI Ben nesnelerin tabuluğu gibi sözcüklerin de tabuluğuna bağlıyım. Bu uçurumu hep yaşarım. İlhan Berk

Kapı Ağzı

adam gibi çek bacaklarını değil yüzünü kaşının altındaki tazecik yarığı çek kaşından taşıma... şu parlak kırmızıyı korkulukta gevşeyen parmakları kırılan tırnakları çek flaşı kapat kız, ay çatlatan ondört şimdi anladın mı bazı sokaklar niçin gözetlenmez bazı kalın enseler, eşkaller seçilmesin diye yaz bunu geçmesin diye bazı plakalar kayıtlara bazı büyük siyah camlı arabalar büyük ve siyah camlı kalabilsin diye onu bir kedi yavrusu gibi attılar nasıl attılar!        oy küçüğüm kucağımız buz gibiydi yaka paça onu kucağıma fırlattılar alnı burnumda saçları omzumda d  a  ğ  ı  l  d  ı dayan ha dayan güneşe az vardı hadi yaz! duymuyorsun dimi beni duyma yaz rabbim bana bir el!bağırdım rabbim bana bir el! avaz avaz tir tir titrerken kucağımda buz gibi küçücüğüm ter ter titrerken etine sinen ne varsa koyu kara acı sinmeyen ne varsa içine: yabancı içinde dinmeyen ne vars...

yalnız kalan kadın ağıdı

korkunun gölgesiyle iner akşamlar isli lambalar yanar usulca kimsesiz kalan kadın karanlığın soluğunu yüzünde duya duya bir fısıltı gibi geçer odadan odaya yağmurun sesi inince gözyaşları da boşanır ipince içi sıra konuştuğundan belli söylenmedik sevgiler kalmış kurşun geçirmez bir yalnızlık edinmiş sinesinde sıcak sakladığı hayra yorulacak düşler bakraçlarda balkıyan su aydınlığı çocuklar çekiştirir eteklerinden ocakta gizli masallar söyleyen ateş kış kurusu ağaçlarda karamsar kuşlar yalanlara sığınmış güleğen yüzü söylenmedik acılar kalmış en sapa anılar birden önünde aynaların hüznü bu, derin karanlığın saçlarını ne zaman çözmüş, anımsamıyor anımsamıyor son gülüşün kırsak kahkahasını her şey örtülü bilinmez bir zamana bırakılmış günün ağarması bile; söylenmedik sevinçler kalmış yanında kimse yok uyandığında düş dağınıklığıyla karışmış her şey çıkıp giden kimdi yatakta unutup sıcaklığını bir söz olup odaları dolaşan ılık görüntü, sonsuz yanılsama söylenmedik sanrılar kalmış bir ...

Ağır

ilkin onun çocuk gözlerine baktım yıldızlı bir gök dağlara doğru iniyor tembel tembel soluyan deniz sakin karanlıkta beraber yürüdük akşam vakti titrek bir mum ışığı kadar mahzun yarısı kapalı bir pencereden geliyor bir türkü kenara çekilip biraz durduk eskiden o türküden daha mahzunduk nasıl çatlarsa dal uçları arzuyla öyle istekle geçiyor bulutlar kurumuş ağaç kabukları yaşadım diyor birden başlıyor ıslak sabahlarıyla günlerimiz dudaklarımız söğüt yaprakları kadar memnun geceleyin bir çoban ateşinde dünyamız yanmaya başlıyor kurumuş otlarıyla ağlamayı unutuyoruz nar çiçekleriyle beraber soluk soluğa geçen günlerden haber yok haber yok denizin kıyısında ay ışığından baudelaire'le birlikte sakin ol diyoruz kedere bir düşse gözyaşlarımız sabrın kara taşına tekrar gün ışığına uzanır yapraklarımız nasıl yaşarsa bir nilüfer çiçeği sessiz tenha dağ yamacında öyle duruyor kulübemiz gözlerimizden atmışız düşmanca yaşları dimdik ayakta duruyoruz biraz mahzun insansız kıyıların uzağından ge...

iki ateş arası

bir şey söyle, yorgunluğumu alsın eski sevgiler ışıldayan bir şey gülüştüğümüz günlerin aydınlığı vursun yine yine uzun yazların geniş öğlelerinden kuş sesleri gelsin gölgelere sığınalım o rüzgâr bulsun bizi salınan dallar eğilsin su sevinci çarpsın yüzümüze özledim, çok özledim toprağa uzanıp sırtüstü göğün derinliğine dalmayı kuşlar ve bulutlarla komşu coşkudan kıpır kıpır kanım özledim, çok özledim şimdi örselenmiş o tertemiz duyguları içten insan yüzlerini o günler öyle duruyor mu orda ömrümüzün gizli tarihinde nereye koştuk, nereye vardık böyle içimizde örümcek ağları zakkum acısı dilimizde yanık ormanlar yıkılmış şehirler gibiyiz en küçük belirti yok, nabzımız durmuş topla soluğunu gençliğimizin, üfle "hayat öpücüğü" kıvamında bir şey söyle Hüseyin Yurttaş Yirminci Yüzyıl Ağıtları/Bilgi Yayınevi

Dilek

Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi Bu bahar gününde, dertliyi, ümitsizi Terfi etmiş memur, sınıf geçmiş öğrenci Kadını, erkeği, yaşlısı, genci, Bir bayram sevinciyle, kol kola sokaklarda Sevgililer, baş başa, muratlarına ermiş Çocuklar el ele, bir halka oluvermiş Görmek isterdim camlardan, odalarda oturmuş Radyoyu açmış, küçük sofra kurmuş Yol, meydan, dere, tepe, dağ, bayır, kır Vapurlar limanlarda yola çıkmaya hazır Gazinolar, plajlar, sinemalar açık Her dilden bir şarkı, her dudakta bir ıslık Ne yoksul âhı, ne dul hıçkırığı, ne hasta iniltisi Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi. (1954) Ziya Osman Saba

Bu Şiir 30 Mısralık Bir Sevda Şiiridir

Çok sıcak bir günde Misafirliğe gittik. Uykudan kalktı, yanımıza geldi: Sıcaktı her yeri. Açık pencereden rüzgâr geliyordu Ağır bir öğle faslı çalıyordu radyoda. Çok konuşmadık, yalnız bakıştık. Geçen yazdan daha sevimliydi. Taramıştı saçlarını, Kahverengi elbisesi vardı. Şöyle bir bakışta vücuduna, Altüst ediverdi dünyamı. Biraz da bahçede oturduk, Çocuklar geldi hep beraber. Dalıyordu arada bir, Konuşmuyordu, Halbuki geçmiş günleri hiç açmadık. İnsan yaşlandıkça anlıyor Hayatının en güzel günlerini Kadınlar öyle kolay anlaşılmıyor. Farkına varmıyor insan yaşadığının. En sıcak günlerinde Mayısın Sessiz sedasız sevişiverdik. Parklarda, duvar diplerinde, Caddelerde akşamüstleri, Gençliğimizin en iyi günlerini yaşadık. Biraz sonra çay pişirdi Kalktı çiçek topladı, Akşamüstü eve dönüşümüzde Hava daha sıcaktı. Edip Cansever -İkindi Üstü-

Güney Hastalığı

Ben dostum vaktiyle bir güney şehrine gittim, Yanımda – sevince öyledir! – dünyanın en güzel kızı vardı, Ama neyleyim ki içimde yine o garip sızı vardı, Sonunda, o güzel günlerimi berbat ettim. Eylüldü dostum, aylar içinden Eylüldü, Ateşi düşmüştü artık hummalı kalbimin, İyileşmiştim dostum, sonra o akşam üstlerinin Her saati bir altın yaprak olup döküldü. Uzanmıştım boylu boyunca güney düşüncesine, Bilirsin aşk havaları insanı sarhoş eder, Bir şarkı tutturur insan, ezberler gider, Gariptir, inanır böylece, vurulur kendi nağmesine. Ben de akıp gidiyordum gökyüzü üstünden, Bir Güney denizi, bir güney güneşi ki, bilemezsin, Yalnız olamazsın elbette, orada yalnız olamazsın, Biz de içiyorduk sarhoş oluyorduk aynı kadehten. Hâlâ nasıl özlerim bilir misin, bir akşamı her akşam, Antalya deyince bir portakal düşer, Ah, bilemezsin hâlâ, o hatıra güneşler, Yalnızlığının karlı vadisinde dinlenen adam. Orada güneyde eski bir şehir görmüştün dostum, Yıkık tiyatrosu kalmışt...

Her Akşam ki Yolumda

Her akşam ki yoluma koyulmuş gidiyorum. Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun. Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn, Bir cami eşiğine yatıversem diyorum -Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum! Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun; Bu akşam, artık seni anmayan İstanbulun Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum. Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum. Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık, Sana az daha yakın yaşamak için artık, Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum. Ziya Osman Saba

Kışa Giderken

İndirin perdeleri, indirin perdeleri… Sonbahar ağaçlarda ağlarken yaprak yaprak. Hışıldayan bu altın yağmuruna dalarak, Dinleyin içerimde serinleyen kederi. Çekin, önüme çekin şu yerdeki minderi, Sükûn, beyaz bir gömlek gibi ürpersin bırak. Çın çın çınlarken uzak, çok uzak bir çıngırak, Ah, indirin camlara bembeyaz perdeleri. Sonbahar, ölen günle basamakta duruyor, Saniyeler kafese bir el gibi vuruyor, İsterse hemen yarın evim örtülsün karla. Ferah veren bir rüzgâr olacak ıstırabım, Şimdiden kilitlendi her fırtınaya kapım. Senin belinde sarkan bir gümüş anahtarla… Ziya Osman Saba

Kalp, çölde rüzgarın içini dışına dışını içine çevirip durduğu ağaca takılmış bir tüy misalidir.

Resulullah (sav)'a birlikte demirci Ebu Seyf radıyallahu anh'ın yanına girdik. O, Resulullah (sav)'ın oğlu İbrahim'in süt babası idi. Aleyhissalatu vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra yanına tekrar girdik, İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalatu vesselam'ın gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh: "Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah'ın Resulü?" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Ey İbnu Avf! Bu merhamettir!" buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle söyledi: "Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrahim! Senin ayrılmandan bizler üzgünüz!" (Kayıt No.: 5423) Resulullah (sav)`ın alinden birisi vefat etmişti. Kadınlar, arkasından ağlamak üzere toplandılar. Hz. Ömer (ra) onları bundan men etmek ve geri çevirmek üzere kalktı. Aleyhissalatu vesselam müdahele edip: "Ey Ömer! Bırak onları, çünkü göz ağlayıcıdır, kalp ızdıraba ...

"Rabbin, onların, sinelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir."

2:7 - Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır. 2:10 - Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır. 2:74 - Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir. 2:88 - (Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): "Bizim kalblerimiz kılıflıdır." dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler. 2:93 - Bir zamanlar size, "verdiğimiz kitaba kuvvetle sarılın ve onu dinleyin." diye Tûr'u tepenize kaldırıp mîsakınızı aldık. (O yahudiler): "Duyduk, dinl...