Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ahmet Oktay etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

AZ KALDI KIŞA

Gitti son leylekler. Az kaldı kışa; bir ayin sesiyle indi pancurlar; içimde bir sızı, çöktüm bir taşa, dönüyordu tepemde aç martılar: Ürktüm de kumsaldaki tenhalıktan: medet umdum aşkların anısından, ne yazık, ne yazık! Siyahtı aşklar. Sessiz, önünden geçtiğim bahçeler; poyrazla kımıldıyor bir salıncak; gidiyordum hayallerle beraber; neyin imiydi birden düşen yaprak? Dedeevini özledim içimden, karaduta uzanmak pencereden; çalarken komşuda eski taş plak. Sırrın dibine bak! Igvadan ürkme, diri ve ölü gör Eurydike'yi; Gömülecek kendi efsanesinde her insan, olgunlaştıkça ezgisi. Ayna açıldı artık. su damıtık. birikirken bellekte kalabalık; anladım, kederdir her kalbin içi. Gördüm kırık bir ayna parçasında solgun yüzümü. Karaduygulu bir suret: Zamanın kadranında mıhlı, uyuyor eski bir uykuyu. Baktım kalıntısına yanık köşkün, küller parçası dantel bir örtünün: sezdim varoluşa sinmiş korkuyu. Lüksler yanan köy kahvelerinde demiryolcularla rakılar içtim; kendimi dinlerken kederlerinde, yan...

BİR KEDERİ DUYUMSAMAK

Mutfağa girdim üçüncü sabah, açık kalmış o günden indirdim perdeleri, yansıyıp durdu bir kaşığın üstünde aralıktan sızan güneş. Çayı demledim, kurdum sofrayı, pembe çiçekli fincan, tuzsuz beyaz peynir, zeytin ve gül reçeli. Tarifini kimden almıştın hiç sormadım. Biraz gürültü ettim ekmeği keserken, “dur kalktım, dağıtma ortalığı” diye seslenmedin içerden. Anladım sessizliğin dilini öğreneceğim. Bardağı, iskemleyi, saati dinlemeyi, “Sözcükler gerek bana” dedim birden “gecemsi, zamanlardan süzülmüş bazaltsı yeni sözcükler”; bağırıyor muydum, mırıldanıyor muydum? Usulca topladım sofrayı, fincanını çatal bıçağını sakladım mutfak dolabının en alt gözüne. Yatak Odasına geçtim. Yastığını, yakası oyalı geceliğini dolaba kaldırdım, elinle işlediğin örtülerden birini yaydım üstüne, kilitledim kapağı. Bilmem açar mıyım bir daha? Çalışma evime yöneldim: Üç dört adım, Elpenor’u dinleyerek geçtim avluyu; bunca yıl hangi sılayı özledim ben hangi çehreyi? Torunum yok bilmem yaşadım mı oğlumla? Kitapla...

YILLIK BAKIM

İnsan çekmecelerini de temizlemeli zaman zaman, Kalbini de! Çürüme içerdendir çünkü: Zarf ve Kabir, sararsa da kunt görünür. Mürekkep ve Beden kayıptır. Sevinçli bir gündü ve hazırdım her türünden cenaze törenine. Daha dün birinden dönmüştüm ve mazî kadar uzaktım ölüden. Kimden duymuştum anımsamıyorum; ama şöyle bir özdeyiş yazmak istiyordum yatak odamın duvarına: Anılardan Kurtulun! Ama anılarım neydi benim? Babamdan, amirlerimden, karımdan, polislerden ve komutanlardan kurtarabildiğim ne kalmıştı? Nive erkeklerin de bir çeyiz sandığı yok acaba? Niye gömülmüyoruz onunla ve sevdiklerimizle? Ah! Mansur'u kiminle gömeceksiniz? Nesimi'yi kiminle gömeceksiniz? Kendi fetvasını veren Bedrettin'i kiminle? Onlar hâlâ kıyamdalar ve gül kokuyorlar. Ben de tek hazinemi açtım: üç çekmece. Kurtulmak için. Mutad yıllık temizlik. Herkesin pisliğinden, kendi pisliğimden. İnsan etrafıdır elbet. Mansur uğulduyor işte "Dostum ve üstadım İblis'le Firavun'dur". Ahmet Oktay  ...

İnsanın Gurbetleri içinde

Gecesel bir yer altı sesiydi kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler; açıkta lüfercilerin parıldayan lüks'leri. Av vakti, o tedirgin kaşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki oltadan ışığın yalımına kapılan. Yanılsamalar ve aldanışlar. Beklediğim inmedi trenden bir söylen olacaktı dönüşü; kara büyülere çarpılmaya hazırdım dönsündü yeter ki. Oysa kıpırtısızdı istasyon; öyleyse kırmızı bir mendille kimdi el sallayan geçen akşam? İnsanın gurbetleri içinde; sürgün yeri bu yüzden tanıdık ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi. Gide gide, yata yata bitmeyen yol değil, zindan değil; bedenin ve kırılgan sözlerin bahçıvanın budadığı dalın suladığı fidanın içinden geçen o karanlık menzil. Ezberimde tüm zulümler belleği öyle beslemez çünkü aşklar. Sevgililer! Bazılarınızı unuttum burnumda tütüyor bazınızın kokusu. Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış gülümsetiyor: parmakların arasında buruşturduğum hercai menekşenin o tuhaf hışırtısı. Vahşet vahşetle açıklanma...

Arthur Koestler

Soğuyorum Cynthia. Bir suyum:                                Yüzü yansıyor tek bir an, yitik oğulun: eli uzandı uzanacak kapı tokmağına baba evinin. Tül perde de aralanıyor sanki: sesi de yankılanıyor hâlâ duvar saatinin: paslanıyormuş gibi köhne bir gemi.                              Zamanlar tükendi Cynthia: Gidişimin yolunda dönüşümün ayak izleri. Giz nasıl da basit: Her yaşam bir adanış            Çaresiz adanışlar, soylu adanışlar: Zerket kösnünü ey beden diyor umutsuz, bir ağu ol, onulma. General Milan Astray: “A bajo la inteligencia, viva la muerte.”                                       Zamanı kuran acılar Cynthia. Bellek sürüyor izini yenilginin. Kül harlanıyor: Malaga düştü....

Kırlaştı Saçlarım

Seviştik. Sonra sokuldum kokuna su orguydun, efsaneni dinledim “ayrılık günü bir gül getir bana” diyen karlamış sesinle ürperdim. Kırlaştılar; saçlarımı okşadın şefkatle; ışıdı o solgun suret bir ormanın ruhuydu parmakların dağıldı sesimdeki şikayet. Ayrılık bilemem ne zaman gelir sen bir okul defteri getir bana çünkü sadece yazmak tesellidir çektiğimiz acıya bu dünyada. Kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum ölüme yargılı insan doğumda yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum Dünya mı? yaşadım yaşadığımca.. Sen de erken dolarsa vade eğer ne olur “beyaz bir gül at” ardımdan bomboş sokağa; dağılsın her keder. Ahmet Oktay

Heinrich Von Kleist

Tomurcukların daha duyulur duyulmaz bahçenin kuytusunda çıtırdayan sesi, puhununki yükseliyor; herkes bir yurtsama içinde. Kesiliyor söyleşi, tıkırtısı çay fincanlarının.                                                Orada anlıyorsun, eğildiğinde pencereden göz göze gelebilmek için kuşla: Gecenin Oğlusun. Bu sana sunulan andaç: Çocukluğunu değil yalnızca Gölün üstünde yanıp sönen ateş böcekleriyle konuşurdun saatlere; ormanın içinden yükselince de iniltiler, kanatırdın elini duyabilmek için acısını kapana tutulanın Gençliğini de taçlandıran Hep uçurumlar çekip durdu yolculuklarında: Öte'nin sorusunu kuruyordu tanın kızıllığında tütüp duran her büyü boşluk                                                         ...

Beşir Fuad

                                                        Enis Batur'a Gün doldu: Kendime bir aksisedayım. Ürktüm hep hayalâttan. Aklım bana açıkla: Yırtılan zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde buruşturuyordu validem. Kapatılmış ve leylî bakışlı mecnune. Ömrüm şimdiden "bir devr-i hüzün" ve kapkara matem: Diz dizeyim dalgın hayaletinle. Ufku sen misin seyreyleyen Darüşşifa'nın o tozlu penceresinden, ben mi? Vehimler ve cinnet korkusu bana mirasın. Ölü oğul da küçük, çıplak ayaklarıyla geziniyor sofada, çatının içindeki rüzgâr gibi. Ey hafıza! Kanıyor Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak: Koridorlarında usulca açan o Civzit mektebinin. "Gecede yazmayı mutad edindim" daha o zamandan. Sırdır çünkü yazı: Candan doğar ve âyân ettikten sonra sır olur.                     Nemsin benim ...

Yol Üstündeki Semender

Intiharla bir söyleşi bu kitap. Edemediğim ve edebileceğim intiharlarla. Her insan aklında en az bir kez öldürür kendini. Çünkü biliniyor artık; tek içgüdü değil yaşam içgüdüsü. Sözcükleri seçen kişi, zamanı sorgular durmadan ve bu güncel zorunluluk, isteyelim istemeyelim; tarihsel bir an’da ontolojik bir sorun olarak da belirir. Galiba şu intiharın kökenindeki soru: Onaylıyor muyum? Buradan bakıldığında, bir “öteye geçiş“ sorunu değildir intihar. Tam tersine: bir “burada oluş“sorunudur. Sartre’ı anımsayalım:“İntihar bir başka yoludur dünyada varolmanın.“ Camus’den yüzyıl önce Novalis yazmıştı: “İntihardır tek felsefe sorunu.“ Bu yüzden yaşamın da sorunudur. Yaklaşık olarak “her yerdedir yaşam“ diyor Seneca. Ama bu yaklaşım, dünyasının “aydınlık”tan görünüşünü yansıtıyor; gelgelelim bir de “karanlık” yan var tarihin içinde işleyen. Bu ikilemi şöyle dillendiriyor Sergei Moscovici: “Ölüme hayır demek yetmez yaşama evet demek gerek...

Virginia Wolf

Üşümesinden belli içimin: bitiyor yaz. Ufuk kör bir gözün ardı kadar boş. Geçiyor son kuş sürüleri mumların titrediği bir katedralde dinlediğim orgun sönüp giden yankısı gibi dinli- yorum kanatlarının sesini Ey üzünç diyorum: Yaşamımın toplamı, koyakların ıssızlığından damıtılmış bana kalan tek bilgelik. Üzünç: kolsuz bir askerin sakallı yüzü yansıyıp vitrinin camında 'kendini öldür' diye iç geçirince; tezgahda sızıp kalınca çocukluğunu ele veren göçebe yüreğin sözü, kucaklanmayınca artık sevgili beden ve gözyaşlarında parlayınca terkedilmiş baba ocağı Dupduru gözlerle baktın bana ey yitik çocuk: derede seyrederken kendimi ve öptün, ülkeler vadeden bir öpüşle Bu işte üzünç, bu işte onulmazlık. Yaz bitiyor: gece iniltisini emziriyor büzülüp toprağa doğru çekilen ağaçların, zaten yaralı belleğime daha bu sabah bir uçurum kıyısıymış gibi dalıp gitmiştim saksının çatlağına,bahçede yürürkende ayaklarım yapraklara gömülü, bir kez daha Rhoda'nın sesiydi:...

Ölümün Bıyıklı Bir Resmi

Bilmiyor Rembrandt daha, yalnız peynirden  ve akarsulardan konuşuyor  değirmenci Felemenk; nice acılar süzdü paletinden  Paris yollarına düştü ama  henüz Van Gogh da çırak. Cesaretin bebeklikten başladı,  boya dediğin zaten  tüfek gibi kullanılır  haylazlığa, şuna buna karşı. İki tur danstan sonra  alnın alnından öperdi ustan Picasso  masmaviye kesince  birazdan bu kırk yıllık kavak. Boş ver ılımanlığa falan  nasılsa vaktin var coğrafyaya  kışın da gitmesin leykekler  oturt bakalım bacanın üstüne,  kar da yandan çarklı yağsın:  bir muştu gibi dinleyelim  damlara, koyaklara inen sesini. İmzanı at, portakalını ye,  böyle yapılır sevinç resmi. -Sevinç nedir baba? Çarşıdan döndüm nar ayıklıyorum sana  parmaklarım uçtu uçacak,  diyelim günlerden Pazar  ütünün kordonunu onardım  boyadım mutfaktaki dolabı,  ellerimin sevinci de bun...

Borçlu Öleceğim Herkese

Nerde okumuştum, bilmiyorum kim söylemişti: ‘kimseye borcum kimseden alacağım yok’ diye. Tumturaklı bir cümleydi; tuhaftı da, ekonomik terimlerle dillendiriliyordu özgüven. Gerçekten hayaletlerinden kurtulmuş biri miydi bu? Ne teşekkür, ne şükran; alçakgönüllülük ve bağışlama; yoksanmıştı hepsi. Sadece ürkütücü bir kendini beğenmişlik. Birebir alırsak sözcükleri bilge Lao-Tzu’nun deyişi uygun düşüyor bu övünmeye: ‘Önemli olan duvarları değil odanın. Kapladığı boşluk.’ Yaşadım ve gördüm: aynasıyla konuşanlar, yitip gittiler aynalarıyla. Kulüp 12’nin Amerikan-bar’ında ‘caz müziği dinliyorum’. Keşke yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de diye geçirirken gözlerimi kapatıyor biri. Usulca dönüyorum: Çirkin Kral; kravatsız, beyaz ceketli. Kaç yılındayız ne zaman geldik Ar Sineması’nın fuayesine? Özlemle sarılırken, kolumda hissediyorum kabzayı. ‘Sana’ diyorum ‘on lira borcum var, Pasaj’da almıştım. Karlı bir geceydi hiç unutmam’. ‘Boş ver’ diyor, yağmurun dindiği ...

Geç Saat

Yorgundu. Düş görürken -ölmüş müydü ölüyor muydu? fidana dokunduğu an açıvermişti gonca- elinden düştü kitap kalem de şuydu altını çizdiği cümle: Kierkegaard'tan, "Üzüntüm, kâl'amdır benim" Ahmet Oktay

Bengi İz

Bir kahkahayla silkindim dalıp gittiğim mektuptan; yaşam hep böyle uyarır bizi, katıksız neşeye dönüşür altunî bir sesle en derin kederler; mutlu bir düşteymiş gibi zamanın dibinden gülümser, artık yanaklarından öpemeyeceğimiz sevgili yüzler. Budur odaya süzülen mehtabın, kurumuş eski çeşmenin açıklayıp durduğu bilgelik ve giz Sevinç de olgunlaştırır kalbi acı ve ayrılık gibi; süzülüp dibe çökeldikçe anılar anlarız ki çürüme ve tohum süreçtirler. Yine de yetmez zaman gecenin ve kitapların söylediğini çözmeye, kaç kent, kaç aşk terk edilmiştir; sinmiştir ölümler satırlara bir koku gibi; hep bir şeyler kalmıştır geride asla unutmak istemediğimiz Yüzyıllar içre konuşur farklı yazılar, solar, yıpranır meşin ve parşömen bellekte kalır o bengi iz. Ahmet Oktay

Gerard de Nerval

Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine Yanar akşamla caddede vebalı lambalar, Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine; Redingotlarıyla mumya gibi otururlar İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman. -Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman- Demek isterim, alımlı kadının birine. Çünkü kanar "bir mezarda bırakılan aşklar": Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben, Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten. Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna: Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna, Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar. Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı'ndaki giz: Herkes iki'dir. Ben kimin öteki adıyım? Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz. "İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar" Ve "akıl ürünleri delilikten de çıkar" Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın. Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam, Çekil! Çünkü "siyah ve beyaz olacak gece....

Ten Orda Yırtılır

Karlı dağı tarttım ve söğütlerin gölgelediği dereyi. Eşittiler yeşim taşının oluştuğu ve bebeğin memeden kesildiği vakitlerde. Göreli nicelikler ama kim emin niteliklerden? Geçti geçen: Anımsamıyorum artık kimdi ilk seviştiğim kadın? Belirsiz sarıldığım gövde. Kemikli miydi sırtı var mıydı öpüşünde yeni sulanmış bir bahçenin serinliği? Yitirdim anlamları çoktan; duyumsuyorum ama çürüyen kökü aşınan bazaltı, yırtılan damarını elmasın. Siliniyorum mevsimlerden sayfalardan, oyluklardan; uçucu bir kokuyum sanki. Dönen de benim ama gecenin hazinelerine. Giz dolu izbeler, yatak odaları açık unutulmuş musluklar: Yabanıl evren kapılarıdır hepsi. Dinlerken ve düşlerken, geçerim ormanların ve toprakların karanlığından. Büyütürüm beslerim hayvanımı. Ten orda yırtılır ve kıpkızıl kesilir gül. "Dur gitme! Çok güzelsin" diyeceğimiz an yok hâlâ. Kara duygulu zamanın tohumu içimizde yeşeren. Kendisi için bile havada dağılan bir şarkı herkesin yaşaması. Biliyor, yine de ölemiyoruz. Sararan ya...

İihami Çiçek

Ey kalp! gece olsun, vehmi ve cinneti emziren -Avcundadır çocuğun ve delinin, Allahın eli- layemut gece -Gezginin saatidir ki titreyen kandilin nurunda arar kendi yazısız taşını her mezarlıkta Derunumda ağır ağır kurudu kırmızı zakkum, karardı sebilin mermeri ve gizlendi bu belleksiz zamandan sönen bir yangın gibi kûfi. Ezelden beri mi göçüyorum ben? Her hayal kalbe döner ve vurur bir eski saatin sesiyle: -Bana gel. Kimdir ki o ben, mevsim bir yaprak ırmağı gibi akıp gider içinden Ey gözüne tuzla sürme çeken Şıblî ! Başka dudaklar da var zikrla tara olan. İblis ve iğva beni uyutmayan Ürktüm bu yüzlerden -Bu kadın yüzleri ki güzellik saptırır imanı -örtünmelidir- Mangalın korunu avcuna koy da hatırla: nasıl unutmuştu 20 yıl Kur'an'ı İbnü'l Cella Yine de tene yöneldim. Püsküren bir yanardağ gibi lav akıttım her yanımdan öleyim diye isteğimden önce Seyret beni Adem, Seyret beni Doktor! Her göz başka bir hayatın vampiri Yaş...

Tuhaf Duygu

Dolaşıyorum ne zamandır kalbimde bir gül kesiği; ıslak bir tülbent koy göğsüme emsin büyüyen o siyah lekeyi; çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden yine de içimde kanayan bir sılanın sesi. Ahmet Oktay

Envanter

Çok az şey saklamışım yaşamımda; ne bir fotoğraf var ilk aşklardan ne bir mektup, dostlardan beş on tane; şunları yazmış Stockholm'den Demir Özlü 1983'te : "rahmetli Çiğiltepe'nin oğlunu gördüm geçenlerde Helsinki'de, sürüyorum geçmişin izlerini" Hangi izlerin peşinden gittim ben içimde bir mahşer beklentisi ? Çok az şey biriktirmişim yaşamımda ; hiçbir andaç yok babamdan, verdiği mineli çakmağı unutmuşum bir Amerikan Bar'da ; ah umursamaz gençlik! Sımsıkı tutsaydım şimdi avucum ısınır mıydı acaba ? Yığınla not var ama masamın gözlerinde : şöyle "Üç Kör" başlıklısı: -Homeros, Milton, Borges-. İçgörü üzerine bir şiir yazacaktım belki de. İşte bir başkası : "Yolculuk" : -Odysseia, Moby Dick, Karanlığın Yüreği- Belli : Çıkış ve Varış ya da Başlangıç ve Son takılmış kafama. Demek ki yetişemiyor insan ne yapsa kendi tasarısına. Kitaplardaki kenar notlarında kalacak benim ardımda bıraktığım iz, anonim bir kiml...

Kadınlar Çıkmazı

Yarım bir aşk, yarım bir dudaksın sıkıntılı ikindi yağmurlarında her yeni erkekten sonra daha erkeksin tuzlu inciler dolu kuş uçmaz mavisi gözlerinin. Işıklara çarpıyorsun sokağa çıksan şehrin korkusu büyüyor pencerelerde. Avuntusu yok erkekli yatakların ne olur gitme daha kaybolacaksın. Bir yanın şarkılar kan tutmaları öbür yanın. Gülerken iki kadeh arasında nasıl ağladığın anlatılmıyor. Ne olur bu kadar kendine saklanma. Sen kapalı, mahzun odalarda kırık oyuncaklara karşı bir çocuk. Ürperiyorsun denizin çığlıklarını duydukça dudakların kaskatı öpüldükçe neden? Kaç ölüm tasarlıyorsun çıkmazında belli, yoruldun kendini denemekten. Ahmet OKTAY