Ahmet Oktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Oktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2023

AZ KALDI KIŞA

Gitti son leylekler. Az kaldı kışa;
bir ayin sesiyle indi pancurlar;
içimde bir sızı, çöktüm bir taşa,
dönüyordu tepemde aç martılar:
Ürktüm de kumsaldaki tenhalıktan:
medet umdum aşkların anısından,
ne yazık, ne yazık! Siyahtı aşklar.

Sessiz, önünden geçtiğim bahçeler;
poyrazla kımıldıyor bir salıncak;
gidiyordum hayallerle beraber;
neyin imiydi birden düşen yaprak?
Dedeevini özledim içimden,
karaduta uzanmak pencereden;
çalarken komşuda eski taş plak.

Sırrın dibine bak! Igvadan ürkme,
diri ve ölü gör Eurydike'yi;
Gömülecek kendi efsanesinde
her insan, olgunlaştıkça ezgisi.
Ayna açıldı artık. su damıtık.
birikirken bellekte kalabalık;
anladım, kederdir her kalbin içi.

Gördüm kırık bir ayna parçasında
solgun yüzümü. Karaduygulu
bir suret: Zamanın kadranında
mıhlı, uyuyor eski bir uykuyu.
Baktım kalıntısına yanık köşkün,
küller parçası dantel bir örtünün:
sezdim varoluşa sinmiş korkuyu.

Lüksler yanan köy kahvelerinde
demiryolcularla rakılar içtim;
kendimi dinlerken kederlerinde,
yanayım, külüm kalmasın istedim.
Gövdeler gördüm han odalarında,
sallanıyorlardı ipin ucunda;
"yalnızlıktır en büyük dehşet" dedim.

Şimdi dinlerken bu tenha kıyıda
denizin iniltisini, kavradım;
insanın özü, çekilen kaygıda;
ben de düş üretmek için yaşadım.
Gördüm karabasansı olsalar da,
yıkımdan geçiyor çünkü kurtuluş da;
kitaplarda en çok bunu anladım.

Yaşadık: hem iyiydi tarih hem kötü;
bir bilgelik damıttık acılardan,
ordan kalma gözlerdeki ürküntü.
Ama mutluluk da sızdı yazlardan;
Kınalı'nın oralardayız işte,
gülüyor Oktay Bey. Edip dümende;
özgürdük, kurtulmuştuk yasaklardan.

Güzeldir bazan, anlık her aldanış!
Oysa tanklarla tutuluydu yollar;
kuşkuyla, veda doluydu her bakış,
"cemse"lere yüklenmişti kitaplar:
Nerde bulacaktık doğadan başka
özgürlüğü, yaşarken gözaltında?
Ve yazdık, akkor kesildi sayfalar: 

Tuhaf: Bu kasvetli günde farkettim:
"yaşlanıyorum" diye geçirirken:
tutmuş çelik. ön bahçeye diktiğin.
Bir tebessüm kalsın sana benden:
bir güle değmiş gibi ol masamda,
her sabah o ciltlere dokundukça:
tozlarım evrende kımıldanırken.

Üşüdüm, lodosa çevirdi rüzgâr:
kumdu sanki, ayetler akıp gitti:
gönlümde açıyorken uçurumlar.
bilemedim en çok kimi sevdimdi.
Hazırım gelecek olan kargışa:
son leylekler gitti. Az kaldı kışa:

duydum: tıkır tıkır ölümün saati. 

Ahmet Oktay

BİR KEDERİ DUYUMSAMAK

Mutfağa girdim üçüncü sabah,
açık kalmış o günden indirdim perdeleri,
yansıyıp durdu bir kaşığın üstünde
aralıktan sızan güneş.
Çayı demledim, kurdum sofrayı,
pembe çiçekli fincan, tuzsuz
beyaz peynir, zeytin ve gül reçeli.
Tarifini kimden almıştın hiç sormadım.
Biraz gürültü ettim ekmeği keserken,
“dur kalktım, dağıtma ortalığı”
diye seslenmedin içerden.

Anladım
sessizliğin dilini öğreneceğim.
Bardağı, iskemleyi, saati dinlemeyi,
“Sözcükler gerek bana” dedim birden
“gecemsi, zamanlardan süzülmüş
bazaltsı yeni sözcükler”;
bağırıyor muydum, mırıldanıyor muydum?

Usulca topladım sofrayı, fincanını
çatal bıçağını sakladım mutfak
dolabının en alt gözüne. Yatak
Odasına geçtim. Yastığını, yakası oyalı
geceliğini dolaba kaldırdım, elinle
işlediğin örtülerden birini yaydım üstüne,
kilitledim kapağı. Bilmem açar mıyım bir daha?

Çalışma evime yöneldim: Üç dört adım,
Elpenor’u dinleyerek geçtim avluyu;
bunca yıl hangi sılayı özledim ben
hangi çehreyi? Torunum yok
bilmem yaşadım mı oğlumla?
Kitaplardan doğdum ben,
sayısız sayfadan edindim kederlerimi,
aşklarımı devşirdim dizelerden, öykülerden;
bir pelür kâğıdıyım artık
yürürken görünüyor içimin harfleri;
sonunda döneceğim yer
zamanla tozlanacak bir raf.

Sözcüklere tapındım. Anlam kendisiydi imgenin,
yaşadıklarım değil yazdıklarımdı gerçek;
öyle sandım kururken ırmak yatakları.
Üzünçle bakarken kışa yürüyen bahçeye
Anladım; Ipıssız kaldım artık;
bir sözcük değil sadece
çürüyecek bir gövdesi var ölümün.

Ahmet Oktay

YILLIK BAKIM

İnsan çekmecelerini de temizlemeli zaman zaman, Kalbini de! Çürüme içerdendir çünkü: Zarf ve Kabir, sararsa da kunt görünür. Mürekkep ve Beden kayıptır.

Sevinçli bir gündü ve hazırdım her türünden cenaze törenine. Daha dün birinden dönmüştüm ve mazî kadar uzaktım ölüden. Kimden duymuştum anımsamıyorum; ama şöyle bir özdeyiş yazmak istiyordum yatak odamın duvarına: Anılardan Kurtulun!

Ama anılarım neydi benim? Babamdan, amirlerimden, karımdan, polislerden ve komutanlardan kurtarabildiğim ne kalmıştı?

Nive erkeklerin de bir çeyiz sandığı yok acaba? Niye gömülmüyoruz onunla ve sevdiklerimizle? Ah! Mansur'u kiminle gömeceksiniz? Nesimi'yi kiminle gömeceksiniz? Kendi fetvasını veren Bedrettin'i kiminle? Onlar hâlâ kıyamdalar ve gül kokuyorlar.

Ben de tek hazinemi açtım: üç çekmece. Kurtulmak için. Mutad yıllık temizlik. Herkesin pisliğinden, kendi pisliğimden. İnsan etrafıdır elbet. Mansur uğulduyor işte

"Dostum ve üstadım İblis'le Firavun'dur".

Ahmet Oktay 

26 Ekim 2017

İnsanın Gurbetleri içinde

Gecesel bir yer altı sesiydi
kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler;
açıkta lüfercilerin parıldayan
lüks'leri. Av vakti, o tedirgin
kaşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki
oltadan ışığın yalımına kapılan.

Yanılsamalar ve aldanışlar.
Beklediğim inmedi trenden
bir söylen olacaktı dönüşü;
kara büyülere çarpılmaya hazırdım
dönsündü yeter ki.
Oysa kıpırtısızdı istasyon;
öyleyse kırmızı bir mendille
kimdi el sallayan geçen akşam?

İnsanın gurbetleri içinde;
sürgün yeri bu yüzden tanıdık
ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi.
Gide gide, yata yata bitmeyen
yol değil, zindan değil;
bedenin ve kırılgan sözlerin
bahçıvanın budadığı dalın
suladığı fidanın içinden geçen
o karanlık menzil.

Ezberimde tüm zulümler
belleği öyle beslemez
çünkü aşklar.

Sevgililer! Bazılarınızı unuttum
burnumda tütüyor bazınızın kokusu.
Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış
gülümsetiyor: parmakların arasında
buruşturduğum hercai menekşenin
o tuhaf hışırtısı.

Vahşet vahşetle açıklanmalı.
Tazeyken yanık et kokusu
kılınabilir mi beş vakit namaz?
Hangi kösnü, hangi düş, hangi dua
unutturabilir toplu mezarları?

Kardeşler! Çoktan verdim
vereceğim filizi. Gittim gideceğim
yerlere; döneceğim yerlerden
döndüm. Yol alırken değiştirdi
görüntüleri, biçimleri, çelik
keskisi zamanın ve güzergâhın.

Kazınıyor anılar, bir gül
sesiyle birbirinin üstüne;
son eskinin, artık unutulmuşun
bir yorumu en yakın katmandaki
yara gibi taze anı.

Anımsadıkça bilecek insan
neyi unutmaması gerektiğini.

Ahmet Oktay

Arthur Koestler

Soğuyorum Cynthia. Bir suyum:

                               Yüzü
yansıyor tek bir an, yitik
oğulun: eli uzandı uzanacak
kapı tokmağına baba evinin. Tül
perde de aralanıyor sanki: sesi de
yankılanıyor hâlâ duvar
saatinin: paslanıyormuş
gibi köhne bir gemi.

                             Zamanlar
tükendi Cynthia: Gidişimin
yolunda dönüşümün ayak izleri. Giz
nasıl da basit: Her yaşam
bir adanış

           Çaresiz adanışlar,
soylu adanışlar: Zerket
kösnünü ey beden diyor umutsuz,
bir ağu ol, onulma. General
Milan Astray: “A bajo la
inteligencia,
viva la muerte.”

                                      Zamanı kuran
acılar Cynthia. Bellek
sürüyor izini yenilginin. Kül
harlanıyor: Malaga düştü. Kar
bir ağıt gibi. “Kesilirken donmuş
ayak parmakları anarşist
hastanesinde, Marseillaise’i
söylüyor bir Cumhuriyetçi.” Unamuno da
yanıtlıyor generali: “Aydınların
tapınağı burası, başrahibim ben de.”

Sesim Cynthia: Her yaşam
bir adanış tarihe
not düşmenin çok yolu var:

Romancı Ernst Weiss: Veronal
Oyun yazarı Walter Hosenclever: Jilet
Gazeteci Kayser: Striknin
Yazar Walter Benjamin: Uyku Hapı

Ah Gece-ana: Koynun
nasıl da kalabalık. Buluşuyor
yitik çocukların, gölgesinde
zeytinliğin. Biroluş ve ayrılış
tebessüm ve gözyaşı. Gül
ve toprak: Gizin
kapandığı ve açıldığı yer.

                                  Zamanlar
aşıldı Cynthia. Buldum mu
yitirdim mi? Gözlerimi alıyor
uzakta bir yangın gibi,
çiçeklenmiş badem. Aynı anda da
Berlin’de, Paris’te, Budapeşte’de
Madrit’te iniyorum trenden.

                                        Kentler:
Sizde yaşadım ölümümü
ve özgürlüğümü. Onlar
lav akıntılarıdır Cynthia,
                                        çınlarlar
tipinin içindeki umutsuz ses
gibi.

Benindi bu yaşam: Doğrularını da
kutsarım, yanlışlarını da. Hem kuzuydum
çünkü hem çoban. Hükmümü
beklerken hücremde, bir maytap
gibi patlarken şenlikte: sadece tutundum
çığlıklara ve öpüşlere.
Direndim ve korktum.

Sanki senin elinle yazmıştım
Cynthia: “Ölmek
         kişiyi aşan bir ülkü
uğruna olsa bile, daima kişisel
ve özel bir sorun.”
         Birlikte kapatıyoruz
zamanın kitabını. Kederin
diliyle de konuşuyor gözlerimiz
tansığın diliyle de. İnsan
Cynthia, seçtiğinden başka
ne ki? Tek bir cümleyiz
sonunda:

“Ecce Heros değil, Ecce Homo.”


Ahmet Oktay

Kırlaştı Saçlarım

Seviştik. Sonra sokuldum kokuna
su orguydun, efsaneni dinledim
“ayrılık günü bir gül getir bana”
diyen karlamış sesinle ürperdim.

Kırlaştılar; saçlarımı okşadın
şefkatle; ışıdı o solgun suret
bir ormanın ruhuydu parmakların
dağıldı sesimdeki şikayet.

Ayrılık bilemem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğimiz acıya bu dünyada.

Kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum
ölüme yargılı insan doğumda
yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum
Dünya mı? yaşadım yaşadığımca..

Sen de erken dolarsa vade eğer
ne olur “beyaz bir gül at” ardımdan
bomboş sokağa; dağılsın her keder.

Ahmet Oktay

01 Şubat 2017

Heinrich Von Kleist

Tomurcukların daha duyulur duyulmaz
bahçenin kuytusunda çıtırdayan sesi,
puhununki yükseliyor; herkes
bir yurtsama içinde. Kesiliyor söyleşi,
tıkırtısı çay fincanlarının.

                                               Orada
anlıyorsun, eğildiğinde pencereden
göz göze gelebilmek için kuşla: Gecenin
Oğlusun. Bu sana sunulan andaç:
Çocukluğunu değil yalnızca Gölün
üstünde yanıp sönen ateş böcekleriyle
konuşurdun saatlere; ormanın içinden
yükselince de iniltiler, kanatırdın elini
duyabilmek için acısını kapana tutulanın
Gençliğini de taçlandıran Hep uçurumlar
çekip durdu yolculuklarında: Öte'nin
sorusunu kuruyordu tanın kızıllığında
tütüp duran her büyü boşluk

                                                                   O zamandan
edindin ağu süzme hünerini Kovulmuş'un
yaralı bedeninden. Seninkiler de
puhunun gözleriydi çünkü, puhunun;
ancak yüreğin içindeyken görebilen.

Çekildin oraya: Öteki yüzünü
bulabilmek için yaşamın.

                                                     Hiç kimse
"ada" değil ama; Kırgın Yürek de
arıyor benzerini: Terkedilmiş, kar altındaki
çocuğun korkudan sapsarı yüzüyle;
ve rastlıyor yoksullarevi'nin önünde, gözleri
geleceğin yıkıntılarıyla körelmiş
bir dilenciye.
                                                     Ürkünçtür
bir çan sesinin geceye
düşüp parçalanması kadar, Yoksulluğun
çırıl çıplak buluşması caddede.

                               Saltığın
büyülenmişi doğar bir çığlıkla o ürkünç
buluşmadan. Kardeşdir çünkü
inancını yitiren ya da horlanan
ve kentinden kovulan inancından ötürü.

Konuşur o zaman, usulca alarak
bir kuyu dibinin rengini.
Belirsizdir ama Yargılanmış'ın
gününe mi geleceğe mi söylediği;
yeniden adlandırır çünkü Tarih
ölümün "bu-olmayan yaşam" isteğini.

Yüreğindeydin
Sende birikti akıntısı günlerin ve hüznü
gömütlüklerin. Vurulmuş kurdun
kanını yalaya yalaya geldiği akşam
çekip kopardın dilindeki mührü:
Yıkımın özdeyişleri döküldü ağzından.
Bir Bilici'ydin ve kardeşindi
40 yıl "deli" yaşayan ve "Neye yarar
şairler?" diye soran.

                                           Çağının
tarihe sürgünüdür 'Buradan ötedeki'
diye çınlayan her söz. Ve solgun suretidir
aynada yitip gidenin.

           Kurşun sonu değil yalnızca
           Başlangıcı da zamanın.


Ahmet Oktay

18 Aralık 2015

Beşir Fuad

                                                        Enis Batur'a

Gün doldu: Kendime bir aksisedayım.

Ürktüm hep hayalâttan. Aklım
bana açıkla: Yırtılan
zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde
buruşturuyordu validem. Kapatılmış
ve leylî bakışlı mecnune. Ömrüm
şimdiden "bir devr-i hüzün"
ve kapkara matem: Diz dizeyim
dalgın hayaletinle. Ufku
sen misin seyreyleyen
Darüşşifa'nın o tozlu
penceresinden, ben mi? Vehimler
ve cinnet korkusu
bana mirasın. Ölü oğul da
küçük, çıplak ayaklarıyla
geziniyor sofada, çatının
içindeki rüzgâr gibi.

Ey hafıza! Kanıyor
Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak:
Koridorlarında usulca açan
o Civzit mektebinin. "Gecede
yazmayı mutad edindim"
daha o zamandan. Sırdır
çünkü yazı: Candan doğar
ve âyân ettikten sonra
sır olur.

                    Nemsin benim
öteki zamanlardaki çocuk? Bir hasım
gibi mi büyüttüm seni kalbimde?
sözüm sana yine de: Kimi gerçek
daha derin düşten. Düşler de
geleceğe gönderir ve Yitik söz
dirilir okurun dilinde.
Yaşamım! Doğrusun
yanlış olduğun kadar. Bir diken
gibisin içimde.

                      Ah! Gülün yok.
Doğ karanlığın devasa
rahminden de
okurum hisset beni:

                                                              İntiharımı da fenne tatbik edeceğim:
                                                              Şiryanlardan birinin geçtiği mahalde
                                                              cildin altına klorit kokain şırınga
                                                              edip buranın hissini iptal ettikten
                                                              sonra orasını yarıp şiryanı keserek
                                                              seyelân-i dem tevlidiyle terk-i hayat
                                                              edeceğim"

Zevcem! Kim kimin uçurumu?
Her ağuş, ne yapsak
bir serzeniş aslında. Metresim!
Kucaklaştık ama daha bir kez
buluşamadık. Tecilin
dolmasını bekledim ben.

                                                                     Suret-i Varaka
                                                               "Ameliyatımı icra ettim. hiç
                                                              bir ağrı duymadım. Kan aksın
                                                              diye hiddeyle kolumu kaldırdım."

ki "kağıt dahi kanla mülemma"



TEBLİĞ
                                                              "Matbuat idare-i behiyyesinden Ceridet ül  Hakayık
                                                              nam gazetenin bir nüshasında intihara dair münderiç
                                                              olan varakanın diyanet-i islâmiyeye mübayin fıkaratı
                                                              mutazammın olmasına ve merkez-i hilafet-i islâmiyede
                                                              tab ve neşrolunan evrak ve havadisten bazılarının akaid-i
                                                              islâmiyeyi mazallah-ı teala inkâr ve istihfaf yolundaki
                                                              neşriyatı, diyaneten ve siyaseten rehih-i cevaz ve
                                                              müsamaha olamayacağına"¹

Beşir Fuad! Kardeşim benim.


1) "İntihar hareketini böylesine etkin bir toplumsal silah haline getiren şey, intihar hareketlerinin düşünsel (refleksiv) boyutudur. Sanırım şudur kastedilen şey: 'Hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez'. Bu gewrçek o kadar açıktır ki, çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Böylece hareketin önemli bir ögesi gözden kaçırılmıştır: İntihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar". (A.Alvarez, The Savage God, A Study of Suicide, s.116, Penguin Books 1983).

Ahmet Oktay

31 Mayıs 2015

Yol Üstündeki Semender

Intiharla bir söyleşi
bu kitap.

Edemediğim
ve edebileceğim
intiharlarla.

Her insan
aklında en az bir kez
öldürür kendini.
Çünkü biliniyor artık;
tek içgüdü değil
yaşam içgüdüsü.

Sözcükleri seçen kişi,
zamanı sorgular durmadan
ve bu güncel zorunluluk,
isteyelim istemeyelim;
tarihsel bir an’da
ontolojik bir sorun olarak da
belirir.

Galiba şu
intiharın kökenindeki soru:

Onaylıyor muyum?
Buradan bakıldığında,
bir “öteye geçiş“
sorunu değildir intihar.
Tam tersine:
bir “burada oluş“sorunudur.
Sartre’ı anımsayalım:“İntihar
bir başka yoludur
dünyada varolmanın.“

Camus’den yüzyıl önce
Novalis yazmıştı:
“İntihardır
tek felsefe sorunu.“

Bu yüzden
yaşamın da
sorunudur.

Yaklaşık olarak
“her yerdedir yaşam“
diyor Seneca.
Ama bu yaklaşım,
dünyasının “aydınlık”tan
görünüşünü yansıtıyor;
gelgelelim
bir de “karanlık” yan var
tarihin içinde işleyen.

Bu ikilemi
şöyle dillendiriyor
Sergei Moscovici:
“Ölüme hayır demek yetmez
yaşama evet demek gerekir.“

“Evet“i söylerken
kekeleyen,
adayıdır ölümün.

Ve insan
en beklenmedik anda
en umulmadık anda
kekeleyebilir.

Yesenin’i onaylamayan,
“bu hayatta ölmek
kolay iş,
yeni bir hayata başlamak
güç olan“
diye yazan Mayakovski,
yine de öldürdü kendini.

Benzer bir yazgıyı
Paylaştılar gencecik Can İren’le
60’ını geçen Rasih Güran.

Yanlış’la doğru’nun
sallantılı olduğu bir zemin bu.

Kesin olan şu:
Kur’an’ın da İncil’in de
kovulmuşu’dur müntehir.
Büyük Yetke’nin amansız
muhalifi’dir de ondan.
Bir de şu:
umut besleme olanağı
kalmamışsa, yaşamın
anlamı da kalmaz. Eğer
verdiğimizin dışında
verebildiğimizin dışında
bir anlamı varsa.

Bu kitabın adını andığı,
ölümlerini bir bir
denemeye çalıştığı 12 insan,
korkak oldukları kadar cesur
umutsuz oldukları kadar
umutluydular.
Yaşamlarından da
ölümlerinden de çıkaracağımız
dersler, unutulur gibi değil.
Yapıtları ise içlerinde
kendi suretlerimizin yansıdığı
kristal aynalardır

Edemediğimiz
ve edebileceğimiz
tüm intiharlar
ateşten gözleriyle bakıyorlar
yolun üstündeki
bir semender gibi


21 Ocak 1933, Ankara

Ahmet Oktay

Virginia Wolf

Üşümesinden belli içimin: bitiyor yaz.
Ufuk kör bir gözün ardı kadar boş. Geçiyor son
kuş sürüleri mumların titrediği bir katedralde
dinlediğim orgun sönüp giden yankısı gibi dinli-
yorum kanatlarının sesini

Ey üzünç diyorum: Yaşamımın toplamı, koyakların
ıssızlığından damıtılmış bana kalan tek bilgelik.

Üzünç: kolsuz bir askerin sakallı yüzü yansıyıp vitrinin
camında 'kendini öldür' diye iç geçirince; tezgahda
sızıp kalınca çocukluğunu ele veren göçebe
yüreğin sözü, kucaklanmayınca artık sevgili beden
ve gözyaşlarında parlayınca terkedilmiş baba ocağı

Dupduru gözlerle baktın bana ey yitik çocuk:
derede seyrederken kendimi ve öptün, ülkeler
vadeden bir öpüşle

Bu işte üzünç,
bu işte onulmazlık.

Yaz bitiyor:
gece iniltisini emziriyor büzülüp toprağa doğru çekilen
ağaçların, zaten yaralı belleğime daha bu sabah
bir uçurum kıyısıymış gibi dalıp gitmiştim saksının
çatlağına,bahçede yürürkende ayaklarım yapraklara
gömülü, bir kez daha Rhoda'nın sesiydi:
"Ah yaşam, nasıl da korktum senden."

Bitiyor yaz: Ürperdim demin, biçimler dönüşebilir diye
düşünürken tek değişmeyen yüreğim ama yüreğim:
Paslı bir kapı işte, açılınca da inildeyerek ardında
hiçbir şey yok büyük karanlıktan başka.
Yine de konuşuyor biri:

Melek değil hükümlü kendini dünyaya doğru fırlatan:
"Siz lekelediniz beni ve çürüttünüz."

Çöldeki su damlası gibi Söz: Emiyor onu demir,
beton ve cam, savaş ve tecim;
Yitiktir ve kovalanmıştır açıklamak isteyen
Söz

Ah bilemiyorum henüz yaşamımın tümünü, dok
işçilerinin suda yüzen sapları kesilmiş çiçeklere
benzeyen yüzlerine bakıyorum, şalına sımsıkı sarılmış
ihtiyar kadının çay bardağına değince bir kemik sesi
çıkaran eline bakıyorum, çilli bir oğlanın otobüsün camında
yassılmış burnuna bakıyorum: Bir giz mi bunlar belirginlik mi?
Üstelik hem göreniyim düşlerimin hem görüleni:

Üç başlı bir köpekle söyleşiyorum sık sık, elimde
bir gül; yağmalarken bir kitabın paha biçilmez gömüsünü.
Yine de yazgım o sözcükler, biricik ödevim.

Ve herşey bana sesleniyor: binlerce parçaya bölünüyor,
dağılıp gitmeden önce dokunuyorum herbirine:
Su bardaklarına, sarı, kırmızı, mor kurdelelere;
pencerenin nice yağmurlar, nice karlarla boyası
gitmiş pervazına; bir albümün gün boyu birbirleriyle
fısıldaşan sararmış fotoğraflarına, ıssız kar ovaları gibi
yalnızca rüzgarın sesiyle uğuldayan bomboş sayfaları gibi

Ah yazıma kimi zaman da, ateşe tutulmuş bir elin
acısıyla karalanmış yazılarıma:

Kanı çekilmiş ve dudakları hummanın koruyla kavrulmuş
bir yüz bu. Nedir aradığı ve nedir yitirdiği?
İnsan çiçeklenmelerinin ve insan yıkımlarının arasında.
Kişisel tarihler mi kurdum yaşamın sabuklamasıyla
yoksa varolan tarihlerin kurgusu muyum?
Ah yazı(m) taşıllaşan yazı(m): Aradığını ve yitirdiğini
biliyorum sonunda:

Yanmış bir kelebeğin külü.

Yaz bitiyor işte. Ayaküstü bir söyleşiydi zaten pespembe
ibrişim ağaçlarının altında. Kışa taşıyorum dünyanın
tortusunu: şarkılar, ağlayışlar, vedalar, buluşmalar,
karartma geceleri, sirenler, yaşamı saran sis:
İç içe giren, sarmaşan. Son bir gözgöze geliş zamanla:
Yanmış bir kelebeğin külü: Mavi-beyaz bir kelebeğin
külü...


Buluştuk Septimus, Clarissa, Rhoda. Mrs. Ramsay
dupduru bir ırmağın kıyısında, su yankılıyor dağılan ve
birleşen doğaya tek bir cümleyi:

"Şu küçücük varolma sorunu bitti"

Akıyor ırmak


Ahmet Oktay

13 Kasım 2013

Ölümün Bıyıklı Bir Resmi

Bilmiyor Rembrandt daha,
yalnız peynirden 
ve akarsulardan konuşuyor 
değirmenci Felemenk;
nice acılar süzdü paletinden 
Paris yollarına düştü ama 
henüz Van Gogh da çırak.
Cesaretin bebeklikten başladı, 
boya dediğin zaten 
tüfek gibi kullanılır 
haylazlığa, şuna buna karşı.
İki tur danstan sonra 
alnın alnından öperdi ustan Picasso 
masmaviye kesince 
birazdan bu kırk yıllık kavak.
Boş ver ılımanlığa falan 
nasılsa vaktin var coğrafyaya 
kışın da gitmesin leykekler 
oturt bakalım bacanın üstüne, 
kar da yandan çarklı yağsın: 
bir muştu gibi dinleyelim 
damlara, koyaklara inen sesini.
İmzanı at, portakalını ye, 
böyle yapılır sevinç resmi.

-Sevinç nedir baba?

Çarşıdan döndüm nar ayıklıyorum sana 
parmaklarım uçtu uçacak, 
diyelim günlerden Pazar 
ütünün kordonunu onardım 
boyadım mutfaktaki dolabı, 
ellerimin sevinci de bunlar.
Dişlerinin sevinci bitmez saymakla, 
kavun-karpuz toprakçıldır 
su içerken omzuna dayar testiyi 
mendil bağlar başına; 
canerik mayhoşluğun birimi 
fındık eşkiya gibi bastırır da 
Haziran vermez geçit.
Vermez hüznünden kimselere 
gün sayar, yol izler 
arkadaşım Balaban Cerit.
Öyle sevinecek ki 
dönünce babası mapustan 
bir mimoza olup fışkıracak 
duvarlardan, bahçelerden, parklardan 
sana anlattığı ölü martı.

− Ölüm nedir baba?

Durmuştuk bir çeşme başında 
inerken Mut'a doğru

− Ölüm nedir baba? 
ölüm nedir peki?

Ah! 
Bıyıkları yeni terlemiş bir ağbi.

Ahmet Oktay

08 Eylül 2013

Borçlu Öleceğim Herkese

Nerde okumuştum, bilmiyorum
kim söylemişti: ‘kimseye borcum
kimseden alacağım yok’ diye.
Tumturaklı bir cümleydi; tuhaftı da,
ekonomik terimlerle
dillendiriliyordu özgüven.
Gerçekten hayaletlerinden
kurtulmuş biri miydi bu?
Ne teşekkür, ne şükran;
alçakgönüllülük ve bağışlama;
yoksanmıştı hepsi. Sadece ürkütücü
bir kendini beğenmişlik.

Birebir alırsak sözcükleri
bilge Lao-Tzu’nun deyişi
uygun düşüyor bu övünmeye:
‘Önemli olan duvarları değil
odanın. Kapladığı boşluk.’
Yaşadım ve gördüm: aynasıyla
konuşanlar, yitip
gittiler aynalarıyla.

Kulüp 12’nin Amerikan-bar’ında
‘caz müziği dinliyorum’. Keşke
yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de
diye geçirirken gözlerimi kapatıyor
biri. Usulca dönüyorum: Çirkin Kral;
kravatsız, beyaz ceketli. Kaç yılındayız
ne zaman geldik Ar Sineması’nın fuayesine?
Özlemle sarılırken, kolumda
hissediyorum kabzayı.

‘Sana’ diyorum ‘on lira borcum var,
Pasaj’da almıştım. Karlı
bir geceydi hiç unutmam’.
‘Boş ver’ diyor, yağmurun dindiği
göğe benzeyen bir gülümsemeyle.
Şaşmışımdır hep, niye öyle az
güldüğüne filmlerinde.
Seçtiği sürgünde öldü Yılmaz
hâlâ bir onluk borçluyum ona.

Sevgiyi iki kez ziyaret edebildim
Mamak Askeri Cezaevi’nde.
Bahardı ikincisinde, bahçedeydik;
görüşmeciler ürkek ve kederli,
ortalıkta yığınla inzibat.
‘Göğsüm acıyor ara sıra’
demişti. ‘Şuramda bir çiçek
büyüyor sanki.’ Hiç yazmadım
sürgündeyken Adana’ya.

Sığındım Ellilerin, Altmışların
kansız anılarına. Özdemir’le evliydi;
Sıhhiye’deki evde hazırlıyorduk
yeni sayısını Mavi’nin;
yazmaya başlamamıştı daha.
Ya da Kızılay’da Büyük Sinema’nın
önündeki kalabalığın arasındaydık.
Yayılıyordu sesi Aybar’ın
dalga dalga bulvara. Sanki birazdan
Kışlık Saray’a yürüyecektik.
Nasıl borçlanmamış olurum
O’nun erken açan kanserine?

Çok şükür borçlu öleceğim herkese.
Sürülecekse bu yüzden sürülecek
izim. Birkaç alacağım da
-bir fikir, bir dize, bir imge-
kalacak elbet birilerinde
ve belki onların peşine düşecek
başka birileri de.

Ahmet Oktay

25 Haziran 2013

Geç Saat

Yorgundu. Düş görürken
-ölmüş müydü ölüyor muydu?
fidana dokunduğu an açıvermişti gonca-
elinden düştü kitap
kalem de

şuydu altını çizdiği cümle:
Kierkegaard'tan,
"Üzüntüm, kâl'amdır benim"

Ahmet Oktay

Bengi İz

Bir kahkahayla silkindim
dalıp gittiğim mektuptan;
yaşam hep böyle uyarır bizi,
katıksız neşeye dönüşür
altunî bir sesle
en derin kederler;
mutlu bir düşteymiş gibi
zamanın dibinden gülümser,
artık yanaklarından öpemeyeceğimiz
sevgili yüzler.

Budur odaya süzülen mehtabın,
kurumuş eski çeşmenin
açıklayıp durduğu bilgelik ve giz

Sevinç de olgunlaştırır kalbi
acı ve ayrılık gibi;
süzülüp dibe çökeldikçe anılar
anlarız ki
çürüme ve tohum süreçtirler.

Yine de yetmez zaman
gecenin ve kitapların söylediğini çözmeye,
kaç kent, kaç aşk terk edilmiştir;
sinmiştir ölümler
satırlara bir koku gibi;
hep bir şeyler kalmıştır geride
asla unutmak istemediğimiz

Yüzyıllar içre konuşur farklı yazılar,
solar, yıpranır meşin ve parşömen
bellekte kalır o bengi iz.

Ahmet Oktay

24 Ocak 2013

Gerard de Nerval

Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine
Yanar akşamla caddede vebalı lambalar,
Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine;
Redingotlarıyla mumya gibi otururlar
İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman.
-Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman-
Demek isterim, alımlı kadının birine.

Çünkü kanar "bir mezarda bırakılan aşklar":
Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben,
Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar
O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten.
Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna:
Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna,
Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar.

Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın
Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı'ndaki giz:
Herkes iki'dir. Ben kimin öteki adıyım?
Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz.
"İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar"
Ve "akıl ürünleri delilikten de çıkar"
Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın.

Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam,
Çekil! Çünkü "siyah ve beyaz olacak gece."
Ulaşır mı yaralı hayvan gibi bağırsam
Sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine?
Onulmazım. Çağcıl kentin yabanıl yitiği.
Tek giysim vebalı ışıklarla melankoli,
Bir redse kurtulmak bile istemem yazgımdan.

İki'yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak
Ve giydirildim başkalarının sözleriyle.
Ah! Karanlığa giren görür beyazı ancak,
Hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle?
Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak

Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener

Ahmet Oktay

24 Aralık 2012

Ten Orda Yırtılır

Karlı dağı tarttım ve söğütlerin
gölgelediği dereyi. Eşittiler
yeşim taşının oluştuğu ve
bebeğin memeden kesildiği
vakitlerde. Göreli nicelikler
ama kim emin niteliklerden?

Geçti geçen: Anımsamıyorum artık
kimdi ilk seviştiğim kadın? Belirsiz
sarıldığım gövde. Kemikli miydi sırtı
var mıydı öpüşünde yeni sulanmış
bir bahçenin serinliği?

Yitirdim anlamları çoktan;
duyumsuyorum ama çürüyen kökü
aşınan bazaltı, yırtılan
damarını elmasın.
Siliniyorum mevsimlerden
sayfalardan, oyluklardan;
uçucu bir kokuyum sanki.

Dönen de benim ama gecenin
hazinelerine. Giz dolu izbeler, yatak odaları
açık unutulmuş musluklar: Yabanıl
evren kapılarıdır hepsi. Dinlerken
ve düşlerken, geçerim ormanların
ve toprakların karanlığından. Büyütürüm
beslerim hayvanımı. Ten
orda yırtılır ve kıpkızıl kesilir gül.

"Dur gitme! Çok güzelsin" diyeceğimiz
an yok hâlâ. Kara duygulu zamanın
tohumu içimizde yeşeren. Kendisi için
bile havada dağılan bir şarkı
herkesin yaşaması.

Biliyor, yine de ölemiyoruz.
Sararan yaprağında dalın
akmayan çeşmenin kararmış taşında
bir ses tınlıyor masmavi.

Bilici! Sına beni alevinle
ve söyle: iğva mı bu
Baht mı?

Ahmet Oktay

17 Kasım 2012

İihami Çiçek

Ey kalp!
gece olsun,
vehmi ve cinneti emziren -Avcundadır
çocuğun ve delinin,
Allahın eli-
layemut gece -Gezginin saatidir ki
titreyen kandilin nurunda
arar kendi yazısız taşını
her mezarlıkta

Derunumda
ağır ağır kurudu kırmızı zakkum,
karardı sebilin mermeri
ve gizlendi bu belleksiz zamandan
sönen bir yangın gibi
kûfi.

Ezelden beri mi göçüyorum ben?
Her hayal
kalbe döner
ve vurur bir eski
saatin sesiyle:
-Bana gel.
Kimdir ki o ben,
mevsim
bir yaprak ırmağı gibi
akıp gider içinden

Ey gözüne tuzla sürme çeken Şıblî !
Başka dudaklar da var
zikrla tara olan.
İblis
ve iğva beni uyutmayan

Ürktüm bu yüzlerden -Bu kadın yüzleri
ki güzellik
saptırır imanı
-örtünmelidir-
Mangalın korunu avcuna koy da
hatırla:
nasıl unutmuştu 20 yıl Kur'an'ı
İbnü'l Cella

Yine de
tene yöneldim. Püsküren
bir yanardağ gibi
lav akıttım her yanımdan
öleyim diye isteğimden önce

Seyret beni Adem,
Seyret beni Doktor!

Her göz başka bir hayatın vampiri

Yaşım 27 -İnsan
kökü çürümüş çınar gibi
apansız ihtiyarlar-
Azaltmıyor, azaltmıyor
müezzinin sesi
göğsümdeki kederi

Veronal ve lüminal. Naylon
ve plastik
kent ve çöl

Dün geceydi yandım
"yaşayan sağlam delile
dayanarak yaşasın"
diyen ayetle

Ey Rab
çürük benim delilim

Nereye ait ki
bu hicranlı suret?
Bu gözler
çoktan kesti dünyayla o karanlık
sohbetini.
Satranç ve dil
yeniktir ezelden

Bakıyorum pencereden
sırtımda patiska bir gömlek
ve avcumda
Allahın eli,
yerin en dibine

"Yalnız hüznü vardır
kalbi olanın"

Ahmet Oktay

11 Kasım 2012

Tuhaf Duygu

Dolaşıyorum ne zamandır
kalbimde bir gül kesiği;

ıslak bir tülbent koy göğsüme
emsin büyüyen o siyah lekeyi;

çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden
yine de
içimde kanayan bir sılanın sesi.


Ahmet Oktay

30 Ağustos 2012

Envanter

Çok az şey saklamışım yaşamımda;
ne bir fotoğraf var ilk aşklardan
ne bir mektup,
dostlardan beş on tane;
şunları yazmış Stockholm'den
Demir Özlü 1983'te :
"rahmetli Çiğiltepe'nin oğlunu gördüm
geçenlerde Helsinki'de,
sürüyorum geçmişin izlerini"
Hangi izlerin peşinden gittim ben
içimde bir mahşer beklentisi ?

Çok az şey biriktirmişim yaşamımda ;
hiçbir andaç yok babamdan,
verdiği mineli çakmağı
unutmuşum bir Amerikan Bar'da ;
ah umursamaz gençlik!
Sımsıkı tutsaydım şimdi
avucum ısınır mıydı acaba ?


Yığınla not var ama masamın gözlerinde :
şöyle "Üç Kör" başlıklısı: -Homeros,
Milton, Borges-. İçgörü üzerine bir şiir
yazacaktım belki de. İşte bir başkası :
"Yolculuk" : -Odysseia, Moby Dick,
Karanlığın Yüreği-
Belli : Çıkış ve Varış ya da
Başlangıç ve Son takılmış kafama.
Demek ki yetişemiyor insan
ne yapsa kendi tasarısına.

Kitaplardaki kenar notlarında kalacak
benim ardımda bıraktığım iz,

anonim bir kimlik olacağım ;
bir sahaf dükkânında yıllar sonra
satılmış kitaplarımı karıştıran okur
bilemeyecek
satırların altını benim çizdiğimi,

geçmişe ve geleceğe karışa karışa.

İthaf sayfalarını da yırtmalıyım yavaş yavaş;
yığınla düş kırıklığı, yanılış;
yüzünü görmediklerim var,
yazdıklarını sevmediklerim.
Küskün ölenler oldu bana,
kimlere küskün öleceğim
ben acaba?



Ahmet Oktay


29 Temmuz 2012

Kadınlar Çıkmazı

Yarım bir aşk, yarım bir dudaksın
sıkıntılı ikindi yağmurlarında
her yeni erkekten sonra daha erkeksin
tuzlu inciler dolu
kuş uçmaz mavisi gözlerinin.

Işıklara çarpıyorsun sokağa çıksan
şehrin korkusu büyüyor pencerelerde.
Avuntusu yok erkekli yatakların
ne olur gitme
daha kaybolacaksın.

Bir yanın şarkılar
kan tutmaları öbür yanın.
Gülerken iki kadeh arasında
nasıl ağladığın anlatılmıyor.
Ne olur
bu kadar kendine saklanma.

Sen kapalı, mahzun odalarda
kırık oyuncaklara karşı bir çocuk.
Ürperiyorsun denizin çığlıklarını duydukça
dudakların kaskatı öpüldükçe neden?
Kaç ölüm tasarlıyorsun çıkmazında
belli, yoruldun kendini denemekten.

Ahmet OKTAY