28 Ağustos 2015

Oğlum

I

Ben de düşkündüm oyuna,
Ben de kumları avuçlar
Kazardım tırnaklarımla toprağı,
O zaman da çocuklar oynardı,
Ama benzemiyor bütün oyunlarımız,
Gezdirdim ceplerimde şıkır şıkır
Deniz kokulu taşları,
En güzellerini topladım
Midye kabuklarının.
Saldım bahar rüzgârına
Uçurtmaların en süslüsünü.
Ne kurulunca koşan tramvaylarım vardı,
Ne çekince giden develerim.
Balıklarımızı tanırdım,
Adlarını bilirdim kuşların;
Seçerdim düdüğünden
Limanımıza uğrayan vapurları.
Bilirdim yanık yüzlü kaptanlarımı
Denizkızı'nın Selamet'in;
Ben de ayırırdım onlar kadar
Poyrazı karayelden.
Gemiler tanıdım, çift direkli,
Tutmazsa rüzgârı
Açıklarımızda volta vuran gemiler,
Kızardım, limanımızı hiçe sayan
Pake'lere Nemse'lere;
Dalar da silinen dumanlarına
Düşünürdüm uzak limanları,
Uzak limanların çocuklarını.
Senin de var ufak tefek
Kendine göre bildiklerin;
Çeşitli oyuncakların yoksa da
Bir saniye de tren yapacak kadar
Kibrit kutularını,
Tecrüben var benden fazla.
Benden üstünsün kuşkusuz,
Sigaradan top,
Kutusundan tank,
Kâğıtlarından uçak yapmada!


II

Sen büyük şehirlerin çocuğusun
Kıyıda köşede büyümedin bizim gibi.
Daha bu yaşta
Tramvaylar, köprüler gördün,
Trenlerde yolculuk ettin,
İndin büyük istasyonlara;
Görgüne sözüm yok.
Ama bakıyorum, rahat değil çocukluğun,
Arabalar yolunu kesiyor,
Tele takılıyor uçurtman.
Akarsuların, tepelerin yok.
Var mı tarlan, yer çilekleri toplayacak,
Böğürtlenlerini otlara dizecek,
Çalılıkların var mı?
Nerelerde gezdireyim,
Hangi çocuk bahçesine götüreyim seni?
İşe gittiğimiz günler,
Yolumuzu gözlüyorsun
Her gün ayrı bir komşunun penceresinden.
Kiminin çöreğini yedin,
Kiminin azarını.
Güzel havalarda arsaya bırakırız,
Bıraktığımız gibi bulmayız seni.
Şu koskoca memlekette,
Yeni vurgunlar bekleyen
Arsalardan başka oyun yeri yok sana;
Büyük şehirlere yakışır
Çocuk bahçeleri yok.
Hangi yurda bırakayım da
Küfürsüz oyunlar öğrenesin,
Hangi hemşirenin ninnisiyle
Yatasın, öğle uykusuna.
Hangi okulda yetiştireyim seni,
İstediğim gibi?


III

Hiç de meraklı değilsin çiçeğe,
Komşunun saksısını sen kuruttun,
Kopardın penceresindeki gülünü.
Bir sonuç mu çıkarayım bundan
Yeşilliğe düşman diye bizim çocuk?
Gelgelelim öyle düşkünsün ki
Göbekli marullarına Yedikule'nin;
Mevsiminde elinden düşmüyor
Elma gibi domatesler;
Tavşan kadar seviyorsun havucu.
Ben de tutkunum senin gibi
Bursa şeftalisine, Ereğli çileğine.
Sanma soyca hoşlanmıyoruz çiçekten
Güle değil,
Gül düşkünlerine bizim hıncımız.
Biz de gördük haşhaş tarlasını,
Gelincik sanmadık.
Ilgaz'larda topladık çiğdemi,
Edirne'nin gülünü Edirne'de.
Engel olmaz bu bilgimiz
Sümbülden çok sevmemize yeşil soğanı.
Yaşamak için iştahını arttıracak
Şiirler vereceğim sana,
Ne istersen bulacaksın içinde
Bu toprakla ilgili:
Portakallarını göreceksin Dörtyol'un
Mersin silolarında bitlenen
Altın sarısı buğdayları,
Turfandadır diye el süremediğimiz
Çavuşları, kınalı yapıncakları,
Bağı sorulmadan yenilen
Memleket üzümlerini salkım salkım


IV

Seni saksıda gül yetiştirir gibi
Yetiştirmedik, tek başına
Bir limonlukta büyütmedik seni.
Kırağı çalmaz diye acı patlıcanı
Salıverdik sokağa;
Düşecektin eninde sonunda
İlk günlerde çok hırlaştınız,
Sonra sokuldunuz birbirinize,
Kaynaştınız karıncalar gibi.
Büyümedin bir dadının dizleri dibinde,
Kucaklarında sütninelerin.
Ne kaf dağındaki peri kızlarına tutuldun,
Ne kurtarmayı düşündün
Şehzadeyi, devler elinden.
Tanımadan Keloğlan'ı
Düştün macuncunun arkasına,
Dolaştın mahalleyi.
Yağmurlu bir günde tanıdın
Göl tutarken bekçinin oğlunu,
Recep'le taşladınız
Atkestanesini, cami avlusunda,
Attınız Emin'le kedi yavrusunu,
Kireç kuyusuna.
Bunlar mahallemizin çocukları;
Henüz bilmiyorsun,
El tarlasında koza düşürürken anası
Sıtma nöbetleri geçirenleri,
Kuzuları doğup
Çoban köpekleri ile büyüyenleri,
İki gözünde heybenin
Çeltiğe giden Yeşilırmak döllerini.
Tanımıyorsun,
Benzi tütün yaprağından soluk
Çocuklarını Sakarya'nın.
Demirindesiniz ayni bıçağın,
İlerde kucaklaşacaksınız, nasıl olsa;
Hazır olsun kalbin onları sevmeye
Daha şimdiden!


Rıfat Ilgaz

Bilmeyecekler

Geride kalanlara ne bırakacağım,
Çocuklarıma,
Onların da çocuklarına?

Olsa olsa
Karadeniz'den payıma düşeni…
Beş on evlek yer gökyüzünden.

Ne vermek istedimse sağlığımda,
Ne veremedimse,
Gizlenip kaçışlardan.

Biliyorum bu yüzden
Yokluğumu çekmeyecekler,
Hep yaşıyormuşum gibi gelecek onlara
Biraz ötelerde, uzaklarda.

Babamız diyecekler, dedemiz,
Dur durak bilmezdi,
Dert nedir, tasa nedir bilmezdi…

Neyi bildiğimi bilmeyecekler.


Rıfat Ilgaz

Bu Eller miydi?

Bu eller miydi masallar arasından
Rüyalara uzattığım bu eller miydi.
Arzu dolu, yaşamak dolu,
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.

Bilyaların aydınlık dünyacıkları
Bu eller miydi hayatı o dünyaların.
Altın bir oyun gibi eserdi
Altın tüylerinden mevsimin rüzgarı.

Topraktan evler yapan bu eller miydi
Ki şimdi değmekte toprak olan evlere.
El işi vazifelerin önünde
Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iyiydi.

Kaybolmus o çizgilerden
Falcının saadet dedikleri.
O köylü çakısının kestiği yer
Söğüt dallarından düdük yaparken...

Bu eller miydi kesen mavi serçeyi
Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.
Yorganın altına saklanarak
Bu eller miydi sevmeyen geceyi.

Ayrılmış sevgili oyuncaklardan
Kırmış küçücük şişelerini.
Ve her şeyden ve her şeyden sonra
Bu eller miydi Allaha açılan !


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Kocaman Bolu

Kuşlarda ses yellerde ses, dağda ses,
Bir türküdür aramızda akan şey.

Toprakların birliğini demez mi
Ayvaların sarılığı kardeşim?

Burda duyduğum duyduğum
Nane kokusu kokusu.

Hadi beni sevmediniz
Getirdiğim maviliği alsanız ellerimden.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Akdeniz Şiirleri

Dalarım engine
Ki yaşadığım
Anıladığımdır.

Roma'yla Kartaca'nın arasında
Yüzer, sevgi sevgi
İstanbul.

Böler bir kuş düşüncemi ikiye
Maviden
Yarıda kalır içki.

*

Sen Deniz Gök,
Bir an dursanız uykuda
Büyür bir yosun geceye karşı.

Tedirgin olur ölüler
Bir an yaslansanız karanlığa,
Sen Deniz Gök.

*

Dersin ki
Ellerimize değecek
Yıldızlar
Büyüyecek büyüyecek de.

Dersin ki
Bir aydınlığı var
Sevgililer için,
Karanlık sessiz de.

Dersin ki
Uyuyamıyorum
Yalnızız
Gece, mavi de.

*

Sessizdi yeryüzü
Yeryüzünde biricik Akdeniz vardı
Akdenizde
Yalnız ikimiz.

Beni seviyor musun dedim,
Yumdu gözlerini uzaklığa,
Tam sorulacak an, diye gülümsedi,
Tam sorulacak yer.

*

Bir kocaman yeşil bir kocaman boz
Yellerde
Çarpar birbirine çarpar enginlere dek.

Dalgaların ucunda yıldızların ucu
Her köpük bir fırtına
Her köpük bir evren.

Şu deniz şu gök gizlenebilir
Seni sevdiğim
Gizlenemez.

*

Havaya da yalıma da ağaca da benzer ama
En çok suya benzer
Sevgimiz.

Morluğun acısı var sonu yok
Karışır yaşamımıza
Kendiliğinden.

Herkes ölünce toprak olurmuş
Hayır hayır
Bizim su olacağımız besbelli.

*

Akdeniz enginlerde kararmaktadır
Ama
Ben
Öyle maviyim ki.

Akdeniz bir gitmişlikle eski, uzak,
Ama
Ben
Sahibi gibiyim yıldızların.

Akdeniz seni bir daha yaratamaz
Ama
Ben
Seni bir daha sevebilirim.

*

Duymuştun
Bu türküyü
Çok eskiden de.

Bu türküyle anılarsın yelden
Yeşilden
Kadırgaların dibindeki sessiz yosunları.

Bu Akdeniz dalgalarında bu türküde sen
Varsın ışıl ışıl
Ve yoksun biraz.

*

İyice düşün bu bütün yaşamamızdır.


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Orşilim Kızları

Gitti genç delikanlılar Babil’e;
Gitti erkek çocuklar bile;
Bir solukta boşaldı Ken’an ili.

Düştü yollara Orşilim kızları
Al benizleri şimdi süzgün, sarı;
Gözkapakları isli, mor sürmeli.

Dallarında kalan turunçlar gibi
Durdular senelerce tunçlar gibi;
Elde başka ne var ki, çağ durmadı.

Çöktü ayrılık ayrılık üstüne.
Servi boylar eğildi günden güne;
Körpe çağları Tanrı durdurmadı.

Bağ bozuldu, kesildi ırmakta su
Sürgülenmedi gitti bir tek kapu;
Dört bucakta açık saçık gezdiler.

İnci dişli kızıl dudaklar kuru,
Gözlerinde yosun, bakışlar duru,
Bellerinde birer düğümsüz kemer.

Ayrılan gün olur döner sandılar;
Hep bugün’le yarın’la aldandılar;
Kırka, kırk bine yardılar bir kılı

En sonunda duyuldu gökten dilek
Döndü beli iki kat, ayak sürterek
Dolduran delikanlı, yetmiş yılı.

Gül sarardı, döküldü koklanmadan;
Söndü her kurulan ocak yanmadan;
Artık esmedi Sahyun’un rüzgarı.

İhtiyarladılar, harab oldular
Hurma bahçelerinde ceylan kadar,
Put kadar güzel Orşilim kızları.


Mustafa Seyit Sutüven

24 Ağustos 2015

Siz Aşk Nedir Bilmezsiniz

Siz aşk nedir bilmezsiniz dedi Bukowski
Ben elli bir yaşındayım bir bakın bana
Genç bir güzele aşığım
Kötü saplandım bu işe ama O'nun da hali kötü
Fakat olacaksa böyle olsun
Kanlarına giriyorum onların ve kurtulamıyorlar benden
Her şeyi deniyorlar kaçmak için
Ama sonunda hep geri dönüyorlar
Hepsi geri dönmüştür bana
Ama gördüğüm bir tanesi dışında
Ağlamıştım ardından
Ama kolay ağlardım o zamanlar
Çocuklar sert içkileri yaklaştırmayın yanıma
Acımasız oluyorum o zaman
Burada oturuyor bütün gece
Bira içebilirim siz hippilerle birlikte
Bu biradan on beş litre içerim ve
Bana mısın demem, su gibi gelir bana
Ama bir defa koklatın sert içkileri
Pencereden dışarı atmaya başlarım insanları
Kim olursa olsun fırlatırım dışarı
Bunu yaptım daha önce
Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
Bilmezsiniz çünkü hiç aşık olmamışsınızdır
İşte iş bu kadar basit
Genç bir fıstık buldum şimdi, öyle güzel ki..
Bukowski diyor bana, Bukowski diyor o minicik sesiyle
Bense ne var diyorum
Ama aşk nedir bilmezsiniz siz
Size ne olduğunu anlatıyorum ama dinlemiyorsunuz
Aşk buraya kadar gelip kıçınızı dürtse
Bu odada içinizden birinin ruhu duymaz
Şiir okuma toplantılarının boktan bişey olduğunu düşünürdüm
Bana bak ben elli bir yaşındayım ve çok dolaştım
Boktan diyorsam öyledir
Ama sonra dedim ki kendime Bukowski
Aç kalmak daha boktan
Sonuçta işte buradasın ve hiçbir şey olması gerektiği gibi değil
O adam neydi adı Galway Kimel
Bir dergide resmini gördüm
Yakışıklı bir suratı var ama öğretmen
Tanrım düşünebiliyor musunuz
Eyvah sizler de öğretmensiniz
Size de küfrediyor oluyorum o zaman
Hayır o adamın adını hiç duymadım
Ne de ötekinin, hepsi birer asalak
Belki egom yüzünden artık çok fazla okumuyorum
Ama, şu ünlerini beş altı kitap üstüne
Kuran insanlar var ya,
Hepsi birer asalak
Bukowski diyor bana bu kız
Niçin klasik müzik dinliyorsun bütün gün
Sizi şaşırttım değil mi
Benim gibi kaba ayyaş birisinin
Klasik müzik dinleyeceğini düşünmezdiniz
Brahms, Rachmaninoff, Bartok, Tdeman
Kahretsin burada yazamıyorum
Çok fazla sessiz, çok sayıda ağaç var burada
Şehirleri severim, en uygun yerler benim için
Her sabah koyarım klasik müziğimi
Ve oturup yazı makinemin başına
Bir puro içerim bakın işte böyle
Ve Bukowski derim sen şanslı bir adamsın
Bukowski bu belaların hepsini atlattın
Ve sen şanslı bir adamsın
Ve mavi duman yayılır masamın üstüne
Ve pencereden dışarı Delengpre Caddesi'ne bakarım
Ve derin nefes alır ve yazmaya başlarım
Bukowski işte yaşam budur derim kendi kendime
Yoksul olmak iyidir, basur olmak iyidir, aşık olmak iyidir
Ama siz nasıl bir şey olduğunu bilmezsiniz
Sevgilimi görseydiniz ne dediğimi anlardınız
Buraya gelince baştan çıkacağımı düşündüm
Tam böyle olacağını bildi, böyle olacağını bana söylemişti
Allah kahretsin ben elli bir yaşındayım o ise yirmi beşinde
Birbirimize aşığız ve o beni kıskanıyor, Tanrım bu güzel bir şey
Buraya gelip baştan çıkarsam, gözlerimi oyacağını söylemişti
Alın işte aşk sizlere
İçinizden hangisi bilir böyle bir şeyi
Sizlere bir şey söylemeliyim
Öyle adamlarla tanıştım ki hapishanede
Üniversitelere ve şair toplantılarına giden
İnsanlardan çok daha fazla yol-yordam bilen insanlardı
Kan emicidirler onlar, bütün görmek istedikleri
Şairin çorapları kirli midir acaba ya da koltuk altları kokuyo mudur
Ama sizden şunu hatırlamanızı istiyorum
Bu odada yalnız bir tane şair var bu gece
Belki de bu ülkede yalnız bir tane şair var bu gece
O da benim
İçinizden kim biliyor yaşamı, içinizden kim biliyor herhangi bir şeyi
Hangi biriniz hayatında işinden kovuldu?
Ya da sevgilisine dayak attı ya da sevgilisinden dayak yedi
Beş defa kovuldum ben Senis and Rocbuck'tan
Kovmuşlar, tekrar kovmuşlardı beni
Otuzbeş yaşındayken tezgahtarlık yapıyordum onlara
Sonra kurabiye çalarken yakalandım
Ben nasıl olduğunu bilirim çünkü onlardan geliyorum
Elli bir yaşındayım ve aşığım
Şu gencecik güzel şey diyor ki bana: Bukowski
Ve ne var diyorum, O ise
Sen pisliğin tekisin diyor bana
Ve bebeğim beni anlıyorsun diyorum
Bu dünyadaki tek güzel şey O
Kadın ya da erkek bu tür hareketine katlanacağım tek kimse
Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
Hepsi geri döner bana sonunda, her biri geri döner
Yalnız o sözünü ettiğim bir tanesi,
Hani o sözünü ettiğim bir tanesi
Yedi yıl birlikte yaşamıştık, çok içerdik
Bir avuç memur görüyorum ben bu odada
Şair filan yok aranızda, hiç şaşırmadım bu işe
Şiir yazmak için aşık olmak gerekirdi
Ve siz aşık olmak nedir bilmiyorsunuz ki
Sizin derdiniz bu!
Şu ağır içkiden verin biraz bana
Tamam buz istemem güzel
Güzel işte çok güzel böyle
Haydi bakalım gösteriye başlayalım
Ne dediğimi hatırlıyorum
Ama bir tek atacağım yalnızca
Ne de güzel tadı var şu meretin
Haydi uzatmadan bitirelim bu işi
Yalnız bundan sonra kimse durmasın
Açık pencerenin yanında


Charles Bukowski

Çalışma

Van Gogh kulağını kesip
bir
orospuya verdi
orospu
hunharca fırlattı
kulağı
sokağa tiksinerek.

Van,
orospular
kulak
istemezler
para isterler

sanırım bu yüzden
muhteşem bir
ressamsın sen
başka
birşeyden
anlamadığından...


Charles Bukowski

Bab Aziz

"Dünyadaki ruhlar kadar Allah'a giden yol vardır."

Çöl, arayış. Toz bulutlarıyla raks. Kendi müpheminde boğulma gayesi. Zahirî olan çöle inmez, batınî olan görünmez. Çöl, ruhların kemâle erme girdabındaki son durak, son öğreti. Çöl, sonsuzluğun sonu, sonsuzluktaki zaman… Çöl, ‘ Bir ben var, benden içerû ! ‘ Çöl, şiirin son hali, girift, muğlak, namütenahi… Çöl, ruhun özünü doya doya yaşadığı yer, her şey namevcut; kum, güneş, ‘ben’ hariç… Çöl ve çöle inen hakikat avcısı; yol ve yolsuzluk… Çöl Şark… Çöl, Masal…

Sokrates’in talebesi,  Aristo’nun hocası olan Eflatun(Platon) Batı felsefesinin ilk noktası ve kurucusu sayılır. Bu düşünce ustası talebeleriyle oturmuş ‘ gerçeğe’ dair sohbet ederken, gerçek olmayan her şeyin yalan olmak zorunda olmadığını anlatır. Eflatun’un bu tespitine enfes bir örnek vardır: Şark Masalları. Gerçek değiller ama yalan olduğunu da kimse iddia edemez. İşte Bab’ Aziz böyle bir film. Yönetmen koltuğunda NacerKhemir var. NacerKhemir, Tunus-Kurba’lı bir sinemacı. 60’ını geçmiş bu Derviş sanatçının yönetmenlik geçmişinde çektiği film sayısı sadece 3’tür. ‘’Çöl İşaretçileri’’ , ‘’ Kayıp Güvercinin Gerdanlığı’’ ve ‘’ Bab’ Aziz’’ filmlerinden oluşan Çöl Üçlemesi… Bab’ Aziz’in dilimizde tam karşılığı yok ama belki ‘ Bilge Dede’ demek doğru olabilir. Yani İrfan, yani hikmet bir anlamda Doğu…

2006 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen filmin gösterimi sırasında kendi filmi hakkında bir de konuşma yapan  Khemir  şunları söyler : ‘’Bu film bir sorudan çıktı aslında: Babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben olamasam bile benim babam tam bir Müslüman’dı ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan. Ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye  çalıştım. İslam’ın Batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen,  es  geçilen  ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.’’ Muazzam bir duruş, görkemli bir mantık ve saygı duyulacak bir yaklaşım… Bu yaklaşım filme de aksetmiş, nitekim Bab’ Aziz filmi ilk karesinden finaline kadar her zerresinde İslam’ın, imanın ve irfanın inceliklerini görsel bir şölenle önümüze seriyor… İbret  aynasında  hayretle  seyrediyoruz  kendimizi.

Besmele ile açılıyor film ve ardından muhteşem bir tilavetle bizi büyülü bir çöl atmosferine götüren     Âliİmrân  suresinin 33, 34, 35, 36.  ayetleri:
‘’ Gerçek şu ki Allah, Âdem’i ve Nûh’u, İbrahim soyunu ve İmrân soyunu bütün insanlığın üzerinde bir konuma çıkardı, tek bir soy zinciri halinde. Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir. Bir vakit İmrân ailesinden bir kadın, ‘’ Ey Rabbim! Rahmimdeki çocuğumu senin hizmetine adayacağıma söz veriyorum. Benden bunu kabul et: Doğrusu, yalnız Sen, her şeyi duyan, her şeyi bilensin! ‘’ diye Rabbine yakarmıştı. Fakat, çocuğu doğurunca, ‘’ Ey Rabbim!  dedi, ‘’ Bak, bir kız çocuk doğurdum.’’ Halbuki Allah, neyi doğuracağını ve onun aslında istediği erkek çocuğun hiçbir zaman bu kız çocuk gibi olmayacağını bilmekteydi; ‘’ ve ona Meryem ismini verdim. Lânetlenmiş Şeytana karşı onu ve soyunu korumanı diliyorum.’’

Hemen ardından şu epigraf ile zihnimize bir çivi daha çakılıyor: ‘’Dünyadaki ruhlar adedince Allah’a giden yol vardır!’’ Yönetmen diyaloglarını Mevlânâ, Feridüddin-i  Attar, Muhyiddin İbn Arabi, İbn-i Ferid, Gazali, İmam-ı Rabbani, Bediüzzaman Said Nursi’den aldığını ve hikmetli sözleri 1001 Gece Masalları’yla süslediğini söylüyor.
Filmin konusu  hakkında bir şeyler söylemek lazım : Bab’ Aziz metaforlarla işlenmiş , çölde geçen, bir yol  filmi. Gecenin karanlığında çölde bir silüet belirir; bir çoban silüetidir bu ve ardından bir kız topraktan çıkar diri diri. Kız çocuklarını toprağa diri diri gömen cahiliye devrine yapılan alegorik bir atıftır bu. Başlangıç ve son… İslamiyet ve Cahiliye… Sonra secde hâlinde kum altında kalan ‘bilge dede’ de çıkınca karşılıklı konuşmalarla filmin o muhteşem atmosferine gireriz. ‘’Dedeciğim tek başımıza bu çölde yolumuzu nasıl bulacağız, ya kaybolursak?’’ – ‘’ İnancı olan kişi asla kaybolmaz, küçük meleğim!’’ 
Ve yürür  Bab’ Aziz, ‘’ Yürümek yeterli, davet edilenler yolu bulacaktır.’’ deyip yoluna devam eder, görmeyen ama hep gökleri süzen gözleriyle.  ‘’Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır, senin ki sesindir.’’ dedi Zeyd’e. Belki de Bab’ Aziz’n de Rabb’ine giden yolda hediyesi küçük torunu Ishtar’dı. Filmin başında okunan ayetlerin sırrı da buydu belki de. Rabb’e armağan olarak sunulan Meryem gibi. Film tarihten telmihlerle ve eleştirilerle ilerler. Bu sırada çölün ortasından külüstür bir otobüs geçer tozu dumana katarak, Ishtar arkasından koşar yetişemez, düşer yere… Yüzü gözü toz içinde kalır. Külüstür otobüs Batı’dır. Masumiyet olan Ishtar, yani Doğu. Sonra Masumiyet ve Hikmet el ele devam ederler yola, başlangıç ve son, hayat ve ölüm… Ishtar ve Bab’ Aziz.
Sonra masallar başlar bize dair. Unuttuğumuz, kaybettiğimiz masallar. Filmin içinde birbirinden farklı ama birbirine bağlı altı hikaye anlatılır.
(Not: Yazının Bundan Sonraki Kısmını Filmi İzledikten Sonra Okursanız Daha Makbul Ve Muteber Olur. Tılsımını Hissetmeden Okumuş Olursunuz, Sonra Bana Kızmanızı İstemem Doğrusu!)

İlk hikaye: Prens 

Eğlence ve rehavetin içinde iken çadırından atının gittiğini fark eder,  düşer peşine,  o esnada gözleri bir ceylana değer ve başlar yolculuk gizin peşine doğru. Kaybolur Prens çölün gizeminde. Halkı kandillerle aramaya koyulur bir çöl gecesinde. Aranan bulunur ama bulunan kaybolan değildir. Zahiren O’dur ama batınen  O değildir. Leylâ’sını yitirmiş bir Mecnûn misali dalmış gözleri suya. Ahu gözleriyle suya bakar derin derin… ‘’ Sence suyun dibindeki tezahürünü mü seyrediyor?’’ – ‘’Belki de  gördüğü tezahürü değildir. Yalnızca âşık olmayan kendi tezahürünü görür orada.’’ – ‘’ Öyleyse ne görüyor?’’ – ‘’ O şimdi kendi canını seyretmede.’’  Terk eder herkes Prens’i  -yaşlı derviş hariç- Terk eder Prens’i Dünya, Ukbâ hariç. Ve uyanır Prens, geride sadece dervişin hırkası ve asası kalmıştır. Manevi dünya için maddi dünyadan vazgeçen Prens, giyer dervişin kıyafetlerini ve kaybettiğini aramaya başlar. Mavlânâ’nın deyişiyle , ‘Şeb-i Aruz’ vaktine kadar sürecek bir arayış. Hikayeler iç içe geçer, zaman algısı bambaşkadır, kronolojik ilerlemez. Şarkın masalına atıf vardır, Batı’nın zaman algısına da eleştiri gelir. Bab’ Aziz torunuyla oturup Prens’i anlatırken kucağında bir ceylanı sever. Ishtar’a ‘Biz uzun zamandır tanıyoruz birbirimizi’ der. Prens aslında Bab’ Aziz’in gençliğidir, -İbrahim Ethem gibi gözleri bambaşka bir âleme açmanın simgesidir- bir ceylanı takiple başlayan, maddi âleme kapanırken manevi âleme açılan gözlerin sahibi bir yolcudur o. Âmâdır Bab’ Aziz, maddeye kapalı, manaya açık gözleriyle…

İkinci hikaye: Osman 

Kum taşıyıcılığı yaparak baba mesleğini devam ettiren Osman babasının ölümünden sonra artık bu işi bırakmak ve kumsuz bir ülkeye gitmek için para biriktirir. Ayrılmadan önce, en iyi müşterisi olan Katip’in mektubunu götürmesi gerekir. Yasak aşkın elçisidir, gözlerinde şehvet vardır mektubun ulaştığı kadının yanındayken. Kadının kocasının gelmesiyle kaçarken kuyuya düşer ve farklı bir âleme geçer. Bir saraydadır ve âşık olduğu Zehra’yı görür orada. Zehra onu çölde yanan ateşe bakmaya gönderdiğinde orada sadece yanan bir palmiye görür, başka hiçbir şey göremez. Durmadan arar ama bir de bakar ki ne Zehra kalmıştır ne de saray. Bir damla suyun peşindedir, Bab’ Aziz onu nehre davet eder. ‘’ Anlat evladım, kalbin rahatlar!’’ Ancak filmin sonunda, Osman’ın hikayesine değinilmez ve biz onun bir damla suda mı kaldığını yoksa nehre mi vardığını bilemeyiz.


Üçüncü hikaye: Zeyd – Nur 

Uluslar arası ilahi söyleme yarışmasına  katılan Zeyd, birinci olur ve yarışmacılar tarafından muhabbet meclisine davet edilir. Meclisin başında bir genç kız/Nur vardır, okunan şiirleri dinleyen. Nur’la o geceyi birlikte geçirirler, çünkü okuduğu şiir, Nur’un kaybettiği babasının şiiridir. Bunu babasından işaret olarak algılayan Nur, sabah kestiği saçları ve geride bıraktığı kedisiyle Zeyd’i terk eder, babasını bulmak için yollara düşer. Nur, Zeyd’in pasaportunu da almıştır yani kimliğini, yani benliğini. Zeyd’de onu bulmak için yollara düşer. Zeyd’in aşkı, bir insana duyulan aşktır, Bab’ Aziz bunu, herkesin yerine getirmesi gereken bir görevi vardır, diye açıklar. Çünkü herkesin payına düşen aşk, ilahi aşk değildir. Herkes dünya çölünde kaybettiğini arar, ama herkesin kaybettiği farklı farklıdır. Pervane olmak herkesin payına düşmez.

Dördüncü hikaye: Hüseyin- Hasan 

Camiiden çıkmayan Hüseyin’in, meyhaneden çıkmayan ikiz kardeşi Hasan. Hüseyin ölmeden evvel ölmeyi tercih edenlerdendir. Kızıl saçlı dervişten bunu ister. Neden ölmeyi  tercih ettiğini anlamak için, görüntü kadar arka planda çalan müziği ve içinde geçen dizeleri de görmelidir izleyici:


Zaman neşelidir/ Biz ikimiz vuslata erince/ Sen ve ben/ İki ayrı suretiz/Fakat tek bir can/ Sen ve ben / sen ve benden kayıtsız/ Aynı neşenin sevinci.

Sonra Hasan çöllere düşer, kardeşini öldüren Kızıl saçlı dervişi aramak için, kendinden geçmiş ve çırılçıplak kalmışken çölde, derdin, kederin, intikam ateşinin içinde kaybolmuşken, hayatından vazgeçmişken, intikam almak istediği derviş tarafından kurtarılır ve kardeşinin ölümünün kardeşinin tercihi olduğunu öğrenir.  Aslında burada, Hasan ve Hüseyin, ruh ve nefis gibidir. Ruhun yokluğunda, nefis payına düşenin ölüm korkusu ve çaresizlik olduğunu;  nefsin, dünya çölünde yapayalnız ve kaybolmuş bir şekilde amaçsız dolaştığını hissederiz; biri olmadan diğerinin neşeden yoksun kaldığını ve kaybettiğini bulamadan o neşeye bir daha asla sahip olamayacağını. Sonuçta ruh ve nefis, tek bir can değil midir?

Beşinci hikaye: Kızıl Saçlı Derviş

Filmin başında sema ederken kendinden geçen, kendini mecnûn gibi aşka adayan, ‘’ Canınla süpür cananın eşiğini, ancak o zaman gerçek âşık olursun’’ diyerek canından, canan için vazgeçen bir derviştir. Sanki kainatı süpürüyor o tertemiz kalbiyle. Pervanedir, aşktan yanan. Sevgilinin kapısında bir kıtmir. Filmin içinde ama dışındadır/filmden bağımsızdır aynı zamanda. Her yerdedir ama hiçbir yerdedir. Varlığı, bir hikayeye dayanmaz diğer kahramanlar gibi. Bir hâlin aktarımıdır o. Aşkınlığı ve taşkınlığı  temsil eder.


Altıncı hikaye: Bab’ Aziz – Ishtar

Tüm bu hikayelerin merkezinde duran, onlarla yolları kesişse de, farklı bir yoldan yoluna devam ederek kendi yolculuğunu yapan âmâ (kör)  derviş  Bab’ Aziz. Torunu Ishtar’la dervişlerin toplantısına katılmak için yolculuk yaparken aslında o, hayatının en  önemli anına yolculuk etmektedir.  Düğününe, doğumuna, kavuşmaya. Yeni bir hayata doğmak için, dolma vaktini bekleyen kabrini aramaya çıkan derviştir o. Kaybettiğini bulma anıdır ölüm. Tam bu ana geldiğinde Hasan’ı çağırır yanına, henüz hamdır Hasan, ölümden korkan, hayata anlam verememiş. Bab’ Aziz’in hikayesinin bitimiyle Hasan’ın hikayesi başlar filmde. Hasan onun kıyafetlerini giyerek ve asasını eline alarak, kaybettiğini aramaya yollara düşer. Dervişlik bir elden diğerine geçer.


Bu dünyanın insanları, Bir mumun alevi önündeki üç pervane(kelebek) gibidir.
İlk olan yaklaştı ve : ‘ ben aşkı biliyorum’ dedi. Bu, Osman’dır.
İkinci olan kanatlarıyla azıcık aleve dokundu ve: ‘ben aşk ateşinin nasıl yaktığını biliyorum’ dedi. Bu, Zeyd’dir. Üçüncü olan kendisini alevin kalbine attı ve alev tarafından tüketildi. Hakiki aşkın ne olduğunu sadece o bildi… Bu Kızıl Saçlı Derviş ve Bab’ Aziz/Prens’tir.

Filmde görüntüler kadar müzikler, kostümler, şiirler, hikayeler de önemlidir. Bir bütün oluşturduklarında anlamlıdırlar. Zor bir konudur anlatılmaya çalışılan, aslında birden çok konudur anlatılan. Doğu’nun Mesnevisi, ezgisi, şiiri, kelimesi, geleneği, sanatı, kültürü nakşedilir. Sadelikten uzaktır bu yüzden. Alabildiğine görkemli ve ihtişamlıdır. Dervişlerin toplantısına ulaşmak için, herkes kendi yolunu, kendi amacını, kendi armağanını kullanır, çöllerden geçer, farklı rotalar çizer. Zaman zaman kesişse de yollar, herkes kendi yolundan gitmelidir ve filmin başlarında  denildiği gibi:

‘’Dünyadaki ruhlar adedince Allah’a giden yol vardır!’’

Sona gelinir, sûfîlerin müzikli ve danslı buluşma sahnesi Cenneti andırır, Bab’ Aziz’in burada olmayışı da Yunus’un  ‘Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene ver onları/  Bana seni gerek seni’ anlayışıyla açıklanabilir.
Tüm bunların üzerine finalindeki muhteşem diyalog nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor aslında:
‘’ Hassan..seni bekliyordum.’’
‘’Beni mi bekliyordun?’’
‘’Ölümüme şahit olman için.’’
‘’Neden ben? Ben ölümden çok korkarım..’’
‘’Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: ‘’ Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun.. ’’Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hassan oğlum? Benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.’’

* Sanatın amacı insanı ölüme hazırlamaktır.

“İnsan nasıl da biraz durup varlığının anlamı konu­sunda mevcut diğer görüşlerden herhangi birisine eğilmek ihtiyacı duyuyor. Doğu her zaman ebedi gerçeğe Batı’dan daha yakındı ama Batı uygarlıkları maddi hayat beklentileriyle Doğu’yu yutuverdi. Bunu anlamak için doğu müziğiyle Batı müziğini karşılaştırmak yeter de artar bile. Batı, ‘işte ben buyum!’ diye bağırıyor. ‘Ba­na bakın! Dinleyin, hem sevgiden hem acıdan nasıl da anlıyorum! Nasıl hem mutlu hem mutsuz olabiliyorum! Ben! Ben! Ben!’ Doğu ise kendisiyle ilgili tek bir kelime bile söylemez. Kendini, Tanrı’nın, doğanın, zamanın içinde yeniden bulur. Her şeyi kendi içinde keşfetmesini bilir. Doğu uygarlığının görüşleri bir sonuçtur, topraktaki tuzun tuzudur, gerçek bilgi ancak ondan fışkırır.”(AndreyTarkovski)

* Sinema salt görüntü yahut müzik ya da sözden ibaret değildir. Filmlerinde üç boyutlu bir derinlik yakalayan Nacer Khemir’ı  bir gün gerçek sinemanın tartışıldığı günler gelirse eğer, o zaman çok fazla konuşacağız.

Bülent Özdaman

23 Ağustos 2015

Çok sürdü bu âlemde konukluk

Çok sürdü bu âlemde konukluk,
Tam zamanı artık mutlak bir kucaklaşmada
Bedenimin çölü bu beldeye egemen olmalı.

Midemi bulandırdı bu dünyada yaşamak.
Öyle bir milletle birlikteyim ki
Kötü yönetmekte hükümdarları.
Bit gibi ezmekteler zavallı kullarını,
Aldatmaktalar saf insancıkları
Saygı duymaksızın hak ve çıkarlarına.

Ama gel gör ki koyun benzeri bu insanlar
Kulluk etmekte zalim hükümdarlara.


Ebü’l-Alâ el-Maarrî
Çeviri: Özdemir İnce

Kendi feryadımdır ancak ses veren feryadıma

Kendi feryadımdır ancak ses veren feryadıma!
Kimseler yok âşinâdan, yârdan hâli diyar..
Nerde yârânım? dedikçe ben bülent âvaz ile..
Nerde yârânım diyor vadi beyâbân kühsâr...

Ebü’l-Alâ el-Maarrî
Çeviri: Mehmet Akif Ersoy

22 Ağustos 2015

Deniz

Boğuldum karanlık gecelerin serin rüzgârında
Oturdum babamla Karaköy sahile
Denize karşı Ahmet Kaya Arka Mahle
Babamın elinde bi yirmilik rakı
Benimse avuçlarıma düşen bi kaç damla göz yaşı
Girdim onbeş yaşıma
Gittikçe daha çok yaklaşıyorum Deniz Abimin asıldığı yaşa

16.08.2015

Murat Can Koyutürk

17 Ağustos 2015

Bir Şarkıya Ağıt

Şöyle yazdı kadın:
İşe yarayacak bir şey yok sende
Metruk bir yolsun sen
Bir atın kuyruğuna bağlı bir sayı
Soğuk bir kabir
Ateşe terk edilmiş
Kabuğu soyulmuş bir ağaç çölde
İğnesi olmayan bir ip
Çalanın ellerini kendine çeken yanan bir kapı

Güneşin selinden titreyen bir kuş
Sessiz bir harf
Bir güvercinin gerdanlığından yitirilen kitap
Uzlette noktasını arayan yazı
Bulutlarda yüzen çıplak bir dağ
Bir kadının terk ettiği loş ayna
Bir şarkıya ağıt
Bir ipek sönmüş çınlaması

Sordum:
Nereye götürecek beni kapalı kapı
Bir omuz silkişiyle mi kurtulur adlar
Noktasından kaçar mı virgül
Veya iç çeker mi gökyüzü beynimin üzerinde.

Geri döneceğim tempoya
Annemden miras aldığım sessizliğe
Kendimi kurtaracağım seni görmekten
Ruhumu alıkoyacağım konuşmaktan
Adının
Bir harfini.

Ahmed eş-Şehavi
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin

Mehtapta Hüzün

Ey onun gözlerinden gelen ilkbahar
Ey mehtapta seyahat eden kanarya
Beni ona götür
Bir aşk şiiri veya bir hançerin saplanışı
Yurtsuzum ve yaralı
Yağmuru seviyorum, uzak dalgaların iniltisini
Derinliklerinden uyanırım uykunun
Düşünmek için günlerin birinde gördüğüm şehvetli bir kadınının dizini
Müptelası olmak için şarabın ve şiirin
De ki sevgilim Leyla’ya
Sarhoş ağızlı, ipek ayaklı
Hastayım, hasretim ona
Yüreğimin üzerindeki ayak izlerine bakıyorum.

Şam… Ey tutsakların pembe vagonu
Uzanmışım odamda
Yazıyorum, düş kuruyorum, gelip geçenlere bakıyorum
Yüce göğün kalbinden
Çıplak etinin titreyişini duyuyorum.
Yirmi yıldır dövüyoruz çelik kapılarını
Yağmur ıslatıyor elbiselerimizi, çocuklarımızı
Paralayan öksürüğe boğulmuş yüzlerimiz
Veda gibi hazin görünüyor, verem gibi sarı
Ve vahşi steplerin rüzgârları
Feryadımızı taşıyor
Sokaklara, ekmek satıcılarına, ajanlara
Vahşi atlar gibi koşuyoruz tarihin sayfalarında
Ağlıyoruz, titriyoruz
Rüzgârlar geçiyor, portakal rengi başaklar
Çarpık bacaklarımızın arkasından…
Ve ayrıldık
Koşuşturan yıldızlardan bir fırtına dövünüyor
Soğuk gözlerinde
Ey buruşuk sevgili
Öksürük ve mücevherle kaplı bedenin sahibi
Benimsin
Bu hasret sana, ey hasretin kinleri!

Göç etmeden önce
Bir kadınla yattım ve bir şiir yazdım
Geceye, güze, sindirilmiş uluslara
Öğlenin sarı güneşinin altında
Başımı yaslardım pencerenin zülüflerine
Gözyaşını bırakırdım
Sabah gibi ışıldardı, çıplak bir kadın gibi
Eskilere dayanır tanışıklığımız: Ben, hüzün ve kölelik
Uzak suskun bulutların yakınında
Yüzlerce çıplak kirli göğüs görürdüm
Dikenden bir nehre sürüklenen
Mavi hüzünlü gözlerden bir bulut
Bakışlarını bana dikerdi
Dudaklarımın üzerine çömelen tarihle.

Ey hüznün uzun bakışları
Ey küçük kan kabarcıkları, ayılın
Seni görüyorum burada
Yarıya indirilmiş bayraklarda
İpek elbiselerin kıvrımlarında
Yürüyorum kumral şimşek gibi kalabalıkta
Duru göğünün altında
Geçiyorum ağlayarak ey yurdum
Nerede tütün ve kılıç yüklü gemiler
Bir saltanatı fetheden cariye
İki ılık kadın gibi iri gözleriyle
Bir kadının göğsündeki uzun bir gece gibisin ey vatanım
Ben burada yabancı meçhul bir hayaletim
Parfümlü tırnaklarımın altında
İhtiyar onurun duruyor
Çocukların gözlerinde
Gece seyahatine çıkıyor bitkin kalbinin atışları
Gözlerimiz buluşmayacak artık
Yeterince şiir okudum sana
Uzanıp bakacağım uzaktaki kırmızı bir karanfil gibi
Vatanı olmayan bulut gibi.

Elveda ey sayfalar, ey gece
Ey erguvani pencereler
Yüksek kurun darağacımı günbatımı
Yüreğim sakinken güvercin gibi…
Bir tepenin mavi gülü gibi güzel
Ölmek istiyorum bulanarak
Dolu dolu gözyaşlarına
Yükselsin diye boğazlara kadar bir kere de olsa
Harflerle doluyum, kanlı başlıklarla
Çocukluğumda
Altın çizgili bir cilbap düşlerdim
Hurma bahçelerini, taşlı tepeleri yağmalayan bir at
Şimdiyse
Dolaşıyorum aylak aylak lambaların ışıkları altında
Sokaktan sokağa geçiyorum hayat kadınları gibi
Geniş bir suçu arzuluyorum
Beyaz bir gemi taşıyor beni tuzlu memelerinin arasından
Uzak diyarlara
Her adımda bir meyhanenin ve yeşil bir ağacın olduğu
Ve melez bir genç kız
Yapayalnız sabahlıyor susamış memeleriyle.


Muhammed el-Mâgût
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin
Kaynak: mehmethakkisucin.com

Kardeşim

Kardeşim! Savaştan sonra haykırsa bir Batılı zaferini
Yad etse ölenlerini, övüp-yiğitlerinin barbarlığını
Sen türkü yakma galiplere, hor görme mağlupları
Eğil benim gibi suskun, yüreğin kan ağlasın
Kara bahtına ağlayalım ölülerimizin

Kardeşim! Bir er dönse yurduna savaştan sonra
Atsa bitkin bedenini dostlarının kollarına
Sen dost arama boşuna dönersen yurduna
Alıp götürdü açlık sırdaşlarımızı
Geriye kalan ölülerimizin hayaletleri

Kardeşim! Ekip biçse çiftçi yeniden toprağını
Yeniden yapsa onca zaman sonra topun yıktığı kulübesini
Artık kurudu çaylarımız, yıkık dökük ocağımız
Bırakmadı düşman toprağımızda dikili hiçbir şeyi
Geriye kalan bize ölülerimizin leşleri

Kardeşim! Olan oldu, istemesek olmazdı
İsteseydik başa gelen çekilmezdi
O halde ağıt yakma, elin kulağı duymaz sesimizi
Gel de bir hendek kazalım kazma kürek
Gömelim ölülerimizi tek yürek

Kardeşim! Biz kimiz? Ne yer, ne yâr, ne diyar
Uyumak, uyanmak alnımıza kazınmış ar
Dünya çürüttü bizi, kokuşturdu ölülerimizi
Gel kazalım başka bir hendek, al eline bir kürek
Gömelim ölülerimizi tek yürek

Mihail Nuayme
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin
Kaynak: mehmethakkisucin

Aralıksız Bir Acı

Bir gözyaşı her düştüğünde belleğe
Yürek sızlar
Yarın düşecek olanların
Endişesiyle.

Hulûd el-Mualla
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin

Tanrım Konuş Benimle

Adam fısıldadı: ''Tanrım konuş benimle.''
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı:
''Tanrım konuş benimle.''

Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.

Adam etrafına bakındı ve,
''Tanrım seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.

Ve yüksek sesle haykırdı:
''Tanrım bana bir mucize göster.''
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.

Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
''Dokun bana tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur!''
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı...

Halil Cibran

Yalnız Bir Kadın

Azize güzel bir kız. Kara kediden korkar. Şeyh Said’in karşısına oturduğunda endişeliydi. Şeyhin yabani bakan siyah gözleri, giderek artan endişeli halinden kurtulmak isteyen Azize’yi kuşatıyordu. Bakır bir kaptan yükselen tütsü kokusu Azize’nin burnunu dolduruyor, yavaş yavaş etini uyuşturuyordu.
“Demek kocanın sana geri dönmesini istiyorsun?” dedi Şeyh Said.
Azize tereddütlü bir ses tonuyla,
“Evet, bana geri dönsün istiyorum.” dedi.
Şeyh gülümsedi. Azize üzgün bir ses tonuyla konuşmasını sürdürdü:
“Ailesi onu yeniden evlendirmek istiyor.”
“Kocan sana dönecek ve bir daha asla kimseyle evlenmeyecek.” dedi Şeyh, buhurdanlığa bir parça tütsü atarken.
Vakur ve sakin sesi Azize’nin içini o denli rahatlattı ki derin bir oh çekti. Şeyhin bu durum karşısındaki sevinci yüzüne vurdu.
“Fakat bu iş çok para ister,” dedi.
Azize’nin yüzü gerildi. Bileğindeki altın bileziğe bakarak,
“Ne kadar isterseniz öderim,”dedi.
Şeyh sırıtarak,
“Küçük bir meblağ karşılığında kocana kavuşacaksın,” dedi. Sonra “Onu seviyor musun?” diye sordu.
“Hayır, sevmiyorum!” diye mırıldandı kızgın bir ses tonuyla.
“Anlaşamıyor musunuz?”
“Ailesiyle kavga ettim.”
“Göğsünde bir daralma hissediyor musun?”
“Bazen göğsümün üzerinde ağır bir taş varmış gibi hissediyorum.”
“Uykunda huzursuz edici rüyalar görüyorsun değil mi?”
“Geceleri hep korku içinde uyanıyorum.”
Şeyh Said kafasını birkaç kez sallayarak,
“Kocanın ailesi sana büyü yapmış olmalı,” dedi.
Azize korkuyla irkilerek,
“Peki, ne yapmalıyım?!” diye fısıldadı.
“Onların büyülerini bozmak on liralık tütsü gerektiriyor.”
Azize bir an sessiz kaldıktan sonra elini göğsüne uzatarak oradan on lira çıkardı ve Şeyh Said’e verdi:
“Bütün sahip olduğum bu.”
Şeyh Said ayağa kalktı, dar ve dolambaçlı sokağa bakan iki pencerenin siyah perdelerini çektikten sonra yumuşak beyaz küllerin üzerinde korların bulunduğu bakır kabın önüne oturdu. Kaba tütsü atarak, “Cin kardeşlerim ışıktan nefret ederler. Onlar karanlığı sever, çünkü evleri yerin altında.”
Odanın dışındaki gün, beyaz tenli kadındı. Güneşin sarı ışıkları sokaklarda parıldıyor, insan gürültüsüne karışıyordu. Ancak Şeyh Said’in odası karanlık ve sessizdi.
“Cin kardeşlerim kibardır. Eğer onların sevgisini kazanırsan şansın yaver gider. Onlar güzel kadınları severler. Çarşafını çıkar.”
Azize kara çarşafını çıkardı. Dar bir elbise içindeki olgun bedeni, Şeyh Said’in gözlerinin önündeydi. Şeyh Said, belli belirsiz alçak bir ses tonuyla sarı yapraklı bir kitaptan okumaya başladı. Bir süre sonra “Gel… Buraya uzan,” dedi.
Azize buhurdanlığın yanına uzandı. Şeyh Said, Azize’nin alnına elini koyarken garip tondaki kelimeleri okumayı sürdürdü. Birden Azize’ye “Gözlerini kapa,” dedi. “Cin kardeşlerim gelecek.”
Azize gözlerini kapadı. “Her şeyi unut,” diyen Şeyhin haşin ve emredici sözü yükseldi.
Şeyh’in eli, Azize’nin yumuşak yüzüne dokunuyordu. Babasını hatırladı Azize. Şeyh’in eli sert, kokusu tuhaftı. Büyük bir el. Çok kırışık olmalı diye düşündü. Şeyhin tuhaf sesi kerpiç duvarlı sessiz odada yavaş yavaş yükseldi.
Şeyh’in eli Azize’nin boynuna gitti. Azize kocasının elini hatırladı. Şeyhin eli kadın eli gibi yumuşak ve taze. Kocası, babasının bakkal dükkânında kasiyer olarak çalışıyordu. Azize’nin boynunu şefkatle okşamaya hiç yeltenmemişti. Yaptığı şey, obur parmaklarla bacaklarının etini sıkmaktan ibaretti. Şeyh, ona iki eliyle birden dokunuyordu. Elleri, Azize’nin göğsünün üzerinde, onun olgun memelerini nazikçe okşuyor, bedeninin diğer taraflarına iniyor, sonra tekrar memelere gidiyordu. Eller bu kez nezaketini kaybediyor, onları sert bir şekilde sıkıyor, Azize’yi inletiyordu. Gözlerini zar zor açan Azize, odanın boşluğuna yayılmış hafif bir duman görüyordu.
Şeyh Said, ellerini Azize’nin bedeninden çekti. Okumaya ve buhurdanlığa tütsü eklemeye devam etti. Bir süre sonra, “Şimdi cin kardeşlerim gelecek… İşte geliyorlar!” dedi.
Azizenin bedenini şiddetli bir ürperme sardı. Gözlerini yumdu. Şeyh Said’in, dünyanın ötesinden geliyormuş gibi yankılanan sesini duydu:
“Cin kardeşlerim, güzel kadınları sever. Sen de güzelsin. Seni seveceklerinden eminim. Geldiklerinde seni çıplak görmelerini istiyorum. Tüm büyüleri senden uzaklaştıracaklar.”
Azize panik içinde “Hayır… Hayır!” diye fısıldadı.
Şeyh, kararlı bir ses tonuyla hemen karşılık verdi:
“Eğer seni sevmezlerse canını yakarlar.”
Azize, bir defasında sokakta gördüğü bir adamı hatırladı. Yaralı bir hayvan gibi ses çıkarmış, yere serilmişti. Ağzında beyaz köpük, kollarını bacaklarını boğulurcasına hareket ettirmeye başlamıştı.
“Hayır… Hayır… Hayır.”
“Şimdi geliyorlar!”
Tütsünün kokusu artarak yoğunlaştı. Azize duyulabilir bir şekilde soluk alıp vermeye başladı. Şeyh Said birden fısıldadı: “Gelin mübarek mahlûklar, buyurun gelin!”
Azize, belli belirsiz gülme sesleri ve anlaşılmayan kelimeler duydu. Cüce şeklinde çok sayıda yaratığın odayı doldurduğunu düşündü. Tüm açma çabalarına rağmen gözlerini açamadı. Yüzünü sıcak sıcak nefesler yalayıp geçti. Bir ağız, alt dudağını kavrayıp obur bir şekilde bastırdı.
Çıplak sırtının altındaki kilim sertti. Tütsü dumanları toplanıp onu kolları arasına alan ve öpmeleriyle uyuşturan bir adama dönüşüyordu. Amansız bir ateş kanında dolaşırken ağız, dudağını bırakıp bedeninin diğer bölgelerine yöneliyordu. Azize, nefes nefese ve hareketsiz. Korkusu dağılıyor. Yavaş yavaş yeni bir haz veren esrik bir halin tadına varıyordu. Ohh!
Gülümsüyor. Gülüyor. Beyaz yıldızlar, masmavi bir gökyüzü, sarı ovalar ve kızıl ateşten bir güneş gördü. Azize uzaktaki bir nehrin şırıltısını duyuyor. Nehir. Uzakta. Ama artık uzakta olmayacak. Neşeyle gülüyor. Hüzün koşarak ondan uzaklaşan bir çocuk. O, şimdi büyük bir çocuk. Komşunun oğlu onu öpüp kucakladı. Hayır… Hayır! Ayıp. Evin kapısında dururken kendisine ekmekleri veren fırıncı çırağı elini uzatıp küçücük memesinin ucunu sıkmıştı. Canı yanmıştı. Kızmıştı. Heyecanlanmıştı. Nerede eli? İşte onun eli yeniden bedenine sahip oluyor. Gerdek gecesinde çığlık atmıştı. Şimdi çığlık atmıyor. Annesini, kanlı bir bezi meraklı akrabalarına gösterirken gördü. Yüzünü büsbütün saran bir sevinçle bağırıyordu: “Benim kızım kızların en şereflisi! Düşmanlar öfkeden kudursun!”
Azize, sarı tarlalara geri dönüyor. Susuz tarlalara. Bulutlar yükseklerde. Güneş, Azize’ye yaklaşan bir ateş. Kıvranıyor Azize ve şiddetli bir ateşin yakıcılığının sarhoşluğuyla olduğu yerde yığılıp kalıyor. Güneş yaklaşıp kana sızan bir ateş. Kaçmaya çalışmıyor Azize. Sarhoşluğu katlanıp katlanıp doruğa ulaşıyor. Tam bu anda yağmur boşaldı. Bütün bedeni titredi.
Şeyh Said, bir süre sonra Azize’nin çıplak bedeninden uzaklaşıp pencerelere yöneldi. Perdeyi açtı. Günışığı bir anda odaya aktı. Azize’nin beyaz teninin güzelliği parlayan ışıkla ortaya çıktı.
Azize hareket etti. Yavaşça ve ihtiyatla gözlerini açtı. Birden gün ışığını fark etti. Panik içinde ayağa kalktı. Şeyh Said “Korkma,” dedi “Cin kardeşlerim gittiler.”
Azize, bitkin bir halde ve utanarak eğilip elbiselerinden ilk parçayı aldı. Hareketsiz ve gözleri kapalı uzun bir süre öyle uzanmış olmayı ne çok isterdi!
Şeyh Said, elinin tersiyle ağzını silerek, “Korkma! Gittiler” dedi yeniden.
Azize’nin gözlerinden gözyaşları süzülürken sokaktaki bir seyyar satıcının sesi yükseldi. Ölmeyecek umutsuz bir adamın ağlamasını andıran bir sesti.
Birkaç dakika sonra, Azize dar, uzun ve dolambaçlı sokakta yalnız başına yürüyordu. Başını kaldırıp hevesle yukarı baktığında tek bir kuş bile görmedi. Gökyüzü mavi ve boştu. Hevesle başını yukarı kaldırdı ancak, uçmakta olan hiçbir kuş bulamadı. Gökyüzü, boş maviydi.

Zekeriya Tâmir
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin
Kaynak: mehmethakkisucin.com

16 Ağustos 2015

Çocuklar ve Trafik Lambaları

Şehirde sonbahar sokaklarda çocuk
Kimi üç yaşında kimi beş
Kağıttan mendil satıyor gibiler
Ama değil
Para istiyor gibiler
Hayır değil
Hep aç gibiler
O bile değil
Gece neredeydiler rüya gördüler mi
En son ne yediler bilmek istemezsiniz
Hem sizin işiniz var öyle değil mi
Toplantı başlamak üzere ve daha trafiktesiniz
Bu hep böyle yıllardır ve böyle kalmayı sürdürecek
Siz bir süre sonra çekip gittiğinizde de
Trafik ve toplantılar devam edecek


Ama çocuklar biraz farklı
Gözlerine biraz derinden baktığımda
Eksilen şeyler görüyorum büyük şeyler
Ama sadece bu değil
Varil bombaları değil sadece
Kayıp babalar değil
Dünyada geriye doğru
İnsanlığın biriktirdiği her şeyden biraz
Biraz dedimse çok fazla çünkü ölçemiyorum
Artık olmayan şehirlerinde
Artık olmayan anılar
Kedilerin sesi bahçelerinin kirazı
Ödev yaparken dalıp ağzına aldıkları kurşun kalem
Artık ödev yok kalem yok heryer kurşun
Her şey yıkık ve delik deşik zaman bile
Gören var mı şimdi
Çocuğun bir sınıfta kalkan parmağını
Gören var mı
Bir zamanlar bir ay vardı tam şurada
Nereye gitse çocuk
Ay da giderdi oraya
Ay yok artık gitmek yok çocuk yok
Neler var kimse söylemek istemiyor
Burası İstanbul orası Şam
Burada çocuklar için sonsuz bir akşam
Şekersiz mi artık Şam
Yalnız şekersiz değil yalnız bu değil
Bir halk yalnızdır çocuksuzsa sokaklar


Siz hızla giderken hani birden duruyorsunuz ya kırmızıda
O sırada birkaç küçük can yaklaşıyor camınıza
Arabayı kilitleyip kendinizi müziğe verdiğiniz o an
Bir şey kırılıyor camda ama cam değil panik yok
Hasar yok kaskonuz bozulmadı
Her trafik lambasının önünde gözleri ışıklarda
Yaklaşmak için araba camlarına
Size yaklaşmak için kalbinize yaklaşmak için
Öğrenmişler nerden öğrenmişlerse duracağınızı
Daha üç yaşında gelecek bilgisi
Kayıp ve bombalanmış geçmişin yanı başında
Giden yeşil duran kırmızı
Gözleri birşeylerden kıpkırmızı
Çocuklar çocuklar çocuklar
Trafikte yeni bir kural görünümü
Kim bilir belki yeni bir haberci
Ne e-mail atabilir ne tweet
Ancak kendisini atıyor okuyabilenin önüne
Siyah ve siyah gözleriyle
Her kırmızıda tekrarlanan bir cümle
Ben buradayım Şam burada
Ben buradayım Hama Halep burada
Ben buradayım insan nerede


Ve çocuklar geldiler
Gelmiş bulundular geniş zamanlı küçük adımlarıyla
Gelmeyi sürdürüyorlar her kırmızı ışık yandığında
Gelenler burada
Gelmeyenler orada değil orada orası yok artık
Gelmeyenler iyi bildiğiniz başka bir yerde


Ne oldu Ortadoğu'da
Kuşlar sustu misketler dağıldı sokaklar yok
Sıcak ekmek kokusu ve nisanda bazı çiçekler
Gölgesi yok muydu çimlerde mutlu bir kuzunun
Bir şarkı uçmaz mıydı mavi beyaz bir evin bahçesinde sevinçle


Geri dönülemeyen bir zamanın içinde kaldı
Geri dönülemeyen bir şarkı
Büyük sessizliğimizin sonu yok
Ne oldu ki anneler ve çocuklar
Ya toprakta sessiz ya da acı içinde kaldı
Yaşananları petrolle mi açıklayacaksınız
Barbarların dijital kalbiyle mi
Kalp mi dedim hadi gülelim
Tabii böyle birşey hâlâ mümkünse


Geçelim bunları geçelim
Soğuk birşey içelim
Usta bize dört gazoz
Biri bana biri şu çocuğa
İkisi de gözlerine şu çocuğun
Sonra dört gazoz daha getir soğuk olsun
Biri çocuğun eski sokağına
Biri arkadaşı Mahmut için
Biri üzerine son yağan yağmura
Biri de gelecekteki bir pazartesi için
Sonra benim bu bitmeyen gazozumu götür dök Boğaz'a
Ege'yi geçsin Akdeniz'i geçsin
Varıp bu çocuğun kıyılarına bir şey desin çocukça


Yeşil yandı
Kimse kalmadı lambanın dibinde
Çocuktan başka
Allahtan başka

Mevlâna İdris
İzdiham

Kıyıdaki Ev

Kanıt aramadı hiç; kuşku duymadı.
Düşündü durdu geride bıraktıklarını,
genç ölüleri.
Nereye yerleşeceklerdi karaya çıktıklarında?
İşte şu boş ahşap ev kıyıda, Rumlar’dan kalma,
o bildik sesi denizin aynı dili konuşan.
Oysa susarak geçirebilir o, kalan günlerini.
Kim sürecek şimdi bıraktığı mallarına
karşılık verilen on dönüm tarlayı,
kim toplayacak zeytinlerini yüz kırk ağacın?

Alış alışabilirsen yeniden
bu yeni rüzgâra, meraklı komşulara.
Martılar aynı martılar mı
unutmaya çalıştığın adada uçan?

Kanıt aramadan, kuşku duymadan
baktı durdu denize
onu çok uzaklardan
sağ kalanlarıyla
bu kıyıya getiren.

Cevat Çapan

Kapılar Açık Kalsın

Hiç kimse buyur etmedi beni
Bu dünyada hiçbir yere
Ama açtım bütün kapıları tekmeleyerek
Bütün engelleri göğüsleyip yıkarak
Buyrun dediler o zaman incelikle
Buyur ettiler
Ve
Buyurdum

Elimden geldiğince görevimi yaptım
Gülümsedim hıçkırıklarımı boğarak
Sonunda kimsenin yorulmadığı denli yoruldum
Artık kapılar açık kalsın
Bundan sonra gireceklere
Şimdi dinlenmeye gidiyorum
Hoşcakal güzel dünyam.

Aziz Nesin

Yalıoba Günlüğü

Bir bir çatlıyordu kılcal damarlar.
“mutluluktandır.” dedin.
Yeşil bir koku yayılıyordu havaya
biçilen otlardan.
Bilinmez bir yönden esiyordu meltem
bir düşten uyanmadan,
bana senden haber getirircesine.
Acemi gözlerle baktım eskimiş dünyaya:
sabahın ovada dağılan sisini gördüm,
sendin uzaklaşıp giden dağlardan dağlara.

*****
“Güzel ” anlamını yitirdi diyordu derviş
akşamın geceye dönüştüğü bu saatlerde.
Ey dünya, koca dünya, uçsuz bucaksız çöl,
oysa kendini alışmış sanırdın sen gülüne
dikenine…
Şimdi yürürken Karasu boyunca
daha Murat’ karışıp Fırat olmadan,
atının yedeğinde, aklında bilmediğin
uzaklar ve daha kavuşmadığın gece.

*********
Çıkar dağlara uzakları getirirdin bize kekiklerle
sabahları denizi sererdin önümüze olanca
maviliğiyle,
karşıda ıssız bir adanın çakıllı koyuna sığınan
korsanlar, geceleri lacivert sularda yansıyan
ateşler yakarlardı, sessizce beklerdik biz.
Kayaların ucunda yaşlı bir kadın, siyahlar içinde,
dip sulardaki yosunlara bakarak
bir zamanlar deniz kızlarından öğrendiği
şarkılar mırıldanırdı kendi kendine.

*******
Lambanın titreyen ışığında seyrederdim seni
kış için bana eldiven örerken,
Uyuya kalırdım elimde mavi kalem
boyarken harita defterimdeki denizleri.
Göller yeşil olmalı diye sayıklardım düşümde,
kamışlar sarı,
ve bembeyaz durgun suda yüzen nilüferler.

******
Bir şarkı söylerdim içimden
seven herkesin bildiği,
geleceklerin gelmediği
bir ağustos sonu.

Uzak bir yel değirmeninde
bizimle vedalaşırken yaz.

****
Bir zeytin ağacının gölgesinde,
Ağustosböceğinin sesinde,
nasıl canlanıyor şimdi
zamanın göz kırpan ışıltısında
o deniz feneri gülümseyişin.

Çevat Çapan

15 Ağustos 2015

Rasûlullah'ın Eşlerine Bir Ay Küs Durması

 “Benim dünyayla işim ne? Ben dünyada ancak bir ağacın gölgesinde bir an dinlenen daha sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim”

Hz. Muhammed S.A.V..


RASÛLULLAH’IN EŞLERİNE BİR AY KÜS DURMASI


            Hicrî 9. yılda Yemen de dahil olmak üzere bütün Arabistan müslüman idaresini kabul etmiş, Bizans ve Sasani sınırlarına ulaşılmıştı. Devletin gelirleri eskisine nazaran artmış ve Hz. Peygamberin şahsi gelir kaynakları, arazileri de çoğalmıştı. Fakat İslam devletinin kuzey ve kuzey doğusundaki imparatorluklar büyük tehlike oluşturuyorlardı. Nitekim ilerideki hadîslerde görüleceği üzere Hz. Ömer, bir Gassanî saldırısından endişe etmektedir.  Bu sebeple de gelebilecek böyle bir saldırıya karşı hazırlıklı olmak gerekiyordu. Rasûlullâh (SAS)’in eşleri ise eski hayatlarında olduğu gibi sade ve basit bir hayat yaşıyorlardı ve Rasûlullah gelirlerini fakir ve yoksullara umumi ihtiyaçlara ve olası savaşa karşı silah teminine harcıyordu.[1]
         
Örneğin Mescid-i Nebeviye çok sayıda köle mevcut olduğu bir zamanda Hz. Ali’nin teşvikiyle Hz. Fatıma el değirmeni çevirmekten ellerinin nasırlaştığını ve işleri yapmakta zorlandığını ifade ederek kölelerden bir tane istemiş, fakat Peygamber (SAS) kızının bu isteğini geri çevirmiş ve yorgun olarak yatağa giderken 33 er defa tesbih çekmenin bu isteğinden daha hayırlı olduğunu bildirmişti.[2] Buhâri, Hz. Peygamber’in o zenginlik döneminde bile fakirlerin, yoksulların, Suffa ashabının ve dulların ihtiyaçlarını kendi ailesinin ihtiyaçlarından öne aldığını bildirmektedir.[3]

            Bir başka yerde bu hadise şöyle anlatılmaktadır: Bir gün Hz. Peygamber’in eline bir miktar para geçer; kızı Fatıma gelip, kocasının kuyudan su çekerken zorluk içinde kaldığını, kendisinin de un yapmak için tane öğütecek gücünün kalmadığını söyleyerek, bu işlere yardımcı olması için bir köle almak istediğini söyler. Rasûlullâh ona şu cevabı verir:
            “Suffadaki insanların midelerini boş bırakarak sizin istediğinizi yerine getiremem, parayı onlara harcayacağım.”[4]
            Hz. Peygamberin şahsi gelirlerinin arttığı ve fakat yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden ve diğer sebeplerden dolayı ailesinin hayat seviyesinin yükselmediğini görüyoruz. Bu sebeple Hicrî 9. yılda ekonomik sıkıntılara artık katlanmak istemeyen eşlerinin adeta bir toplu grev gibi Rasûlullâhâ karşı tavır aldıklarını ve onu sıkıntıya sokarak geçimliklerinin yükseltilmesini isterler. Bunun üzerine Alah Teâlâ onlar hitâben şöyle buyurur:
“Ey Peygamber; eşlerine de: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah’ı , Rasulünü ve Ahiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Allah içinizden iyi davranan hanımlara büyük mükafat hazırlamıştır.”   (Ahzap 28-29)

Bu konu ile ilgili hadîsleri taradığımızda Rasûlullah’ın eşlerine bir ay darılmasının yalnızca geçimlik istemeleri olmadığını görüyoruz. Çorbada her ne kadar bunun büyük bir yeri varsa da bunun haricinde de Rasûlulâhın eşlerine bir ay küsmesini gerektirecek hadiselerin birbiri ardına geldiğini görüyoruz. Rasûlullâh’ın eşleri kendilerini efendimizden zaman zaman uzak tutuyorlar ve efendimizi kızdıracak tutum içerisine giriyorlardı. Yine bunun üstüne bal olayı ve İbrâhim’in annesi Cariye ile ilgili Rasûlullâh’ı üzen bir takım olaylar da buna tuz biber olmuş ve Bir ay darılarak eşlerinden uzak durmasına neden olmuştur. Rasûlullâh’ın eşlerinin nafakalarının yükseltilmesi için Peygamber (SAS)’i rahatsız ettiklerini Hz. Ömer şöyle anlatıyor:


İmam Ahmet b. Hanbel der ki: “Bize Ebû Âmir Abdülmelik b. Amr ... Câbir’den nakletti ki; o şöyle demiş: Hz. Ebû Bekir (RA) Rasûlullah (SAV) efendimizin yanına gelip girmek için izin istedi. Halk Peygamberin kapısı önünde oturmuşlardı. Peygamber de oturmuştu. Ancak Ebû Bekir’e izin verilmedi, sonra Ömer geldi, izin istedi ona da izin verilmedi. Daha sonra hem Ebû Bekir’e hem de Ömer’e izin verildi ve Rasûlullâh’ın yanına girdiler. Hz. Peygamber çevresinde eşleri olmak üzere oturuyordu ve susmuştu. Hz. Ömer dedi ki: ‘Bir söz etsem de Peygamberi güldürsem.’ Bunun üzerine ‘Ey Allah’ın Rasûlü görüyor musun Zeyd’in kızı –kendi hanımını kastediyordu-  biraz önce benden nafaka istedi. Ben de boynunu büküverdim.’ Bunun üzerine Rasûlullah ön dişleri belirinceye kadar güldü ve dedi ki: İşte şunlar da benim çevreme oturmuşlar benden nafaka istiyorlar.’ Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı ve kızı Âişe’yi dövmek istedi. Bunun üzerine Hz. Ömer de kalktı kızı Hafsa’yı dövmek istedi. Her ikisi de dediler ki: ‘Peygamberin sahip olmadığı şeyi ondan istiyorsunuz ha...’ Rasûlullah (SAV) Ebû Bekir ve Ömer’i durdurdu. Peygamberin hanımları dediler ki: ‘Biz bu meclisten sonra bir daha Allah Rasulünden yanında bulunmayan hiç bir şeyi istemeyeceğiz.’ Câbir der ki:’İşte bunun üzerine Allah Teâla muhayyerlik âyetini indirdi ve Peygamber Hz. Âişe’den başlayarak dedi ki:  ‘Ben sana bir durumu hatırlatacağım, ancak anne ve babanla istişare etmeden çabucak cevap vermeni istemem. Hz. Âişe ‘neymiş o ?’ deyince Hz. Peygamber
” يأ  ا يها النبي قل  لارواجك  إن كنتن تردن الحياة الدنيا وزينتها فتعالين أمتعكن وأسرحكن سراحا جميل “
      Âyetini okudu. Hz. Âişe dedi ki: ‘Ben senin için mi anne ve babama danışacağım? Hayır, ben Allah’ı ve Rasûlünü tercih ediyorum. Ve senden hanımlarının hiç birine benim tercih ettiğim şeyi söylememeni istiyorum. Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘Doğrusu Allah Teâla beni zorlayıcı ve sıkıştırıcı olarak göndermemiştir. Yalnızca öğretici ve kolaylaştırıcı olarak göndermiştir. Eşlerimden hangisi neyi tercih ettiğini söylerse ben de onu hemen kendilerine veririm.” Bu hadîsin tahricinde Müslim yalnız kalmıştır. Müslim ve Neseî bu hadisi Zekeriyâ b. İshâk el-Mehdî kanalıyla Câbir’den rivâyet ederler.”[5]

            Hz. Peygamber’in hanımlarıyla arasının açılması hadisesine ve sebeplerine genişçe yer veren Kurtubi bunları şöyle özetler. 1) Hanımları ondan dünya malı istediler. 2) Fazla nafaka istediler. 3) Birbirlerini kıskanarak ona eziyet ettiler. 4) Hanımlarından bir ona altın yüzük istemiş, Rasûlullâh ona gümüşten bir yüzük yaptırmış ve üzerini altınla kapattırarak ucuza mal etmişti. Bu hanımı, yüzüğü altın yaptırmadığı gerekçesiyle ondan uzak durmuştur.[6]

            Allah Teâla Peygamberin eşlerine yönelik olarak şu uyarılarda bulunmuştur:
“Ey Peygamber! Zevcelerine de ki. Eğer siz dünya hayatını ve onun zinet ve ihtişamını arzu ediyorsanız, gelin size boşanma bedellerini vereyim de hepinizi güzellikle salıvereyim.”[7]

“Eğer Allah’ı, Peygamber’ini ve âhiret yurdunu diliyorsanız şüphe yok ki Allah, içinizden güzel hareket edenler için büyük bir mükafat hazırlamıştır.”[8]

“Ey Peygamber hanımları! İçinizden kim açık bir terbiyesizlik ederse, onun azabı iki kat artırılır. Bu Allah’a göre kolaydır. Sizden kim de Allah’a ve Peygamber’ine itaat eder, iyi amelde bulunursa ona da mükafatını iki kat artırırız. Biz ona çok şerefli bir rızkta hazırlamışızdır.”[9]

“Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi,hanımlarının hoşnutluğu için, niçin haram ediyorsun? Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Allah sizin için yeminlerinizin çözülmesini farz kılmıştır. Allah sizin Mevlânızdır, O bilendir, hikmet sahibi olandır. Hani Peygamber, eşlerinden bazısına sır olarak bir şey söylemişti de o onu bir başkasına söylemişti. Allah da Peygamber’e bunu haber verdiğinde Peygamber de o (o zevcesine) birazını geri bırakıp, bir kısmını aktardığında ‘Bunu sana kim haber verdi?” dedi. (Peygamber dedi ki:’Bunu bana âlim olan ve her şeyden haberder olan Allah haber verdi.’ (Ey Peygamber eşleri) Siz ikiniz eğer Allah’a tevbe ederseniz ne iyi, -çünkü ikinizinde kalpleri meyletmiştir- yok eğer ona karşı birbirinizle yardımlaşmaya devam ederseniz biliniz ki onun mevlası olan Allah, Cebrail, salih mü’minler ve meleklerde bundan sonra ona destekçidirler. Eğer o sizi boşarsa, yerinize ona sizden daha hayırlı Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, Ona boyun eğmiş, tevbekar olan, ibadete düşkün olan, oruç tutan, dul ve bakire zevceler verir.”[10]

Konu ile ilgili hadîsi şeriflere baktığımızda:
İmam Ahmet b. Hanbel’in Müsned’inde Abdürrezzak ... İbn Abbas’tan şu rivâyeti nakletmiştir: “Ben Allah Teâla’nın ‘Eğer her ikinizde Allah’a tevbe ederseniz gerçekten kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur...’ ayetine bahis mevzu ettiği iki kadının, Peygamberin eşlerinden hangilerinin olduğunu Hz. Ömer’e çok sormak istedim. Nihayet Ömer’in hac ettiği esnada ben de kendisiyle birlikte hac ettim. Yolun bir kısmını kat edince, Ömer geriye döndü. Ben de onunla beraber ibriği alıp döndüm. Ömer dışarı çıktı sonra geldi. Ben eline su döktüm, o abdest aldı. Ona ‘ey mü’minlerin emiri Allah Teâlâ’nın ‘Eğer her ikiniz de Allah’a tevbe edersiniz , gerçekten kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur...’ kavlinde bahis mevzu edilen Peygamberin eşlerinden o iki kadın hangileridir?’ dedim. Hz. Ömer dedi ki: ‘Ne tuhafsın ey Abbas’ın oğlu –Zühri der ki: Hoşlanmadı ancak Allah’a andolsun ki ne sordumsa onu gizlemedi de- ‘o Hafsa ve Âişe’dir’ dedi. Sonra hadisi anlatmaya başladı:

Biz Kureyşliler topluluğu, kadınlarına üstün gelen bir topluluk idik. Medine’ye geldiğimizde , kadınları kendilerine üstün gelen bir topluluk ile karşılaştık. Bizim hanımlarımızda onların hanımlarından bir şeyler öğrenmeye başladılar. Hz. Ömer der ki: ‘Benim evim yukarı kısımda Ümeyye b. Zeyd’in evinin yanında idi. Birgün karıma kızdım bir de baktım ki o, benden geri duruyor.Onun benden geri durmasını kınadım. Eşim senden geri durmamı niçin kınıyorsun?’ dedi. Allah’a and olsun ki Peygamberin eşleri de ondan geri duruyorlar ve içlerinden kimisi onu gündüzden akşama kadar yalnız bırakıp terk edip gidiyorlar.’ Dedi. Hz. Ömer der ki: ‘Dönüp Hafsa’nın evine gittim ve ona Alah Rasûlünden geri duruyor musun?’ dedim. O: ‘evet’ dedi. ‘Sizlerden kimileriniz sabahtan akşama kadar onu terk ediyor mu? dedim. O ‘Evet’ dedi. Ben ‘İçinizden böyle yapanlar kaybetmiş, hüsrana uğramıştır.  Allah’ın Rasulünü kızdırdığınız için Allah’ın size gazap etmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz? Onu kızdıran helak oluverir.’ Dedim. ‘Rasûlullahtan geri durma, ondan bir şey isteme de benden dilediğin malımı al. Senin komşun olan kadının, Allah Rasulüne daha sevimli ve daha hoş olması seni aldatmasın. –bununla Âişe’yi kastediyordu.- Hz. Ömer der ki: “Benim ensardan bir komşum vardı. Ve biz sıra gözeterek Rasûlullah’ın yanına giderdik. Bir gün o Medine’ye iner, bir gün ben inerdim ve bana vahiyle ilgili haberleri ve diğer şeyleri getirirdi, ben de ona aynı şekilde haberler getirirdim. Hz. Ömer der ki: ‘’Gassanlıların bizimle savaşmak üzere atlarını nalladıkların konuşuyorduk. Bu nedenle arkadaşım bir gün Medine’ye indi ve akşamleyin bana geldi., kapımı çaldı ve beni çağırdı. Ben onun yanına vardığımda dedi ki: ‘Büyük bir şey oldu’ dedi. Ben ‘Neymiş o? Yoksa Gassanlılar mı geldi?’ dedim. O ‘Hayır bundan daha büyük ve daha önemli bir şey, Rasûlullah (SAV) hanımlarını boşadı.’ dedi. Ben ‘Hafsa kaybetti ve hüsrana uğradı. Bunun böyle olacağını zaten tahmin etmiştim’ dedim. Nihayet sabah namazını kıldım ve üzerime elbisemi çektim ve Medine’ye indim. Hafsa’nın yanına girdiğimde o ağlıyordu. Kendisine ‘Allah’ın Rasulü sizi boşadı mı?’ dedim. O ‘Bilmiyorum, o şu odaya çekilmiş yalnız başına oturuyor’ dedi. Peygambere hizmet eden siyahi çocuğun yanına varıp : ‘Ömer için izin iste’ dedim. Çocuk içeri girdi, sonra yanıma geldi. ‘Seni söyledim de sustu.’ dedi. Ben çıkıp minberin yanına geldim, baktım ki orada bir kalabalık oturmuş birbirleriyle ağlaşıyorlar. Biraz oturduktan sonra, karşılaştığım şey bana galip geldi de, kalktım çocuğun yanına gelip ’Ömer izin ister de’ dedim. Çocuk girdi, sonra çıktı yanıma geldi. ‘Seni andım ama sustu.’ Dedi. Ben de çıkıp minberin yanında oturdum.  Sonra, karşılaştığım şey bana galip geldi de, dönüp çocuğa ‘Ömer için izin iste’ dedim. Çocuk girdi, sonra yanıma geldi ve ‘Seni andım ama sustu.’ Dedi. Ben gerisin geri döndüm ama birden çocuk beni çağırıp; ‘gir sana izin verdi’ dedi. Ben de girip Rabûlullah’a selam verdim. Baktım ki o hasırdan örgülerin üzerine uzanmıştı.”[11]

            İmam Ahmet der ki: Bu hadisi bize Ya’kup şöyle anlattı: ‘Hasırın örgüleri bir yanında iz bırakmıştı. Ben ‘Ey Allah’ın Rasûlü hanımlarını boşadın mı?’ dedim. O başını bana doğru kaldırıp ‘Hayır’ dedi. Ben ‘Allahu Ekber. Ey Allah’ın Rasûlü gördün mü biz Kureyşliler, hanımlarına hakim olan bir kavim idik. Ama Medine’ye geldiğimizde hanımların kocalarına hakim olduğu bir kavim bulduk, bizim hanımlarımız onların hanımlarından bunu öğrendiler. Hanımım bir gün bana kızdı ve benden geri durdu. Ben onun benden geri durmasını kınadım da o; ‘Senden geri durmamı niçin kınarsın? Allah’a and olsun ki, peygamberin eşleri de ondan ayrı duruyorlar ve içlerinden birisi sabahtan akşama kadar onu terk ediyor’ dedi. Ben de:’İçinizden böyle yapan kaybetmiş ve hüsrana uğramıştır, sizden biriniz Allah’ın Rasulünü kızdırmanızdan dolayı Allah’ı kızdırıp helak olmaktan emin misiniz?’ Bunun üzerine Rasûlullah tebessüm etti ve ben dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü ben Hafsa’nın yanına gidip ‘komşunun senden Allah Rasulüne daha sevimli ve daha hoş olması seni aldatmasın, kıskandırmasın.’ Dedim. Rasûlullah bir kere daha tebessüm etti. Ben ‘Ey Allah’ın Rasûlü arkadaşlık edeyim mi?’ dedim. O ‘evet’ dedi oturdum. Evin içinde başımı yukarıya doğru diktim. Allah’a andolsun ki, evde göze dokunacak yalnız tabaklanmış üç sığır derisi gördüm. Ve dedim ki: ‘Ey Allah’ın Rasûlü Allah’a dua et de senin ümmetine genişlik versin. Allah’a ibadet etmedikleri halde İranlılara ve Bizanslılara genişlik verdi.’ Rasulullah doğruldu ve oturdu ve şöyle buyurdu: ‘Ey Hattab’ın oğlu, sen şüphede misin yoksa? Onlar güzellikleri dünya hayatında kendilerine acele verilmiş olan bir kavimdir. Bunun üzerine ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, benim için bağışlanma dile.’ Dedim. Rasûlullah (SAS) eşlerinden gördüğü halden dolayı bir ay boyunca onların yanına girmemeye yemin etmişti. Nihayet Allah Azze ve Celle onu azarladı. Buhari ve Müslim ayrıca Yahya b. Said kanalıyla... İbn Abbas’ın şöyle dediğini bildirirler. Bir yıl boyunca Hattab oğlu Ömer’e bir âyeti sormak için bekledim. Onun heybetinden kendisine bunu soramıyordum. Nihayet hacca gitti, ben de onunla beraber hacca gittim., Dönüşte biz yolun bir kısmını katetmiştik ki. Ömer ihtiyacını gidermek için bir kenara çekildi. Abdullah b. Abbas der ki: “O işini bitirinceye kadar durdum, sonra kendisiyle beraber yürüyüp: ‘Ey mü’minlerin emiri, Peygambere karşı birbirine destekçi olan iki kadın kimdir?’ Dedim.  Bu ifade Buhari’nindir. Müslim de ise bu ifade şöyledir: ‘Allah teâla’nın ‘Şayet ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız...’ kavlinde söz konusu ettiği iki kadın kimdir?’dedim. Hz. Ömer ‘Bunlar Âişe ve Hafsa’dır’dedi. Sonra Müslim uzun uzadıya bu hadisi nakleder. Bazıları ise bunu muhtasar olarak zikretmişlerdir.[12]

            İbn Ebû Hâtim der ki. “Bize Ansarî... Enes’ten nakletti ki; Hattab oğlu Ömer şöyle demiş: ‘Rasûlullah (SAS) ile mü’minlerin anneleri arasında bir şeyler olduğu haberi bana ulaştığında, ben onları teker teker yoklayıp dedim ki: ‘Ya Allah Rasûlü’nden özür dilersiniz veya Allah ona sizden daha hayırlı eşler verir. Mü’minlerin annelerinden en sonuncularına geldiğimde o dedi ki: ‘Ey Ömer sana ne oluyor ki, Allah Rasûlü hanımlarına öğüt vermiyor da, sen onlara öğüt veriyorsun?’ Bunun üzerine ben durdum. Nihâyet Allah Azze ve Celle “Şayet o, sizi boşarsa; Rabbi ona sizden daha hayırlı, kendini Allah’a veren, inanan, boyun eğen, tevbe eden, kulluk eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir.’ Ayetini inzal buyurdu. Hz. Peygamberin hanımlarına öğüt vermesine karşı çıkan bu kadın Ümmü Seleme idi. Bu husus Buhârî’nin Sahih’inde sabittir. Taberâni der ki: ‘Bize İbrâhim b. Nâile....İbn Abbas’tan nakleder ki o: ‘Hani  Peygamber eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.’ Kavli hakkında şöyle demiş: Hafsa kendi odasına girdiğinde, Rasûlullah Mariye ile birleşiyordu. Bunu Âişe’ye bildirme ki sana bir müjde vereyim. Çünkü ben ölürsem Ebû Bekir’den sonra hâkimiyet senin babana geçecektir, dedi. Hafsa gidip durumu Âişe’ye söyledi. Hz. Âişe, Rasûlullah’a  ‘Sana bunu kim haber verdi?’ dedi. O da her şeyden haberdar olan Allah Teâla haber verdi dedi. Hz. Âişe ona, ‘Mariyeyi kendine haram kılıncaya kadar sana bakmam dedi. Bunun üzerine Rasulullah da onu kendisine haram kıldı.  Bu sebeple Allah Teâla: ‘Ey Peygamber eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?’ ayetini inzal buyurdu. Bu hadisin rivayeti üzerinde durulması gerekir. Çünkü biz yukarıda bu âyeti kerimelerden anlaşılan tefsiri zikretmiştik.[13]

            Siyer muharrirleri hadîseyi şöyle anlatırlar: Hafsa babasını ziyafete gitmişti. O evde yokken Hz. Peygamber onun evinde bulunduğu bir sırada Mâriye gelmişti. Onunla orada kaldı. Hafsa dönünce Mariye’yi evinde buldu. Evinden çıkmasını bekledi. Bu esnada kıskançlık gayreti arttı. Mariye çıktıktan sonra Mariye evine girdi ve :
            “Beni hor gördüğünden böyle yapıyorsun.” Dedi. Hz. Peygamber: “Eğer bu sırrı tutarsan, Mariye bana haram olsun.” Dedi. Hafsa da vadetti. Fakat sonra bu sırrı Âişe’ye söyledi. Bunların hepsinin başı bir erkek çocuk doğuran Mâriye’yi kıskanmakla başlar. Buna bir de nafaka meselesi ilave olunursa, asıl sebep ortaya çıkar. Bal meselesi, sır meselesi, onlar bunların teferruatıdır.[14]

            Bal meselesine de kısaca değinecek olursak Rasûlullâh her ikindi namazını kıldıktan sonra, sırasıyla hanımlarına uğrar ve her biriyle baş başa sohbet yapardı. Bir gün sohbeti sırasında eşlerinden Zeynep b. Cahş tam ayrılacağı sırada ona hediye olan bal şerbetinden sunmuş efendimiz de bal şerbetini içmek ve sohbeti biraz daha uzatmak suretiyle Hz. Âişe ve Hafsa’nın ziyaretini geciktirmişti. Bu kıskançlıklarını artırdı da söz birliği ettiler ve efendimiz yanlarında geldiğinde ‘meğafir’ denen kötü kokulu bir bitki suyunu mu içtiğini sordular.  Hz. Peygamber, kötü kokuya yol açtığını düşünerek, bal içmemeye yemin etti de bunun üzerine Allah Teâla Tahrim suresini göndererek onu uyardı. Hz. Peygamber de, hanımlarıyla arayı açtı.[15]

            Hatta hanımların kıskançlığı o derece artmıştı ki, bunu siyer kitapları şöyle belirtiyor: Bir gün Hz. Peygamber, İbrâhimi kolları arasına almış, onu okşuyordu ve çok memnundu. Hz. Âişe’ye “Bana ne kadar benziyor değil mi?” dide. Ondan tatlı bir cevap bekliyordu. O ise sevgiden kaynaklanan samimi bir kıskançlık gayretiyle:”Ben ise o kadar bir benzeyiş göremiyorum” dedi. Yine bi başka defa Hz. Peygamber, İbrahim’in pek gürbüz olarak büyüdüğünden bahsedince eşlerinden biri “İbrahim kadar bol süt bulan her çocuk onun gibi gürbüz olur” dedi. Bunlar hep kadınların kıskançlık eseriydi. İşte Îlâ hadisesi bu gibi sebeplerin neticesiydi.[16]

            Burada hatıra şöyle bir şey gelebilir. Hz. Peygamber neden zevcelerini boşamaya kararla onlara mühlet verdi? Çünkü onun kadın gürültüsüyle uğraşmaya ayıracak vakti yoktu. Onu daha mühim işler bekliyordu. Başı gürültüden azade çalışmak istiyordu. Eğer akıllarını başlarına alırlar, Peygamber (SAS)’in dediklerini kabul ederlerse ne ala. Yoksa onları en güzel bir surette boşar, aradaki zevciyet bağlarını kaldırırdı, onlar da arzuladıkları dünya hayatına nail olurlardı. İşte bu maksatla o, zevcelerinden hiç birine bir ay yaklaşmadı, biriyle konuşmadı. Fıkıh lisanında buna îlâ denir.[17]


Fatma Köksal Albayrak

[1] Celal Yeniçeri, Hz. Peygamber ve aile Hayatı, “Hz. Peygamber Ailesinin Gelirleri”, s.378.
[2] Buhârî,, Nafakât 5-6.
[3] Buhârî, Cihâd 205.
[4] Ahmed, Müsned 838.
[5] İbn Kesîr, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, c.XII, s.6516, terc. Bekir Karlığa, Bedrettin Çetiner,C.XVI, İstanbul 1992. Ayrıca bkz. Suyuti, Abdurrahman b. Kemal Celaleddîn es-Suyûtî (v.911), Ed-Dürrü’l-Mensûr, c. s. C.VIII, Beyrut 1993.
[6] Kurtubî, Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr el-Ferec el-Kurtubî, (v.671), el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur’ân, c.XIV, s.162, 2.Baskı, C.VIII,Kahire 1372.
[7] (33) Ahzab 27.
[8] (33) Ahzab 28.
[9] (33) Ahzap 29.
[10] (66) Tahrim 1-5.
[11] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr, c.XIV, s.7960-7961.
[12] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr, c.XIV, s.7962.
[13] İbn Kesîr, Tefsîr-i İbn Kesîr,c.XIV, s.7964. İbn Kesîr bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili Mariye ile ilgili hadisleri ve bal şerbeti ile ilgili eşlerinin hilesini içeren diğer hadisleri zikretmiştir. Ayrıca bkz. Taberi, Muhammed b. Cerir Yezid b. Hâlid et-Taberî, (v.310) Câmiu’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, (Tefsîr-ü Taberî), c.XXI, s.156 ve c.XXVIII, s.156, 1.Baskı, c.XXX, Beyrut 1405; Ebu’s-Suûd Muhammed b. Muhammed el-İmâdî Ebû’s-Suûd (v.951), İrşâdü’l-Akli’s-Selîm ilâ Mezâye’l-Kur’âni’l-Kerîm, (Tefsîr-ü Ebî’s-Suûd, c.VIII, s.266-267, 1.Baskı, C.IX, Beyrut ts.
[14] Ali Himmet Berki ve Osman Keskioğlu, Hatemü’l-Enbiyâ Hazreti Muhammed ve Hayatı, s.405, 18.Baskı, Ankara 1998.
[15] Bkz. Buhârî, Talak 7; Mezâlim 25; Müslim, Talak 20-21. Ayrıca bkz. Ebu’s-Suûd ,Tefsîr-ü Ebî’s-Suûd, c.VIII, s.266-267.
[16] Osman Keski ve A. Himmet Berki, Hatemü’l-Enbiya, s.405.
[17] Osman Keski ve A. Himmet Berki, Hatemü’l-Enbiya, s.405.