Ana içeriğe atla

Kayıtlar

hikaye etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

BİR ŞAKA

Konya Hapishanesi’ne ilk girdiğim gün Cavit Bey’le tanıştım. Beni ihtilattan menederek (sanıkların ya da tutukluların görüşmesini, bir araya gelmesini engelleme) başgardiyanın yattığı odaya kapamışlardı. Gece olunca nöbetçi gardiyan kapımı açarak beni yukarıya, -yüze gelen mahpuslar- koğuşuna götürdü. Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki minderlere oturarak yavaş yavaş konuşan, mangalları karıştıran, fasulye ayıklayan, Kuran okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi süratle yerlerinden kalkıyorlar, -geçmiş olsun beyim!- diye mırıldanıyorlardı. Gardiyanla beraber ufak bir odaya girdik. Burada dört beş kişi vardı. Kapı açılınca -şırrak!- diye bir tavla kapandı. Fakat oyuncular gelenin köse gardiyan, yani ahbap olduğunu görünce tavlayı telaşsızca bir kenara koydular. Ötekiler duvar kenarında yığılı duran ve üstleri birer halı ile örtülen yataklara yaslanmışlardı. Gözleri yarı kapalı, düşünüyorlar veya düşünmüyorlardı. Köşede, bir mangalın başında, saçları makine ile ...

DENİZLER DÖRT DUVAR

" Ve bırakıp gideriz, Gitmek kurtulmaksa..." Behçet Necatigil "Gidince bitecek mi bu sıkıntı, duvarları aşabilecek miyim gidince?" Salonun tam ortasında, ayakta durmuş, aynı sözleri tekrarlıyor: "Bitecek mi yani, bitecek mi?" Kahvesinden bir yudum alıyor, yüzünü buruşturuyor. İçilemeyecek kadar soğumuş! Kararsız gözlerle çevresine bakınıyor, ortalık karmakarışık. Yerlerde kitaplar, dergiler, not yığınları, masanın üzerinde sevdiği birkaç kadeh, eski bir porselen tabak. Sandalyelere gelişigüzel atılmış, bavullara konulmayı bekleyen giysiler. Bir kahve daha yapmak için mutfağa giderken, kapının önünde duran kolilerden birine takılıyor ayağı, güçlükle kenara çekerek yolu açıyor. İçindeki sıkıntı daha da büyüyor, bir ağırlık olup oturuyor yüreğine. Yarıya kadar dolu kahve ve çay fincanları birikmiş mutfak tezgâhının üstünde. İçki isteğini bastırabilmek için sıcak bir fincan kahveye sığınmak tek çözüm! Bir sigara yakıyor, ağzının içi zehir gibi. "Sigara...

Kambur Hafız ve Minare

Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tava­nın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bu­lutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıy­rılıp geçti. Kambur Hafız’ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, bundan geri bana yaşamak haram oldu. Böyle söyleyip dinimizin yasakladığı bir işi işledi. Kendini minareden aşağıya bıraktı. Beyaz el örmesi takkesi uçup kiraz dalma takıldı; kam­buru koynunda düştüğü yerde kaldı. – İşte böyle Hafız Ali, hikâye böyle bitiyor, oku dedin okuduk. – Yani şimdi bu, bu hikâye beni mi anlatıyor? – Yok canım, nereden çıkardın? – Adam kambur, üstelik hafız, hemi de benim gibi müezzin. – Olsun. Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kimbilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk...

Sınır Üstündeki Ev

Eve taşındığımızın ikinci günüydü. Sağ yanımızda bir komşu var. Yol önlerinden geçiyor. Pencerenin önüne oturmuş bir yaşlı a-dam, - Bu evi tutmasaydınız iyi olurdu, dedi. ihtiyara sert sert baktım: -  Bizim bildiğimiz bir kiracı bir eve taşındı mı, konu komşu "güle güle oturun"a gelirler. Taşınmasaydımz iyi olurdu, ne demek? Komşuya böyle mi söylenir? ihtiyar oralı bile olmadan, - Benden söylemesi, dedi, o eve hırsız girer de ondan söyledim. Bizim eve hırsız girer de öbürlerine girmez mi? Cansıkıntısıyla cigara almak için köşedeki bakkala girdim. - Ne sözünü bilmez adamlar var, dedim. Bakkal, - Hayrola? dedi. - Bizim evin yanında bir bunak oturuyor. Evlerinin önünden geçerken "Sizin eve hırsız girer. Taşınmasaydımz iyi olurdu" demesin mi? Bakkal, -  Doğru söylemiş, dedi, taşınmasaydınız iyi olurdu. O eve hırsız girer. Bitek kelime söylemeden dışarı çıktım. O gün akşama kadar canım sıkıldı. Gece, sol yanımızdaki komşular oturmaya geldiler. Gece ya...

Erik Zamanı

Cami avlusundaki çeşmeye ağzını dayayıp kana kana su içti. Hava sıcaktı. Çok sıcak. Vanayı bütün gücüyle sıktı ama kapatamadı, ip gibi ince bir su akmakta inat ediyordu. Musluğun çevresinde dönüp duran sarı arıyı izledi bir süre. Arı konup konmamakta kararsızdı. Sonunda kondu. Gözlerini kısıp arının inip kalkan bedenine baktı. Ramiz olsa hemen öldürürdü. Bal yapmazmış bunlar, öyle demişti. Eşekarıları. Yani eşeklere mi konarlar? "He," demişti, "senin gibi eşeklere; hem konarlar hem sokarlar." Yüzünü soluk okul önlüğünün koluna sürttü. Ne zaman karne alacaklardı?  Ne zaman önlüğünün cebinde kitaplarını, defterlerini taşımaktan kurtulacaktı? İşte yaz gelmişti, ne zaman kapatacaklardı okulu? Torba gibi kocaman cebinden çok utanıyordu. Kimsede böyle bir şey yoktu. "Yırtıcam bu torbayı," demişti bir gün annesine, "hem de Katana'nın çakısıyla." "Hele bir yırt," demişti annesi, "baban eşek sudan gelinceye kadar döver seni. Kaç kere...

Taş

Yaklaşık yirmi dakikadır yokuş yukarı tırmanan yolcu otobüsü son düzlüğe geldiğinde, motor gürültüsü arasında bir ses duyuldu. “Şoför bey! Burada ineceğim.” Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etra­fına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu. “Evet, burada!” Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Aca­ba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar. Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorula­ra cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlar­la kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti. “Bagajın var mı abi!” Yanı başındaki muavini...

Ölümcül Şiirler

“Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.” Sözlerin canı var sanki. Söyleyen dudakların; duygularını, özellikle de öfkelerini paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz, kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de söylerler ölümsüz sözleri. Firavun’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana kadar uçuşur kelimeler, ama bilmezler incitici söz söyleyişin bir anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını. Yayınevinden çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dos...