şiir sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir sanatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR EMEVÎ ŞAİRİ: KUSEYYİR 'AZZE (Azze’nin Kuseyyir’i)

Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ciddice cevaplar veren, gülünç görünümlü, saf birisidir. Bir kısım kaynaklar onunla ilgili haberlerinde onu, ahmak, kalın kafalı, kötü huylu biri olarak tanıtmışlardır. el-Câhiz, ünlü eseri el-Beyân ve't-Tebyîn'de ahmaklarla ilgili örnekler verirken, şairin bir gün Abdulazîz b. Mervân'a bir methiye takdim ettiğini, bu methiye karşılığında halifenin ne dileğin varsa iste" demesi üzerine şairin kendisini, halifenin katibi olan İbn Zimâne'nin yerine geçirmesini istediğini, ancak halifenin buna tepki göstererek, onu hiçbir şey vermeden yolladığım anlatmaktadır. Yazar, Kuseyyir'in bu gerçekleşmesi mümkün olmayan isteğini ahmakça bulmuş ve eserinde örnek olarak vermiştir. Katiplikte hiç tecrübesi olmadığı halde kendini İbn Zimâne'nin makamına layık gören şairin şiirlerinden ve bazı rivayetlerden onun kendini beğenmiş bir ruh hali içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bazı Medinelilerin onunla alay etmek için kendisinin de duyacağı bir sesle "Kuseyyir kibirinden dönüp bakmıyor, birisi gelip sırtından elbisesini alsa bile gururundan dönüp bakmaz, iç gömleği ile yürür" dedikleri aktarılmaktadır". Onun bu psikolojik durumu normal dışı fiziksel yapısına bağlamak mümkündür. Tabii ki böyle büyük bir şairin de, diğer büyük şairlerde olduğu gibi ilhamını aldığı bir cini olmalıydı. Küçük sayılacak bir yaşta şiir söylemeye başlayan şaire, şiire nasıl başladığı sorulduğu zaman "Söyletilene kadar şiir söylemedim" demiştir. Rivayete göre şair bir gün gezinirken karşısına bir cin çıkmış ve kendisinden şiir söylemesini istemiştir. O da söylemiştir.

Bir methiye şairi olarak Kuseyyir beğeni kazanmış, methiyeyi uzatan ilk şairler arasında edebiyat tarihindeki yerini almıştır. Ancak sevgilisi ‘Azze üzerine söylediği gazeller onun bu alandaki ününü gölgede bırakmış ve “Uzri Gazel şairi” olarak edebiyat tarihi kitaplarına geçmiştir. Şairin gazellerine konu olan bu ‘Azze kimdir?

‘Azze binti Humeyl, Hâcib b. Gifâr oğullarındandır. Kabilesi Damre’ye nisbetle ed-Damriyye veya büyük dedesine nisbetle el-Hâcibiyye adları verilir. Künyesi Ümmü ‘Amr’dır. Kuseyyir şiirlerinde ondan söz ederken ‘Azze isminin yanı sıra bu isimleri de kullanır.
Kuseyyir ile ‘Azze hakkındaki rivayetler oldukça fazladır. Bunların çoğu birbirini tutmaz. Bunlardan Kuseyyir’in bir süre çobanlık yaptığını ve bu sırada ‘Azze ile tanıştığını anlatılır.

Kuseyyir bir gün koyun sürüsüyle Damre kabilesi kadınlarının yanından geçerken kadınlar ‘Azze’yi bir koç satın alması için Kuseyyir’e gönderirler ve parasını dönüşte vereceklerini söylerler. Şair, ‘Azze’ye bir koç verir. Bu arada ‘Azze’yi çok beğenmiş ve âşık olmuştur. Geri dönüşünde parayı başka bir kadın getirince şair kadına: “Koçu benden alan kız nerede?” diye sorar. Kadın “İşte paraların burada, onu ne yapacaksın?” der. Kuseyyir: “Koçu kime verdiysem parayı ondan alırım” der.

Bütün borçlular borçlarını alacaklılarına tamamıyla ödedi. 
Fakat ‘Azze’nin alacaklısı oyalanır ve sonunda bitkin düşer.

Daha sonra ‘Azze istemediği halde Kuseyyir’e onunla görüşmesi için izin verirler. Bu görüşmeden sonra ‘Azze ile Kuseyyir’in sık sık görüştüğü bilinmektedir. Ancak bir süre sonra ‘Azze’nin ailesi kızları hakkında söylenmiş olduğu gazellerden ve çevrede yükselen dedikodulardan rahatsız olmuş ve Kuseyyir’e kötü davranmaya başlamışlardır. Şair bu davranışlara ‘Azze’nin hatırı için bir süre katlandığını şu beyitleriyle dile getiriyor:

Azze için onun kavmini gözetiyorum. Onlar düşmanlık gösterirlerse gücümün yettiği kadar öğüt verirdim.

Benim kabilemle savaşsalar bile ben onun kavmine sadık kalır, kin beslemezdim.

‘Uzrî gazel türünün lideri Cemîl b. Ma‘mer ile Kuseyyir yakın arkadaştır. Bir araya geldikleri zaman sevgilileri ile buluşamamaları yüzünden birbirlerine dert yanarlar, sevgilileriyle görüşebilmek için birbirlerine aracı olurlar ve randevular alırlardı. Bu konuda şöyle bir rivayet gelmiştir: Cemîl, Kuseyyir’i ‘Azze ile görüştürmek için bir gün onun ailesinin bulunduğu yere gider. Kuseyyir için ‘Azze’den randevu alır ve Kuseyyir’e döner. Akşam olunca Cemîl ile Kuseyyir söz konusu yere gelerek beklemeye başlarlar. Bir süre sonra ‘Azze yanında bir kız ile gelir. Kuseyyir ile ‘Azze uzun bir süre konuşurlar. Bu sırada Kuseyyir, ‘Azze’nin sürekli Cemîl’e baktığını fark eder ve kızar. Cemîl yakışıklı, Kuseyyir ise çirkindir. Daha sonra şair kendilerini yalnız bırakması için Cemîl’i uyarır ve ‘Azze’ye de şu beyitleri söyler:

ed-Damriyye’nin kızını geceleyin ne bulursa toplayan bir odun toplayıcısı olarak gördüm.

Bir taraftan bize umut veriyor, diğer taraftan yalçın kayalardaki akbaba yumurtası gibi değerli olduğunu söylüyor.

Bu buluşmalardan bir süre sonra ‘Azze’nin ailesi onu muhtemelen yaşça kendisinden çok büyük biri ile evlendirmiştir. Bundan Kuseyyir’in ona olan aşkı daha ümitsiz bir hâl almış ve ‘Azze’nin ailesine sert hicviyeler yöneltmeye başlamıştır:

Müslümanların nurları yüzlerinde toplanır. Damrelilerinki ise kıçlarındadır.

Azze istemediği biriyle yaptığı zoraki evlilikten sonra Kuseyyir’e daha yakın davranmaya başlar. Bir yıl ‘Azze ile eşi hacca gelirler. Bu arada Kuseyyir de hacdadır ancak birbirlerinden habersizdirler. Kocası, ‘Azze’ye arkadaşlarına yemek yapması için yağ satın almasını söyler. ‘Azze yağ almak için çadır çadır dolaşır ve sonunda Kuseyyir’in bulunduğu çadıra gelir. Bu sırada ok ucu sivriltmekte olan şair onu karşısında görünce yanlışlıkla elini keser. ‘Azze de elbisesi ile elinin kanını siler. Bu sırada kocası gelir ve ne olduğunu sorar. ‘Azze bir şey söylemez fakat kocası onu döver ve Kuseyyir’e hakaret etmesi için zorlar. ‘Azze, Kuseyyir’e “piç” der. Bunun üzerine şair ‘Azze’nin kocasını yeren şu beyti söyler:

Domuz bana sövmesi için onu zorlar. O beni niye aşağılasın?

Ancak kocasına boyun eğer.

Şair ‘Azze için söylediği gazellerde, Uzrî gazel türünün özüne bağlı kalarak şiirlerini dini kavramlarla örer sade ve anlaşılır bir dil kullanır. Anlatımlarında bazen atasözleri bazen Kur’ân’a mahsus deyimler ve sözcükler kullanır. Buna rağmen üslupta Cahiliyye devri geleneği açık bir şekilde görülür. Şair, ‘Azze’ye söylediği bir şiirine:

Dostlarım, işte bu ‘Azze’nin evinin yeri, develerinizi bağlayın ve onun kaldığı yere ağlayın.

şeklinde başlar. Şairin bu beyiti, Arapların efsanevi şairi İmru’u’l-Kays’ın iki arkadaşını durdurarak sevgilisinin anısına ve evinin yerine ağlamaya davet eden şu beyiti ile büyük benzerlik taşır:

Durun! Sevgilinin, ed-Dahûl ve Havmel arasındaki Siktu’l-Livâ’da bulunan evine ve anısına birlikte ağlayalım.

İmru’u’l-Kays’ın Arap şiirinde açtığı bu iki arkadaşa hitap tarzı Arap şiirinde uzun süre korunmuş, görüldüğü gibi Kuseyyir de bu geleneğe uymuştur. Kuseyyir’in yukarıdaki iki beyiti incelenirse kafiyenin şeddeli bir Lâm harfi ve Tâ harfiyle bittiği görülür. Şair, oldukça uzun olan bu gazelinin sonuna kadar kafiyeyi bu harflerle bitirerek şiir sanatındaki ustalığını ve dile hakimiyetini ortaya koymuştur.

Emevî çağı ‘Uzrî gazel türünün liderinin Cemîl b. Ma’mer olduğunu belirtmiştir. Diğer şairler ise Cemîl’i ve onun şiirlerini taklit ediyorlar, aşk olmasalar bile aşkın gibi davranarak şiirler söylüyorlardı. Kuseyyir de, Cemîl’in Râviya’sıydı. Yani Kuseyyir’in gözünde en büyük şair Cemîl idi. Eleştirmenler onun Cemîl’i taklit ettiğini ve bir zamanlar Zallâme ve Ummu’l-Huveyris adlı kadınlara tutulduğunu da göz önüne alarak onun ‘Azze’ye olan sevgisinin samimi olmadığını ileri sürmüşlerdir. Ancak buraya kadar naklettiğimiz rivayetler ve diğerleri bizim bu görüşe katılmamızı zorlaştırmaktadır. Onun şiirlerinde aşk, maddi çıkarların üzerinde tutulan bir kavramdır. Azze evlendikten sonra da onunla arkadaş kalmıştır. Şiirlerinde ‘Azze’den gelen sıkıntılara sürekli katlandığı görülür. Bu konuda kendisinden aktarılan şöyle bir rivayet vardır: “Bir gün Cemil’in mi yoksa benim mi sevgisinde daha samimi olduğunu tartışan bir gruba rastladım. Cemil’i bana tercih ettiler. Onlara şöyle dedim: Nasıl olur da Cemil sevgisinde Kuseyyir’den daha samimi olur? Cemil, Buseyne’den hoşlanmadığı bir davranış görünce:

Allah Buseyne’nin göz kapaklarına bir çöp atsın, beyaz dişlerini de çürütüsün.

Ancak Kuseyyir, ‘Azze’den hoşlanmadığı bir davranış görünce:

İstediği her şey, dertlerimizden ve hastalıklardan uzak bir halde Azze’ye afiyet olsun.

Şair gazellerinde, methiyelerinde, ‘Azze’nin ailesine ve eşine söylediği hicviyelerde umutsuzluk, kıskançlık vb. duygularla ona olan aşkını anlatmıştır. Bu açıklamalardan sonra şairin, ‘Azze’yi sevip sevmediği konusunu okuyuculara bırakıyoruz.

‘Azze ile Kuseyyir arasında geçenlerden rahatsız olan ‘Azze’nin eşi, Hicaz bölgesini kasıp kavuran bir kuraklık sonucu ortaya çıkan kıtlığı da bahane ederek Mısır’a taşınır. Ancak Medine ile bağlarını tamamen koparmazlar, oraya da gidip gelirler. Bu taşınma Kuseyyir için iyi bir fırsat olmuştur. Şair Mısır’a giderek hem arkadaşı Mısır valisi ‘Abdulaziz b. Mervân’ı ziyaret edebilecek hem de ‘Azze’yi görebilecektir. ‘Azze’nin Medine’de olduğu bir sırada Kuseyyir onu özlediği için Mısır’dan Medine’ye yola çıkar. Giderken yolda ‘Azze’ye rastlar. Aralarında bir konuşma geçer ve ‘Azze, Mısır’a doğru yoluna devam eder. Kısa bir süre sonra Kuseyyir de Mısır’a döner. Ancak bu sırada ‘Azze ölmüş ve defnedilmiş, cenazesine katılanlar dağılmak üzeredir. Kuseyyir doğruca onun kabrinin başına gider, bir saat kadar kalır ve sonra şu beyitleri söyleyerek binitine biner.

Devem kabrinin yanındayken ve gözlerim yaş dökerken; Allah 'in selamı üzerine olsun diyorum.

Hayatta iken ayrılığın yüzünden ağlıyordum, bu gün daha uzaksın.

Azze'nin ölümü ve ardından yine aynı yıl (h.85/m.704) arkadaşı Mısır valisi 'Abdulaziz b. Mervân'ın ölmesi şairi çok etkilemiştir. Uzun methiyeleri ile tanınan, şiir söylemekte zorlandığı zaman kırlardan ve yeşermiş bahçelerden aldığı ilhamla en güzel şiirlerini söyleyen şair, arkadaşlarının ölümü yüzünden şiirdeki coşkusunu yitirmiştir. Şiirleri iyice kısalan Kuseyyir'e bunun sebebi sorulduğunda 'Azze öldü, artık coşmuyorum. Gençlik gitti artık kolay beğenmiyorum. 'Abdulaziz b. Mervân öldü artık şiirden bağış almak istemiyorum." demiştir". Şairin şiirden soğumasının bir nedeni de; halife Süleyman'ın ölümünden sonra (h.99/717) hilafete geçen 'Umer b. 'Abdulaziz' in şiiri ve şairleri sevmemesidir. Emevîler'de bozulan devlet düzenini ıslâh edebilmek için çeşitli önlemler alan halife bütün harcamaları kısmıştı. Ayrıca dini bütün bir Müslüman olan halife Kuseyyir'in inandığı nazariyeler ve tarikatlara itibar etmiyordu. Daha da ötesi "Haşimoğulları'nın iyilerini kötülerinden Kuseyyir'e olan sevgilerinden ayırıyorum. Kuseyyir'i sevenleri kötü, sevmeyenleri ise iyi kişilerdir" şeklinde bir de ön yargısı vardı. Buradan da anlaşıldığı gibi Kuseyyir ile ilgili olumsuz rivayetlerin çoğu dini nedenlerden kaynaklanmaktadır.

Bütün bunlara rağmen iki arkadaşıyla birlikte uzun bir bekleyişten sonra halifenin huzuruna giren şair ona sunduğu bir methiyesiyle ondan üç yüz dirhem almayı başarmıştır. Ancak methiyelerinden elde ettiği gelirlerin yanı sıra övdüğü kişilerden de güzel iltifatlar almaya alışkın olan şair, Hz. Ömer'e atfen II. Ömer diye anılan halifeden onu üzen bir sitem almıştır. Halife, Tevbe suresinin 61.ayetinden إنما الصداقات للفقراء Sadakalar yalnızca fakirler içindir. sözlerini okumuştur. Şair, Hammad er-Râviye'ye "Bana şiiri bıraktıran şeyi söyleyeyim mi?" dedikten sonra bu olayı etraflıca anlatmıştır".

Kuseyyir h. 105/705 yılında Medine'de Yezîd b. 'Abdulmelik'in hilafeti sırasında ölmüştür. Cenazesine kadın-erkek bütün Medîne halkı katılmıştır.

Şairin gazellerinin çoğu bestelenerek şarkı haline getirilmiştir. Methiyelerinde geçen pek çok beyit tanınmış dil ve gramer kitaplarında şahit beyit olarak gösterilmiştir. Divanı kayıptır. Paris ve Berlin'de yazma halinde birkaç kasidesi bulunmaktadır.

Kemal Tuzcu
Bir Emevî Şairi: Kuseyyir 'Azze

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA: YETER, SORMA ARTIK. BOŞVER EDEBİYATI.

Her gün 3 yaşında bir çocuk gördüm mü yanındaki anneyi annem sanıyorum. Çocuğun annesini annem sanmakla yetmiyor, çocuğu kendim sanıyorum. Ve böyle bir çocuğum olmadığı için doğanın bana sövdüğünü duyuyorum.


SÖYLEŞİ
'Yarısı şiir olan bir yaratığım ben'
Murat Tokay

İlkokuldayken bir 29 Ekim programında kalabalıklar önünde okuduğum ilk şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya aitti. Mustafa Kemal'in Kağnısı'nı yıllar sonra şairinin karşısında yeniden okurken heyecanlı ve şaşkındım. Şimdilerde 94 yaşını süren Fazıl Hüsnü Dağlarca ile yeni şiir kitabı 'İçimdeki Şiir Hayvanı'nı konuşmak üzere Kadıköy'de, adını taşıyan sokaktaki evine gittik. 74 yıllık yazı hayatına 138 kitap, on binden fazla da şiir sığdıran Dağlarca 'şiire adanmış bir ömür' olarak karşımda duruyordu.
Yaklaşık 3 saat süren söyleşi boyunca bütün sorulara usul usul, tane tane cevap verdi. İlerlemiş yaşına rağmen geçmişe ait detayları atlam adan, yeni projelerinden, şiirlerinden söz etti. Türkiye'nin gündeminden uzak değildi. Yeri geldi güncel konuları yorumladı, espriler yaptı. Annesini anlatırken masum koca bir çocuk oldu. Hâlâ eser veriyor olmasını "Allah'a inanan bir adam" olmasıyla açıklarken, "Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem Allah bana vermiştir. Sağlık istedim onu da verdi." diyordu. Evet, Dağlarca, her gün sabah 09.00'da kalkıp gece 23.00'te yatıyor. Ciddi bir sağlık sorunu yaşamıyor. Her gün Türkçe'ye yeni bir kelime kazandırmak için çaba sarf ediyor. Hırkasının bir yakasında nazar boncuğu diğerinde Ayetel Kürsi taşıyor. Biz de Türk şiirinin yaşayan en büyük şairine maşallah deyip uzun ömürler diliyoruz.

Hocam, Allah uzun ömür versin. Artık kitaplarınızın sayısını unuttuk. 'İçimdeki Şiir Hayvanı' kaçıncı kitap?

İçimdeki Hayvan, yüz otuz sekizinci kitap. Kitaptakiler son bir yıl içinde yazdığım şiirlerin bir bölümü.

İlk şiiriniz 1933 yılında İstanbul dergisinde yayınlandı. Yaklaşık 74 yıldır şiir yazıyorsunuz. Sizi bu uzun yolculuğa çıkaran şey neydi?

Bu soruya nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum. Gerçeği söylemeden önce bulmak gerekir. Ben bu yaratığın karşılığını ne şimdi ne daha önce bulabilmiş değilim. Arada bir öyle duyuyorum ki, şiir bir insandır. O beni dinlemektedir. Ben şiir olarak ona kendimi yazdırmaktayım. Olay böyle mi oluyor ya da herkesin gördüğü gibi ben mi şiir yazıyorum? Sanıyorum ilki daha doğrudur. Şiir yazan bir adam olarak ben ona kendimi yazdırıyorum. Şiir, küçüklüğümden beri en az benim yarımdır. Yarısı şiir olan bir yaratığım. Diyebilirim ki, kimi günler şiir yanım daha ağır basar, elli kilo gelir. İnsan yanım daha yenik kalır, diyelim kırk kilo. O kırk kiloluk adam, hem elli kiloluk öbür yarısına meram anlatıyor hem de sizin aracılığınızla sayısız okuyucuya kendisini söylemekte. Duyabildiğim yalnızlığı anlayabiliyor musunuz?

Nasıl bir ortamda şiire başladınız?

Benim yetiştiğim günlerde, beş-altı yaşlarındayken, evin büyük çocukları lise düzeyinde idiler. Onların konuşmalarını dinlerdim. Konuşmalarını anlamadan sezerdim. Ama içimdeki başka biri, bunları anlıyor gibiydi. Kullandığım sözcüklerin başka türlü de kullanıldığını duyardım, irkilirdim. O zamanlar işittiğim bir masalın tekerlemesiyle bu sözcükleri birleştirirdim. O masallardaki kapılar, açılırken 'hoş geldin' diye ses çıkarırmış, kapanırken 'güle güle' diye seslenirmiş. Bu masal kapılarına öyle inanmıştım ki, evimizin kapıya giden yoluna ve kapıya çakmaktaşları döşeyerek bu sesleri çıkartmaya çalıştığım olmuştur. O zamandan kalma çocuk, hâlâ bunun olacağı kanısındadır.

Annenizin Yunus ilahileri okuduğunu bir söyleşinizde ifade etmiştiniz. Çocukluk günleriniz şiirinizi nasıl etkiledi?

Annemin ilahileriyle büyüdüm. Gene annemin ev içindeki namazları, üzerimde etkili olmuştur. Annem namaza durunca biz kendiliğimizden oyunlarımızı durdururduk. Kitap okurken, kitap okumayı durdururduk. Bir ezan sesi dinler gibi içimizde bir namaz sesi dinlerdik. Gövde kımıldamaları ile oluşan bir namaz sesi... Annemin yüzü namaz süresince değişirdi sanki. Bizden uzak olurdu. Bu uzaklık bana bütün kardeşlerimden daha çok dokunurdu. Belki de şiirimin oluşum sesleriydi bu. Evimizde şiire en yakın kişi hep annem olmuştur. Hasta kardeşimi kucağında küçük sallantılarla uyutmaya çalışan annem, bana kitaplar dolusu duyarlıkları bir iki saniye içinde duyurabilirdi. Gençlere şunu öğütlerim: Şiir yazmak istemiyorsanız, annenizi izlemeyiniz! Yemek yaparken, size dokunurken, babanızla konuşurken... O, bin bir anne olur.

Dağlarca'da şiirin karşılığı nedir?

Bende şiir, Tanrı fikrinin, Tanrı inancının hemen önüdür. Şiire inanılmasa Tanrı'ya ulaşmak olanaksızdır. Bu düşüncenin ayakları, şiirin ayaklarıdır. İman, şiir yapısının Tanrı fikrine ulaştığı yerdir.

İlk şiirlerinizi kaç yaşında yazmıştınız?

Yedi yaşlarımdaydım. İlk şiirlerimi gösterdiğim öğretmen, beni paylamış; yazdığım şeyleri anneme-babama sunmamamı söylemişti. Benim inandıklarıma inanmamıştı. Ben de ona inanmamıştım. İtham edilmem, manasını bilmediğim bu sözcüğün yüzüme vurulması, beni çok kızdırmıştı. Öğretmene, 'İstediğiniz konuyu veriniz, bunun cevabını hemen burada yazayım.' diye kafa tuttum. Verdi, yazdım. Özür diledi. Hiç unutmam, bir gün bir yaramazlıktan ötürü hoca bana bir dize yazdırdı. Bu dizeyi defterine yüz kere yazacaksın, öyle evine gideceksin dedi. Yüz kere yazdığım, Tevfik Fikret'in, 'Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.' dizesiydi. Tevfik Fikret'in kitabı bizim evimizde el kitabı gibiydi; yabancım değildi. Rahmetli öğretmenimi burada saygıyla anıyorum. Şuracıkta söylemek isterim, öğrenciler öğretmenlerin başarılarıdır; ya da başarısızlıkları.

Yüzden fazla şiir kitabınız var; ama 'Çocuk ve Allah' çok okundu, sevildi. Şiirimizin baş yapıtlarından biri oldu. Bunun nedeni neydi sizce?

İki büyük boyutu yan yana getirmem, kitaba bir gerçeklik katmıştır. Çocuk gerçeği ile Tanrı gerçeği orada birbirini kucaklamıştır. Eski bir söz var ya, hep söyleriz. 'Neylerse güzel eyler' deriz. Öylesine bir anlatım olmuştur Çocuk ve Allah. Bir program, bir tasarım olmuştur.

Ses ve söyleyiş olanaklarını sürekli zenginleştirdiniz. On binden fazla şiire imza atan Dağlarca bunu nasıl başardı?

Bunu başarmak gayet kolay. O şiirde yazdığın konuyu, zamanı giyineceksin. O zamanı, o konuyu üst-baş yapacaksın kendine. Ondan sonrası gayet kolay. O da uzun tecrübelerle oluyor. İnsan kendini değiştirebilmeli. İçerde beyin bir hazırlık yapıyor. Mazi bölümünü, anılar bölümünü getiriyor. Allah'a şükür benim bir gücüm var. Şimdilik söylüyorum, hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum. Çocukluğumu anlatırken hatırlamakla kalmadım. O anın içine girdim. Benim bugün 138 kitabım varsa, bu evvela doğanın bana verdiği büyük bir bağıştan ötürüdür. Yaşama bağışından ötürüdür. Her çaba zamandan koparılmış bir şanstır. Evvela bir yaşama şansıdır. İnsanın daima eseri kendisidir. Her şiiri yazarken ilk yazdığım, ilk düzelttiğim şey kendimdir. İnsan kendini düzeltemezse, yaptığı eseri daha olgun, daha okunası bir duruma getiremez. Okunası kelimesini şimdi kullanıyorum da çok da güzel bir kelime. İşte herkes günde bir tane kullanılmamış Türkçe kelimeyi kendi müfekkiresinden bulup çıkarsa, Türkçe gerçek kalıbını bulur. Biz kendi dilimizi unutan bir acayip kitleyiz. Bununla mücadele, bir Dağlarca'nın değil, on Dağlarca'nın yapacağı bir iş değil. El birliğiyle, birlikte yapacaz. Bakkalı, öğretmeni, şoförü... Beraber çalışacağız. Bu güzel dilimizi işleyeceğiz. Açıkça söyleyim, bu dil olmasa Fazıl Hüsnü Dağlarca olmazdı. Bu adamı o yaptı, inanın!

Dağlarca'daki tema zenginliğini ve çeşitliliği hiçbir şairde göremiyoruz. Çocuk, evren, Kurtuluş Savaşı, Vietnam, destanlar... Bu çeşitliliğe nasıl ulaştınız?

Çok çalıştım. Hatta benim bir kitabım daha var yayınlanmadı. İşi hücreden başlatıyorum. Fransız Devrimi'ne kadar gidiyor. Şiir, çok büyük bir kaptır. Kaderle oynayan bir saha, şiir. Gerçekte şiir, inanan insanın doktorudur da. Ben Allah'a inanan bir adamım. Nasıl inanırım ama? Şu masa gibi... Hayalî değil. Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir. Şunu iftiharla söyleyebilirim. Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş hâlâ eser veren tek insan benim. Eskide yok, inşallah gelecekte olur. Bu neden var; çünkü ben Allah'a inanmış bir insanım. Ben namaz kılmam, oruç tutmam, o başka... Neden yapmadım? Bir defa askerlikte imkan yoktu bir... İki, askerlikte su bulamazdık. Askerin zamanı yoktu.

Dağlarca'nın şiiri; Garip şiiri, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekci akım gibi aşamalara eklenmeden kendi bağımsız çizgisinde gelişimini sürdürdü. Niçin hiçbir kuşağın içinde yer almadınız?

Ben o davranışları yapay gördüm. Kendi şiirimin kökenini biliyorum. Sonra anlatımını, sentaksını kendim koymuşum. Onun için kendi yolumda gittim. Sonra onları derinliksiz buldum. Orhan Veli'yi severdim de derinliği yok. Şiirde derinlik, birinci vasıf. Bir takvim yaprağı gibi okunup atılmayacak. (Takvime güzel bir karşılık buldum. Bunu da yazın. Maliye Bakanı var ya, Kemal Unakıtan... Onun soyadından çıkardım. Takvime 'günakıtan' diyorum artık. Çok kullandığımız takvim sözünü atmamız gerek.)

'İçimdeki Şiir Hayvanı' bana, Cemal Süreya'nın "Fazıl Hüsnü'nün şiiri benzersiz bir yaratığın soluk alıp vermesi gibi bir şeydir." cümlesini hatırlattı...

Cemal Süreya, sevgili arkadaşım benim, şiirimi en çok anlayanlardan biridir. Zaten benim için, şiirim için en çok yazı yazan o olmuştur. O, daha öğrenci iken yanıma gelmişti. Benim şiirimle yakınlığını yüzüme söylemişti. Ölünceye kadar benim şiirimi savunmuştu. Bana hayatta en çok saygı gösteren insan da o olmuştur. Beni ne zaman görse elimi öpmeye kalkmıştır. Dargın olduğum zamanlarda bile böyle davranmıştır. Bu, benim için çok güzel bir yazı yazdı gençliğinde. Ben dedim ki, senin düz yazın çok iyi. Mantıki ve süslerden uzak bir yazı biçimin var... O, şiirinin adını anmadığım için biraz üzülmüş, sonradan bana söyledi. Ben senin şiirini yadsımadım, senin ikinci vaziyetini söyledim. Aramızda böyle bir soğukluk geçti. Ama hemen kapattı. En son yüzüne de söyledim. Onu bazı insanlar aldılar, tuttular, siyasi bir yazar yaptılar. İşte orada şiiri kötüledi. Ne yazık ki ölümü de yaklaşmış. Feci bir şekilde öldü. Ona çok üzüldüm. Oğlu tarafından öldürülmüş. (M.T: Doktorlara göre Cemal Süreya şeker komasından öldü. Ama oğlunun şiddet uyguladığı, dövdüğü de yıllardır bir iddia olarak konuşuluyor.)

Şiirlerinizde toplumsal bir duyarlılık her dönemde var. Sizin için idealist bir şair diyebiliriz. Şiirle neyi gerçekleştirmeyi düşündünüz?

Şiirde bir defa ulusumun Türkçesine bağlılığını ve ona olan sevgisini, ona olan emeğini hep sürdürmesini, yaşayarak göstermesini istedim. Bu amacım, bugün bile yazdığım her dizeme sebeptir. Bir çaba kaynağıdır. Dilimizi daha büyütmek, anlatım gücünü bütün yeryüzüne göstermek isterim. Zaten şiirlerimin bir amacı da odur. Şiirlerimin yeryüzüne yayılması Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır. Beni sevindiren de ancak budur. Yoksa Dağlarca'nın ulusal bir şair olması tek başına beni sevindirmez.

Yirmiden fazla çocuk kitabınız var. Çocukları hiç ihmal etmiyorsunuz.

Çocuklar zaten bende her bakımdan yarının göstergeleridir. Onu ihmal edersek neye güveneceğiz?

Çok sayıda şiir yazmanızın düzyazıdan uzak kalmanızla ilgisi var mı?

Vardır... Ben, düzyazıyı severim. Öyle kitaplarım da vardır; ama şiir, evrene daha yakındır. Şiirde bir mısra ile söylediğiniz şeyi düzyazıyla söyleyemezsiniz. Şiirde, hayatımızın en büyük zenginliği olan duyarlılık vardır. Zaten şiirin iki ayağı vardır. Bir imge ayağı yani hayal gücü ayağı, ikincisi de içtenlik... Bu ikisi düzyazıda da olur; ama şiirde daha kolay ve çabuk olur ve birbirine daha çok yakışır. Onun için kendimi anlatmakta şiiri seçtim. Ama şiir deyince öyle basmakalıp şiir değil. Zenginliğini yaşatan bir şiir. Benim bazı şiir çevirmenlerim, şiirlerimin Batı'daki dillere sığmadığını haber veriyorlar. Bundan da büyük, ayrı bir mutluluk duyuyorum.

Kaç kitabınız çevrildi?

50'den fazla kitabım yabancı dillere çevrilmiştir. Yaygınlığı çok daha fazla; ama kitap olarak 50'dir.

Dağlarca anlaşıldı mı? Şiirinize değeri ölçüsünde kıymet verildi mi?

Hakkımda on-on beş kitap çıkmıştır. Verilmese bile o yolda yürüyüş başlamıştır. Bana olan ilginin artması, yazdıklarımın değerini bulduğunu, birilerince okunduğunu gösteriyor. Bu, beni sevindiriyor.

Birçok şairin takipçileri, taklitçileri olmuştur. Dağlarca, Türk edebiyatında tek başınadır. Niçin takipçileriniz yok?

Evet, bazıları çabalıyorlar. Ama çabalamayanlar bile, okuduğum şiirlerinden anlıyorum ki, beni derinden okumuşlar. Zaten şiir, bu kadarıyla birbirine geçer. Öteki türlü geçme, daha belli olan geçmeler yaşamaz. Benim şiirlerimi iyice okuyanlar, bilerek bilmeyerek faydalandığımı elbette görmektedirler. Ben göremesem de, bunu sezebilirler. Çünkü şiir, okunduğunun yadsınmaz olduğunu bilir.

'İçimdeki Şiir Hayvanı' ilham perisine mi karşılık gelir?

İlham perisi demek, bunu çok basite indirgemektir. Evet o, taa küçüklüğümden beri şiir yazmak istediğimin öyküsüdür. Doğanın bana sığmadığının yansımasıdır. Şiirde açıkça söylüyorum; beni zorlayan bir şey, ona karşı savunma halinde olduğunu itiraf ediyor. Ondan kurtulamadığını, onu yaşattığını açıkça söylüyor. İçine oturmuş, işgal etmiş. Hem ona tabii bir oluşum vermiş. Hayat lokması vermiş.

'İçimdeki şiir havyanı gece gündür açtır' diyorsunuz. Siz yazdıkça doyan bir şey...

Bütün kitaplarımın özetini söylemişimdir. Onun tadını hissettiğimi yazamıyorum. 75 senedir bir itirafı söylüyor.

Niçin 'hayvan' dediniz?

Hayvan gibi çünkü canlı, ölümsüz. Hayatın kendisi ölümsüz. Mikroplar sende ölüyor, ötekine geçiyor. Şiiri bir hayvan olarak düşün. Bazılarından bazılarına geçiyor. Sürüp gidiyor. Kimse diyemez ki şiir benden başladı, kimse diyemez ki benden sonra ölecek. Ben, bu hayvan benden geçerken fotoğrafını çektim.

Belli bir şiir yazma vaktiniz var mı?

Vaktim yok. Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.

Birçok şair ileri yaşlarda ya şiiri bırakıyor ya da şiirinin kalitesi düşüyor. Siz hâlâ yeni ses ve söyleyiş arayışındasınız...

Benim şiir sevgim başka. Şunu diyebilirim. Beni toz yapsalar. Herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.

Günümüzün edebiyat ortamını takip edebiliyor musunuz?

Edebildiğim kadar ediyorum. İktisadi kültürel sebeplerle bir genel düşüş var. Bir defa ne yazık ki kimse birbirini okumuyor. Okuyanlar eski şiiri okumuyor. Şiir, eski yaygınlığını yitirmiştir. Bir kültür düşüşü oldu. Sağcı, az sağcı; solcu, az solcu gibi... bölümler çıktı ortaya. Herkes, öbür taraf 'tukaka' kanaatinde. Ben şanslı adamım, çok eski olduğum için beni sağcılar da severdi. Şimdi şiirde kötüye gidiş var. Bütün tevazuumla söylüyorum. Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!

Genç şairlere muhakkak Dağlarca'yı okuması salık verilir. Neden?

Çünkü Dağlarca vezinden gelmiş bir adam oraya. Lisede inan, onuncu sınıfta yirmi bir şiir yazdım. Yirmi biri de başka bir vezinde. Bütün derslerimde şiir yazdım. Hepsi başka bir vezinde. Böyle bir çocuk var mı şimdi? Hocası yazamaz... Bizde aşk, şevk, hırs vardı.

Gençlere bir cümleyle ne söylemek istersiniz?

Genç arkadaşlar, Türkçeye inansınlar. Türkçeye inanmak, bütün hayattaki başarılarının basamağıdır.



Türk şiirinin 93 yaşındaki büyük ustası Fazıl Hüsnü Dağlarca’yla şair, yazar Bedirhan Toprak konuştu


İSTANBUL – Öğrenmenin yaşı yok; epeyce eskide kalmış tanışıklığımızdan ve 90’ı devirmiş yaşından dolayı ne kadar hazırlıklı olursam olayım, ‘evdeki hesabın çarşıya uymadığını’ koca çınar Fazıl Hüsnü Dağlarca sayesinde bir daha öğrendim:

Sesimi işittirmek bir yana, ilk cevabındaki bir kelimeyi anlayamayıp da “Anlamadım?” diye itiraf etmek gafletinde bulununca, “Anlamadıysan çık git!..” tersleyişiyle alenen kovuldum; hemen sonra ne ‘kapitalist’liğim kaldı ne ‘kitabi’liğim; bir ara hatırladı, “Konuşmamız bitince oku da ağzımızdan kaçmış eski sözcükleri Türkçeleştirelim!” diye talimat verdi; daha sorularımın 10’da birini sormamışken “Yeter, ben yoruldum!” deyip ortada kalmışlığımı hiç mi hiç umursamadan kendince bitirdi söyleşiyi… Ama az sonra Muhsin Akgün’ün gelişiyle “Hadi bi soru da fotoğraflar hatırına sor bakayım!” diyerek lütfetti yüksek perdeden. Öylece yüz bulup bir cevaba da ben ‘kandırdım’ ve “Tamam, yeter artık, doldurursun sayfayı… Boş kalan yerlere de şiir koy!” deyip de ‘söyleşimizin’ bittiğini resmen ilan ederken son derece sevimsiz bir işten kurtulmanın rahatlığıyla, “boşver edebiyatı!” dedi.

Memleketin, iktidarın, muhalefetin ahvalini konuştuk, Atatürk’ü andık; öylece neş’esini de buldu, “Biliyor musun, iyi ki Dağlarca’dan önce gelmişim ben, Dağlarca’dan sonra gelmiş olsam Dağlarca adındaki bu şairin yazmış olduğu onca kitabı okumak zorunda kalacaktım” dedi kıs kıs gülerek; “Bunları yazma!” diyerek ‘sözcükler’den söz etti sonra uzun uzun; çok güldü, çok eğlendi. ‘Mutlu’ydu hatta. Gün, 11 Mayıs Cuma’ydı; 15.30’dan 18.00’e iki buçuk saat kalmıştım yanında; “Kimse tutmuyor sözünü” deyince, Muhsin Akgün’den alacağım fotoğrafları ‘Bizzat getireceğim’ sözü vererek vedalaşmış, sigarama kavuşmuştum…

Dağlarca’nın, tıpkı İlhan Berk gibi, Şiir’den başka hiçbir şeyi önemsemediğini zaten biliyordum da… Şiir’i neden önemsediğini, gene öğrenememiştim. Olsun, ben dağlarca, denizlerce, derinlerce helal ettim Dağlarca’ya.

16 Haziran 1990’da, Yeni Düşün dergisinin son sayısında yayımlanacak şiirinizle beraber bir de şiir üstüne, sizin şiiriniz üstüne bir cümle almıştım sizden; “Şiirlerim sanki düzyazılarımdır, benim yazmak istediklerimse daha yazamadıklarım” diyordunuz… Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?

Kişilerin yanıtları başka kişidir. Sorunun boşluktaki durumunu boşluktaki ısıyla sezerler. Sorular kendi kendilerine öylesine kümeleşirler ki soru soran dışarıda kalır. İşte, okuyucuların o konuşmadan aldıkları tat da burada başlar; iki kişinin karşılıklı konuşmasından yavaş yavaş uzaklaştıkları kendilerince de anlaşılır, artık kâğıtta kalan soru ile okuyucudur.

(Satır başı!..) Yaptığım konuşmalarda, iki kişiyle başlayan bu küçük toplantının çok kişiyle sürdüğünü, daha çok kişiye ulaştığını gözlemliyorum. Bu olay, sözün, ‘olduğunda’ durmadığını, ‘olacağına’ dönüştüğünü duyurur bize. Konuşmalarım böyle başkalaşmalarla sanki başkasına adanmış gibidir. Sanıyorum ki kişinin sözleri de düzeltilmiş yeni baskılarla ayrı ayrı sürelerde yayımlanmış yapıtlara çok benzer. Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni. Bu duygu yaşlandıkça artmakta. Yaşlandıkça konuşmamak isterim. Ne ki ben yaşlandıkça benden konuşmamı isteyenler çoğalıyor. Bunu da üzülerek şöyle yorumluyorum: Biraz bile istemediğim bu duruma nasıl vardım, nasıl ulaştım diye düşününce anlıyorum ki, ben sözü eğitimim altına almak isterken.. üzülüyorum, sözler egemen kesildiler bana. O söz, geçmişte size söylemiş olduğum söz yuvarlak; yine öyle düşünmüyorum. O günden bugüne gövdemin bütün hücreleri kim bilir kaç kez değişmiştir; yaşama sevincim, ülkemin durumu, yeryüzü, gökyüzü değişmişlerdir; dilimizin özgünlüğü, çok şükür biraz daha artmıştır; bu nedenler, kuşku yok ki eski tümcelerin içinde olmadığımızın değişik nedenleridir. Kişi, anlatımıncadır. O günden bu güne bir olayı daha yakından, daha çok anladığıma göre, kendimi de daha çok açıklayabiliyorum; bendeki beni topluma daha yakın kılabiliyorum.

Burdan başa dönelim: İlk şiiriniz yayımlandığında henüz 17 yaşındasınız; sizi şiire uyandıran neydi… Ne oldu, nasıl oldu da başka hiçbir şeye benzemeyen ‘şiir’ diye bir dili fark ettiniz?

Bu sorunuz sizin bir kapitalist olduğunuzu gösteriyor!.. Bütün düşüncelerinizi soruşturma yaptığınız kişilerden bir bir toplamaya alışmışsınız çünkü. Bu sorunuzu 150’yi geçmiş yapıtlarımı okuyarak, içindeki binlerce değişikliği saptayarak aramanız, bulmanız size düşer. Bir kapitalist gibi her şeyi karşınızdaki yazara bırakmayınız. Böyle konuşmalar, bilgisayarla konuşmalar gibi makinece olmamalıdır.

Etkilendiğiniz şairleri, esin kaynaklarınızı sormuyorum sayın Dağlarca, dil olarak ‘şiir’i soruyorum: ‘Şiir dili’ dediğimiz şeyin bildiğimiz tüm dillerden farkı neydi ki sizi kandırabildi, sözcüğün her iki anlamında soruyorum: Hem avuttu, hem doyurdu?

Bu sorunuz eski deyimle çok ‘kitabi’… Ben Anadolu’da yetişmiş bir Türk çocuğuyum. Elime geçen olanaklarla Türk yazarlarını en küçük yaşlarımdan başlayarak izledim. Bu etkilenme bana dil sevinci aşıladı. Sevinmek için yazmaya başladım, yazdıkça sevindim. Öylesine uğraştım ki kendimle, yere düşen bir buğdayın ilk filizini, filizin biraz büyümesini, başağa güreşmesini, taneye dönüşmesini gözlerimle görürcesine izledim. Bu, minicik başarılarla beni çağırdı; onlara gittim, beni yetiştirdiler; bana, neyin neden güzel olduğunu, nasıl güzel olduğunu, güzelin son sınırlarına nasıl varılabileceğini değişik biçimlerde gösterdiler. Her dizenin tek başına bir bilimi vardır; bunu güneş ışığıyla gösterdiler bana, göstermekteler bana.

Şiir dilinin… Şiir yazmanın, okumanın ya da şiir mantığıyla kurulmuş bir dünyanın, hemen hemen tümüyle imkânsızlık ve yalnızlıkla dolu olan ‘bu dünya’ya bir yaşama-algı alternatifi sunduğundan söz edilebilir mi?

Ben bu dünyada da yalnız değilim!.. Bu sizin anlatımınız, dışarıdan bakıştır. Oysa sanat, tümüyle bir içeri bakıştır. Bir çocuk vardır, boş sandalı dolu görür; bir başka çocuk tersini yaşar, dolu sandalı boş görür; bir üçüncüsü, sandalı görmez; bir dördüncüsü, denizi de görmez, ırmağı da görmez; bir başkası kendini görür Atlantik’te yüzerken; bir başkası, Beşiktaş’taki o küçük parkta kendini Barbaros görür… Şiir o çocuktur. O çocukların teker teker hepsidir şiir. Şiire küçükten başlayanların belli bir öğretmeni yoktur; onun kendi öğrenmesi vardır, bitmez tükenmez öğrenmesi!.. Öğrenmek, yeryüzünün tek mutluluğudur. Her eylem öğrenmekten başlar. Fransız Devrimi, kişi acısının yine kişiye görünmesinden başka nedir? Mustafa Kemal, bizler için, geri kalmış ülkeler için yeryüzünce ulaşılmamış o insan kavramının hepimize ayrı ayrı görünmesinden başka nedir?

Peki, şiirin bittiği bir yer var mı?

Olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!

Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?

Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.

Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz… kalalım, çünkü ‘Çocuk ve Allah’a gelmek istiyorum: Şiir yolculuğunuzun başlangıcından bugüne size eşlik eden ‘çocuk-çocukluk’ kavramının ne kadarı eskide bıraktığınız çocukluğunuza, ne kadarı içinizdeki çocuğa, ne kadarı genel olarak çocukluğa ve çocuklara yönelik?

Bu soruya kimse cevap veremez… Çünkü kimse bilemez. Bu, tartılabilir, ölçülebilir bir şey değildir çünkü. Şöyle diyelim: Kişi nice kendiyse onca var olmuştur. Kişiliği olmayanlar, yaptıkları işte de, yazdıkları dizelerde de, tümcelerde de, evlerinde de, baba-anne olmalarında da, yurttaş olmalarında da, yaşamalarında da eksiktirler. Onlardan bir başarı beklenemez.

Aslında, ‘Çocuk ve Allah’tan yola çıkarak Dağlarca şiirindeki ‘mistik algı’ya gelmek istemiştim… Dağlarca, şair Dağlarca, maddenin, ‘eşyâ’nın ardında ne görüyor?

Ben, eşyanın ardında yaşamaktan başka bir şey görmüyorum. Kişi, yazarken şu kuralı gözden kaçırmamalıdır, bu gerçeği ben yıllarca önce düşünmüş, bulmuş, birkaç yerde de söylemiştim: Kişi, hem bir saat gibi, içinde bulunduğu ‘sürez’i yazmalıdır, hem bir pusula gibi, varılması gereken yeri göstermelidir. Bu iki gerçek, yazarın yapay olarak edindiği bir güç olmamalı, bu, aslında duyduğu bir yetenek olmalıdır. Yazınımızı bu ölçüyle incelerseniz şaşıracaksınızdır. Bu ölçüye uygun yapıtların nice az olduğunu görerek şaşıracaksınızdır. Okuyucular bu tümcemi duyar duymaz beğendikleri yapıtları anımsasınlar isterdim: hangisi o anlatıma uyuyor, hangisi uymuyor; aynı tümce içinde bu iki başlı gerçeği gösterebilen var mıdır, yok mudur, bulsunlar isterdim. Yeter, ben yoruldum… Kaç soru var daha?

Çok var, daha hiçbir şey sormadım…

Yeter, sorma artık. Boşver edebiyatı. Ayrıca, bir yazarı tanıtırken 10 bin soru gerekmez, 10 soru yeterlidir bence. Sorular bileşik kaplara benzer. Birisi dolarken öteki de dolar. Nitekim deminden beri sorduğunuz bütün sorular, sormadığınız soruları da yanıtlamakta.

(‘Fotoğraflar hatırına’ son soru) İlk soruyu hatırlatarak soracağım: Şiir üstüne bir söz söyler misiniz bize?

Ben şiiri adım gibi saydım. Yalnız bana özgü, mektuba benzeyen, yanıtı alınmayan, ‘sesleniş’i andıran bir güç sandım şiiri; ‘güç’ sözcüğünü yineliyorum!.. Çok küçükken duyduğum bir masal, o masala inanmak böyle düşündürdü beni: O masalda ‘Kırk Haramiler’ evlerini bir dağın arkasına yapmışlardı (‘kırk harami’yi çocuklar da anlasınlar diye düzeltelim: ‘kırk hırsız-uğursuz’). Kırk harami, evlerinin bulunduğu dağın önüne gelip “Açıl susam açıl!..” diyorlar, dağın üzerindeki saklı kapı açılıyor, o kırk harami atlı olarak içeri giriyor, kapıyı “Kapan susam kapan!..” diyerek yine sözle kapatıyorlardı. Bu küçük görüntü düşüne düşüne beni şiire ulaştırdı. Bu benzerliği, belki şiirin de sözcüklerden, sözden kurulu olması yaratmıştır. Söze, sözcüğe böylesine inanç duydum. Yeri gelmişken söylemeliyim: Ben gençken, 15 yaşıma kadar, şiir yazarken çok terlerdim; şiir bittikten sonra, gömleğimi sıktığımı, teri gömleğimden akıttığımı bugün bile anımsarım. O kadar zorlanmamın nedenine gelince… Çözemem, anlatamam. Belki, yazdığıma inanırdım, ondan sanıyorum. Şöyle: Ben bir adayı yazarken ayaklarımın altında ada olurdu; dağ yazarken dağ vardı; elleri yazarken ellerim karşımdakinin elleriyle dolardı, sıcaklardı. Bugün bile biraz öyledir. Ben şiire inanırım. Şiirde yalan söylemediğime isterim ki okuyucularım da inansınlar. Kısaca, ben yazdıklarımın bir parçasıyım. Yazdıkça, her şiirin birazı gitmişse de benden birazı kalmıştır.

Bir de şu var: Şiir bende mayalanıyor. Maya gibi oluyor. Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar. Ki asıl demek istediklerim bunlar değil, bunlara benzer sözcükleri siz düşününüz, siz bulunuz. Sözcükler, belki, konuşurken de, yazarken de birer ‘tay’… Taylara benziyor hepsi; onları ilkin ıslıklarımla çağırıyorum, geliyorlar, gidiyorlar, siz buna konuşma diyorsunuz!

‘Son kitap’ dediğiniz, öyle tasarladığınız bir kitap var mı?

Allah göstermesin!.. Allah bana son kitabımı göstermesin. Hem, ben ne kadar uğraşsam da bazı kitaplar var ki onları bitiremem. ‘Son kitap’ diye bir tasarım yok, benden sonra ne olacak bilmiyorum ama benden sonra sağlam 10-15 kitap daha çıkar.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 

Bir gün bu fotoğrafa geri dönmek isteyeceksin.

Dizlerde Başlayan Zaman

Bir sandalye kadar eski
bir hatıranın üstünde
oturuyor çocukluğum.
Adımı bilmiyorum,
korkuyu da—
ama bakışlarım sanki
önceden görmüş gibi.

Kollar sarıyor beni,
dünya sert olmasın diye.
O an kimse söylemiyor:
“Bir gün bu fotoğrafa
geri dönmek isteyeceksin.”

Ayaklarım yere değmiyor,
belki de bu yüzden
bu kadar ağır geliyor hayat.
Dizlerdeyken hafif olan
insan,
yere inince öğreniyor
yalnızlığı.

Sepya bir sessizlik
çökmüş yüzüme.
Gülmüyorum—
çünkü bazı çocuklar
önce susar,
sonra büyür.

Bugün aynaya bakarken
o bebeği tanıyorum:
Daha hiçbir şeyini kaybetmemiş
ama
her şeye hazır bir hâli var.

ChatGPT 
Bu fotoğrafta zaman yavaş.

Henüz acele etmiyor hayat; kimse bir yere geç kalmıyor. Dizlerde oturan bir çocuk var ve dünya, onu tutan kollar kadar büyük. O kolların gücü bilgiden değil, sezgiden geliyor. İnsan, bazı şeyleri öğrenmeden de koruyabiliyor.

Bebeğin yüzünde gülümseme yok. Ama hüzün de yok. Daha çok, susarak anlamaya çalışan bir hâl var. Sanki henüz konuşmadan önce dinlemeyi seçmiş. Ayaklar yere değmiyor; belki de bu yüzden düşmek diye bir kavram yok. Yükseklik korkutmuyor, çünkü bırakılmayacağını biliyor.

Fotoğraf sepya; çünkü hatıralar renkli olmaz. Onlar, zamanın tozunu taşır. Bu karede geleceğin izleri yok gibi görünse de, aslında her şey burada başlamış: güvenmek, beklemek, büyümek. Kimse “hayat zor olacak” dememiş. Zaten söylenmese de bazı şeyler hissedilir.

Bugünden bakınca anlıyorum:
İnsan en savunmasız olduğu anda, en güvende olduğu yeri de yaşıyor. Ve bazı fotoğraflar hatırlamak için değil; unutmamak için vardır.

ChatGPT

Okuyucular yapay zeka tarafından üretilen şiirleri insanların yazdıklarına tercih ediyor Araştırma 

Pittsburgh Üniversitesi'nden Brian Porter'ın yürüttüğü çalışma, okuyucuların ünlü şairler tarafından yazılan şiirlerle yapay zekanın ürettiği şiirler arasındaki farkı anlayamadıklarını ve hatta bazılarının yapay zeka şiirlerini daha çok beğendiklerini ortaya koyuyor.

Bu, yapay zekanın şairlerin stilini taklit etme becerisi ve okuyucuların bu stilin karmaşıklığını yanlış anlamaları konusunda endişelere yol açıyor. Araştırma, AI'nın sanat ve edebiyat alanındaki yerini ve etkisini daha da sorgulanır hale getiriyor.

Araştırma, katılımcıların yapay zekanın şiirlerini şairlerin elinden çıkma şiirlerden ayırt etmekte zorlandıklarını ortaya koydu. Deneyde, 1.634 katılımcıya rastgele bir şair atandı ve her bir katılımcı, hem insan hem de yapay zeka tarafından yazılmış beşer şiir okudu.

Şiirler, katılımcıların değerlendirmeleri için rastgele sıralandı ve ardından katılımcılara hangi şiirin yapay zeka tarafından yazıldığını soruldu. Çoğu katılımcı, yapay zekanın ürettiği şiirleri insan şairlerin eserlerinden ayırt edemedi. Bu sonuç, yapay zekanın yaratıcı yazarlıkta, özellikle şiir alanında insan benzeri üretimler ortaya koyabileceğini ve bunun okuyucular tarafından kolayca fark edilemeyeceğini gösteriyor.

Özellikle Sylvia Plath gibi ünlü şairlerin "yapay zekaya ait" satırlarla yazılmış şiirleri, katılımcılar tarafından gerçekçi ve etkileyici bulunmuştu. Örneğin, Plath'in yazmadığı fakat yapay zeka tarafından oluşturulan şu dizeler:

"Hava gerginlikle dolu
Zihnim karmakarışık
Duygularımın ağırlığı
Göğsüme ağır geliyor."

Bu tür sonuçlar, yapay zekanın edebi stil taklit etme yeteneğinin yanı sıra, insanların yaratıcı süreçlere olan güvenini sorgulamayı da gündeme getiriyor. Nick Cave’in uyarısı gibi, bu durumun edebi dünyadaki etkileri önemli bir tartışma alanı yaratıyor.

Yazar hakkında bilgi verilmeden yapılan değerlendirmelerde, katılımcılar yapay zeka tarafından üretilen şiirleri daha olumlu değerlendirdi. Bu, insanların bir şiiri sadece içeriği üzerinden değerlendirdiklerinde, şiirin kalitesi hakkında daha açık fikirli olabileceğini gösteriyor.

Ancak yazarın yapay zeka olduğu söylendiğinde, katılımcılar şiirlere daha düşük puanlar verdi. Bu, yapay zekanın insan yaratıcılığından ayrı tutulması gerektiği yönünde bir önyargı ya da toplumsal algının etkisiyle açıklanabilir. İnsanlar, yapay zekanın ürettiği şiirlerin "gerçek" edebi değer taşımadığını düşündüklerinde, bu şiirleri daha düşük değerlendiriyorlar.

Öte yandan, şiirlerin insan tarafından yazıldığına dair bilgi verildiğinde, denekler bu şiirleri daha yüksek puanlarla değerlendirdi. Bu, şairlerin ve yaratıcıların insanların aklında taşıdığı "gerçeklik" ya da "değer" algısının gücünü gösteriyor.

Bu bulgular, yapay zekanın edebi üretimler üzerindeki etkisi ve nasıl algılandığı konusundaki toplumsal önyargıların ve algıların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Yazarın kimliği, bir eserin değerini değerlendirmede önemli bir rol oynuyor, hatta şiirlerin içeriği ve kalitesinden bağımsız olarak. Bu da edebiyat dünyasında, yapay zekanın yaratıcı sürecin bir parçası olarak kabul edilmesinin ne kadar karmaşık bir mesele olduğunun altını çiziyor.

Peki, ne oldu?
Bu çalışma, yapay zekanın sanatsal üretimindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin toplum üzerindeki etkilerini sorgulayan önemli bir tartışma başlatıyor. Araştırmacıların bulguları, yapay zekanın şiir yazma becerisinin giderek daha insan benzeri hale geldiğini, ancak aynı zamanda onun insan yaratıcılarından farklı olarak daha basit ve anlaşılır olmasının, okuyucular tarafından tercih edilmesine yol açtığını ortaya koyuyor.

AI'nın ürettiği şiirler, özellikle karmaşık imgelem ve duyguları açıkça iletme konusunda insan şairlere göre daha doğrudan olabilir. Bu, uzman olmayan okuyucuların şiirle bağ kurmasını kolaylaştırıyor, ancak şiirsel karmaşıklığı ve derinliği olan insan şiirlerinin, AI'nın ürettiği daha düz şiirlerle karıştırılmasına yol açabiliyor.

Bu bulgular, sadece yapay zekanın edebiyat alanındaki yerini sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda sanatın değerinin nasıl algılandığına dair derin bir inceleme sunuyor. AI'nın sanatsal üretiminde, "insandan daha insan" olma olgusu, makinelerin insan duygularını ve ifadelerini daha doğal bir şekilde taklit edebildiğini gösteriyor, ancak bu durum, insan yaratıcılığının doğasındaki özgünlüğü ve derinliği tehdit edebilir.

Çalışmanın sonunda, yapay zekanın sanat üretimini belirli bir etik çerçevede değerlendirme gerekliliği vurgulanıyor. AI'nın ürettiği sanat eserlerinin şeffaf bir şekilde tanımlanması ve ayrıştırılması, okuyucuların ve izleyicilerin bu eserleri ne şekilde değerlediklerini daha net bir şekilde anlamalarına yardımcı olabilir.

Bu bağlamda, AI'nın sanatsal üretimi, sanatın derinliğini, insan ruhunun katkısını ve yaratıcı mücadeleyi atlayarak, sanatın değerini düşürebilir. Dolayısıyla, bu alandaki düzenlemeler, yalnızca üretim sürecini değil, aynı zamanda toplumun sanatla ilişkisini de şekillendirebilir.

David Mouriquand

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA İLK VE SON ŞİİRLERİ & ŞİİR ÜZERİNE KONUŞMALAR

1914 yılında doğan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 1933 yılında  yayınlanan ilk şiiri:


YAVAŞLAYAN ÖMÜR

Hasretim içerimde bana bir kefen taşır,
Sarar bir bahar gibi seni ipek kumaşlar.
Benim adımlarıma topraklar yalçınlaşır;
Erir bir mavilikte senin yolunda taşlar.

Ne ruhun beni görür, ne sevgim döner geri,
Beyaz gölgeler saklar gözlerimden her yeri.
Diner akşam olunca günün bütün sesleri;
Ve benim içerimde eski bir şarkı başlar.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 
İstanbul Dergisi / 1933

94 yaşında vefat eden Dağlarca'nın18 Ağustos 2008 de İstanbul Acıbadem Hastanesi'nde yazdığı son şiiri:

İKİNCİ ANNE

Hepsi yalan
Çocuk kendinin annesidir
Su dersin su içer
Şeker dersin şeker verir
Elma dersin elma verir
Kapı çalınıyor dersin baba gelir
Kimse anlamaz senin büyüdüğünü

Fazıl Hüsnü Dağlarca 
Beyaz Dergisi / Şubat 2009



Küçükken annemin üstümü örtüp gittiği gecelerde sözcükler gelirdi bana. Önce ayaklarımı ısıtırlar, sonra ellerimi, beni öperlerdi. Ben de öperdim onları. Birdenbire aydınlanırdı bir parmak, kolumdaki gaz lambası büyük avizelere dönüşürdü. Ben sözcüklerin nerelerden geldiklerini, evlerini, ağaçlarını, çiçeklerini düşünürdüm. Annelerini düşünürdüm sözcüklerin. Gece yaşamım sürüp giderdi, düş yaşamım da. Nasıl geçerdi uzun bir süre bilmiyorum. Yine sözcüklerin en güzeli uyandırırdı beni.

Sizler sevgili yapıtlarım, benim güneşlerimsiniz.

Hepinize başlarken ayrı ayrı sözlükler doğar içime. Ayrı ayrı gerçek basamakları, ayrı ayrı biçim yapıları, ayrı ayrı sesler, seslenmeler, ayrı ayrı sayı direnmeleri başlar bende.  

Sizler odalarsınız. Birinden birine geçilen ya da geçilmeyen odalar. Ben bu odaların tümü. Sizlerin de bendeki kalabalık olmanız ne güzel. Taşıdığınız yönler yan yana getirilirse 360 dereceyi kaç kez aşar bilemiyorum. Bakışlarınız öbür gerçekleri görürken, söylediğim bitiştirimlerle özel evreninizi yaratmaktasınız. Dışı dış doğaya değen, içi iç doğamızda olan. 

Havaya Çizilen Dünya, ilk yapıtımsın. Sen kendi başına çok pencereli bir evsin. İçerdeki 21 yaşındaki çok elli bir genç, bütün yöreyi görmek için bütün pencereleri açmıştır. İnanıyor musun? 

Çocuk ve Allah; İkinci kitabım; Sen bilinçaltımın biraz daha kalın çizgilerle yazıya geçirilmiş tasarımısın. En çok okunan yapıtımsın. Birbirinden ayrılmış ikişer dizeler büyük gerçekle yüz yüzedirler. Büyük gerçekle birleşmişlerdir. Seni bütün derinliğine dek inceleyecek birisi çıkarsa, işi çok güç. Diyebilirim ki ben seni açıklamak için sonraki yazdıklarıma ulaştım. Bitiremedim seni bugün bile. 

Bana verdiğin evren, ne güzel ki sende bitmiyordu. Sen benim açık kapılar ülkemsin.

Seni yazarken İstanbul’dan ayrılmıştım. Anadolu’ya ilk doğu görevimi yapmak üzere atanmıştım. Bu süre, o günlerde üç yıl olarak belirlenmişti. Kendimi bilmediğim bölgelere götürürken İstanbul’dan evden o mutlu ortamlardan ayrılmıştım. Bir elimde bilinmez, bir elimde senin tasarın vardı. Sana “romanım” gözüyle bakıyordum. Bütün yaşamımı kapsıyordu biraz... Yapıtın yürüyüşü kalın çizgileriyle bir ölümlüyü anlatır. Onun çocukluğundan başlayan sıcaklığı önce kendi gövdesini bulmuştur. Sonra yeryüzündeki öbür gövdeleri bulmuştur: ağaç, su, dağ, ova, dizi dizi kışlalar. 

Kimi yerde 5 numaralı gaz lambalarının ışığı altında, kimi yerde mumla Ağrı dağı sırtlarında, Aras kıyılarında, çadırda, kağnı üzerinde, üç yıl bütün boş vakitlerimde, görev dışı sürelerimde yapıtımı ortaya çıkarmaya uğraştım. Açılır kapanır masa, açılır kapanır iskemle yaptırdım bu amaçla. Katır sırtında taşınsın, her yerde çalışabileyim diye. Üç yıllık zorunlu Doğu görevi biterken, bir şansla İstanbul’a atandım. Yeni yapıtım bitmişti. Onu bağrıma basarak İstanbul’a geldim. 

1940. Yayımlandığın günlerde Peyami Safa Cumhuriyet gazetesinin ikinci yüzünde iki büyük yazı yayımlamıştı. O yazılarda senin Türkçeye kazandırılmış, Türkçeye özgü bir “sürrealizm” olduğunu ileri sürmüştü. (ki sonradan birçok yazar bu konuda birleşmişlerdi.) Peyami Safa’nın bu yazısı Çocuk ve Allah’ın kimliği olmuştur. Yıllar sonra arkadaşım Cemal Süreyya’nın “Çocuk ve Allah yeni şiirimizin anayasasıdır” yargısına dek uzamıştır.

En büyük iletişim nedir diye düşünüyorum. Sizler de, benim yerime düşünür müsünüz? En büyük iletişim ne? 

En büyük iletişim çocuktur. 

Çocuktaki iletişim doğasal iletişimlerden uzaktır. Görsel iletişimlerin çok ötesinde. Çocuk anlamın iletişimidir. Öncekilerden ayrılığı, uzaklığı taşıdığı yaza yaza bitiremediği “anlam”dır. Hangi çocuğun yüzüne baksanız doğadaki en eski çocuklarla en sonraki çocukların arasındaki yeni görüntüsüne ulaşırsınız. 

Kendimizin çocuğu olsun olmasın, bakışlarımızın değdiği “başkasının çocuğu” bizimdir. Öylesine bizimdir ki, bulduğumuz iyeliğin derinliğini açıklayabilmek yürürlükteki usla olanaksız. Yürürlükte olmayan us, çocuğun ilettiği duyumlarla kazanılabillir. Böylece çocuk derken, en eskil geçmişi, en geleneksel yarınları işitmekteyiz, duymaktayız, kucaklarken ellerimizle tutmaktayız. Çocuk, evrensel iletişim. 

Çocuklar olumlu sevgilerin, işitmekle işitmemek arasındaki görüntüleridir. Bu tanımla, nice sevsek çocuklara ulaşamadığımızı anlatmak istiyorum.

Kalemi elime aldığım günden beri her zaman çocuğa dönük olan bir adamım. Karşımda her zaman bir çocuk var gibi. Bu belki de şiirin us dışı, ya da bilim-usu dışı bir usla yazıldığını, o duyarlığı taşıdığını her zaman duymamdandır kitabı ilk değilse de ilk gibi olan kitabın adından da belli ki, kendimi her zaman biraz çocuk görmüşümdür. O çocukluk duyarlığı içinde kalmışımdır. 

Yapıtlarımız, ilkinden sonuncusuna dek parmak izlerimizdir. İstesek de istemesek de bizi, içimizdeki doğanın parmak izlerini okuyucularımıza gösterirler.

Tanrı’ya gelince… Tanrı yeryüzü merkezli bir genel sevinç olmasın? Tanrı bütün mistik edebiyatın söylediği herkese düşen bir pay, bir hisse olmasın? Tanrı taa ilk gökyüzü kanalından başlayıp, avucumuzda kalan bir metafizik belge olmasın? 

Ve bir şey daha: O işinin ozanı, ben işimin Tanrısıyım!

Size ortaokul yaşlarımda geçen şu olayı anlatmalıyım. Babamın kırmızı ciltli bir kitabı vardı, küçük bir kitap. 150 yaprak kadar. Kitabın adı Muhtasar Yunan Felsefesi’ydi. Bunu yarı anlar, yarı anlamaz belki 100 kez okudum. Bir gün okuldan dönünce evde bir tartışmayla karşılaştım. Babam anneme çıkışıyordu. “Kitaplarımı bile koruyamam, kim alır bunları, kim araştırır bunları?” diyordu. Anneciğim, “Kim karıştıracak, oradadır” diyordu. “Kırmızı ciltli bir kitap, Muhtasar Yunan Felsefesi nerede?” diyordu. Annem şaşkın susuyordu. Söylesem bir türlü, söylemesem bir türlü. Sonunda dayanamadım. En bilgiç sesimle, “ben aldım.” Dedim. Hayretle yüzüme baktı babam. “Ne yapacaksın?” dedi. Ben çok olağan bir şey yapıyormuşçasına, yemek yiyorum dermişçesine, “Okuyorum” dedim. Daha 7. Sınıfta olduğumu bilen babam, yarı alaylı bir sesle, “Ne anlarsın sen ondan?” dedi. “anladığım kadar anlıyorum.” dedim. Beni tepeden aşağı bir süzdü. “Getir kitabı” dedi. Gittim, dolabımın en onurlu yerinde duran kitabı aldım, geldim. Bir yeri açtı. “Anlat!” dedi. “Buradan ne anladın.” Ezbere olmamakla birlikte, birçok kez okuduğum için usumda kalanları söyledim. Bir yer daha açtı, yine söyledim. Bir yer daha açtı, söyledim epeyce. Duyuyordum ki babamın kızgınlığı yavaş yavaş geçmekte, bu yüzden yeni soruları daha soğukkanlı, daha rahat anlatıyordum. 8-10 sorudan sonra babam en yumuşak sesiyle, “al, kitap senin olsun” dedi. O zaman kitabımı anladığımı, başka kitapları da anlayabileceğimi duydum. Beni yüreklendirdi bu olay.

Felsefe şiirin evren rahmindeki bebeğidir. Bu bebek büyür, bir sorunun kucağında gelişir, adını kimi yerde felsefe koyarlar, kimi yerde yazarı ta kendine iner, şiir koyarlar.

Şiir, bilinmeyen bir yerin fotoğrafıdır. Hem bir saat gibi günümüzü göstermeli, hem bir pusula gibi gidilecek yönü belirtmelidir.

Ve gerçekte bir toplum olayıdır. Bunun nedeni de günceldir. Söylediğim güncellik takvim günüyle ilgili olmayabilir. Olabilir de. Oluşumuyla bir yaşamadır, demek istiyorum. 

Bence şiirin gerçek yeniliğini kuran öz, bütün dünyada, eskiden yazılmış, bugün yazılan, daha da yazılacak şiirlerdeki öz şudur. Kişinin kendi yaşamasını ortaya koyabilmesi. Varlığın nedenini görmelidir ozan, kendi gözüyle. Bu her sanatta böyledir. 

Ben bir suyum, yansıyor bana olay. Yurdumun içinde olsun, eylem varsa, kımıldıyor su. Yeryüzünde olsun, eylem varsa su kımıldıyor… Her sabah uyanır uyanmaz, yurdumun benimle birlikte gözlerini açan kişilerinden bilerek, yerimden doğrulmaktayım. Yeryüzünün en uzaktakileriyle bir ‘yaşama ayarı’ içindeyim. Kim gülmüşse – ne yazık ki çok az – onunla birlikte gülmedeyim. Kim üzülmüşse, ağlamışsa, açsa, çıplaksa, işsizse – ne yazık ki daha çok – onunla birlikte kahrolmadayım. Şöyle de diyebiliriz. Bir gövdedir yeryüzü. Neresi yaralanırsa oraya kanın ulaştığı gibi, sanatçılar da acılara varmakla yaşayabilirler. Yaşadıklarını gösterirler. 

Bilinçle duyarlılığı birbirinden ayırırsak, ortada şiir kalmaz. Her ikisini niye çok başka başka kavramlarmış gibi birbirinin karşısına koyuyoruz? Duyarlık, geleceğin bilincidir, bilinç eski bir duyarlıktır sanısındayım. 

İşte böyle şiir yazarım. Hayatın içinden bir damla düşer bana. Bütün yazdıklarım bir anlar bütünüdür. Yaşamak bana kendi görüntüsüyle, kendi çalgısıyla damlar. Çok yazıyorsam, daha büyük bir yeryüzünün daha büyük bir gökyüzü altında olmasındandır. Bir tür tutsaklık. Kocaman bir el, damlayan damlalara hep açık. 

Yazmak bir ormanda gezmeye benzer. Ağaçlar harflerin, belki de sözcüklerin yaprak kımıldamasıdır. Onlar rüzgarla ya da aydınlıkla sallanırken bizim yaprak parmaklarımız sallanır…. Dediğim ağaçlar yeryüzünün bütün topraklarında , bütün dillerinde sallanır.

Sevgi de insanda bir konuktur. Onun geldiği an, altın saat, altın sürez diyelim. daha yakıştı; Onun geldiği an altın sürezdir. Sevgi doğadaki büyük tiyatronun kulisidir.

Sevgidir evrenin başını döndüren. Kimisi öpüşmezse bir güncük, duruverir gökyüzü. 

Dağlarca yaşamadığı şeyleri yazabilir mi? Ben bin tane aşk şiiri yazdım hiç ölmeden. Ozan aktöre benzer, her şiirde ayrı bir yüz.

Şu elimdeki ekmek, işte bırakıyorum. Ne güzel düşüyor görüyor musun? Sorsan niye düşüyor, yerçekimi kuralı mıdır? Hayır. Buğday toprağın sevişmesine doyamamıştır, bundan ona düşmektedir. Bütün yer çekimi insanın göğe sığmadığının yere inmesidir. Yerdeki sığmadığının yağmur buharı olarak yukarı çıkması içindir. Bugün fizik, şiirin ve dolayısıyla bütün sanatların sevgi dolaşımından başka bir şey değildir. Yeryüzü göründüğü kadar değildir. Eğer göründüğü kadar olsaydı, şiir olmazdı. Şiir yeryüzünün görünmeyen yerinden sızan ışıktır. 

Herkes bir kitabın müsveddesidir. Şunu demek istiyorum. Yapıtlar defter yapraklarına yazılmaz. İnsan yapraklarına yazılır. Bunların çoğu son güzelliğin ilk denemeleridir. Eski deyimiyle müsveddeleridir. Birbirlerini görmeseler de birbirlerinin yazdıklarını temize çekmektedirler. Binlerce yaprak karalanır. Belki yüz yıl sonra ak yazılara ulaşılır.

Yapıtlarımız basamaklara benzer. Kendimize inerlerken bir yükselmeyi yaşarlar. Bu yükselmenin adını koyabilirim: Evreni, evrendekilerin hepsini, hayvan, insan, bitki ayırt etmeden yaşamak.

Fazıl Hüsnü Dağlarca 

Abbas Kiyarustemi ile Şiir, Sinema ve Müzik

Şiir, Sinema ve Müzik

-Sanırım bu kitapların bir kısmı da çeviriydi? 

Evet, çok sayıda kitap çevrilmişti. Veya örneğin tefrika eserler.

-Dergilerde yayımlananlar mı?

Evet, dergilerde çıkıyordu ve çocukların vaktini alıyordu.

- Mesela otuz seneden fazla yayımlanan Hândenihâ dergisinde 1940-1941'den 1979 Devriminden birkaç sene sonrasına kadar. 

Bize iyi bir kitap tavsiye edebilecek düzgün bir insan bulmak için aşırı şanslı olmalıydık.

-Hangi dönemde?

Lise döneminde Lisenin ilk yıllarında.

-Muhtemelen bunun bir sebebi da, kitapların basım ve yayımındaki eksikliklerdi. Sonuçta basım ve yayım endüstrisi o dönem çok gelişmemişti ve bu nedenle kitaplar olması gerektiği gibi ulaşılır değildi.

Tabiatıyla. Evet. Mesela lisedeyken okuduğum veya arkadaşlarla elden ele gezdirdiğimiz bazı kitaplar vardı.

- Yani değis tokuş ediyordunuz?

Evet, daha ziyade kitap değiş tokuş etmek söz konusuydu. Kitap satın almanın yaygın olduğunu hiç hatırlamıyorum.

- Okuduğunuz lisede kütüphane yok muydu?

Doğrusu Cem Lisesinde bir kütüphane olup olmadığını şu an hatırlamıyorum. Eğer kütüphanemiz olsaydı, çocuklanın çizdiği resimleri orada sergilerlerdi, okul idaresinde değil.

- Daha çok hangi tür kitapları okuyordunuz?

Daha ziyade şiir kitaplan okuyordum.

-Daha çok hangi şairlerin eserlerini okuyordunuz?

Mesela Fereydun Tevellelî'nin kitaplarını okuyordum.

- Siyâveş Kisrâyî?

Hayır, ondan önce Nâdir Nâdirpur okuyordum. O dönem vezin açısından da şiirlerini okumaktan keyif aldığımız bir şairdi. Veya örneğin Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin şiirlerini seviyor ve okuyordum. O dönem kitap pahalıydı. Hatırlıyorum da kitap alacak param yoktu, bu nedenle Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin kitabını aldım ve iki gece oturup tamamını yazarak kopyaladım.

- Dr. Hamidî'nin hangi kitabıydı?

Aşk-i Mâşuk. Kitabın fiyatı sanırım 25 tümendi.

- Muhtemelen daha azdır. 25 riyal olabilir mi?

Evet, o vakitler 25 tümen bir kitap için çok fazlaydı ve böyle bir kitap fiyatı olamazdı. Muhtemelen sizin dediğiniz gibi 25 riyal olsa gerek. O zaman ben on beş yaşındaydım. Bir taraftan da şimdi kendi kendime diyorum ki, "Hayır 25 riyal değil 25 tümendi; o iki gece uykusuzluk ve kitabı kopyalamak zahmetim, 25 tümen içindi, 25 riyal için değil. Belki de gerçekten 25 riyaldi. 25 olduğundan şüphem yok. Belki bir gün o sene basılmış bir nüshasını bulur da gerçekten fiyatı neymiş, öğrenirim. Her neyse, kitabı kopya ettikten sonra hepsini ezberledim. Ve bir sonraki sene yavaş yavaş Nîmâ'yı keşfedip tanıdığım da neleri kaçırdığımı anladım. Ve bu kadar duygusallık hepsi daha on beş yaşımda... böyle bir olay iste..

- Üzücü...

Evet, üzücü bir olaydır, sanatsal ve güzel bir olay değil. Bu nedenle o şiirleri unutmaya çalışıyordum. Dövme yaptıran ve yaşlanınca onları silme derdine düşen cahiller gibi ben de o şiirleri hafızamdan silmek istiyordum. Yıllar yılı bu üzüntü ve pişmanlık benimleydi, ta ki ilginç bir olay yaşayana kadar. Belki sizin de ilginizi çeker. Devrim'den önceydi, hatırlıyorum; Londra'da, arkadaşım Murtaza Kâhî'nin yanındaydım. Orada geçirdiğim on gün boyunca onun evinde kaldım.

Bir gün Murtaza bana, "Bugün ne yapıyorsun?" diye sordu. "Sen ne yapıyorsun?" dedim. Sefarete (İran) git- tiğini ve yol üzerinde James Kingstone Caddesinde bir hastanede yatan İranlı bir şaire uğramak istediğini söyledi. Hangi şair olduğunu sordum. "Tanımazsın, Dr. Mehdi Hamidî Şirazî" dedi. "Yok!" dedim. Sanırım ergenlik dönemimde bana yaşattığı halden dolayı ona bir küfür de salladım ve gitmek istemedim. Murtaza ısrarla kendisiyle gitmemi istedi ve on dakikadan fazla yanında kalmayacağını, çabuk döneceğini, aşağıda bekleyebileceğimi söyledi.

Her neyse, onunla gittim. Hastaneye vardığımızda Murtaza, Dr. Hamidî'yi görmek için yukarı çıktı, ben aşağıda kaldım. On dakika sonra geldi ve yukarı çıkmamı istedi. "Hayır" dedim. Israr etti. "Ben bu adamı görmek istemiyorum" dedim, tecavüz hissine girdiğimi, haksızlık hissiyatına girdiğimi, Aşk-i Mâşuk kitabının çok duygusal bir arkadaşım aracılığıyla elime geçtiğini ve iki gece uyumayıp onu kopyaladığımı anlattım. Tesadüfen o arkadaş, on beş yaşında, Sâdî'nin de hayranıydı ve sanırım Sâdî Şirazî'den dolayı Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'yi bulmuştu. Adı Hüsrev Reşidî'ydi, yıllardır ondan bir haber alamadım. Kitapsa abisi Fettah'a aitti. Hatırlıyorum, Fettah'ın kütüphanesinden bize kitaplar getirirdi ve biz de okur geri verirdik. Şimdi kitabın fiyatının 25 riyal olduğunu öğrenince, anlıyorum ki maddi durum çok kötüymüş, şimdiki gibi kitapçıda dolaşıp, kitaplara bakıp seçmek ve hatta satın alırken kimin çevirdiğine dikkat etmek gibi kolay değildi o vakitler.

Velhasıl, Murtaza o gün bana yukarı gelmemi söyledi. Ben de gittim, baktım ki bir adam yatakta yatıyor ve vücudunun her tarafı bir yere bağlı halde, burnunda bir boru var ve bir boru da yatağın altından geçiyor, elinde de serum var. Murtaza beni ona tanıttı ve, "Hocam, bu Kiyarustemi Bey, İran'ın en iyi film yapımcılarındandır (halbuki ben film yapımcısıydım ama çok iyi değildim), çok meşhurdur (halbuki meşhur da değildim, ama Murtaza'nın huyudur, arkadaşlarını her ortamda övüp yüceltir) ve sizin şiir divanınızın tamamını ezbere biliyor" dedi benim hakkımda. O da gözkapağıyla küçük bir işaret yaptı. Sonra da Kâhî, "Şiirlerinizden birini okumasını ister misiniz?" diye sordu. Yine Dr. Hamidî gözüyle "Okusun" anlamında işaret yaptı. Ben de onu o halde gördüğümde, şiirlerinden biri aklıma geldi ve o şiirin tamamını kendisine okudum:

yorgun ben, bitkin ben, hasta ben, kolsuz kanatsız ben! 
sabaha kadar uyanık ben, sabah kuşlarının gönüldaşı ben! 
kırık kanatlı ben, başı belalı ben, aşkıyla dillere düşmüş ben!
Yanmış ben, bitik ben, ölü ben, yıldız sayan ben! 
düşmanlıklar yaptı bana kaderim, talih yıldızım 
vah bana, vahlar bana.

dedim seni görmeyeyim artık, yine gördüm, yine de gördüm 
iki güzel gözünde aşk gördüm, naz gördüm
cilveli endam gördüm, gamzeli yanak gördüm 
gülleri gördüm, güller arasında Şiraz'ın gülünü gördüm 
her gün benimle buluştuğun söğüt ağacını gördüm 
vah bana, vahlar bana!

Bu mısraları okurken, o sırada Murtaza'nın camin önünde, omuzları sarsıla sarsıla ağlamakta olduğunu gördüm. Şiiri sonuna kadar okudum, öyle duygusal bir ortam oluştu ki inanamazsınız. Ben elimi Dr. Hamidî'nin elinin üstüne koymuştum, boğazım düğümlenmişti. Şiraz kelimesine geldiğimde, baktım Dr. Hamidî'nin akan gözyaşları daha da arttı. Garip ve hissi bir ortam oluşmuştu, hücrelerim şekil değiştiriyormuş gibi hissediyordum. Sonra odadan çıkıp aşağı indik ve ben anladım ki yıllarca, on beş yaşımdan elli beş yaşıma kadar, yani kırk yıl boyu o şiirleri sırf o gün için hafızamda tutmuştum.

- Tabii elli beş yaş değil, kırk beş yaş olsa gerek, çünkü o görüşme Devrimden önce olmuştur.

Evet muhtemelen kırk beştir. Her neyse, benim için her hangi bir yararı olmayan o şiirlerden birini sahibi için okudum ve o şiirleri ezberlememdeki gereksizlik hissinden biraz kurtulmuş oldum. Sonunda işe yaradığını gördüm. Elbette şimdi bir vesileyle, o dönemin bütün şiirlerinin üzerinden geçtiğimde... 

- O dönem derken, Meşrutiyet'ten günümüze kadarki dönemi mi kastediyorsunuz?

Evet, Meşrutiyetten [1906-1911] günümüze kadar... aslında Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin de, derlediğim ve şu an masada basılmamış halini gördüğünüz kitapta bir yeri olabilir.

- Kitabın konusu nedir?

Konu, şiirde gece...

- Modern [dönem]?

Hayır, bu derleme, klasik İran şiirinde geceyi anlatıyor, şu derleme de modern İran şiirinde gece temasını işliyor.

- Çok ilginç bir konuyu seçmişsiniz. Sanırım gecenin bizim şiirimizde belirmesi ve ortaya çıkışı, onun sembolik anlamlarından kaynaklanıyor.

Kesinlikle öyle. Fars şiirinde birkaç konuyu daha da araştırdım. Mesela şu an yalnızlık teması üzerinde çalışıyorum. Gece'yi bitirdim.

-[Gülerek] tabil gece hiçbir zaman bitmez.

Bu açıdan evet (gülerek). Bu unsurların her birini araştırmak için, şairlerin tüm külliyatını okumanız lazım.

- Ve doğal olarak bütün eski ve yeni şairlerin şiirlerini okumuş olmalısınız. 

Evet, son dört yılda hepsini okudum ve şimdi yalnızlık şiirleri için bir kez daha okuyorum.

- Notlar alıyorsunuz.

Evet. Yalnızlık temasının da notları bitmek üzere. Şundan bahsediyordum demin; Hamidî-Şirazî gibi şairlerin şiirleri hakkında daha iyi yorum yapabilirim artık, özellikle son yıllarda bahsettiğim konular için İranlı şairler üzerinde yaptığım incelemelerden sonra. Şimdi düşünüyorum da; hayır, Hamidî-Şirazî zannettiğim kadar da kötü değildi.

- Kitaplarınız için ondan da bazı şiirler seçmişsinizdir muhakkak?

Hayır, bu şiir incelemelerinde ondan bir şeyler aktarmadım henüz. Belki bilinçaltımda vardı, ama gece ve yalnızlık derlemelerinde Hamidî-Şirazî'den herhangi bir şiir bulunmuyor. Belki bu görüşme, gidip tekrar eserlerine bir göz atmama sebep olabilir, olmazsa yazık olur.

- Hamidî Şirazî elbette Meşrutiyet döneminden günümüze kadar gelen ünlü muasır şairlerle karşılaştırıldığında pek de tanınmış bir isim sayılmaz. Yani söylemek istediğim şu; ondan sıkılıp usanmakta haksız sayılmazsınız.

Evet, yine de, tıpkı gençlik döneminde yapılan dövmeler gibi, Hamidî-Şirazî de zihnime kazınmış, ondan kaçışım yok. Yani benim şu kısıtlı hafızam hâlâ onun şiir divanının etkisinde. Yani onun divanını açıp, şiirlerinden herhangi birinin ilk mısraını okudunuz zaman, bu şiiri sonuna kadar ezberden okuyamamam nadirdir. Bu ilk derlemede şiirlerine yer vermemem, belki de kendime yönelik bir itiraz nişanesidir. Ancak bu iki derleme, çağdaş şairlerin şiirlerini bir kez daha dikkatli okumamı sağladı ve bu yeniden okuma, günümüzdeki bazı şairlerin mevcut konumlarından daha değerli oldukları sonucuna götürdü beni. Mesela Dr. Şefii Kedkenî'yi daha ziyade şiir konusundan söz sahibi bir uzman olarak tanıyoruz; ancak şiirlerini bir kez daha okuduğumuzda, bir şair olarak konumunun daha yüksek olduğunu anlıyoruz.

- Peki neden [tema olarak] geceyi seçtiniz?

Aslında bu tür soruları, bir cevabım olmasa bile -ki şu anda da yok- seviyorum. Bilmiyorum, Belki de eve girdiğinde sorduğun "Yalnızlıkla nasıl baş ediyorsun?" sorusuyla aynı sebepten. Belki de benim için gecenin anlamı, benim gibi yaşamayan diğer insanlara göre daha derindir. Yani geceyi başkalarından daha fazla algılar ve hissederler. Ve kitaba aldığım şiirlerde iyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum, çünkü geceyi diğerlerinden daha iyi anladığımı hissediyorum.

- Şiirleri seçerken hangi kriterleri göz önünde bulundurdunuz?

Şiirleri seçerken kendimi kısıtladım. Her şaire göre gecenin bir tanımı var. Yani her bir şair geceyi ne şekilde tanımlamış, buna baktım.

-Ya da geceye hangi perspektifle baktığını?

Evet, tüm şairlerde bu bakış açısını dikkate aldım. Daha sonra kendi gecemi ve o gecenin nasıl olduğunu anlatmaya çalıştım.

- Yani kendi gecenizi başkalarının şiirlerinde mi arıyordunuz?

Kendi gecemi değil, her şairin kendi gecesini... Yani Nâdirpur'un gecesini, Siyâveş Kisrayî'nin gecesini, [Ahmed] Şâmlu'nun gecesini, Sohrâp'ın (Sepehri] gecesini, [Mehdi] Ehevân'ın (Sâlîs] gecesini..

- Fürüğ'un [Ferruhzâd) gecesini....

Hepsini.. yani görünüşe göre bu seçim ve bakış açısı, şairlere kendi gecelerine bağlı bir tür kimlik oluşturuyor. Örneğin, ilginç olan başka bir şey de...

- Klasik Fars şiiriyle karşılaştırıldığımızda mı?

Evet, klasik İran şiiriyle karşılaştırdığımızda, maşukun çağdaş şairlerin şiirlerini terk etmesidir. Yani çağdaş şairler arasında maşuktan bahseden birini nadiren görebiliriz. Klasik İran şiirinde ise, gecesini hicran veya vuslatta geçirmeyen bir şairi nadiren görürüz.

-Enteresan bir nokta bu.

Evet, ancak çağdaş şairlerin şiirlerinde, maşuk nadiren görülür. Hiç yoktur demiyorum, ancak varlığı çok az hissedilir. Örneğin Şefii Kedkenî'nin yirmi beş yaşından itibaren yazdığı şiirlerinde maşuktan hiç eser yok. [Ahmed] Şâmlu'nun şiirlerinde ise, benim için sembolik olan ve maşuk anlamına gelmeyen farklı bir biçimiyle mevcuttur.

- Ancak ben Şâmlu'nun şiirinde maşukun sembolik bir formdan ziyade, gerçek bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Özellikle Âydâ'nın içinde bulunduğu şiirlerde. 

Evet bu da doğru.

- Halbuki, eski Fars şiirlerinin çoğunda maşuk, sembolik bir anlam içerir.

Doğru. Nimâ'dan sonraki şairler, şiirlerinde genellikle gecenin sembolik veya mecazi bir yönünden bahsetmişler. Evet, gece Fars şairlerin şiirlerinde genellikle semboliktir. Yani eski ve çağdaş şairler arasında bu yönden hiçbir fark yoktur. Daha çok semboliktir. Hatta sizin de söylediğiniz gibi, maşuk bile semboliktir.

- Özellikle de modern dönem şiirinde.

Elbette, Gece ve Yalnızlık derlemesinde yer verilen İranlı ariflerin şiirlerindeki maşuk, günümüz şiirindeki maşuk anlamına gelmeyebilir. Mesela Hâfız'ın şiirinde maşuk biraz daha belirgindir, yani daha somut bir gerçekliğe sahip. Sâdî'nin şiirindeyse maşuk kesinlikle dünyevîdir.

- Dünyevîdir?

Maşuk dünyevîdir. Ancak, benim geceyi araştırırken fark ettiğim ve aslında araştırmacıların değinmesi gereken husus; bu ikisi arasındaki farktır ve çağdaş şiirde gecenin anlamını kaybetmesidir. Gün için mesela...

- Belki de daha doğrusu, yeni bir anlam bulduğunu söylemek olacaktır.

Aynen, söylediğiniz gibi daha ziyade semboliktir. Birçok yerde bu anlamda kullanılmıştır. Aslında çağdaş şiirde gece anlamında kullanılan gece, nadir bulunur. Günümüz şairlerinden birinin şiirlerini okuduğunuzda, bu kavramı kolayca anlayacaksınız. Şimdi izninizle ben şu kitabı rastgele açıyorum:

Tanrım, tüm bu heyecan ve endişe acıtıyor kalbimi 
Yine geldi gece ve kalpte bir hüzün 
Geçip giden gecelerden daha fazla

- Bu şiir elbette Hamid Musaddık'ın, değil mi? 

Her halükârda son elli yılda, özellikle de 19 Ağustos 1953'ten sonra, gece teması şiirlerde böyle bir hal almaya başladı. Şiirlerin sonundaki tarihlere bakarsanız bunu fark edersiniz. Son elli yılda, şairlerimizin gecelerine genellikle kaygı hakimdir. Nereyi açarsanız açın, aynı kapıya çıkacaktır. Mesela bu kitabı açtığımda şu şiir geldi, bakınız:

Dedim ki bu gece bitmek bilmiyor
Bu rüzgar bitmek bilmiyor 
Bu garip işkence bitmek bilmiyor

- Ve yine bu garip işkence, geceye işaret ediyor? 

Evet, hepsi geceye işaret ediyor. Söylediklerine göre, hastalıklar, gece vakti daha da artar.

- Sizce bunun nedeni ne olabilir?

Sebeplerden biri yalnızlık. Kalabalıkta bulunan ve kalabalıkta yaşayan insanlar bile, geceleri kendilerini daha yalnız hisseder. Bu nedenle yalnızlık halinde, kaygı kendini daha çok gösterir ve varlığını daha da belli eder. Günümüz şairlerinin her birinin şiirlerine baktığınızda, aynı şeyle karşılaşacaksınız. Endişe, acı ve yalnızlıktan bahsettiklerini göreceksiniz; biraz önce okuduğum iki örnekte olduğu gibi. Eski şiirlerde böyle bir şeyle karşılaşmanız çok nadirdir

-Son yirmi yılda edebiyata bu kadar ilgi göstermeye ve bu tür kitaplar derlemeyi düşünmeye sizi iten saik nedir?

Sanırım sebebi yalnızlıktır. Çünkü şiir, zaten yalnızlıkla irtibatlı bir şey. 1960'lı yıllarda, 60-61 senelerinde ne zaman düzenlenen şiir gecelerine gitsem, ne zaman İran-Fransa veya İran-Amerika dostluk kulüplerine gitsem, şiir karşıtı birisi olarak dönüyordum. Demek istediğim, o ortamlara girdiğimde şiiri daha çok sever ve şiire ilgi duyardım; ancak dışarı çıktığımda şiire ilgimin yükselmek yerine azaldığını hissederdim. Belki de bunun sebebi, şiiri dinlemeye gelen kalabalıktı. Şiir zaten halvet ve yalnızlık anlarına ait bir şeydir. Şiirin sesi yoktur. Şiire bakmak gerekir. Bir fotoğraf gibi onu izlemek gerekir. Sessizlik içinde, gürültülü bir ortamın tersine, şiir kalbine dokunur ve onu daha iyi anlarsın. Etkilidir, ancak etkisi geçicidir.

- Belki de sinematik bir bakış açısına sahip olduğunuz içindir. Yani şiiri çok görselleştiriyorsunuz.

Şüphesiz bunun tesiri olmuştur. Biri [Seyyid Ali] Salihî'ye ait olan, okuduğum bu iki şiir nasıl olur da tesadüfen zihnime ve mahremime girip orada yer etmiş olabilir? Hem Musaddık hem de Salihî'nin şiirleri yalnızlık şiirleridir. Belki de ben bu yüzden gece yarısından sonra, istemsizce yalnızlık temasına doğru yol sürüklenmişimdir.

- Yani bunların hepsi birbiriyle irtibat halinde mi?

Evet, hiç şüphesiz. Şimdi bunun sebebi nedir diye soracaksınız, ben de sebebi şu diyeceğim. Biri bu; diğeri de bence hiç bir çalışma arkadaşına ihtiyaç duymayan tek sanat olmasıdır.

- Şiir mi?

Evet, ayrıca hiçbir araca da ihtiyaç duymuyor. Mesela şu an benim aracım, onsuz hiçbir şey okuyamadığım gözlüğümdür.

- [Gülüşme] Aslında bilmek istediğim şey şu, acaba sinema yalnızlığınızın o kısmını dolduramadı veya dolduramıyor ki şiire yönlendiniz?

Hayır dolduramıyor. Gerçekten dolduramıyor. Size bir şey söyleyeyim. Ben senaryoyu yazıp, resimleri gördüğüm zaman, artık yönetmen değil de işçi oluyorum. O resimleri çekecek bir işçiye dönüşüyorum. Mesela şimdi Japonya'da üzerinde çalışacağım film konusunda, Tahran'dan Tokyo'ya bu uzun yolculuğun acılarına katlanmak için bulduğum tek çözüm, oturup senaryoda olmayan yeni bir sekans yazmak ve bunu ona eklemek ve bu şekilde yola devam etmek için kendimde bir istek yaratmak; yoksa senaryoyu yazıp bitirdiğimde, benim açımdan iş bitmiş sayılır. Yani dediğim gibi, gidip işçilik yapmam ve o senaryoyu hayata geçirmem gerek. Bu yüzden pek tatmin edici değil.

- Sinema mı?

Evet, tatmin edici olduğunu varsaysak bile, yılda en fazla bir veya iki film çekebilirsiniz. Peki geri kalan zamanınızda ne yapacaksınız?

- Yani müzik bu yalnızlığı dolduramıyor mu?

Hayır müzik dolduramıyor. Benim müzikle çok iyi bir ilişkim vardı, özellikle İran müziğiyle. Ancak son on dört, on beş yıldır, ne zaman kendimi üzmek istesem, iyilerinden birini seçip cihaza yerleştiriyorum ve kendimi üzmekte zirveye ulaşıyorum...

- Neden kendinizi üzmek istiyorsunuz?

Çünkü İran müziği bana eziyet veriyor.

- Eziyet veriyorsa niye dinliyorsunuz?

Dediğim gibi, kendimi üzmek için.

- [Gülüşme]

Bazen rahatlamak için kendimize eziyet etmemiz gerekiyor. Bir arkadaş şöyle anlatmıştı ve anlatırken de gayet ciddiydi; "Seccademi yere serip üzerine oturuyorum ve hüzünleniyorum, sonra da seccadeyi katlayıp rafa kaldırıyorum ve normal hayatıma devam ediyorum." Uzun süren üzüntüler, bazen yağmayan bulutlu bir hava gibidir. Bu yüzden yağıp rahatlamak için kendine bir sonda takman gerekir. İran müziği bu konuda bana çok yardımcı oluyor.


Abbas Kiyarustemi İle Söyleşiler
Mehdi Muzaffer Sâveci
Farsçadan Çeviren: Mehmet Akif Koç 
Alfa Yayınları

YAZDIĞIM BÜTÜN ŞİİRLERİ BENDEN ÇALMIŞLAR GİBİ ÖZLÜYORUM

Sarıkamış 1974, 5 EKİM. şiirler yazmıştım. Ama şimdi, şiir uzak. Uçuşup duran, üst üste gelip birikmeyen şeyler var, içim dolu bunlarla. Biliyorum ki şiir bunlar. Ve şiirin kendindeki huzursuzluk bu. -Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şeyi sorusuna kızıyorum. Neredeyse “dokunmayın şiire” diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir. Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine bir özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne. Barajdaki su, kendine bırakılmış kanallardan akar. İnsan bütününün arkasında bekleyen şiirin aktığı kanallar değil mi şair? Şairler olmasaydı, şiir üzerimizden aşar, hayatı besleyemez, seliyle öldürürdü. -Şair şiirin aleti olmalı. Çekici. Birbirine sahiplik ve uyum düzeni içinde çalışmalı ki şiirin zararlı tortuları yeryüzüne gelmesin. Çünkü onun bünyesinde de insandaki gibi ihtiraslar var biliyorum. Şair şiirin bu ihtiraslarını arkadaş edinirse, tahtını bırakıp bir sokak kadınının arkasından giden bir kral gibi, halkının başına utanca eğdirir. Kötü şair çiviye değil aynaya vuruyor. O zaman kırık parçalar içerisinde çehremizi dilimlenmiş görüyoruz. -Diyorum ki şiirle mücadele esastır. Ama bunu belli etmemeli. (Örneğin zorlanmış şiir, alet edilmiş şiir). Şiirin iyi tabiatı ve iyi zamanında ona çekiç ol ve onu kendi haline bırak.

Kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum. Özellikle yayınlandıktan sonra. Başka şairlerin getirdikleri şiirleri okuduğum gibi. Ben de şiirimin bir okucusuyum. Tabiî öteki okuyucularla önemli bir farkım var: onlar okuduklarıyla vehmederler. Şiirden aldıkları, büyüttükleri kendi içlerindeki bir kabiliyettir. Gördükleri eğitimle ve meslekleri ile de ilgili olarak çoğalmış veya eksilmiş hatta bitmiş kabiliyet. (Okul kitaplarındaki birkaç gazel kaside koşma ve İstiklal Marşı'ndan başka şiir okumamıştı. 1950'lerden sonra rahatlıkla politikaya atıldı. Bakan. belki hatta Başbakan bile oldu pek yaşamadı.) Ben sana anahtarı Yalnız Bende bulunan bir odaya girer gibi okurum kendi şiirimi. Onun hatıraları bendedir.

Zıtların ortak düşman karşısında yaklaşmaları gibi, inanışları farklı da olsa, şairler arasında gizli bir dayanışma vardır. Ortaktırlar. Ne var ki bunun mahiyetini anlatmazlar. Televizyon aletinin resmi nasıl getirdiğini anlatamaması gibi. Açıklamaktan perdelenmişizdir. Oysa resmi ileten dalgalanın ve aletin hatıralar edindiklerini arifler bilir.

Sanmayın ki hep yüceltiyorum şiiri. Zorlaştırmıyorum da. Sadece ne olduğunu ve bizim ne olduğumuzu bildirmeye çalışıyorum. Kötü şirin, isyankar şiirin, teslimiyetçi şiirin hallerini bilirsiniz. Bunların oluşunu, toplumun yapısıyla ve şairin yaratıcı katındaki yeriyle açıklamak mümkündür desem,deminden beri söylediklerimle çeliştiğim düşünülebilir. Ama çelişki yok, öyledir Düşünün ki bütün oluşlar ilahi takdir icabıdır ve bepsinin de bizim gördüğümüz kadarı ile sosyolojik bir açıklaması vardır. Yeni doğan çocuklar büyüyüp konuştukca, harfleri ve kelimeleri ana babaları ve çevrelerindeki insanlar gibi telaffuz etmedikçe büyümezler. Her yörede başka bir şekilde söylenir kelime. Oysa kelime bunların hiçbirisi değildir. O esasını bilmediğimiz şiir gibi vardır ve bizim duvarlarımızın, perdelerimizin arkasındadır.-

Sinek vızıltılarını rahatlıkla duyan ve bunu beslenmesinin ve hayata devamının başlangıcı yapan kurbağa, bir iki metre ilerisinde gürleyen sahra topunu duymaz, Hayatta bunu bilmekten başka bilgi edinememiş biri bile Allahı hemen tasdik mevkiindedir. Aksi oluşlara ve daha neleri bildikleri halde aksine yönelenlere hayret ederim, Büyük hayret ederim ve bu sima karşısında büyük korku duyarım. -Ve varlığımın derinliklerinde taşadığım "Olmak" hevesimi düşünüp korkuyorum. Bu hevesimin iradesi bulunsaydı ve kendi buyruğu ile var olabilseydi, rezil ve perişandım. - Korkumuzun nedenini araştırmak istemedim. Biliyorum ki oraya erişemeyiz. Ve biliyorum ki ne kadar korksak yine de az korkarız. Biliyorum ki bizi korku duyacağımız düşünce ve varlıklardan saklıyor yaratan, Korkumuz onların sezinlediğimiz etkilerinden ileri geliyor. Onları, o sesleri duysaydık, gerçeklerini düşünebilseydik, onlarla yüz yüze bırakılsaydık hemen ölürdük. Yaşasak bile akıl sahibi kalmazdık. Ve o zaman tebliğe muhatap olamazdık. Bunları düşünüce korkuyorum. Hayretim büyüyor ve sır ve sırrın sahibini biraz daha idrak ediyorum. Ve görüyorum ki yeni idraklerim yeni perdelerdir. Vardıkça hedefin uzaklığı büyüyor. Şimdi geç kaldığımın telaşıyla ruhen çırpanıyorum. Her secdenin ele geçmez bir fırsat olduğunu anlıyor ve "secdede olmadan secdede olmak" larımı ah-vahile anıyorum. Utanç içerisindeyim. 
Şiirle başlayıp, şiirin uzanabildiği yerlere kadar ilerledik.
(Ah şiiri bir de yazılan şeylerden ibaret saymasak.)
Günlük hayatta bile "şiir gibi" deriz. Asırlardır insan içine vuran şiirlerin ötesindedir "şiir gibi" derken işaret edilen bile. Şiir, o ana şiir damarı, tıpkı insan gibi, yaratana doğru gayret etmektedir. Bütün kainat ve içerisinde ecdadımız ve geleceğimizle biz evinden kaçmış gibi, yeniden yuvaya, O'na, eşyanın ve mananın tek mirasçısına varmaya çabalıyoruz. Yıldızlar bu nedenle, içine yüzlerce dünya sığacak kadar büyük, saatler bunun için çalışıyor, ay bu yolculuk içinde ikiye yanıldı.

Şiir tarafından ihmal edildiğim bütün zamanlarda, kendi halime, yalnızlığıma zalimce bir hayranlık duyuyorum. İçim kabarıyor, bıraksalar da ıssızlarda başım önümde, kendime gömülerek dolaşsam. -Yüzüm uçsuz bir çöle dönük dursam, korksam. Hemen arkamda kentler, yeşillikler, insanlar ve ilişkiler olsa bile. Yazdığım bütün şiirleri benden çalmışlar gibi özlüyorum. Onların sahibi olmadığımın bundan daha inandırıcı delili olabilir mi? Hiç olmazsa yalnız bana ait bir tek şiirim bulunsaydı. Var olmak hevesim işte böyle başkaldırıyor. Fakat masum olmasına, bağışlanabilmesine çalışıyorum Onu eğitiyorum. Onu okuyarak yatıştırıyor ve kalın parmaklıkları aralıyarak ağına düştüğü insanperestlikten özgürlüğe kurtarıyorum.

Cahit Zarifoğlu 
Yaşamak 

FRIEDRICH RUCKERT Şair ve Müsteşrik

FRIEDRICH RUCKERT
Şair ve Müsteşrik
Annemarie Schimmel
Ankara

Friedrich Rückert, 16 Mayıs 1788'de Almanya'nın Schweinfurt şehrinde doğmuştur. Bu yıllar, Doğu ile Batı arasındaki münasebetlerin bir dönüm noktası sayılabilir. İslâm âlemi ile olan maddi ve manevî çatışma ve çarpışmalar, bir yandan harb ve diğer yandan da, polemik gayeler için ve gayrı kâfi vasıtalarla da olsa, İslâm dini ve arapça ile meşguliyet şeklinde aşağı yukarı 1000 yıldan beri devam edip gidiyordu. Bununla beraber Avrupa'da Doğu dünyasına karşı hakiki ve hattâ kısmen de objektif bir alâka ancak Aydınlanma Devrinden itibaren başlamıştır. 17 nci asırdan beri Doğu'yu ziyaret eden tüccar ve misyonerler yeni ve değerli bilgilerle geri dönmüşler ve âlimler Doğu kültürlerini, dünya tarihinin tasavvur edilemiyecek kadar genişliyen ufukları içine alırken sadece avrupalı ve hıristiyanlığa ait bir görüş tarzı takip etmekten vazgeçmişlerdi. Bir yandan edebiyatta Doğu kisvesi seve seve kullanılırken, diğer yandan Hamann gibi bir mütefekkir, şiirin insanlığın anadili olduğuna dair coşkun fikirleri ile Herder'e, insanlığın felsefesini yapmak ve bütün milletlerin halk şarkılarımı bir araya toplamak hususunda ilham kaynağı oluyordu. Herder'in ideal düşüncelerini benimsiyen romantik cereyan, insanlığın beşiği, tekmil efsane, şiir ve dinlerin kaynağı olarak Doğu'yu görmüş, manevi bir (Maşrik)'da hasretinin hedefini bulmuştur. 1808'de Almanya'da Sanskrit dilini ilk defa olarak ilmi bir şekilde inceliyen Schlegel kardeşlerin bu gayretleri de romantik duygulardan ileri gelmiştir.

Aşağı yukarı aynı yıllarda Arapça incelemeler de İlâhiyat ve İbranicenin sadece bir yardımcısı olmaktan kurtulmuşlardır. "Arap edebiyatının fedaisi" diye anılan ve 1774'de ölen dahi J. J. Reiske ile Avrupa'da Arapçanın ve hattâ bütün şarkiyat ilimlerinin babası sayılan ve 1801'de Paris'de ilk defa olarak ilmi bir Arap grameri yayımlayan Sylvestre de Sacy müstakil bir arap filolojisinin temellerini daha o zamanlar atmış bulunuyorlardı. Yine bu yıllarda, daha ziyade siyasi hizmetlerde kullanılan pratik bir dil öğretimine önem veren Viyana'daki Tercümanlık Akademisinin eski talebelerinden Joseph von Hammer-Purgstall eline geçen bütün Arapça, Farsça ve Türkçe metinleri Almanca'ya çevirmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerinin siyasi ve edebi tarihlerini yazmak için yorulmak bilmez bir gayret sarf etmekte idi". Hammer'in tercümelerine her ne kadar ne dil ve ne de edebiyat bakımından şaheser unvanı vermek kabil değilse de, bu âlimin Doğu tarihçiliğinde ve bilhassa Alman edebiyatında oynamış olduğu rolü küçümsemek de doğru olmaz. Zira, kaba da olsa, onun Hafız tercümeleri Goethe'nin Batı-Doğu Divanı'ndaki ölmez şiirler için birer ilham kaynağı olmuşlardır. Nasıl ki Goethe bu ahenksiz mısraları içinde Hafız'ın ruhundaki parlaklık ve güzelliği sezebilmişse, Friedrich Rückert de Mevlânâ Celaleddin Rumi'yi yine Hammer'in "İranın hitabet tarihi" isimli eseri sayesinde tanımış ve onun ateşi ile coşmuştur. O zamana kadar ayrı ayrı mecralar takip eden dil ve şiir cereyanları bu Alman âliminin eserinde büyük bir başarı ile birleşmişlerdir.

Genç ilim adamı Rückert daha 1811 yılında Jena Üniversitesinde savunduğu doktora tezinde, Doğu dillerinin Yunanca'dan üstün olduklarını, Almanca'nın, bütün dillerin özelliklerini benimsemek şartiyle ideal bir dil haline gelebileceğini iddia etmiş ve bu iddiasını hayatı boyunca saymaz eserlerinde desteklemiye çalışmıştır. Burada bile, Rückert'in "dilden sadece dil olarak" zevk aldığı belli oluyor. "Dünyanın en eski dillerinin kök yapısına" nüfuz edebilmek kabiliyeti şairi en uzak dillerin en zor şiirlerini bile erişilmez bir şekilde tercüme edebilecek bir duruma yükseltmiştir. Benfey'in "Bugün dil hâlâ mevcut olmasaydı, onun teşekkülünde Rückert'in hiç şüphesiz büyük hizmetleri dokunurdu" demesi çok yerinde bir sözdür".

Jena'da geçen kısa doçentlik devresinden sonra ateşli şiirleri ile Alman İstiklâl harblerine katılmış, aşk şiirleri yazmış ve konularını Doğu illerinden alan henüz yayımlanmamış piyes denemeleri yapmıştır. Fakat hayatının en mühim anlarından biri, 1818 yılında Viyana'ya gidip Hammer-Purgstail'den Farsça öğrenmesi olmuştur. Bir yazısında: "Kendimi tamamiyle şarkiyat tahsiline vermiştim" diyor". Bu şekilde başlıyan Doğu ilimleri alanındaki araştırmaları her yıl biraz daha genişlemiştir; meşhur bir beyitinde okuduğu kitapları şöyle sıralıyor: "Yunanca, Almanca, Latince, Islavca, Roman dilleri, Sanskrit ile beraber Farsça, Türkçe ve bir de Arapça kitaplar."

Halbuki hakikatle karşılaştıracak olursak bu uzun listede de birçok noksanlar olduğu görülür; bizler buraya hiç çekinmeden İbranice, Kürtçe, Ermenice, Posto, Güney Hindistan lehçeleri, Malayaca, Kiptica, Suryânice, Fin dili ve saireyi de ilave edebiliriz". Bir dil öğrenirken gösterdiği çabukluğa şaşmamak elden gelmez; kendisini sadece 6 hafta belli bir dile verdiği takdirde o dili, tercümeler yapabilecek kadar iyi öğreniyordu. Şu hikâye meşhurdur: Temmuz ayında kendisine Tamil dilini öğrenmek isteyen bir misyoner gelmiş; Rückert bu talebeye bu dili kendisinin de henüz bilmediğini, Ekim ayında geldiği takdirde öğretebileceğini söylemiş ve gerçekten söz verdiği zamanda, İncil'in ve misyoner Ziegenbalg'in bazı notlarının yardımiyle kendisine mükemmelen ders verebilmiştir. Bu işi nasıl yaptığını bir manzumesinde zarif bir şekilde anlatıyor:

Okumaya başladım, Allah adın anarak, 
Yabancı bir dilden bir kitap ele alarak; 
Harfleri tanıyordum, yazı Tamil yazısı, 
Fakat sesler manasız, yabancıydı yapısı, 
Biliyordum, gözlerim hep o adı arardı, 
Bu karışık harflerin içinde mutlak vardı; 
Yani Allah'ın adı! Onu bulduğum zaman, 
Aydınlığa kavuştum, kurtulup karanlıktan; 
Bu adın yardımiyle yazıyı incelerken, 
Muammayı hem çözmüş, hem de bağlamıştım ben.

O böylece, "bütün milletlerin şiirlerinde uçuşan çiçek, kuş ve kelebekleri" yakalayıp bir araya toplamış ve Alman edebiyatını bunlarla zenginleştirmiştir. İlk önce, Farsça şiirler yazan iki meşhur şahsiyet, yani Mevlânâ ile Hafız, Rückert'in ilgisini çekmiş ve Hammer'in Mevlânâ'nın eserinden yaptığı tercümeleri Almanya'da ilk defa gazel şekline sokan kendisi olmuştur. Avusturyalı şarkiyatçının kuru ve hantal tercümeleri içinde Mevlânâ'nın kâinatı aydınlatan aşk nurunu duyup sezebilmesi âdeta bir harikadır. Çok kereler bu tercümelerin tek bir satırından yepyeni bir şiir çıkaran Rückert, Divanı Kebir'in orijinal nüshasını tanımamasına rağmen bu büyük mutasavvıfın ruhunu tam beş buçuk asır sonra bütün parlaklığı ile aksettiren bir ayna olmuştur. Mevlânâ'yı tanımak istiyen bir Alman'ın bu şiirleri okuması mutlak lâzımdır.

Burada Rückert 'in şahsiyetindeki çok mühim bir noktaya temas etmiş oluyoruz: Orijinal hangi dilde ve hangi kültür seviyesinde olursa olsun, Rückert'in tercümelerinde aynı ruh tamamen aksetmektedir. Bu mütevazı şair ve şarkiyat âlimi dünya edebiyatında sanki nesri bir yana bırakıp yalnız şiiriyet ve ahengi aksettiren bir dağ gibidir.

Mevlânâ'nın gazelleri gibi, Hafiz tercümeleri hakkında da aynı şeyleri söyliyebiliriz. Yalnız şu var ki, Rücker t 'in Hafız'la teması iki şekilde olmuştur: Birisinde şiirlerini aynen çevirmiş, diğerinde ise serbest olarak sadece ruhu aksettiren mısralar yazmıştır. Bu metodu başka şairlerin eserleri için de kullanmış ve mesela Firdevsi'nin Şahnâme'sinden Rüstem ve Sohrab hikâyesini önce oldukça serbest tercüme etmiş, sonra bütün eseri tam bir şekilde nazmen çevirmiştir. (Ancak bu eser ölümünden 30 yıl sonra yayımlanabilmiştir)".

Goethe'ye ithaf edilen "Şark Gülleri" adlı serbest şiirlerde Hafız'ın ruhu sezilmektedir. Rückert, "Goethe'nin ruhu ile bendeki şekli birleştiren ve bunlara Hammer'in Hafız tercümelerin- deki konkre malzemeyi katan bir kimse, Farsça bilmese de, Fars şiiri hakkında aşağı yukarı bir fikir elde edebilir" diyor". Bu eserin birinci kısmında, Rückert'in en derin duygularını dile getiren gayet güzel bazı şiirler vardır; ikinci kısımdaki gazellerde ise yüksek bir sanat başarısı göze çarpar. Gül ile Bülbül hikâyesi gibi bu şiirler de sonsuz bir şekilde devam edip gitmektedir. Esasen Goethe de Hâfız hakkında şöyle dememiş miydi:

Senin şiirin de yıldızlı sema gibi döner; 
Başı ve sonu hep aynı kalır...

Doğu edebiyatının pek sevdiği "Hüsn-ü Aşk" motifini Rückert ölmez bir şekilde şöyle ifade ediyor: 

Ne yazıyor yüzlerce yaprağında 
Bir gülün?
Ne duyulur binlerce feryadında 
Bülbülün? 
Hepsinde o, ne varsa tek bir yaprak
Üstünde, 
Her şarkıda duyulan ilkindeki 
İlk nağme:
Hüsn hep kendi içinde döner, çizer 
Bir halka, 
Aşk kimseyi bulamaz sevmeye 
Ondan başka.
Onun için dönüyor yüz yaprağı
Bir gülün, 
Ve onun etrafında bin feryadı
Bülbülün.

"Şark Gülleri", sonraki büyük eserler için bir giriş telâkki edilmiş ve çok geçmeden şairin nişanlısına ithaf ettiği sayısız şiirlerden mürekkep "Aşk Baharı" isimli eser Alman edebiyatında yer almıştır. Fakat büyük ve orijinal bir başarı olmamasına rağmen bir çok Alman okuyucusunun takdirini kazanan bu eserciğe nisbetle Rückert'in Hâfız'dan yaptığı ve ölümünden çok sonra yayımlanan gazel tercümeleri çok da- ha önemlidirler. Bunlar bugün dahi eşine rastlanmayan en doğru Hafız tercümeleridirler. Hafız'ın romantik olmayan ve daha ziyade Almanlar'ın Barok liriği ile İngilizlerin metafizik şiirini hatırlatan sanatını Rückert mükemmel bir şekilde aksettirmektedir. Rosenzweig Schwannau'un biraz avamî olan tercümesi ve hele Daumer ile mukallitlerinin üstünkörü ve aslından çok uzak olan serbest şiirleri Rückert'in pek tanınmayan tercümeleri yanında çok sönük kalmaktadırlar.

Rückert'in bütün ömrü boyunca Hafız'a karşı beslediği derin sevginin izlerini, şiir defterindeki sevgi dolu, candan satırlarda sezmemek kabil değildir. Büyük Şirazlı'nın şiirlerindeki aşkın dünyevî veya ilâhî mi olduğu sorusuna şair, dahiyâne bir kelime oyunu ile şöyle cevap veriyor:

Görünüşte maddiyat üstü şeyler söylerken,
Bahseder büyük Hâfız yalnız maddi şeylerden.
Yahut o sade maddi şeylerden söz açınca,
Bahsettiği hep madde üstü müdür acaba?
Düşünceyle çözemez ondaki sırrı insan,
Zira onun maddesi, madde üstü her zaman,

Mevlâná ve Hâfız'dan sonra Firdevsî'nin kahramanlık efsaneleri, Sadî'nin didaktik bir karakter taşıyan Gülistan ve Bostan'ı ile yüksek bir sanat eseri olan divani", Camî'nin hassas ve sanatkârâne şiirlerle dolup taşan divani", Rückert'in, büyük bir kısmı ancak ölümünden sonra yayımlanan sayısız manzum tercümeleri için parlak birer ilham kaynağı olmuşlardır. Şair bu arada Fars halk edebiyatından bazı parçaları da şiir defterine not etmeyi ihmal etmemiştir". Şair yalnız Farsça'dan değil, belki daha çok sayıda bütün Sami dil ve edebiyatından sayısız tercümeler yaratmıştır. 1824 yılında Rückert, doğup büyüdüğü Frank illerinde küçük bir üniversite şehri olan Erlangen'da Doğu Dilleri profesörlüğüne getirilmiş ve 1841'den 1848'e kadar Berlin üniversitesinde aynı vazifeyi yapmıştır. Fakat ders vermekten pek hoşlanmadığı için öğrencileri ile kuru gramer dersleri, yerine çeşitli dillerden edebî tercümeler yapmakta ve dili öğretmekten ziyade duyurmaya çalışmakta idi. Asıl gayesi her şeyden önce kendi özel çalışmaları için mümkün olduğu kadar çok vakit kazanmaktı.

Rückert'in bu arzusuna hak vermemek kabil değildir. Zira Erlangen'e geldiğinin daha ilk yıllarında Harîrî'nin Makamatı'nı aslındaki gibi seci' ve kafiyeli ve kısmen de metin içine dağılmış mısralar şeklinde Almanca'ya çevirerek yayımlamıştır. Arapça okuyan bir kimse bu eserdeki üslubun ne kadar güç olduğunu, konu diyebileceğimiz bir şeyin bulunmadığını ve tekmil konunun sadece parlak kelime çelenklerinden, coşan şiir fiskiyelerinden ve nükte pırıltılarından ibaret olduğunu bilir. Mübalağaya kaçmadan diyebiliriz ki, bu eserin Almancası da aslı kadar kelime oyunları ile dolu, parıl parıl parlayan ve göz kamaştıran bir üslupla yazılmıştır. Hariri'nin eseri esasen daha 1667'de ölen Hollandalı şarkiyatcı Colius zamanından beri Avrupa'nın ilgisini çekmiş ve 18 inci asırda da Schultens ve Reiske birkaç makamı tercüme ederek yayımlamışlardı. Fakat asıl edisyon kritik 1822 yılında ilk olarak Shylvestre de Sacy tarafından yapılarak yayımlanmıştı. Bundan dolayı bu âlimin Rückert'in çalışmalarına karşı beslediği takdir duygusu bilhassa önemlidir: "Almanca bilen ve bu nevi Doğu eserlerinin muhteviyatı hakkında doğru bir fikir elde etmek isteyen bir kimse sizin sayenizde artık Arapça öğrenmek ihtiyacını duymayacak".

Rückert'in kendisi Hariri tercümeleri hakkında aşağıdaki hükmü vermiştir ki, bu hüküm onun bütün edebi başarıları için muteber olsa gerektir: 

Aciz gibi hem şair, hem filolog olanlar, 
Benim gibi sadece tercüme yapmalıdır... 
Şiirdeki suçumu filolojiye yükler,
Dildeki noksanı da şairliğe verirsin.

Rückert aşağı yukarı aynı yıllarda ilk olarak Kuran'ın metni üzerinde çalışmalara başlamış ve birkaç sureyi aslındaki mehabeti yakından aksettirir bir şekilde Almanca'ya çevirmiştir". Keza Eski Ahid'den ve Mezmur'lardan yaptığı bazı tercümeler de gerçekten mükemmeldirler.

Klasik Arap edebiyatından İmrulkays ile başlayan tercümeleri arasında bilhassa Hamasa tercümesi gerçekten dikkate değer". Bedevîlerin tekmil hayat ve faaliyetini, düşünce ve gayelerini gösteren bu muazzam şiir külliyatı, tefsirleri ile beraber, Alman şairinin Araplar hakkındaki bilgilerini yıllar boyunca arttıran değerli bir kaynak olmuştur:

Araplar bazan yemek yemez, oruç tutarmış, 
Başka zamanlar ise bol bol ziyafet varmış, 
Çorak çöllerden geçer, sonra dinlenmek için, 
Yeşil vahalıklara varıp konaklarlarmış, 
Yüklerini taşıyan, iş gören develermiş, 
Bindikleri atlarsa sanki birer rüzgârmış, 
Bunların hepsini ben, tefsirlerle beraber 
Hamasa'dan öğrendim okuyup karış karış...

Bin kadar manzumeden meydana gelen Hamasa tercümesini baştanbaşa okuyan bir Alman, Rückert'in sözlerine hak verir ama bunu okumak kolay bir iş değildir. Nitekim Hammer'in, "şarklı gayreti ile Alman şiir perisinin birleşmesinden doğan dev çocuk" diye adlandırdığı bu eser ne yazık ki lâyık olduğu takdiri görememiştir. Zira gerek konunun yabancılığı ve gerekse Arapça aslına mümkün olduğu kadar yaklaşan vezin ve kafiye özellikleri yanında bir batılı için anlaşılması çok zor olan sayısız cinaslar bu eserin okunmasını güçleştirmektedirler.

Rückert, gerek bundan ve gerekse diğer doğu eserlerinden aldığı ilhamla iki manzum esercik daha yazmıştır ki, bunların okunması ve anlaşılması daha kolaydır. Bunlardan birincisi: Sicben Bücher morgenlaendischer Sagen und Gaschichten" ve diğeri ise: "Erbauliches und Beschauliches aus dem Morgenlande"dir. Okuyucu bu hikâyelerde Arap tarihinin bütün safhalarını yaşar; İslâm'dan önceki devirleri, Halifeler zamanını, Emevi ve Abbasi'lerin hâkimiyetini yakından görür. Şair ve filosofların sözleri, hakimane cümle ve misaller bu çok taraflı tasvirlere özel bir hava vermektedirler. Denilebilir ki, bu iki esercik, Doğu tarihini incelemek isteyenler için faydalı birer başlangıç teşkil etmektedirler.

Hamasa tercümesi, Rückert'in Arapça'dan yaptığı tercümelerin en uzunudur. Bunun yanında daha küçük yüzlerce tercümesi vardır ki, bunlardan meselâ 1600 Arap Atasözünü ihtiva eden bir eser henüz basılmamıştır.

1846'da yayımlanan Hamasa tercümesi için Rückert daha 1828'de, yani bu alandaki çalışmalarının başlangıcında güzel bir önsöz yazmıştı; bu önsöz şu meşhur beyitlerle başlar:

Binbir dilde konuşan şiir, ârif olana 
Sadece tek bir dildir, sade tek bir lisandır.

Rückert'in kendisi de gerçekten böyle ârif bir kimseydi. Arabistan'ın yakıcı çöllerini, İran'ın bahar kokan bahçelerini Almanya'ya tanıttığı gibi, Hindistan'ın bâkir şiir ormanlarına da dalmaktan çekinmemiş ve her daldan devşirdiği en nefis çiçekleri ve en olgun yemişleri vatanına getirmekten geri kalmamıştır. Hind edebiyatı Almanya'da bir asra yakın bir zamandan beri çok canlı bir ilgi uyandırmıştı. Goethe ve Schiller'in Şakuntala dramına ithaf ettikleri coşkun methiyeleri hatırlamak; Wilhem von Humboldt'un Bhagavadgita'ya dünyadaki şiirlerin en güzeli ve ulusu gözüyle bakarak söylediği takdir dolu sözleri düşünmek kâfidir. Rückert de Şakuntal'yı Almancaya çevirmiş, büyük milli destan Mahabharata'daki en meşhur hikâyeleri kısmen serbest ve kısmen de aynen tercüme etmiştir. Aynı zamanda Herder tarafından da çok takdir edilen şair ve filosof Bhartrihari'nın aşk ve hikmet dolu misralarını" ve nihayet Hinduizm'in mukaddes kitapları olan Veda'lardaki karanlık ve esrar dolu ilâhileri ve efsun dualarını yakın bir anlayış ve ilgi ile Almanca'ya nakledebilmek, bunlardaki derin mânayı Alman şiirinde aksettirebilmek için yıllarca çalışmıştır". Fakat Hind edebiyatından yaptığı bütün bu tercümeler arasında en hoş ve en cazibi, 12 nci asırda yazılmış lirik ve dramatik bir şiir olan Gitagovinda'dır. Bu eserde Hind teslisinin ikinci şahsi Vişnu'nun bir tecellisi olan Krisna'nın maceraları, çoban kıyafetinde yeryüzüne inişi ve çoban kızları ile sevişip oynaşması hikâye edilmektedir. İtiraf etmek lazımdır ki bu eser, tercüme sanatı alanında en yüksek başarılardan birini teşkil ediyor. Şiirdeki dinî ve mistik hava Rückert'in tercümesinde her ne kadar ikinci plânda kalırsa da, sanat görüşü, yani vezin, kafiye ve ahenk bakımından bundan daha mükemmel bir tercüme tasavvur edilemez. Beyitlerin değişen şekilleri, kulağı okşayan musikisi, imaj ve sembollerdeki pırıldayan ve ışıldayan renkler tamamen muhafaza edilmiştir.

Rückert'in Farsça ve Arapça alanında yaptığı incelemelerden serbest hikâyeler vücuda geldiği gibi, Hindçe çalışmaların mahsulü de "Brahmân'ın Hikmeti" isimli eser olmuştur. Fakat burada Hindli olan şey muhteviyattan ziyade isimdir. Şair, elindeki tekmil malzemeyi, felsefi problemleri ve hikmet dolu atasözlerini kullanarak insana, Allah ve kâinat karşısındaki en doğru davranışı öğretmektedir. Eserin Aleksandriner vezninde yazılmış olması kendisine barok didaktik şiirler geleneğinde yer vermektedir.

Fakat Hindistan'ın dahi Rückert için son durak olmadığını, Çin edebiyatının en eski şiir kitabı olan 
Şi-Kink'i tercüme ederek 1832'de yayımlanmış olmasından anlıyoruz. Fakat bu tercüme Çince aslından değil, Lâtince bir tercümesinden yapılmıştı. Alman okuyucusu bu kitabı gayet soğuk karşılamış ve bu yorulmak bilmez âlimin bu eseri ile, en uzak diyarlarda daima aynı insanî his ve ihtirasların mevcut olduğunu göstermek istediğini anlayamamıştı:

Şunu iyi öğrenin! Dünya edebiyatı,
Dünyanın anlaşması, dünyanın barışıdır.

Bu beyit Rückert'in hakiki hedef ve gayesini belirtiyor. Nitekim kendisi gerek şiirlerinde ve gerekse dillerin mukayesesine dair henüz yayımlanmamış incelemelerinde", aslında bir olan ruhun çeşitli dillerde nasıl tecelli ettiğini ve dil bilgisinin aynı zamanda bütün ilimlerin, dini toleransın ve hatta siyasî barışın da temeli olduğunu ispat etmek istemiştir:

Dünyadaki anlaşmayı dil bilgisi sağlayacak, 
Onun için sen hiç durma dile hâkim olmaya bak!

Rückert için dil ve şiir aslında birdir. Nitekim maceralarını, his ve arzularını yalnız şiir şeklinde ifade edebiliyordu:

Terennüm etmediğimi yaşamış da değilim, 

Tercüme de, yine Rückert'e göre, "sözlerdeki göze görünmez periciklerin elbise değişmelerini duyabilmektir". Şiir ise, kâinatın tecellisi demektir: Kâinatın en büyük zevki, şiirin billûrdan aynasında kendi aksini seyretmektir"... Şiir, bu billûr ayna vazifesini görebilmek için cilalanmalı, billûr gibi traş edilmelidir. Şairin vazifesi, her muhtevaya uygun ayrı bir dış şekil bulmaktır. Rückert, hangi şiir nevinin ve hangi muhtevanın kendi sanat ve istidadına uygun olduğunu çok iyi biliyordu. Onun alanı, Sone hariç, klasik ölçülerin ahenk ve tevazunla yükselen yapısı değil, halı gibi dokunan gazel nevi idi. Kafiye tekniği ve kelime zenginliği bakımından büyük bir maharete lüzum gösteren bu şiir nevini Alman edebiyatına tamamiyle mal eden Rückert olmuş ve önceleri Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Şark Gülleri'indeki gazeller gibi klasik kaide ve şekillere tamamen uygun gazeller yazmıştır. Sonraları, Aşk Baharı ve Panteon gibi çeşitli eserlere serpiştirilmiş olan gazellerde ise zamanla gelişen ve bütün hayat çevrelerini içine alan daha yumuşak bir şekil göze çarpmaktadır. Bu gazellerde artık Şiraz'ın gülleri değil, bir Alman mezarlığında açan çiçekler terennüm edilmektedirler. Küçük yaş ta ölen iki çocuğu için yazdığı ağıtlar gösteriyor ki, bu şiir nevi şairin en içi, en hazin ve en sübjektif duygularını ifade edebilecek bir kudret kazanmıştır

Hangi kaba ayak bastı benim çiçek bahçeme,
Hangi gizli dehşet girdi benim tatlı nağmeme;
Ölüm birden ve habersiz çıktı hayat içinden,
Meyve nasıl çıkıyorsa yaprakların süsünden;
Ölüm hayatın tohumu, çiçekle meyve gibi,
Önce içinde gizliydi meydana çıktı şimdi;

Rückert'in gazellerindeki sanat başarısına Alman edebiyatında ikinci bir defa rastlamak zordur; Platen'in belki daha parlak ve sanatkârâne gibi görünen gazellerinde bile Rückert'teki sıcaklık bulunmaz.

En zor kafiyeleri ve vezin şekillerini seçmiş olması da, bu şair ve müşteşrikin yüksek kabiliyetine bir delildir; nitekim kendisine haklı olarak "canlı kafiye lûgatı" ismi verilmiştir. Bilhassa kelime oyunlarına meraklı idi"; bu bakımdan doğu şairlerini çok andırır. "İranlılar'da gramer, şiir ve hitabet sanatı" isimli Farsça bir eseri bütün özellik ve incelikleri ile Almanca'ya çeviren Rückert, kelime oyunlarına karşı gösterdiği derin ilgiyi, Arapça köklerin sonsuz irtibat ve iştikak imkânlarına işaret ederek, şöyle savunuyor:

Kelime oyununa çatanlar da var ama, 
Gelişmesi tam olan bir dile uygun gelir.
Dil ilkin sır dolu bir kelime oyunuymuş, 
O zamanlar bilmezmiş, şimdi bunu biliyor. 
Herkesin bilmeksizin yaptığını yapalım, 
Gelin, kelimelerle bizler de oynayalım!

Rückert'in tabiatının sun'ilikten hoşlandığını söyliyenler olmuştur. Gerçekten sayısız manzumelerinde ihtirasla coşan, kendinden geçen mısralara hiç rastlanmaz; çok kereler Doğuya has imaj ve sembollerle...

(Not: Metnin bundan sonraki bölümü google translate ile çevrilmiştir.)


Yapay olanın Rückert'in doğası olduğu söylendi. Gerçekten de, sayısız şiirinde tutkulu, kendinden geçmiş bir biçimde belirsiz dizeler yoktur; Aşk şiirlerinde bile, imgelerin bazen doğulu taşkınlığına karşın, sakin bir duygulanım, yas şiirlerinde ölçülü bir acı vardır. Rückert kendi ifadesine göre "sarhoşken asla tek bir kelime yazmadı". Duygu ve şiir değil, düşünce ve şiir birbirine akar; düşündüğü şey hemen bir şiir olur.

"Dünya benim için şiir malzemesinden başka bir şey değil" diye itiraf ediyor. Ve amacı, yabancı ülkelerden gelen hikayelere yeni bir şeyler eklemek değil, dili bu şekilde zenginleştirmektir. Almanya'da veya diğer ülkelerde, tüm hayatı şiire bu şekilde girmiş başka bir şair muhtemelen yoktur; hiçbir olay onun için bir şiire dönüşmeyecek kadar küçük ve anlamsız değildi (Nisan ayında yağan bir kar ona 38 şiir yazma ilhamı verdi!)

Gündelik cümleler bile melodik kadansların gümüş şelalesinde zarifleşiyor!

Rückert için en büyük tehlike burada yatıyor: onun gibi şarkı söyleyen adam nefes aldı, paramparça oldu. "Alman şarkı otu" dil bahçesini tekrar tekrar kapladı (şiir üretiminin genellikle aşırı büyümüş bir bahçeyle veya bin bir dallı orman)". Sonunda artık ne yazdığını, ne çevirdiğini bilmiyordu ve bir şiir yazmak yerine yeni bir şiir yazmayı tercih etti". Zaman zaman gerçek cevherlerin de bulunduğu taşan şiir bolluğu böyle ortaya çıktı. Şakacı, virtüöz "aylaklık", ara sıra derinden hissedilen, son derece sanatsal şiirin ortaya çıkmasının koşuludur. Rückert, eserlerinin etkisini zayıflattığı için bu parçalanmadan muzdaripti (kim birkaç değerli inci bulmak için binlerce şiir okurdu ve yine de bu özelliğini eleştirenlere şöyle cevap verdi: Göller yaratmaktan, denizleri hareketlendirmektense, yüzlerce damlada kendini yansıtmak ona daha yakışırdı.

Hayat bana bir halı gibi geliyor, 
Ve elim hep kayıyor;
Üstte veya altta
Sonunda, en küçük birçok şeyin 
sessizce birbirine bağlandığı her yerde,
Büyük, çok genel bir şey meydana geldi.

Rückert, duvar halısını andıran bu şiiriyle doğu şiirinin özünü yakalıyor. Bu nedenle şiirlerinde Alman ve Doğu motifleri ve sembolleri arasında keskin bir sınır çizilemez. Şiirsel eserinin ana fikrini oluşturan sevgiyi, faniliği, Tanrı'ya güveni, bilgeliği öğretmeyi, Doğu şiirinde daha da büyük ölçüde yeniden buldu.

Friedrich Rückert 31 Ocak 1866'da öldüğünde, meslektaşları bile onun doğu dillerinden yaptığı çeviriler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu ve bugüne kadar Arapça ve Sanskritçe'den yapılan kapsamlı çeviriler hâlâ basılmamıştı. Şair ve bilim adamı haklı olarak şikayet etti:

Bana ilham veren müzik zihinlere nadiren dokundu, 
dillerde yaptığım şey bilim adamlarını neredeyse hiç etkilemedi.

Yine de şiirsel ve bilimsel çalışmaları çok az bilinen mütevazı Rückert, Goethe'nin dünya edebiyatı talebine en önemli hizmetleri sunmuş, Herder'in dünya şiiri hayallerini gerçekleştirmesine yardım etmiş ve en yüksek çeviri sanatını anlamıştır:

Tercüme sanatının en yükseği oraya gider, 
Doğru anlaşılmayan şeyi doğru tercüme etmek için!


Bercestelerim