Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
05 Haziran 2026
KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ELİN
361
Dieemi spesso il mio fidato speglio
Der ki sık sık bana sadık aynam,
yorgun ruhum ve degişen tenim
ve azalan çevikligim ve gücüm:
"Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen;
"Doğa'ya uymak her şeyde en iyisi,
çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden."
Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi,
uyanıp uzun ve kaygılı uykudan,
görürüm uçup gittiğini ömrümüzün
ve bir kezden çok var olamayacağını insanın;
ve yüreğimin ortasında bir söz duyarım
o güzelden, şimdi güzel bağından kurtulan,
ama yaşarken öyle benzersizmiş ki dünyada,
her kadını, yanılmıyorsam, yoksun bırakmış ünden.
362
Volo con l'ali de' pensieri al Cielo
Öyle sık uçarım ki Göğe düşüncenin
kanatlarıyla, onlardan biriymişim gibi
gelir bana, orada hazinesine kavuşan,
bırakıp yeryüzünde yırtılmış tülü.
Bazen kalbim titrer tatlı bir ürpertiyle,
duyup şöyle dediğini bana, beni solduranın:
"Dostum, şimdi seni seviyor, onurlandırıyorum,
degişmiş çünkü huyların ve saçın."
Rabbine götürür beni; o zaman eğilirim,
tevazuyla yakararak Tanrı'ya razı olması için
orada kalıp ikisinin yüzünü görmeme.
Karşılık verir: "Yazgın kesin senin,
yirmi ya da otuz yıllık gecikme
çok gibi gelecek sana, çok olmayacak oysa."
363
Morte a spento quel sol ch' abagliar suolmi
Ölüm söndürdü o güneşi, gözümü kamaştıran,
ve karanlıkta sağlam ve kusursuz gözlerim;
toprak olmuş o, ürperti ve sıcaklığımı aldığım;
solmuş defnelerim, şimdi birer meşe ve karaağaç,
esenliğimi görsem de onlarda, hâlâ elemliyim.
Kimse yok hem korkulu, hem cesur kılacak
düşüncelerimi, ne dondurup kavuracak onları,
ne ümitle doldurup, kederle taşıracak.
Kurtulunca elinden beni yaralayıp iyileştirenin
ve eskiden bana öyle uzun eziyet edenin,
buruk ve tatlı özgürlük içinde buluyorum kendimi;
ve Rabbe, taptığım ve şükrettiğim,
kaşıyla gökleri yönetip ayakta tutan,
dönüyorum hayata doymuş, yaşamaktan yorgun.
364
Tennemi Amor anni ventuno ardendo
Aşk tuttu beni yirmi bir yıl, mutlu
yanarken ateşte ve elemde içim ümitle dolu;
çünkü kadınım ve onunla birlikte yüreğim
Cennet'e yükseldi, on yıl daha ağlayarak.
Artık yorgunum ve suçluyorum hayatımı
bunca hata yüzünden, erdem tohumunu
neredeyse tüketen; ve ömrümün kalanını,
yüce Tanrım, sana teslim ediyorum bağlılıkla,
pişmanım ve üzgün böyle geçen yıllarımdan:
daha iyi geçirmek gerekiyordu onları,
barışı arayarak ve kaçarak dertlerden.
Rabbim, beni bu hapse kapatan:
çıkar beni buradan, kurtar sonsuz cezadan,
görüyorum çünkü hatamı ve mazeret aramıyorum ona.
365
I' vo piangendo i miei passati tempi
Ağlıyorum geçmiş zamanlarıma,
ölümlü şeyi sevmeye adadığım,
yükseğe uçmaksızın, kanatlarım varken
belki bayağı örnek kılmayacak olan beni.
Sen, gören değersiz ve kötü acılarımı,
Göklerin Kralı, görünmeyen, ölümsüz:
yardım et yoldan çıkmış ve zayıf ruha
ve onun eksiğini kayranla donat,
UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ
Qual paura o quando mi torna a mente
Nasıl korku duyarım anımsadığımda
o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım
kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok
böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık.
Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken
güzel kadınlar arasında, bir gül gibi
daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün,
çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi.
Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini,
incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini,
ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini.
Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde;
şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler
saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi!
250
Solea lontana in sonno consolarme
Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni
o tatlı melek görünüşüyle
kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni,
ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi;
çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim
gerçek merhamete karışmış ağır elemi,
ve işitir gibiyim şeyleri, kalbi ikna eden
neşe ve umut zırhını terk etmeye.
"Hatırlamıyor musun o son akşamı,"
diyor o güzel, "yaşlı bırakıp gözlerini,
zamanın zorlamasıyla ayrıldığım?
"Söyleyemezdim sana bunu o zaman, istemedim de;
şimdi söylüyorum yaşanmış ve gerçek şey diye:
asla umma görmeyi beni yeryüzünde."
251
O misera et orribil visione!
Ey sefil, korkunç görüntü!
Doğru mu öyleyse vaktinden önce söndüğü
o zarif ışığın, hayatımı mutlu kılan
dertler içindeyken ve iyi ümitlerde?
Ama nasıl duyurmuyor da bu büyük gürültüyü
öteki ulaklar, o güzelden duyuyorum bunu ben?
Tanrı ve Doğa izin vermesin buna
ve yanlış olsun kederli görüşüm!
Umudumu korumam gerek görmek için
tatlı görüntüsünü o güzel çehrenin,
beni canlı tutup dünyamıza onur veren.
Ebedi krallığa çıkmak için
terk ettiyse güzel canevini,
yalvarırım gecikmesin son günüm.
252
In dubbio di mio stato, or piango or canto
Kaygılanıp halime, kah ağlar, kah şarkı söylerim,
korkar ve umutlanırım ve iç çekişler ve dizelerle
boşaltırım yükümü. Aşk bütün eğelerini
kullanır üzerinde pek dertli yüreğimin.
Şimdi o güzel, kutsal çehre
geri verecek mi bu gözlere ilk ışıklarını
(ah, bilemem kendi hakkımda ne düşüneceğimi),
yoksa mahkum mu edecek onları ebedi gözyaşına;
ve almak için gökte hakkı olan yeri,
aldırmayacak mı haline yeryüzündekilerin
(odur onların güneşi ve görmezler başka şeyi)?
Böyle korku ve böyle bitmez savaş içinde
yaşıyorum artık eskisi gibi olmayan ben,
güvensiz yolda korkan ve yanılan kişi gibi.
253
O dolci sguardi, a parolette accorte
Ey tatlı bakışlar, ey güzel küçük sözler,
o gün gelecek mi, sizi yeniden görüp işiteceğim?
Ey sarı saçlar, kalbimi bağladığı
Aşk'ın, ve böyle tutsak ölüme sürüklediği!
Ey güzel yüz, bana verilen zalim kaderimde,
hep ağlayıp hiç sevinemediğim!
Ey gizli aldatış ve sevgi dolu kandırma,
neşe veren bana, yalnız elem getirmek için!
Ve bazen o güzel, sevimli gözlerden,
hayatım ve düşüncemin yaşadığı,
gelecek olursa bana erdemli bir tatlılık,
hemen, her esenliğimi dağıtmak için ve
beni uzaklaştırmak, atlar ya da gemiler bitiriverir
Talih, zararıma hep böyle eli tez olan.
254
I' pur ascolto, et non odo novella
Hala dinliyor ve işitmiyorum bir haber
sevdiğim tatlı düşmanıma dair,
bilmiyorum ne düşünsem, ne desem kendime,
öyle deliyor yüreğimi korku ve ümit.
Zarar verdi birisine eskiden böyle güzel olmak;
ama bu, daha güzel ve daha erden herkesten:
belki ister Tanrı böyle erdem dostunu
yeryüzünden alıp gökte bir yıldız yapmak
hatta bir güneş. Bu böyleyse, ömrüm,
kısa huzur anlarım ve uzun dertlerim
son buldu artık. Ey acımasız ayrılık,
neden uzaklaştırdın beni dertlerimden?
Kısa hikayem anlatılmış çoktan
ve dolmuş sürem ortasında yılların.
255
La sera desiare, odiar l'aurora
Hep akşamı arzular, nefret ederler
şafaktan bu rahat ve mutlu aşıklar;
bende akşam çoğaltır elemle yaşları.
Sabah benim için daha mutlu saattir,
bazen aynı anda açtığında
her iki güneş, iki şafak gibi,
öyle benzer ki güzellik ve ışıkları,
gök bile aşık olur yeryüzüne,
daha önce olduğu gibi, ilk dallar
yeşilken (kökleri yüreğimin içinde),
o yüzden hep başkasını daha çok severim kendimden.
Böyle hükmeder bana iki zıt saat;
olağan arzulamam beni yarıştıranı
ve korkup nefret etmem bana acı verenden.
256
Far potess' io vendetta di colei
Öç alabilseydim o güzelden,
bakarak ve konuşarak beni yok eden
ve sonra, daha çok elem için, saklanıp kaçan,
gizleyerek gözlerini benden öyle tatlı ve zalim!
Böyle çileli ve bitkin cinlerimi
azar azar tüketip yok eder
ve vahşi aslan gibi kükrer yüreğimde
geceleyin, rahat etmem gerektiği an.
Ruhum, Ölüm'ün yuvasından sürdüğü,
ayrılır benden; ve kurtulup bu bağdan
o güzele gider, onu tehdit eden.
Merak ederim, kimi zaman
onunla konuşup ağlarken ve sonra ona sarılırken,
uykusu kaçar mı o güzelin, kulak verir mi ruhuma?
BARIŞ BULAMAM VE SAVAŞACAK DEĞİLİM
130
Poi che '1 camin m'e chiuso di mercede
Merhamet yolu bana kapalı olduğu için,
umarsız yoldan uzaklaştım
o gözlerden - oraya (bilmem hangi yazgıyla)
koyulmuş ödülü her inancımın.
İç çekişle beslerim başka şey istemeyen yüreği
ve gözyaşlarıyla yaşarım, ağlamaya doğmuşum;
ne de üzülürüm buna, çünkü böyle halde
daha tatlıdır ağlayış herkesin sandığından.
Bir tek görüntüye adarım kendimi,
ne Zeuksis'in eseri, ne Praksiteles'in, ne Phidias'ın,
daha iyi usta ve daha yüksek zihnin.
Hangi Skythia korur beni ya da hangi Numidya,
gözü doymayıp hala haksız sürgünümden,
buluyorsa beni Haset, böyle gizlenmişken?
131
lo canterei d' Amor si novamente
Öyle değişik söylerdim ki ezgisini aşkın,
acımasız yanından o güzelin günde bin iç çekiş
alırdım zorla ve bin yüce arzu
tutuştururdum donmuş zihninde;
ve güzel çehresinin değiştiğini görürdüm sık sık,
ve yaşla dolup gözlerinin daha merhametli
döndüğünü, çok geç pişman olan birisi gibi
başkasının elemlerinden ve kendi hatasından;
ve kar ortasında kırmızı gülleri görürdüm
meltemin hareket ettirdiği ve açılmış fildişini,
mermere dönen kim bakarsa yakından,
ve her şeyi, sayesinde bu kısa ömürde
esef etmediğim kendime, hatta gurur duyduğum
daha geç mevsime saklandığım için.
132
S' amor non e, che dunque e quel ch' io sento?
Aşk değilse, nedir peki benim hissettiğim?
Aşksa ama, Tanrı aşkına, nedir, nasıl bir şey?
İyiyse eğer, niçin bu acı, ölümcül etki?
Kötüyse eğer, neden böyle tatlı her elem?
İsteğimle yanıyorsam, neden bu ağlayış ve yakınma?
Ey canlı ölüm, ey zevk veren zarar,
nasıl hükmediyorsun bana, ben razı değilsem eğer?
Ve razıysam buna, çok yanlış olur üzülmem.
Böyle ters rüzgarlar arasında dayanıksız kayıkta
buluyorum kendimi açık denizde, dümensiz,
öyle yoksun ki bilgiden, hatayla öyle yüklü ki,
ben de bilmiyorum ne istediğimi,
titreyip yaz ortasında, yanıyorum kışın.
133
Amor m'a posto come segno a strale
Aşk beni hedef olarak koydu oklara,
güneşteki kar, ateşteki mum gibi
ve rüzgardaki sis; şimdiden boğuk sesim,
kadınım, merhamet dilemekten ve aldırmıyorsunuz siz.
Gözlerinizden çıkageldi ölümcül vuruş,
ona karşı yararı yok zamanın, ne de yerin;
yalnızca sizden gelir (size göre bir şaka)
güneş ve ateş ve rüzgar, beni böyle kılan.
Düşünceleriniz birer ok, yüzünüz bir güneş,
arzu bir ateş; bütün bu silahlarla
deler beni Aşk, şaşırtıp yok eder;
ve meleksi ezginiz ve sözleriniz,
tatlı soluğunuzla, kendimi savunamadığım,
o meltemdir, hayatımın kaçtığı.
134
Pace non trovo et non o da far guerra
Barış bulamam ve savaşacak değilim;
ve korkar ve umarım, ve yanarım ve bir buzum;
ve uçarım üzerinde semanın ve yatarım yerde;
ve hiçliği tutar ve tüm dünyayı kollarıma alırım.
Birisi beni hapse koymuş, ne bana açar, ne kapar,
ne kendisi için tutar beni, ne bağı çözer;
ve öldürmez beni Aşk ve zinciri çözmez,
ne canlı ister beni, ne çıkarır umarsız halden
Gözsüz görürüm ve dilim yok ve haykırırım;
ve yok olmayı özlerim ve yardım dilerim;
ve nefret ederim kendimden ve başkasını severim.
Acıyla beslenirim, ağlarken gülerim;
aynı ölçüde tatsız gelir bana ölüm ve yaşam.
Bu haldeyim, kadınım, sayenizde sizin.
AŞK HÜKMEDİYOR BURADA
Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva
Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran
gördüğü şeyden ve geçmişe dönen,
öyle üzüyorlar ki beni, bazen
kıskanıyorum öteki kıyıdakileri.
Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır
her avuntudan, bu yüzden budala zihnim
dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle
yaşamam gerek mücadele ederek.
Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden,
beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün,
ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun.
Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden
elmastan değil, camdan her umudun
ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden.
125
Se 'I pensier che mi strugge
Bu düşünce, bana elem veren,
keskin ve yoğun olduğunca
bürünseydi uygun bir renge,
belki de beni yakıp kaçan
payını alırdı sıcaktan
ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;
daha az yalnız olurdu
izleri bitkin ayaklarımın
kırlar ve tepeler boyunca,
daha az yaş olurdu gözlerimde,
yansaydı o güzel, şimdi buz gibi duran
ve içimde dirhem bırakmayan
ateş ve alev olmayan.
Aşk zorladığı için beni
ve bilgiden yoksun kıldığı için,
sert dizelerle konuşacağım, tatlılıktan arınmış;
ama her zaman dışa vurmaz
dal çiçekte ya da yaprakta
kendi doğal gücünü.
O güzel gözler ve Aşk,
onların gölgesinde oturan,
baksın kalbimin içindekine.
Kederim, yükünü atan,
taşacak olursa gözyaşı ya da sitemle,
biri beni üzer, öteki
bir başkasını, onu süslemediğim için.
Sevimli, tatlı dizeler
ilk saldırısında Aşk'ın
yararlandığım, başka silahım yokken:
kim gelip kıracak
bu taştan kalbimi,
hiç değilse eskisi gibi boşalabilmem için?
çünkü öyle geliyor ki bana
birisi var içimde, hep
bir kadını resmedip ondan söz eden:
kendi başıma betimleyemem onu,
ahengim bozuluyor bu yüzden;
ah, böyle kaçıp gitti
tatlı tesellim benim!
Nasıl çocuk zar zor
döndürüp çözerse dilini,
konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan,
öyle arzum söz söylemeye
götürür beni ve tatlı düşmantın
beni duysun isterim, ben ölmeden.
Neşe kaynağı
kendi çehresiyse yalnız
ve sakınıyorsa başka her şeyden,
işit onu sen, yeşil kıyı,
ve öyle geniş uçuş ver ki iç çekişlerime,
hep hatırlansın
nasıl bana dost olduğun.
Pek iyi bilirsin böyle güzel ayak
değmemiştir asla yere,
o gün gibi, sana izini bıraktığı,
bu yüzden bitkin yüreğim geri gelir
acı çeken böğrümle,
paylaşmak için seninle gizli endişelerini.
Keşke gizleseydin
güzel ayak izlerini
hala çiçeklerle çimen arasında,
buruk hayattın
ağlayarak bir yer bulup sakinleşseydi!
ama elinden gelenle yetinir
korkan, özlem çeken ruhum.
Nereye döndürsem gözlerimi,
tatlı bir parlaklık bulup
düşünürüm: "Buraya düşmüş güzel ışığı gözlerin."
Hangi çimen ya da çiçeği toplasam,
kök saldığını düşünürüm
o güzelin yürüdüğü toprakta
kıyılarla nehir arasında,
bazen kendine oturacak bir yer yaptığı,
serin, çiçekli ve yeşil.
Demek, hiçbir parça yok olmaz;
yitim olurdu bunu daha kesin bilmek.
Kutlu ruh, nesin sen
başkasını böyle kıldığına göre?
Ey küçük garip şarkı, nasıl da kabasın!
Sanırım biliyorsun bunu:
Kal bu ormanlarda
126
Chiare fresche et dolci acque
Duru, serin ve tatlı sular,
o güzelin, bana eşsiz görünen,
güzel bedenini bıraktığı;
narin dal, hoşlandığı
(iç çekerek hatırlarım)
yaslamaktan güzel yanını,
çimen ve çiçek, alımlı
giysisinin örttüğü
melek sinesiyle beraber,
kutsal, aydınlık hava,
Aşk'ın güzel gözlerle yüreğimi açtığı:
kulak verin birlikte
elemli son sözlerime.
Buysa gerçekten yazgım
ve sema uğraşıyorsa
Aşk bu gözleri ağlarken kapasın diye,
talih bu aciz
bedeni aranıza defnetsin
ve dönsün ruh yuvasına çıplak;
ölüm daha az zalim olur
bu umudu taşırsam
o korkunç geçide,
çünkü bitkin ruhun
gücü yok hiç daha huzurlu limanda
ya da daha sakin mezarda
kaçmaya çileli ten ve kemiklerden.
Zamanı gelir de belki
bildik yerine
döner o güzel vahşi ve uysal,
ve orada, beni gördüğü
o kutlu gün,
çevirir gözlerini arzulu ve mutlu,
arayarak ve -ah, merhamet!-
görerek beni, Aşk esin verir
iç çekmesi için
bana bağış getirip
Cennet'i zorlayacak tatlılıkla,
silerken gözlerini güzel tülle.
Güzel dallardan iniyordu
(tatlı anı bellekte)
bir çiçek yağmuru kucağına,
ve o oturuyordu,
kibirsiz öyle utku içinde,
örtülü çoktan sevgi dolu bulutla;
bir çiçek eteğine düşüyordu,
biri sarı örgülerine,
parlak altın ve inciler
gibi görünen o gün gözüme;
biri yere iniyordu, biri suya,
biri, sevimli bir salınımla,
dönerek şöyle diyordu sanki: "Aşk hükmediyor burada."
Ne çok söyledim kendime
o zaman, hayretle dolu içim:
"Bu güzel belli ki Cennet'te doğmuş!"
Tanrısal duruşu
ve çehresi ve sözleri ve tatlı gülüşü
öyle unutkanlıkla yükleyip beni,
öyle ayırmıştı ki
gerçek imgeden,
şöyle diyordum iç çekerek:
"Buraya nasıl geldim ben ya da ne zaman?"
Cennet'te sanıp kendimi, olduğum yerde değil.
O günden beri hoşuma gider
bu çimen, öyle ki başka yerde huzur bulamam.
Dilediğin kadar güzelliğe kavuşsan,
cesaretle bırakabilir ormanı,
insanlar arasına gidebilirdin.
127
In quella parte dove Amor mi sprona
Aşk'ın beni sürüklediği yöne
döndürmek zorundayım elemli dizeleri,
dertli zihnimin ardından giden.
Hangileri son olacak, ah, ve hangileri ilk?
O, derdim hakkında benimle konuşan,
kuşkuda bırakır beni, öyle karışık yazdım ki.
Ama ne kadar yazılmış bulsam da,
Aşk'ın eliyle, dertlerimin hikayesini
ortasına yüreğin, sık sık başvurduğum,
konuşacağım, çünkü iç çekişler
konuşmayla huzura kavuşur ve elem çareye.
Diyorum ki, baksam da ben
bin değişik şeye dikkatle, gözlerimi dikerek,
yalnız bir kadını görürüm ve güzel çehresini.
Acımasız talihsizliğim
-çileli, amansız ve kibirli ayırdığı için beni en büyük iyiliğimden,
Aşk yalnızca anılarla ayakta tutar beni:
bu yüzden, görürsem genç suretle
yeşile bürünmeye başladığını dünyanın,
görür gibi olurum o erken çağda
güzel genç kızı, şimdi kadın olan;
yükselip her şeyi ısıttığında güneş,
öyle gelir ki bana,
aşk ateşi gibidir soylu kalbe hükmeden;
ama gün sitem ettiğinde
güneşe, adım adım döndüğü için geriye,
ulaşmış görürüm o güzeli kusursuz günlerine.
Daldaki yapraklara ya da yerdeki menekşelere
bakarken soğuğun azaldığı mevsimde
ve daha iyi yıldızların güç kazandığı,
gözlerimdedir hala menekşeler ve yeşil,
savaşımın başlangıcında
Aşk'ın kuşandığı, öyle ki hala yüreklendirir beni,
ve o tatlı sevimli kabuk,
çepeçevre saran küçük bedeni,
bugün soylu ruhun yaşadığı,
başka her zevki bana
bayağı gösteren: öyle güçlü anımsarım
onun sade tavrını,
o zamanlar filizlenip sonra büyüyen,
tek nedeni ve çaresi dertlerimin.
Bazen yeni karı görünce
güneşin çarptığı tepeler boyunca, uzaktan,
güneşin kara hükmünce hükmeder bana Aşk,
ben düşünürken o insanüstü güzel yüzü,
uzaktan yaşlar akıtan gözlerimden,
ama yakından onları kamaştırıp gönlü alt eden
(o yüzde beyazla altın rengi arasında
hep kendini gösterir hiç görmediği şey
ölümlü gözün, sanırım, benim dışımda)
ve o sıcak arzuyu,
o güzel iç çekip gülümsediğinde
beni tutuşturan, o kadar ki unutuş
hiçbir şeye aldırmaz, ama ölümsüzleşir:
ne yaz değiştirir onu, ne kış söndürür.
Ne zaman gördüysem gece yağmurundan sonra
seyrettiğini berrak havada gezgin yıldızların
ve tutuştuklarını şebnemle don arasında,
karşımda belirdi güzel gözler
-oraya yaslanır yorgun ömrüm gördüğüm halleriyle gölgesinde güzel bir tülün;
ve nasıl onların güzellikleriyle gök
ışıldıyor idiyse o gün, öyle onları, yaşlarla ıslak,
hala kıvılcım saçarken görür, o yüzden hep yanarım.
Güneşin doğuşunu görürsem,
belirdiğini hissederim beni aşık eden ışığın;
günbatımını görürsem akşam,
o güzeli görürüm sanki dönüp giderken,
karanlıkta bırakarak çekildiği yeri.
Görmüşse gözlerim beyaz ve kızıl
gülleri altın vazoda,
erden ellerin henüz topladığı,
bütün öteki mucizeleri aşan,
kendinde toplanmış üç mükemmellikle:
sarı saçlar, çözülü duran üzerinde
hiçbir sütün yarışamadığı gerdanın,
ve yanaklar, tatlı bir ateşin süslediği.
Meltem biraz kıpırdatırsa
beyaz ve sarı çiçekleri kırlarda,
geri döner aklıma o yer
ve ilk gün, bırakıldığını gördüğüm havaya
sarı saçların, beni hemen tutuşturan.
Birer birer sayıp yıldızları
küçük bir kaba hapsederim sanırdım
bütün suları, tuhaf bir fikir
geldiğinde aklıma: böyle az sayfada anlatmak
kaç yerde her güzelden güzel çiçeğin
kendi içinde kalarak ışığını yaydığım,
ondan asla uzaklaşmayayım diye;
uzaklaşamam zaten, bazen kaçsam bile,
gökte ve yeryüzünde hapsetmiş adımlarımı,
çünkü bitkin gözlerimde
hep o var, bu yüzden bütün tükenmişliğim;
böyle benimle kalır o güzel,
başkasını görmem asla, ne görmeyi dilerim,
ne çağırırım adını başka kadının iç çekişlerimde.
İyi bilirsin, şarkı, söylediklerim hiçtir
gizli aşk düşüncemin yanında,
gece gündüz zihinde taşıdığım;
yalnız onun tesellisiyle
yok olmam böyle uzun savaşta,
çoktan beni öldürecek olan
ağlayarak uzaklığına kalbimin;
ama o düşünceyle durdururum ölümü.
Francesco Petrarca
03 Haziran 2026
İTHAF
İSTEMEM EKSİK OLSUN
İstemem Eksik Olsun
Ya ne yapmak lâzımmış?
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun!
Herkes gibi, koşarak, yabanın zenginine methiyeler mi yazmak
Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun!
Ricaya mı gitmeli? Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
İstemem eksik olsun!
Tazıya tut, tavşana kaç mı demeli?
Belki kaz gelir diye bana tavuk mu göndermeli?
Yoksa bir fino gibi susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun!
Bir kibar salonunda kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şiire koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun!
Yahut şan olsun diye, meşhur bir kitapçıya giderek,
veresiye şiir mecmuası mı bastırmalı?
İstemem eksik olsun!
Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun!
Bir tek şiirle yer yer dolaşıp da
Herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun!
Yoksa bir sürü keli sırma saçlı diyerek
Göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allah’ın aptalı
Gazeteye bir tenkit yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lâzım:
Adım görünsün ‘Aman!’ diye şu meşhur Mercure ceridesinde.
İstemem eksik olsun!
Ve tâ son nefesinde bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı olmamak.
Bir hiç için ya kılıcına veya kalemine sarılmak
Ve ancak duya duya yazmak,
Sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hatta kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeylî zilletiyle tırmanma!
Varsın boyun olmasın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!
Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil
KANLI MASAL
aklım, haklıyım, et firarım!
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.
mayıstı.
seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgârda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı
boktu püsürdü
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim kar suyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasma anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun., işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım., ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner., döner değil mi., diye
birkaç kırık sözcük., buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum., deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz., deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
her şey ama her şey el ele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi
mayıstı, mecburdum,
seni o yüzden bağışladım!
02 Haziran 2026
NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE
HERKES, OLABİLDİĞİNCE KENDİ SESİNİ BULMALI VE HAYATA CEVAP VERMELİ
31 Mayıs 2026
ÜMİT KÖTÜLÜKLERİN EN KÖTÜSÜDÜR, ÇÜNKÜ İŞKENCEYİ UZATIR
“Bu, insana göre bir seçim değildir. Bu insanca bir çözüm değil, kendi dışındaki bir yanılsamaya tutunmaktır. Böyle bir seçim, başka bir şeyi, doğaüstü bir şeyi seçmek, insanı daima güçsüz kılar. Daima onu olduğundan daha fazla küçültür. Ben bizi olduğumuzdan daha yüce yapacak şeyleri severim!”
“Artık soyut insan hakkında değil de,” diye ısrar etti Breuer, “Etiyle kanıyla capcanlı bir insan hakkında konuşalım, yani hastam hakkında. Onun durumunu düşünün. Birkaç haftası, hatta birkaç günü kaldı! Onunla seçimler hakkında konuşmanın ne anlamı olabilir?”
Nietzsche yılmadan, anında cevabı yapıştırdı. “Ölmek üzere olduğunu bilmezse, nasıl öleceği konusunda bu adam nasıl karar verecek?”
“Nasıl öleceği konusunda mı dediniz Profesör Nietzsche?”
“Evet, ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır: Belki birileriyle konuşacak, öğütler verecek, o güne kadar sakladığı sözleri söyleyecek, çevresindekilerle vedalaşacak ya da bir köşeye çekilecek, ağlayacak, ölüme meydan okuyacak, lanetleyecek, belki de ona minnettar olacaktır.”
“Siz hâlâ soyut ve ideal bir şeyden söz ediyorsunuz, ama ben kanlı canlı bir adamla karşı karşıyayım. Onun öleceğini, hem de büyük acılar çekerek öleceğini biliyorum. Neden adamın kafasına balyoz gibi indireyim? Her şeyden öte, bu adamın ümidinin korunması gerekiyor. Doktordan başka ona kim ümit verebilir?”
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”
Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.”
Irvin D. Yalom
Nietzsche Ağladığında
IF THEY WANT TO LEAVE, HELP THEM GET OUT
You meet a woman, you think you are the best thing that ever happened to her. No, you are not. No matter who you are.
You are just a human being relating with this person.
As long as they still want to relate with you. If they reach a point where they don’t accept it anymore…
Thank them for the time they gave you and walk away. That’s just the way it should happen.
And then I hear, and the Chief Justice mentioned that there are many divorces being filed and people are alarmed. Why are you alarmed?
You should celebrate that people who have been together and have reached a point where they no longer want to be together have taken the route that we have provided to dissolve the union.
Because if it doesn’t happen this way, it may happen in other ways that we do not want.
And the problem again with the law itself is that…
And that is the challenge I faced with that couple.
It says it is a no-fault divorce system. In other words, you don’t need to establish fault.
In other jurisdictions, they simply say “irreconcilable differences” and that is enough.
In our jurisdiction, you have to say, “I caught this person with so-and-so, and then I chased them, and then this happened…”
You actually have to embarrass yourself in order to get out.
Yet when you got married, we didn’t interview you. We didn’t ask you questions. We didn’t even check whether you and this person should be together.
Maybe if we had done that, we would have told you this is not the right thing for you to do at all, or at least not now.
But we didn’t do that. So to get married you go to a marriage officer and you are married.
But when you go out, now you have to go to court and allege all sorts of things.
Why can’t you just say, “Well, I think I made a mistake. I shouldn’t have gone into this”?
In a way, society itself imposes expectations on these relationships that are unreasonable.
It puts pressure on people, some of them very young, inexperienced, and at times immature.
And when they run into problems, we act shocked.
And when they go to court to get out, we frown upon it.
I am not encouraging divorce. Let me be clear.
I am encouraging harmony.
And where there is disharmony, I am encouraging people to step back, step away from each other, and maintain that cosmic harmony that must always prevail.
And so gender-based violence arises, it seems to me, from an attitude of non-acceptance of certain realities that will from time to time strike.
They may not visit you once or twice. You may think you are cursed every time it happens.
Keep going. As long as you are alive, keep going.
Close the chapter and open another one, without violence, without recrimination.
Because when we sit here and we theorize about these things, they become detached, distant, as if others are immune.
No. Pastors, professors, everyone — we are all human.
Let us accept and understand this.
So that if the person looks like they want to get out, help them get out.
Check with them: are you still in or out? Nicely. No fights.
This is maturity — emotional, psychological maturity.
But for you, it is beyond maturity. It is part of your training, part of your discipline.
Because you are people trained in the use of lethal force.
So don’t use it. The reason you are trained this way is so that you understand and respect the sanctity of human life.
Gender-based violence is a gross violation of the sanctity of human life.
It is a violation of bodily integrity, regardless of what that person may have done or not done.
And I must also say that I have been misunderstood and distorted.
There is an informal group called the “Stingy Men’s Association,” and another called the “Men’s Conference.”
After I made these remarks, I received threats from them.
They said, “At the next meeting we will expel you.”
And I said, “No, you cannot expel me without a hearing. You must summon me to a trial.”
But here is what I said, and I still believe it:
Giving is not transactional.
Do not give expecting something in return.
Do not give as if you are buying a favor.
Give because it is a good thing to do. It makes you feel good. It doesn’t matter what the other person does.
It is a good thing to help another human being.
And I want to humanize these things.
You are uniformed, armed, disciplined people, but you are also human beings.
You enter relationships. You live in families. You get married. You have children.
You face betrayal like everyone else.
And you are not immune to it.
What matters is not whether these things happen — they will happen — but how you react.
You have full control over how you react.
And sometimes you must react by not reacting at all.
And I once told a story…
A senior officer of the Botswana Defence Force came to me when I was a young lawyer.
He wanted a divorce and showed me bruises on his body.
He said his wife had been assaulting him.
I was angry at him while he was speaking.
I thought: this is a soldier, how can this happen?
But then he told me two things.
First, he grew up in an abusive household and vowed never to lay a hand on a woman.
Second, he said if he ever lost control, he would not stop — he would kill her.
So he restrained himself completely.
And I came to respect him deeply.
I learned that discipline can hold even in the face of extreme suffering.
So we must learn from such experiences.
When these situations arise, we must detach ourselves and not react.
When your partner leaves you, it is not a reflection of your worth.
It is not about you. It is about them.
Do not make it your identity.
Close that chapter. Move on.
It may even be a blessing.
Life is trial and error. There is no formula.
Even the best relationships are not a blueprint.
And sometimes, a woman will say she wants a divorce even though the husband is perfect.
He is a good man, an ideal man — but she is bored.
Life is like that.
And even being a good person is not always enough.
Because these things happen.
And when they happen, people must not lose their humanity.
There is no justification for violence under any circumstance.
None.
We must take this message seriously, especially to young and inexperienced people.
We are all human.
Duma Boko
---
Bir kadınla tanışırsınız ve onun hayatında başına gelmiş en iyi şey olduğunuzu düşünürsünüz. Hayır, değilsiniz. Kim olursanız olun fark etmez.
Siz sadece bir insansınız ve bu insanla ilişki kuruyorsunuz.
O kişi sizinle ilişki kurmak istediği sürece bu ilişki devam eder. Eğer bir noktaya gelir ve artık kabul etmezse…
Birlikte geçirdikleri zaman için teşekkür edin ve yolunuza devam edin. Olması gereken budur.
Ve sonra şunu duyuyorum; başyargıcın da belirttiği gibi, çok sayıda boşanma davaları açılıyor ve insanlar bundan endişe ediyor. Neden endişe ediyorsunuz?
Birlikte olmuş ve artık birlikte olmak istemeyen insanların, bu birliği sonlandırmak için belirlenmiş yasal yolu seçmiş olmalarını kutlamalısınız.
Çünkü bu şekilde olmazsa, istemediğimiz başka şekillerde olabilir.
Yine hukukun kendisiyle ilgili problem şudur…
Karşılaştığım bir çift üzerinden yaşadığım zorluk da buydu.
Yasa “kusursuz boşanma” sistemini kabul ediyor. Yani bir kusur ispatlamanız gerekmiyor.
Diğer bazı ülkelerde “uzlaşmaz farklılıklar” demek yeterlidir.
Ama bizde mahkemeye gidip, “onu şu halde yakaladım, sonra böyle oldu” gibi şeyler anlatmak zorundasınız.
Yani neredeyse kendinizi rezil etmek zorunda kalıyorsunuz.
Oysa evlenirken kimse sizi sorgulamadı, size “uygun musunuz” diye bakılmadı bile.
Sadece nikâh memurunun önüne gittiniz ve evlendiniz.
Ama ayrılırken mahkemeye gidip her şeyi anlatmak zorundasınız.
Neden sadece “hata yaptım, bu ilişkiye girmemeliydim” diyemiyoruz?
Toplumun bu ilişkilere bakış biçimi gerçekçi olmayan beklentiler dayatıyor.
İnsanlar üzerinde baskı oluşturuyor. Bazıları çok genç, tecrübesiz ve olgunlaşmamış.
Sorunlar ortaya çıktığında şaşırıyoruz.
Sonra insanlar boşanmak için mahkemeye gittiğinde onları ayıplıyoruz.
Açık konuşayım: Boşanmayı teşvik etmiyorum.
Ben uyumu teşvik ediyorum.
Ama uyum yoksa insanların birbirinden uzaklaşmasını ve “kozmik dengeyi” korumasını teşvik ediyorum.
Toplumsal şiddetin bir nedeni de bazı gerçekleri kabul etmemektir.
Bu şeyler zaman zaman olur. Belki bir kez, belki iki kez olur. Kendinizi lanetlenmiş gibi hissedebilirsiniz.
Ama devam edin. Hayatta olduğunuz sürece devam edin.
Sayfayı kapatın ve yeni bir sayfa açın. Kavgasız, suçlamasız, şiddetsiz.
Çünkü biz burada bu konuları teorik konuşurken, bunlar bize uzak görünür.
Ama hayır; hepimiz insanız. Din adamları, profesörler, herkes.
Hepimiz insanız ve bunu kabul etmeliyiz.
Eğer karşınızdaki kişi gitmek istiyor gibi görünüyorsa, gitmesine yardım edin.
Nazikçe sorun: Hâlâ birlikte misiniz, değil misiniz?
Kavga etmeden, sakin şekilde.
Bu duygusal ve psikolojik olgunluktur.
Siz disiplinli insanlar için bu aynı zamanda eğitiminizin bir parçasıdır.
Çünkü siz öldürme gücüne sahip insanlarsınız.
Bu yüzden bu gücü asla sivil birine karşı ya da gereksiz bir durumda kullanmamalısınız.
Bu disiplin, insan hayatının kutsallığını anlamak içindir.
Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, insan hayatının kutsallığının ihlalidir.
Bir insanın bedensel bütünlüğüne yapılan bir saldırıdır.
Ve bu, ne olmuş olursa olsun hiçbir şekilde kabul edilemez.
Daha önce söylediklerimin yanlış yorumlandığını ve çarpıtıldığını da söylemek isterim.
“Siparişli erkekler derneği” diye bir şey varmış; ayrıca “erkekler konferansı” gibi gruplar…
Bu sözlerden sonra bana tehditler geldi.
“Bir sonraki toplantıda seni ihraç edeceğiz” dediler.
Ben de dedim ki: Beni yargısız ihraç edemezsiniz. Beni dinlemek zorundasınız.
Benim söylediklerim basit:
Vermek karşılık beklemek değildir.
Birine iyilik yaparken bunu bir alışveriş gibi yapmayın.
Sadece iyi olduğu için yapın.
İnsana iyi hissettirdiği için yapın.
Karşılık beklemeden yapın.
Bu disiplin meselesinde şunu da söylemek isterim:
Sizler üniformalı, silahlı, eğitimli insanlarsınız.
Ama aynı zamanda insansınız.
Aile kurarsınız, evlenirsiniz, çocuk sahibi olursunuz.
Herkes gibi ihanetle, acıyla karşılaşırsınız.
Bunlardan kaçış yoktur.
Önemli olan bunların olup olmaması değil, nasıl tepki verdiğinizdir.
Bazen hiç tepki vermemek en doğru tepkidir.
Sizler insan hayatını korumak için eğitildiniz.
Ama bu gücü zarar vermek için kullanamazsınız.
Savaşta bile kurallar vardır.
Hayatın kutsallığını korumak zorundasınız.
Bir anı paylaşmak isterim…
Genç bir avukatken bir asker bana geldi.
Boşanmak istiyordu ve vücudundaki morlukları gösterdi.
Eşi tarafından sürekli dövüldüğünü anlattı.
O anda içimde öfke hissettim ve “sen askersin, buna nasıl izin verirsin?” diye düşündüm.
Ama sonra neden hiçbir şey yapmadığını anlattı.
Çocukluğunda şiddet görmüştü ve asla bir kadına el kaldırmayacağına yemin etmişti.
Eğer bir gün kontrolünü kaybederse, duramayacağını ve onu öldürebileceğini söyledi.
O anda ona bakışım tamamen değişti.
Büyük bir disiplin ve irade görmüştüm.
Bundan şunu öğrendim:
İnsanlar travmalarla karşılaştığında bile kendini kontrol edebilir.
Bu olaylar bize şunu öğretmeli:
Tepki vermemeyi öğrenmeliyiz.
Bir ilişki bozulduğunda bu sizin değersiz olduğunuz anlamına gelmez.
Bu sizinle ilgili değildir, karşı tarafla ilgilidir.
Bunu kişiselleştirmeyin.
Belki de bu bir fırsattır.
Belki daha iyi biriyle karşılaşırsınız.
Hayat böyle; garanti yok.
Bir hukuk ortağım bir gün bir boşanma davası için beni çağırdı.
Kadın boşanmak istiyordu.
Sebep yoktu.
“Eşim mükemmel” diyordu.
Ama “hayat sıkıcı” dedi.
Mükemmel bir adam ama kadın sıkılmıştı.
Böyle şeyler olur.
Biz de kocaya söyledik.
Adam yıkıldı ama kabul etti.
Bazen iyi insan olmak bile yeterli değildir.
Olaylar olur.
Ve insanlar kontrolsüz şekilde kırılabilir.
Ama hiçbir koşulda şiddet veya ölüm gerekçesi olamaz.
Hiçbir gerekçe yoktur.
Bu mesajı özellikle disiplinli personele anlatmak gerekiyor.
Gençler var, tecrübesizler var.
Kendilerini her şeyin merkezinde sanıyorlar.
Ama hayır.
Hepimiz insanız.
Duma Boko
Botswana Devlet Başkanı
30 Mayıs 2026
BAĞ VE AĞ
YAŞAMLARINDA "İLK"LERLE SANATÇILARIMIZ: EDİP CANSEVER
Çocukluğumda Saraçhanebaşı'nda oturduğumuz için, gittiğim ilk sinema da Şehzadebaşı sinemalarından biriydi herhalde. İki, hatta bazan üç film birden gösterilirdi. İlkini bilmeyi çok isterdim.
İnsan ninnilerden başlayarak birçok ezgi dinler yaşamı boyunca. Ama bilinçli olarak bir seçim yapmam, yirmi yaşımı aştıktan sonra gerçekleşti. Önce kendimi batı sanat müziğine iyice alıştırmaya karar verdim. İlk işim bir pikap edinmek oldu. İlk plağım da, Çaykovski'nin bugün de hâlâ çok sevdiğim bir parçasıydı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu konuda hâlâ öğrenci sayılırım. Müziğe duygusal olarak yaklaşmanın ötesine geçebilmiş değilimdir de ondan. Şunu da eklemem gerek: Türk müziğinin eski ustalarını da çok severim. Büyük bir imparatorluğun görkemini sezinlerim bu müzikte.
RUHİ BEY'İ NASIL BULDUM?
Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. "Ben Ruhi Bey Nasılım" adlı kitabımı, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı. Hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler: sakalları uzamış, saçları dökük ve yağı, askılı pantolonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omuzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardır. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışardaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birdenbire Ruhi Bey'i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve 'şimdi'lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hazla gelişti.
HER İŞTE BİR HAYIR!
Bunalımlı evre? Yapıtlarıma yansıması?
Çoğu zaman erinçle bunalım, acıyla mutluluk, umutla umutsuzluk içiçe yaşar insanda. İşte, yaşadığım bir sürü ikilemden yalnızca birini anlatmak istiyorum ben de.
1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangınında dükkânım tamamen yandı. Sigortadan aldığım para, yeniden bir işyeri açamayacak kadar azdı. Günler, haftalar geçti. Sonunda bir dükkân buldumsa da, dükkânın satış değeri elimdeki paranın hemen hemen iki katıydı. Kendime bir ortak aradım. Buldum da. Her neyse, küçük bir anaparayla dükkânı açtık. Yeniden bir geçim yolu tutturmak önemliydi elbette. Ama daha önemlisi şuydu: Birkaç ay sonra ortağım bana, alım satımla kendisinin uğraşabileceğini, benimse yukardaki asma katta istediğim gibi çalışabileceğimi, saatlerimin de kısıtlı olmadığını müjdeledi. İşte, kitaplarımdan dokuzunu bu asma katta yazdım. Tam yirmi yıl. Bugün düşünüyorum da, ya o yangın olmasaydı?
BIR UZUN ŞİİRE BAŞLAMAYA GÖREYİM
Yapıtlarımdan birini de, genel olarak nasıl yazdığımı anlatmaya çalışayım. Öncelikle şiir yazmaya eğilimli olmalıyım. Yani şiire yatkın bir duyarlıkla yüklü olduğumu bilmeliyim ilkten. Sabahları başlarım yazmaya. Kaç saat çalışacağım hiç belli olmaz. Belli bir saatte, belli bir yerde, herhangi bir işim olmamalı. Günlerce masa başından kalkmayacakmış gibi koyulmalıyım işe. Çok sigara içerim. Alkolün damlasını koymam ağzıma. Öyle esin filan beklemem, esini kendim çağırırım masama. Dergiler karıştırırım, bazı kitaplara bakarım, hiç belli olmaz, bir de bakarım ki, o nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ses sözcüklere, dizelere dönüşüvermiştir birden. Uzun bir şiire başlamışsam rahatımdır oldukça. Çünkü her gün yapacak bir işim var demektir ki, sürekli çalışırım. Şiirlerimi yazı makinasıyla yazarım. Yazarken aynı anda şiiri görmek önemlidir benim için. Ön çalışmalarım kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediğim İstanbul'u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.