Hicran kucağında tuttuğun sırdaş,
Çağlamış, bulanmış, durulmuş olsun,
Sözüne sazına güven de yanaş,
Kulağı ezelden burulmuş olsun.
Boş kafa gezdiren seyyahlar gibi
Keşkülünün delik çıkması dibi,
Ariften anlasın seçsin garibi,
Hakikat yolunda yorulmuş olsun.
Taban tepmiş olan gam kervanında,
Dostunu konuklar tatlı canında,
Koçlar gibi duran pîr meydanında,
Aslanlar yurdunda kurulmuş olsun.
Gel dese de bakma nâkes aşına,
Bir fırsat arar da kakar başına,
Dostun namert dehrin mihenk taşına,
Felaket pazarında vurulmuş olsun.
Duysun aşkın elindeki rebabı,
Okunsun alnında çile kitabı,
Neyzen gibi günahının hesabı,
Mezara girmeden sorulmuş olsun.
Neyzen Tevfik
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
29 Mart 2017
Gidelim Bâri Şehrinden
Gamından gönlüm eğlenmez dem olmaz kim yürek yanmaz
Bu derde kimse katlanmaz gidelim bâri şehrinden
Safâda gayrilerle sen cefâlar içre kalam ben
Ölem yeğdir bu dirlikden gidelim bâri şehrinden
Bu söz kim dediler hakdır güzellerde vefâ yokdur
Garîbin kadri alçaktır gidelim bâri şehrinden
Dil ü cân bî-mecâl oldu gamından pâymâl oldu
Çün eglenmek muhâl oldu gidelim bâri şehrinden
Tapun gayre penâh imiş işimiz dün ü gün âhmış
Seni sevmek günâh imiş gidelim bâri şehrinden
Dil alır sâhir imişsin cefâda mâhir imişsin
Vefâsız kâfir imişsin gidelim bâri şehrinden
Usûlî’den gönül aldın dönüben yerlere çaldın
Çü bizi firkate saldın gidelim bâri şehrinden
Usûlî
Bu derde kimse katlanmaz gidelim bâri şehrinden
Safâda gayrilerle sen cefâlar içre kalam ben
Ölem yeğdir bu dirlikden gidelim bâri şehrinden
Bu söz kim dediler hakdır güzellerde vefâ yokdur
Garîbin kadri alçaktır gidelim bâri şehrinden
Dil ü cân bî-mecâl oldu gamından pâymâl oldu
Çün eglenmek muhâl oldu gidelim bâri şehrinden
Tapun gayre penâh imiş işimiz dün ü gün âhmış
Seni sevmek günâh imiş gidelim bâri şehrinden
Dil alır sâhir imişsin cefâda mâhir imişsin
Vefâsız kâfir imişsin gidelim bâri şehrinden
Usûlî’den gönül aldın dönüben yerlere çaldın
Çü bizi firkate saldın gidelim bâri şehrinden
Usûlî
AHMED PAŞA DÎVÂN’INDA SEVGİLİNİN MEKÂNIYLA İLGİLİ KAVRAMLAR
Klâsik Türk edebiyatının temel konularından en önemlisini, aşk ve dolayısıyla aşkın iki tarafı olan âşık ve sevgilinin durumu oluşturur. Sevgiliye ait hemen hemen her unsurun âşığın gözüyle nazma döküldüğü bu edebiyatta, sevgilinin mekânıyla ilgili çeşitli kavramlar yer alır. Genel olarak, pek çok klâsik edebiyat şairinde ortak diyebileceğimiz bu kavramlar, şairlerin konuya yaklaşımları, üslup farklılıkları ve hayal dünyalarının zenginliği vesilesiyle farklılıklar da arz eder. Bu bağlamda çalışmamızda, 15. yüzyılın önemli şairlerinden olan Ahmed Paşa’nın Divan’ında yer alan sevgilinin mekânıyla ilgili kavramlar tespit edilecek, şairin bu kavramlara yaklaşımı incelenecektir.
Giriş
Klâsik Türk şiirinde, şairin/âşığın hayal dünyasında genel bir sevgili tasavvuru vardır. Güzellik ve estetik timsali olarak aktarılan sevgili, dış görünüş bakımından tabiattaki varlıklara ait zikredilebilecek en güzel benzetme yönleriyle birlikte anılırken; bunların âşık üzerindeki yansımalarını ve etkilerini dile getiren beyitlerin sayısı on binlercedir. Sevgilinin fizikî güzelliklerinin anlatıldığı bu beyitler dışında cilvesi, işvesi, nazı, âşığa ilgisizliği, cevr ü cefâ kaynağı oluşu vb. özellikleri klâsik edebiyat şairlerinin üzerinde sıkça kalem oynattıkları hususlardandır.
Güzellik unsurlarının tesirlerinin yanında sevgilinin manevî davranış ve tavırlarıyla acınası bir görünüm arz eden ve kendinden geçen âşık, sevgiliye kavuşma arzusunu daima taze ve zirvede tutmasıyla aşkının büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Elest bezminde büyüsüne kapıldığı sevgilinin visaline mazhar olmak için girdiği mücadeleler, onu liyakat sahibi bir âşık yapmakla birlikte, orada verdiği söze sadakatini ispat için birer vesiledir. Onun için hayat, sevgiliye yakın olmakla kıymet kazanır. Bütün hayatı hicran ülkesinden vuslat diyarına yolculukla geçer. Sevgiliye dorğu attığı her adımla mutlu olur, huzur bulur. Hâlini arz etmek üzere eline divitini alır, Mecnûn’la boy ölçüşecek seviyede olduğunu paylaşır.
Mezkur mertebeye gelmiş bir âşık için sevgiliye ait olan ya da ondan izler taşıyan her şey kıymetlidir. Bu bağlamda sevgiliye yaklaşmada önemli bir merhale olan mekân, âşık için kutsî ve hayatîdir. Sevgiliye ait mekâna ve hatta mekânda bulunan varlıklara yaklaşımını ifade ederken kurguladığı dünya, âşıkla sevgili arasındaki duygusal irtibatı salayan bir köprü gibidir. Âşık; mekânda bulunan varlıkların, gözündeki ve gönlündeki karşılığını dillendirmekle hem sevgiliye arz-ı hâl eder hem de bununla teselli bulur. Kendi kendine çözümler üretir, çareler önerir. Sevgilin mekânı âşık için sığınılacak tek yerdir. Sevgili ister ilâhî ister beşerî olsun, bu durum değişmez. Sevgilinin haricinde bir büyüğe yazılan ve övgü içeren kasidelerde de memdûha (övülen) yine benzer düşüncelerle yaklaşılır.
Klâsik edebiyatta çeşitli kavramlarla ifade edilen sevgilinin mekânına ait unsurlar, âşığın dünyasında farklı çağrışımlar oluşturarak mısralarda yer almaktadır. Genel olarak klâsik edebiyat şairlerinin konuya yaklaşımlarına örneklik teşkil etmesi bakımından çalışmamızda 15. yüzyıl şairlerinden Ahmed Paşa Divanı’nda1 sevgilinin mekânına ait unsurların işlenişinde kullanılan düşünce, hayal ve tasavvurlar ve bu meyandaki kavram dünyası ele alınacaktır.
Ahmed Paşa Divanı’nda; gönül, Ka’be, kıble, harem, ravza, dergâh, kûy, diyâr, gülşen, şehir, mahalle, ev, kapı, eşik vb. kelimeler sevgilinin mekânını ifade etmek için kullanılan belli başlı kavramlardır. Bunların, bazen müstakil olarak ele alındığı, bazen birkaçının bir araya getirilerek tamlama oluşturulduğu veya aynı beyit içerisinde birbirleriyle anlamsal ilişki kurularak kullanıldığı görülmektedir.
Çalışmada; tespit edilen bu kavramlar ve bunlar etrafında oluşturulan düşünce, hayal ve tasavvur dünyası on iki başlık halinde incelenmiştir:
1. Gönül / Dil
Sevginin menbaı ve merkezi olan gönül ya da dil; genellikle farklı bir varlık gibi mütalaa edilir. Âşığın, tecrid sanatını kullanarak zaman zaman gönlüyle konuşup dertleştiği, hatta ona nasihatler ettiği görülür. Sevgilinin mekânı bağlamında düşünüldüğünde dikkat çekici tasvirler ve tahayyüllerin ortaya konulduğunu söylemek mümkündür. “Ben hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” mealindeki kutsî hadis sebebiyle gönül, Ka’be’den daha kıymetli addedilmiştir. Gönül, Yûnus Emre’nin genel tasavvufî inanışı dikkate alarak: “Gönül Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı/ ki cihân bedbahtı / Kim gönül yıkar ise” sözleriyle veciz bir şekilde ortaya koyduğu üzere, genel bir kabulle Allah’ın mekânı olarak düşünülür.
Ahmed Paşa Divan’ında da, sevgilinin en önemli mekânı âşığın gönlüdür. Fakat sevgilinin bu mekânda belirli bir süreç neticesinde yer aldığı görülür. Bu süreç bir savaşta kalenin, şehrin ya da ülkenin fethedilmesine benzer. Klâsik edebiyat düşünce ve hayal sistemi çerçevesinde tahakkuk eden bu süreçte sevgili, avcıya benzeyen gamzesiyle (yan bakışıyla) âşığın gönlüne ok yadırarak saldırır. Bu saldırı, bir avın üzerine yağmur gibi ok yağmasına benzeyecek kadar büyüleyicidir:
Âh kim sayyâd-ı gamzenden dile peykân yağar
Oh nice sihr etti nahcir üstüne bârân yağar(G 35 / 1)
Gamzenin hücumuna sevgilinin diğer bir güzellik unsuru olan zülf de yardım eder. Zülfün saldırısı gönül ve can askerini kırar, parçalar:
Saldı zülfün kim şikest ede dil ü cân leşkerin
Ehl-i islâm üstüne n'ederdi bir bî-din salıb(G 12 / 2)
Karşı koyacak kimse kalmayınca zülf; Mısır ülkesine benzeyen gönüle çadırlarını kurar:
Şâm-ı zülfün çerisi kondu gönül Mısrına kim
Sâye-bânlarla doludur kamu meydân-ı Mısır(G 84 / 2)
Gönül ülkesi, artık teslim edilmeye hazırdır. Çünkü,bu hengamede aşkın gamı da gönderdiği askerlerle gönül ülkesini istila etmiştir ve âşığa merhamet dilenmekten, bir barış teklifinde bulunmaktan başka çare kalmaz:
Rahm eyler isen vakt durur kim gam-ı aşkın
Saldı dil ü cân memleketine sipeh ey dost(G 21 / 3)
Amansız saldırılar karşısında tahammülü kalmayan gönül, malup olur; gönül ülkesini memnuniyetle sevgiliye teslim eder:
Dil mülkün açtı kal'a-i dîn oldu kirpiğin
Şükrâne al bu fetha ki resm-i kadîmdir (G 32 / 9)
Artık bu noktadan sonra gönül ülkesinin hâkimiyetini tamamıyla ele geçiren sevgilinin her sözü bir ferman sayılacaktır:
Ol şeh-i hûbân ki iklîm-i dilin sultânıdır
Her ne der cân üstüne fermânanun fermanıdır (G 106 / 1)
Gönül her ne kadar bu süreçte yorgun düşmüş, virane olmuşsa da üzülmeye gerek yoktur. Madem ki sultan gönlün hakimidir, eninde sonunda burayı imar edecektir:
Çün hayâli tahtısın vîrâne gönlüm gam yeme
Âkıbet ma'mûr olur şol yerler sultân andadır(G 43 / 6)
2. Diyâr
Memleket ve ülke anlamına gelen diyâr, Ahmed Paşa’nın Divanı’nda sevgilinin mekânı olarak kullanılan bir diğer kelimedir. Şair, diğer kavramlarda olduğu gibi, diyârla ilgili olarak çeşitli anlam dünyaları oluşturur.
Klâsik edebiyat kültüründe, hazinelerin ejderhalar tarafından korunduğu inancından hareketle yeni bir hayal oluşturulan aşaıdaki beyitte sevgilinin diyârı bir hazineye (genc-i diyâr) benzetilmektedir. Feleğin yaptığı büyüyle o hazinenin bekçisi sevgilinin kirpikleri (tî) olmuştur. Beyitte geçen tî (kılıç) kelimesi her ne kadar kirpik olarak düşünülebilse de, aslında daha geniş anlamıyla sevgilinin bakışını ve bakışın gönüldeki tesirini ifade eder. Bu durumda genc-i diyâr ejderhayı andıran bir bakışla korunmuş olur:
Genc-i diyârına ne tılısım etti rûzigâr
Kim tiın ejdehâsı ona pâs-bân imiş (K 26/12)
Şaire göre, sevgilinin diyârı güzellerin bulunduğu bir mekândır. Bu güzellerin gamzeleri fitne çıkarmaktadır. Gamzenin yani yan bakışın fitne çıkarması, klâsik edebiyatımızda zaman zaman karşılaşılan bir durumdur ki, bu da gamzenin en önemli özelliklerinden biridir. Aşaıdaki beyitte de bunun örneğini görüyoruz. Sevgilinin diyârında güzellerin gamzeleri fitne çıkarınca, ney ile tambur da inlemeye başlamıştır. Ney ile tanburun çıkardığı yanık namelerin kaynaı bir yönüyle diyâr-ı yârdaki güzellerin gamzelerinden saçılan fitnelerdir. Beyit bir başka bakış açısıyla deerlendirildiğinde ise, âşığın gamzeden dolayı ney ve tambur gibi inleyişi akla gelir:
Gamze-i hûbân eder ancak diyârında fiten
Nây ile tanbûr eder ancak zamânında enîn (K 23/6)
Bir başka beyitte, hasret ateşiyle yanan, yakası parça parça olmuş hâlini sevgiliye arz etmekle yetinmeyip onu açıkça tehdit eden bir âşık tablosuyla karşılaşmaktayız:
Korkum oldur ki gamından yakamı çâkedeyin
Nâr-ı hasretle diyârını yakam gelmez isen (G 164/4)
Âşık, sevgilinin diyârında dolaşılmadık bir yer bırakmaz. O, sadece sevgilinin diyârında dolaşmakla kalmaz; aynı zamanda hasret ateşiyle döktüğü gözyaşlarıyla da oradaki tüm taşları yıkayarak, tozdan pastan arındırır. Burada sevgilinin diyârı, âşığın gözyaşlarıyla yıkanan bir yer konumundadır:
Diyâr-ı yârda bir seng yoktur
Ki göz yaşında anda zeng yoktur (K 4/13)
3. Şehir
Diyardan sonra en büyük dünyevî mekân olarak zikredilen şehir, Ahmed Paşa’nın “gidelim bâri şehrinden” redifli gazelinde sevgiliye sitem dolu ifadelerle anlatılır. Gazel; sevgilinin ayrılığına sabredemeyen âşığın kırık bir gönülle sevgilinin şehrini terk etme isteğinin dile getirildiği matla beytiyle başlar:
Firâk-ı yâra sabr olmaz gidelim bâri şehrinden
Gönül çün sındı cebr olmaz gidelim bâri şehrinden (G 232/1)
Sevgilinin güzelliğine sonsuz bir sevgiyle balanmasına karşın istediği ilgiye göremez:
Güzellik sende gâyetde sevük bende nihâyetde
Çü fikrin yok re’âyetde gidelim bâri şehrinden (G 232/2)
Sevgilinin şehrinde bulunduğu süre içerisinde âşığın kısmetine, kebap olan bir gönül ve şarap gibi kırmızı akan gözyaşları düşmüştür. Gönlün iyice harap olmasıyla âşığa sevgilinin şehrinden gitmekten başka yol görünmemektedir:
Dil odundan kebâb oldu gözüm yaşı şarâb oldu
Gönül mülki harâb oldu gidelim bâri şehrinden (G 232/5)
Gazelin diğer beyitlerinde de benzer sitemlerin peş peşe sıralandığı görülür. Şunu da ifade etmeliyiz ki bu sitemler, âşığın sevgilinin şehrini terk edeceği anlamına gelmez. O, sadece hâlini sevgiliye arz ederek meded bekler. Sevgilinin cevr ü cefası ne kadar çok olursa olsun, gönlü ne kadar yanarsa yansın şehri terk edecek değildir. Çünkü geceleyin, sevgilinin şehrini aydınlatmak için mum yerine âşığın âhının ateşi/ışığı gereklidir:
Subha dek şehrinde ol mâhın ziyâ-bahş olmaga
Şu’le-i âhım yeter şem’-i şebistân olmasın (G 251/10)
4. Kûy
Divanda sevgilinin mekânı ile ilgili olarak kullanılan diğer bir kelime “kûy”, yani köydür. Kûy; örneklerde de görüleceği üzere, kimi zaman tek başına veya kimi zaman da ele aldığımız diğer bazı kelimelerle birlikte kullanılarak sevgilinin mekânını ifade eder. Bu manada kûy, geniş ve genel bir mekânın karşılığıdır.
Ahmed Paşa’ya göre sevgilinin köyünü uzaktan da olsa görmekle veya bizatihi köye gitmekle gönüldeki sevgili arzusu eksilmez. Cennete gelen kişi, nasıl Cemâlullah’ı görmek isterse, âşık da cennete benzeyen sevgilinin köyüne gelince dîdârı görmek ister:
Kûyunu görmekle dilden zâ’il olmaz şevk-i yâr
Kâni’ olmaz cennet-i firdevse dîdâr isteyen (G 226/4)
Aşağıdaki beyitte sevgilinin köyüne varmak ve orada toprak olmak isteyen bir âşık vardır. O toprağın tozlarını da sabâ rüzgarı sevgiliye iletecektir:
Bilmezem ki nice varam kûyuna dil-dârımın
Ben meğer toprak olam ilte sabâ gerdim benim (G 210/5)
Âşık, sevgilinin köyünde, sevgiliye ulaşma yolunda tek de değildir; arada “rakip” vardır. Ancak, sevgili gönül için bir gül bahçesi olunca rakip de o gül bahçesindeki dikenler hükmündedir. Dikenden dolayı gül bahçesinden ayrılmak, âşığa yakışmaz:
Kûyundan anun gitme rakîbi görüp Ahmed
Cân gülşenidir kaçma anun hâr u hasından (G 235/7)
5. Mahalle
Mahalle, sevgiliye ait bir mekân olarak birkaç beyitte geçmektedir. Bu beyitlerde âşık, ettiği efgânlardan dolayı mahallenin köpeklerinin kendisinden incindiğini söyler:
İncinir benden mahallen itleri
Ettiğim efgân elinden el-gıyâs (G 23/4)
Diğer beyitte ise, mahallenin köpeklerinin ayaklarının tozları bile en güzel amberden daha kıymetli tutulmuştur. Bu da, âşığın sevgiliye verdiği önemi göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir:
Mahallen itlerinin hâk-i pâyın
Bulanlar anber-i sârâya vermez (G 121/4)
6. Gülşen
Gül bahçesi manasına gelen gülşen, sınırları içerisindeki bitkilerin güzelliği ve sevgiliyle teşbih ve istiare yönleriyle ilişkilendirilmesiyle klâsik edebiyatın temel mekânlarından birisidir. Divan’da sevgilinin köyünde bulunan gülşen, âşığın birkaç gün kalmak istediği, ancak gereken izni alamadığı bir mekân olarak anılmaktadır:
Düştü durdu komadı yoluna gitmeğe beni
Eledi bir iki gün gülşen-i kûyunda şehâ (G 9 / 3)
7. Ka’be / Beytü’l-Harâm / Harem
Ka’be, Beytü’l-Harâm ve Harem; Ahmed Paşa Divanı’nda bazen tek başına, bazen de başka kelimelerle birleşerek sevgilinin mekânını anlatmada kullanılan kutsî kavramlardır.
Tavaf edilen Ka’be’ye ihtiramda bulunulur. Âşık da sevgilinin bulunduğu bu mek’ânı tavaf eder. Tavaf çıplak ayakla yapılır ve âşık da bu geleneğe uyar. Rakibi gayr-ı Müslime benzeterek Ka’be gibi olan sevgilinin bu mekânına sokmak istemez. Ka’be’nin yolları veya etrafı dikenlerle doludur. Fakat, nasıl gerçek mümin için bu dikenler veya vermiş olduğu ezalar aşk dolayısıyla zevk mahiyetini alırsa, âşık için de sevgilisinin mekânında görülen her diken veya onun orada bulunmasını önleyecek her güçlük, ya aksine kolaylık hâlini alır ya da zevk verir (Tolasa 1973, s. 302). Şairin bu yaklaşımı, aşkın ve sevgilinin kutsiyetini ortaya koymakla birlikte âşığın da kutsî bir yolda yürüdüğünü gösterir. Âşık için sığınılacak tek yer sevgilinin köyünde bulunan Ka’be’nin haremidir ve başka bir yere secde etmek de âşığa haramdır:
Harîm-i Ka’be-i kûyun yeter penâh bana
Harâm ola dahi bir gayrı secde-gâh bana (G 4 / 1)
Diğer bir beyitte, Merve ve Safâ gibi Ka’beyle ilgili iki kavram kullanılarak sevgilinin kapısının Kabe’ye benzetildiğini görmekteyiz:
Ey kasr-ı ruh-perver ü v’ey tak-ı dil-güşâ
Merve hakkıyçün oldu kapın Ka’be-i Safâ ( K 42/1)
Âşığın sararmış yüzünden akan gözyaşının sevgilinin kapısına ulaşması için ondan yardım istenen aşağıdaki beyitte, mekân Ka’be’nin Harem’ine benzetilmektedir. Gözyaşı aktığında Ka’beye altından bir oluk gerekeceği için âşık, sararmış yüzünün bu görevi ifa edeceği inancındadır:
Bulsun kapına ko ruh-ı zerdimden eşk râh
Zirâ harîm-i Ka’beye zer nâv-dân gerek (K 166/7)
Aşağıdaki beyitte, Harem kelimesi kûy ve kapı kavramlarıyla birlikte kullanılmaktadır. Âşık, sevgilinin köyünü dolaştıkça kapısını öpmektedir. Şair bu durumu, Ka’be’yi tavaf edenlerin Ka’be’nin kapısını ve duvarlarını öpmesiyle eşdeğer tutmakta ve sevgilinin mekânını Ka’be’ye teşbih etmektedir:
Ahmed öper kapını kûyunu devr ettikçe
Ki tavâf-ı Harem içre der ü dîvâr öpülür (G 40/5)
Söz konusu mekân Ka’be olunca, burasıyla ilgili kavramların da zikredilmesi gerekecektir. Bu sebeple “Lebbeyk, Beytü’l-Harâm (Ka’be), Safâ, sa’y ve harâm” gibi Ka’be ile ilgili kavramlara yer verilerek sevgilinin kapısının Ka’be’ye benzetildiği görülmektedir. Dinî bir gelenek olarak hac esnasında, Ka’be’nin etrafında tavaf sırasında “Lebbeyk” sesleri yükselir. Lebbeyk: “sana geldim, emret Yâ Rabbi!” anlamındadır. Sa’y ise, hacıların Safa ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gidip gelmelerini anlatan bir kavramdır. Bir de Ka’be’nin önünde harîm denen bir yer vardır ki buraya girmek haramdır. Şair; bütün bu kavramları bir arada kullanarak Ka’be’ye benzettiği gelmek isteyenler için, sevgilinin kapısının haram kılınmasını istemektedir:
Ka’be kapın Safâsına lebbeyk uranların
Beytü’l-Harâma sa’yi var ise harâm ola (G 5/2)
Sevgilinin köyünün Ka’be’ye benzetildiği bir başka beyitte, âşığın en büyük düşmanlarından birisi olan rakîbin Müslüman olmadığı için sa’y etmeye de hakkının bulunmadığına işaret edilir. Çünkü, ancak ona layık olan birisi sevgilinin Ka’be’ye benzeye köyüne gitmeli ve sa’y etmelidir. Bu kişi de şüphesiz, âşıktır:
Ka’be-i kûyun tavâfına ne sa’y eyler rakîb
Mekkeye varmak revâ mıdır Müselmân olmayan (G 227/6)
Âşık, sevgilinin Ka’be’ye benzeyen kapısında beklemeyi, adeta onun muhafızlığını yapmayı hak etmektedir. Ancak bu işe başka talipler de vardır. En doğrusu, sevgilinin kapısını beklemeye kim layıksa onun beklemesidir. Çünkü, âşık var iken varken Ebû Leheb’in Ka’be’nin muhafızlığını yapması doru değildir. Beyitteki “Ahmed” kelimesi tevriyeli olarak Hz. Peygamber olarak da düşünülebilir. Bu durumda âşık, Hz. Peygamber; ayârda Ebû Leheb olmaktadır:
Ayâr kapın Ka’besini beklemesin kim
Ahmed var iken hâfız ana Bû-leheb olmaz (G 115/8)
Ka’be ile ilgili aldığımız son örnek beyitin birinci mısraında âşık, sevgilinin Ka’be’ye benzeyen köyünü hayal ederken la’l gibi kıpkırmızı gözyaşı döktüğü dile getirilmektedir ki bu kanlı gözyaşı demektir. kinci mısrada geçen Beyt-i Ma’mûr, yedinci kat semâda Ka’benin hizasında bulunan gök ehlinin tavaf mekânıdır. Şair, dökülen kanlı gözyaşının, Beyt-i Ma’mûr’un üzerine yakuttan bir oluk olacağını söylemektedir:
Ka’be-i kûyun hayâlinde bu çeşm-i la’l-bâr
Beyt-i Ma’mûr üstüne yâkûttan mîzâb olur (G 90/6)
8. Dergâh
Dergâh, Farsça “kapı” anlamına gelen “der” kelimesi ile bazı kelimelere eklenerek mekân ismi yapan “gâh/geh” edatının birleşmesiyle oluşmuştur. Bu şekilde dergâh kelimesi ilk anlam olarak kapı yeri, kapı önü demektir. Ancak dergâhın özellikle tasavvufta esas kullanıldığı anlam ise tekkedir. Zamanla bu kelime; “Dergâh-ı İlâhî” ve “dergâh-ı izzet” (Allah’ın katı); dergâh-ı âlî (padişah kapısı) örneklerinde görüldüğü üzere başka kelimelerle bir tamlama oluşturarak farklı anlamlarda da kullanılmıştır. Mesela Sultan Bayezid’in methinde yazılan bir kasidede dergâh kelimesinin, padişahın yüce katı anlamında kullanıldığını görüyoruz:
Arûs-ı devletin olmazdı mübtelâsı bu halk
Sevâd-ı der-gehin olmasa rûy-i şevkete hâl(K 22 / 14)
Aşağıdaki beyitte âşık, hac vazifesini yerine getirmek için sevgiliden himmet beklemektedir. Haccın edasının şartlarından biri de Kabe’yi tavaftır. Tavaf olmadan hac eda edilmiş sayılmaz. Âşıkların kıblesi (Kabe’si) ise sevgilinin bulunduğu mekândır, hatta sevgilidir. Dolayısıyla âşığın, haccını eda edebilmesi için sevgilinin mekânına (dergâhına) gitmesi gerekmektedir:
Dedim ki Ahmed bendene bir himmet et haccetmege
Ol kıblesi âşıkların dediki gel der-gâhıma (G 289/8)
Âşık, sevgilinin dergâhında bir nefes alacak kadar bile kısa bir süre kapıcı olmayı, padişahlık tacını başına takmaya tercih eder. Burada brahim Edhem-vârî bir yaklaşım söz konusudur:
Tâc-ı Husrevden geçerdim görse idim bir nefes
Kullarında der-geh-i âlîde der-bân olduğum (G 212 / 4)
9. Ev
Mekânla ilgili kavramlar içerisinde en az kullanılanlarındandır. Âşık, sihir bilmesi durumunda gümüş bir süpürge olup, sevgilinin evine yüz sürmeyi (evini süpürmeyi) hayal eder. Çünkü, yüzünü süreceği her yerde sevgilinin ayak izleri vardır:
Sihr bilsem bir gümüş cârûb ederdim kendimi
Yüz sürerdim şol eve dâ’im ki cânân andadır (G 42/2)
10. Kapı ( Der / Bâb)
Kapı; sevgilinin hareminin iptidasıdır ve Farsça “der”, Arapça “bâb” kelimeleriyle de karşılanır. Ahmed Paşa’nın sevgilinin kapısıyla ilgili çok geniş bir hayal dünyası kurduğu görülür. Klâsik edebiyat kültürü çerçevesinde bazı şairlerde de gördüğümüz bu hayal dünyası dışında orijinal teşbihlerin ve tasavvurların da beyitler arasına nakşedildiğini söylemek mümkündür. Sevgilinin kapısı, âşığın sürekli gözyaşı döktüğü ve lütuf ve ihsan beklediği bir mekândır.
Genel olarak sevgilinin kapısı; âşığın, gözyaşları eşliğinde dertlerini anlattıkları bir mekândır. Elinde duadan bir kâse bulunan âşık, bir dilenci gibi sevgilinin kapısını çalar ve ondan ihsan bekler, lütuf dilenir. Âşığın bu kapıyı bırakıp başka bir yere gidecek takati yoktur; ayağı bağlanmıştır. Zaten gitmek de istemez. Onun vazifesi, altın (zer) gibi kıymetli gözyaşlarını, sevgilinin kapısına saçmaktır. Âşığın gözyaşlarının altın gibi kıymetli olmasının yanında, çehresinin de altın renginde olduğu ifade edilir. Bunun sebebi ise, ağlayıp inlemekten yüzünün sararmasıdır:
Uş kâse-i niyâz ile geldim kapına kim
Deryûze-i nevâl-i atân eyleyem senin (K 6/4)
Ahmedin tâkati yok k’ede kapından seferi
Ayağı balı durur gidemez ey yâr dahi (G 301 / 8)
Yoluna dîde-i uşşâk güher-hîzoluban
Kapına çehre-i uşşâk zer-efşân yaraşır(G 45/2)
Sevgilinin kapısına altın saçma işi, âşık varken başkasına düşmez. Güneşin de altın (gibi ışıklarını) saçtığını gören âşık, kapının güneşin hararetinden yanma ihtimaline engel olmak için canını feda etmeye hazırdır. Sevgiliyi güneşin ışıklarından bile kıskanan bir âşıktan da başkası beklenmez:
Kapına zer saçtığıyçin mihr inen germ olmasın
Cân nisâr etmek anı gördükçe kârımdır benim (G 209/4)
Sevgili, kolay kolay kapıdan kendini göstermez. Bir kıyamet alâmeti olarak tasavvur edilen bu hadisenin tahakkuku hâlinde, sevgiliyi görme fırsatı yakalayan âşığın biraz da mutluluk gözyaşlarına hâkim olamaması gayet tabiîdir:
Kâmetin çıktı kapından oldu gözyaşı revân
San kıyâmet koptu gökten ahter-i tâbân yağar (G 35/7)
Aşağıdaki beyitte güzelliğiyle meşhur olan Hz. Yûsuf’un, sevgilinin kapısına kul edildiğini görürüz:
Eğer ol Yûsuf-ı Mısrı bu şâhın yüzünü görse
Kapısında kul olaydı geçeydi kendi çağından (G 255/5)
Sevgilinin kapısında istenmeyen bir tip vardır ki, bu da daha önce geçtiği üzere âşığın en büyük düşmanı olan rakîptir. Bu bağlamda âşık, sadece kendisinin hak ettiğini düşündüğü sevgilinin kapısından rakîbin kovulmasını talep eder. Sevgilinin kapısı bir cennettir ve cennette iftiracı birisinin (rakîbin) olması düşünülemez:
Sür kapından rakîb-i gammâzı
Lâyık olmaz behişte bühtâncı (G 300/6)
Rakîbi kapıdan kovulunca, kendisine mekân edinmek için âşığın gerekçeleri de hazırdır: O, hem yetimdir hem de dilenci… Acınası bir hâlde bulunan âşığa merhamet etmek, onu kapıdan kovmamak gerekir:
Ahmedi gözden salıp sürme kapından yaşların
Sâ’ili mahrûm edip eytâmı mabûn eyleme (G 276/7)
Beyitteki “sürme” kelimesi; çok ağlamaktan dolayı hastalanan, hatta kör olan âşığın gözleri için şifa sayılan sevgilinin kapısının toprağı olarak da düşünülmelidir. Bu toprak, âşık için gözlerine sürebileceği en kıymetli sürmedir.
Âşığın kapıda bir dilenci oluşuyla ilgili benzer beyitlerden birinde, yine gözyaşıyla sevgilinin kapısına yüz süren bir âşık portresi karşımıza çıkar. Sevgilinin lütfu o kadar geniştir ki, dilencileri kapısından asla kovmaz:
Gözyaşı ile yüz sürer eşiğine Ahmed
Sâ’illere lutfun kapısından ola mı red (G 29/7)
Âşığın, sadakatini ve balılığını ispat etmesi için sevgilinin kapısında köle olduğunu göstermesi gerekir. Eğer Kur’ân üzerine yemin etmek gerekirse, sevgilinin mushafa benzeyen yüzü bunun için yeterlidir:
Kapına kul oldum deyu Ahmed öpüp and içmege
Mushaf yüzünde yazılan şol Âyet-i Rahmânı sun (G 223/8)
Âşığın, sevgiliden talepleri bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Sevgilinin yay gibi kaşlarına ve gamzesine canını kurban etmek için hazırdır ve sadece emir beklemektedir:
Gel ey kemân ebrûsuna kurbânlar olduğum iriş
Ol gamze-i bîmâr için kapında kurbân et beni270/317/4
Yukarıda sevgilinin kapısının, âşığın derdini anlattığı bir mekân olduğunu söylemiştik. Âşık, derdini sadece anlatmakla kalmaz, gözyaşlarıyla yazmaya da çalışır. Ancak durumu vahimdir; gece gündüz anlattığı derdinin ayrıntısına henüz girememiş, sadece genel hatlarıyla özetleyebilmiştir:
Eşkim kapında derdimi her dem yazar velî
Tafsîl ile yazılmadı ol mâ-cerâ henüz (G 118/8)
11. Eşik / Âsitân
Eşik veya âsitân, sevgilinin haremine ulaşmada sınırdır. Âşık için kapıyı açmak, eşiği atlamak tahakkuku mümkün görünmeyen bir hayaldir. Âşık, eşikte sevgilinin yüceliğini ve kudretini görürken, kendi acziyetini ve fakriyetini idrak ile hâlini ona arz eder. Eşik, sevgiliye uzak ya da yakın olmanın tam ortasıdır. Bir başka deyişle eşik; vuslatla hicran arasında bir nokta; sevgiliye ulaşmada son adımdır. Ancak klâsik şiirimizde son bir adımla bu noktayı aşan da yoktur.
Eşikle ilgili Divan’da karşılaştığımız belli başlı düşünce, hayal ve tasavvurlar şu şekildedir: Öncelikle sevgilinin eşiği, âşık için büyük bir devlet (saadet, bereket)tir. Çünkü, eşikte sevgilinin yüzünü görmesiyle âşığın başına gün doacaktır. Gün, güneş demektir. Başına güneş doğması; hem zihninin aydınlanması hem de “başına güneş geçmesi” anlamındadır. Böylece; kendinde olmayan âşığın iyice kendini kaybetmesinin alameti zuhur edecektir, zaten onun istediği de budur:
Gördüm kapında yüzünü gün dodu başıma
Bildim ki devletim benim ol âsitân imiş (K 26/4)
Çünkü eşikten ayrılanın gökte yıldızı olmayacak, cihanın padişahından uzak bir halde, mutsuz bir şekilde yaşayacaktır:
Eşiğinden ayrılanın gökte yoktur yıldızı
Bî-sa’âdetdir olan şâh-ı cihânından ırak (G 147/2)
Âşığın kısmeti, eşikte cevr ü cefa çekmektir. Sevgili, naz edip bîgâne davranınca, âşığın başına gökten sayısız taş yağar. Âşığa da talihine ağlamak düşer:
Eşiğinden Ahmedin cevr ü cefâdır mansıbı
Bu ne tâli’dir ki gökten seng-i bî-pâyân yağar (G 35/9)
Cevr ü cefa içindeki âşığın kanlı gözyaşları sevgilinin yollarını yıkarken, kirpiklerinin görevi de eşikte süpürge olmaktır:
Bu kanlı yaşım yollarına âb-zen olup
Kirpiklerim eşiğine cârûb olacaktır (G 44/4)
Gözden dökülen kanlı yaşlar, artık bir sel boyutuna ulaşmış; âşıkta sabır ve tahammül kalmamıştır:
Her dem gözümden eşiğine seyl-i hûn gider
Sabr u karâr dilden ü cândan sükûn gider (G 74/1)
Âşık eşiği bırakıp gitse, hatta bunu düşünse, sabah rüzgârı onu alıp tekrar getirecektir. Çünkü âşık, artık sabah rüzgârına bile direnemeyecek kadar zayıf ve güçsüzdür. Bu beyitte, “bâd-ı sabâ” kavramından âşığın sabaha kadar sevgilinin eşiğinde beklediği de anlaşılmaktadır:
Fikr ederdim ki gidersem eşiğinden sanemâ
Beni bu za’fım ucundan yine döndüre sabâ (G 9/ 1)
Eşikle ilgili sevgiliyle âşık arasında birtakım diyaloglara şahit olunmaktadır. Âşık, muhtemelen bir müddet eşikten uzak kalmış ve mazeret olarak hasta olduğunu öne sürmüştür. Ancak, eşikte görünmese de alayıp inlemesi çok uzaklardan sevgilinin kulağına ulaşmıştır:
Hastayım varmadığım oldur dedim eşiğine
Dedi sen gelmezsin ammâ nâle vüzârın gelir (G 97/5)
Sevgili, âşığa eşiğinde bulunmasının iznini de vermiştir. Ancak bir şartı vardır: eşikte dolaşan köpekleriyle dostluk kurması. Âşık için bu bile büyük bir lütuf ve ihsandır:
İtlerimle eşiğimde âşinâ olsun demiş
Ömrü çok olsun ki bana lutf edip i’zâz eder (G 98/2)
12. Cennet / Ravza / Makâm-ı Mahmûd
Ahmed Paşa, sevgilinin bulunduğu mekânı anlatmak için dünyevî kavramlarla iktifa etmez; cennet, ravza, makâm-ı Mahmûd gibi ahiret hayatına ilişkin mekânları kullanarak hem sevgiliye hem de duyduğu aşka kutsiyet atfeder.
Demler gelir ki cennet-i kûyında dilberin
Eşkim cevâhiriyle olur her civârla’l(K 12/7)
Sevgilinin köyünün, “cennet-i kûy” tamlamasıyla cennete benzetildiği bu beytin manasını iki şekilde düşünmek mümkündür: Birincisi; bir Müslüman dünyada cennete layık bir kul olmak için ibadet eder, İlâhî emirleri yerine getirir. Cennet, onun dünyada işlediği amellerin karşılığıdır. kincisi ise; cennet, Cemâl’in (hakiki sevgilinin) görüleceği yerdir. Âşık için sevgilinin cennete benzeyen köyünde bulunmak büyük bir şereftir. O, her fırsatta sevgiliye daha yakın olmanın (visâl/vuslat) hesaplarını yapar. Orada bulunduğu için bir yandan sevinirken, diğer yandan da henüz sevgiliye kavuşamamanın hüznünü yaşar. Bu sebeple âşık bazen öyle gözyaşı döker ki, bu gözyaşları etrafa cevherler saçar; sevgilinin köyünde her taraf la’l olur. La’l, kırmızı bir mücevherdir. La’l kelimesinin
kullanılması, aşk derdiyle dökülen gözyaşlarının kanlı bir hâl alması sebebiyledir. Bu da kesretten kurtulup vahdete ermek için gereklidir.
Ahmed aceb i cennet-i kûyundan olsa dûr
Bilmezlik ile âdem elinden neler çıkar (G 67 / 8)
“Ahmed’in sevgilinin köyünün cennetinden uzak olmasına şaşılmaz; insanın bilmeden elinden neler çıkar/neler gider” şeklinde çevirebileceğimiz beyitte, Âdem kelimesi üzerine iham-ı tenasüp yoluyla hem Hz. Adem, hem de kelimenin anlamı olarak insan kastedilmiştir. Şaire göre Hz. Adem’in, elinde olmadan cennetten çıkmasına şaşırmamak gerektiği gibi, âşığın da sevgilinin cennetinden uzak kalmasını yadırgamamak gerekir. Çünkü, nasıl Hz. Adem’in cennetten çıkarılması onun iradesi dahilinde olmamışsa, âşığın sevgilinin cennetinde bulunmaması da arzu ettiği bir şey değildir.
Ahiret hayatına ilişkin diğer bir mekân olan ravza; “bahçe, sulu yer, bostan, çimenlik” gibi anlamlara gelse de, kavramsal olarak cennet bahçesi demektir. Pek çok klâsik edebiyat şairi gibi Ahmed Paşa da, genel olarak bu kavramı benzer anlamlarda kullanmaktadır:
Redd etme kim niyâzıma âmin eder melek
Ravzan önünde çünkü du’âneyleyem senin (K 6/4)
Tasavvufî inanışa göregerçek müminler, cennet değil didar (cemâl-i lâhî) isterler. Âşık da sevgilisini görmek ister, onun mahallesini görmekle tatmin olmaz. Bu bakımdan sevgili dîdâr iken, kûy da cennet halini alır (Tolasa 1973, 302) Ravza, cennet bahçelerinden bir bahçedir; âşık için cennet olan sevgilinin mekânı içinde bir bölümdür. Yukarıdaki beyitte sevgilinin ravzasının önünde dua eden bir âşık görülmektedir. Âşığın duasının mahiyeti vuslata erme talebiyle ilgilidir. Âşık dua ettikçe melekler de: “âmin” diyeceklerdir. Melekleri duasına ortak eden âşık, bu vesileyle sevgili tarafından reddedilmeme ümidi taşır.
Bir başka beyitte sevgilinin bulunduğu mekân, makâm-ı Mahmûd’a benzetilmektedir. Makâm-ı Mahmûd; övülen, derecesi yüksek olan makam demektir ve Hz. Peygamber’in kıyamet günü şefaatte bulunacağı makamdır. Âşığın burayı mesken edinmek isteyişi, sevgilinin mekânına atfedilen kutsiyetin farklı bir ifadesidir:
Yeridir edinse mesken Ahmed
Kûyunda k'odur Makâm-ı Mahmûd (G 30 / 5)
Sonuç
Konuyla ilgili olarak yukarıda zikredilenler haricinde onlarca örnek beyit vardır. Fakat, mevcut örneklerin Divan’daki sevgilinin mekânına ait kavramları ve bu kavramların şair tarafından kullanılış şekillerini ortaya koyması bakımından yeterli olduğu kanaatindeyiz.
Genel olarak Klâsik edebiyatımızda, özelde de Ahmed Paşa Divanı’nda çoğu zaman şiirin merkezinde yer alan sevgiliye ait her unsur gibi mekân da önemli bir yer tutmaktadır. İçerisinde sevgiliyi barındırması bakımından kıymet verilen mekânlar, âşığın hâl-i pür-melâlini arz etmede bir vasıta olarak görülmüştür. Diğer pek çok şairde de karşılaşılabilen sevgiliye ait mekânlarla ilgili kavramların, Ahmed Paşa’nın geniş muhayyile kuvvetiyle zaman zaman orijinal düşünce, tasavvur ve ifadelerle mısraların arasına ustaca yerleştirildiğini söylemek mümkündür.
KAYNAKÇA
Ahmed Paşa (1992). Divan, (hzl: Ali Nihad Tarlan), Ankara: Akça Yayınları.
TOLASA, Harun (1973). Ahmed Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara: Atatürk Üniversitesi Yayınları.
Muhammet KUZUBA
Duygu GÜNER
Giriş
Klâsik Türk şiirinde, şairin/âşığın hayal dünyasında genel bir sevgili tasavvuru vardır. Güzellik ve estetik timsali olarak aktarılan sevgili, dış görünüş bakımından tabiattaki varlıklara ait zikredilebilecek en güzel benzetme yönleriyle birlikte anılırken; bunların âşık üzerindeki yansımalarını ve etkilerini dile getiren beyitlerin sayısı on binlercedir. Sevgilinin fizikî güzelliklerinin anlatıldığı bu beyitler dışında cilvesi, işvesi, nazı, âşığa ilgisizliği, cevr ü cefâ kaynağı oluşu vb. özellikleri klâsik edebiyat şairlerinin üzerinde sıkça kalem oynattıkları hususlardandır.
Güzellik unsurlarının tesirlerinin yanında sevgilinin manevî davranış ve tavırlarıyla acınası bir görünüm arz eden ve kendinden geçen âşık, sevgiliye kavuşma arzusunu daima taze ve zirvede tutmasıyla aşkının büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Elest bezminde büyüsüne kapıldığı sevgilinin visaline mazhar olmak için girdiği mücadeleler, onu liyakat sahibi bir âşık yapmakla birlikte, orada verdiği söze sadakatini ispat için birer vesiledir. Onun için hayat, sevgiliye yakın olmakla kıymet kazanır. Bütün hayatı hicran ülkesinden vuslat diyarına yolculukla geçer. Sevgiliye dorğu attığı her adımla mutlu olur, huzur bulur. Hâlini arz etmek üzere eline divitini alır, Mecnûn’la boy ölçüşecek seviyede olduğunu paylaşır.
Mezkur mertebeye gelmiş bir âşık için sevgiliye ait olan ya da ondan izler taşıyan her şey kıymetlidir. Bu bağlamda sevgiliye yaklaşmada önemli bir merhale olan mekân, âşık için kutsî ve hayatîdir. Sevgiliye ait mekâna ve hatta mekânda bulunan varlıklara yaklaşımını ifade ederken kurguladığı dünya, âşıkla sevgili arasındaki duygusal irtibatı salayan bir köprü gibidir. Âşık; mekânda bulunan varlıkların, gözündeki ve gönlündeki karşılığını dillendirmekle hem sevgiliye arz-ı hâl eder hem de bununla teselli bulur. Kendi kendine çözümler üretir, çareler önerir. Sevgilin mekânı âşık için sığınılacak tek yerdir. Sevgili ister ilâhî ister beşerî olsun, bu durum değişmez. Sevgilinin haricinde bir büyüğe yazılan ve övgü içeren kasidelerde de memdûha (övülen) yine benzer düşüncelerle yaklaşılır.
Klâsik edebiyatta çeşitli kavramlarla ifade edilen sevgilinin mekânına ait unsurlar, âşığın dünyasında farklı çağrışımlar oluşturarak mısralarda yer almaktadır. Genel olarak klâsik edebiyat şairlerinin konuya yaklaşımlarına örneklik teşkil etmesi bakımından çalışmamızda 15. yüzyıl şairlerinden Ahmed Paşa Divanı’nda1 sevgilinin mekânına ait unsurların işlenişinde kullanılan düşünce, hayal ve tasavvurlar ve bu meyandaki kavram dünyası ele alınacaktır.
Ahmed Paşa Divanı’nda; gönül, Ka’be, kıble, harem, ravza, dergâh, kûy, diyâr, gülşen, şehir, mahalle, ev, kapı, eşik vb. kelimeler sevgilinin mekânını ifade etmek için kullanılan belli başlı kavramlardır. Bunların, bazen müstakil olarak ele alındığı, bazen birkaçının bir araya getirilerek tamlama oluşturulduğu veya aynı beyit içerisinde birbirleriyle anlamsal ilişki kurularak kullanıldığı görülmektedir.
Çalışmada; tespit edilen bu kavramlar ve bunlar etrafında oluşturulan düşünce, hayal ve tasavvur dünyası on iki başlık halinde incelenmiştir:
1. Gönül / Dil
Sevginin menbaı ve merkezi olan gönül ya da dil; genellikle farklı bir varlık gibi mütalaa edilir. Âşığın, tecrid sanatını kullanarak zaman zaman gönlüyle konuşup dertleştiği, hatta ona nasihatler ettiği görülür. Sevgilinin mekânı bağlamında düşünüldüğünde dikkat çekici tasvirler ve tahayyüllerin ortaya konulduğunu söylemek mümkündür. “Ben hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” mealindeki kutsî hadis sebebiyle gönül, Ka’be’den daha kıymetli addedilmiştir. Gönül, Yûnus Emre’nin genel tasavvufî inanışı dikkate alarak: “Gönül Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı/ ki cihân bedbahtı / Kim gönül yıkar ise” sözleriyle veciz bir şekilde ortaya koyduğu üzere, genel bir kabulle Allah’ın mekânı olarak düşünülür.
Ahmed Paşa Divan’ında da, sevgilinin en önemli mekânı âşığın gönlüdür. Fakat sevgilinin bu mekânda belirli bir süreç neticesinde yer aldığı görülür. Bu süreç bir savaşta kalenin, şehrin ya da ülkenin fethedilmesine benzer. Klâsik edebiyat düşünce ve hayal sistemi çerçevesinde tahakkuk eden bu süreçte sevgili, avcıya benzeyen gamzesiyle (yan bakışıyla) âşığın gönlüne ok yadırarak saldırır. Bu saldırı, bir avın üzerine yağmur gibi ok yağmasına benzeyecek kadar büyüleyicidir:
Âh kim sayyâd-ı gamzenden dile peykân yağar
Oh nice sihr etti nahcir üstüne bârân yağar(G 35 / 1)
Gamzenin hücumuna sevgilinin diğer bir güzellik unsuru olan zülf de yardım eder. Zülfün saldırısı gönül ve can askerini kırar, parçalar:
Saldı zülfün kim şikest ede dil ü cân leşkerin
Ehl-i islâm üstüne n'ederdi bir bî-din salıb(G 12 / 2)
Karşı koyacak kimse kalmayınca zülf; Mısır ülkesine benzeyen gönüle çadırlarını kurar:
Şâm-ı zülfün çerisi kondu gönül Mısrına kim
Sâye-bânlarla doludur kamu meydân-ı Mısır(G 84 / 2)
Gönül ülkesi, artık teslim edilmeye hazırdır. Çünkü,bu hengamede aşkın gamı da gönderdiği askerlerle gönül ülkesini istila etmiştir ve âşığa merhamet dilenmekten, bir barış teklifinde bulunmaktan başka çare kalmaz:
Rahm eyler isen vakt durur kim gam-ı aşkın
Saldı dil ü cân memleketine sipeh ey dost(G 21 / 3)
Amansız saldırılar karşısında tahammülü kalmayan gönül, malup olur; gönül ülkesini memnuniyetle sevgiliye teslim eder:
Dil mülkün açtı kal'a-i dîn oldu kirpiğin
Şükrâne al bu fetha ki resm-i kadîmdir (G 32 / 9)
Artık bu noktadan sonra gönül ülkesinin hâkimiyetini tamamıyla ele geçiren sevgilinin her sözü bir ferman sayılacaktır:
Ol şeh-i hûbân ki iklîm-i dilin sultânıdır
Her ne der cân üstüne fermânanun fermanıdır (G 106 / 1)
Gönül her ne kadar bu süreçte yorgun düşmüş, virane olmuşsa da üzülmeye gerek yoktur. Madem ki sultan gönlün hakimidir, eninde sonunda burayı imar edecektir:
Çün hayâli tahtısın vîrâne gönlüm gam yeme
Âkıbet ma'mûr olur şol yerler sultân andadır(G 43 / 6)
2. Diyâr
Memleket ve ülke anlamına gelen diyâr, Ahmed Paşa’nın Divanı’nda sevgilinin mekânı olarak kullanılan bir diğer kelimedir. Şair, diğer kavramlarda olduğu gibi, diyârla ilgili olarak çeşitli anlam dünyaları oluşturur.
Klâsik edebiyat kültüründe, hazinelerin ejderhalar tarafından korunduğu inancından hareketle yeni bir hayal oluşturulan aşaıdaki beyitte sevgilinin diyârı bir hazineye (genc-i diyâr) benzetilmektedir. Feleğin yaptığı büyüyle o hazinenin bekçisi sevgilinin kirpikleri (tî) olmuştur. Beyitte geçen tî (kılıç) kelimesi her ne kadar kirpik olarak düşünülebilse de, aslında daha geniş anlamıyla sevgilinin bakışını ve bakışın gönüldeki tesirini ifade eder. Bu durumda genc-i diyâr ejderhayı andıran bir bakışla korunmuş olur:
Genc-i diyârına ne tılısım etti rûzigâr
Kim tiın ejdehâsı ona pâs-bân imiş (K 26/12)
Şaire göre, sevgilinin diyârı güzellerin bulunduğu bir mekândır. Bu güzellerin gamzeleri fitne çıkarmaktadır. Gamzenin yani yan bakışın fitne çıkarması, klâsik edebiyatımızda zaman zaman karşılaşılan bir durumdur ki, bu da gamzenin en önemli özelliklerinden biridir. Aşaıdaki beyitte de bunun örneğini görüyoruz. Sevgilinin diyârında güzellerin gamzeleri fitne çıkarınca, ney ile tambur da inlemeye başlamıştır. Ney ile tanburun çıkardığı yanık namelerin kaynaı bir yönüyle diyâr-ı yârdaki güzellerin gamzelerinden saçılan fitnelerdir. Beyit bir başka bakış açısıyla deerlendirildiğinde ise, âşığın gamzeden dolayı ney ve tambur gibi inleyişi akla gelir:
Gamze-i hûbân eder ancak diyârında fiten
Nây ile tanbûr eder ancak zamânında enîn (K 23/6)
Bir başka beyitte, hasret ateşiyle yanan, yakası parça parça olmuş hâlini sevgiliye arz etmekle yetinmeyip onu açıkça tehdit eden bir âşık tablosuyla karşılaşmaktayız:
Korkum oldur ki gamından yakamı çâkedeyin
Nâr-ı hasretle diyârını yakam gelmez isen (G 164/4)
Âşık, sevgilinin diyârında dolaşılmadık bir yer bırakmaz. O, sadece sevgilinin diyârında dolaşmakla kalmaz; aynı zamanda hasret ateşiyle döktüğü gözyaşlarıyla da oradaki tüm taşları yıkayarak, tozdan pastan arındırır. Burada sevgilinin diyârı, âşığın gözyaşlarıyla yıkanan bir yer konumundadır:
Diyâr-ı yârda bir seng yoktur
Ki göz yaşında anda zeng yoktur (K 4/13)
3. Şehir
Diyardan sonra en büyük dünyevî mekân olarak zikredilen şehir, Ahmed Paşa’nın “gidelim bâri şehrinden” redifli gazelinde sevgiliye sitem dolu ifadelerle anlatılır. Gazel; sevgilinin ayrılığına sabredemeyen âşığın kırık bir gönülle sevgilinin şehrini terk etme isteğinin dile getirildiği matla beytiyle başlar:
Firâk-ı yâra sabr olmaz gidelim bâri şehrinden
Gönül çün sındı cebr olmaz gidelim bâri şehrinden (G 232/1)
Sevgilinin güzelliğine sonsuz bir sevgiyle balanmasına karşın istediği ilgiye göremez:
Güzellik sende gâyetde sevük bende nihâyetde
Çü fikrin yok re’âyetde gidelim bâri şehrinden (G 232/2)
Sevgilinin şehrinde bulunduğu süre içerisinde âşığın kısmetine, kebap olan bir gönül ve şarap gibi kırmızı akan gözyaşları düşmüştür. Gönlün iyice harap olmasıyla âşığa sevgilinin şehrinden gitmekten başka yol görünmemektedir:
Dil odundan kebâb oldu gözüm yaşı şarâb oldu
Gönül mülki harâb oldu gidelim bâri şehrinden (G 232/5)
Gazelin diğer beyitlerinde de benzer sitemlerin peş peşe sıralandığı görülür. Şunu da ifade etmeliyiz ki bu sitemler, âşığın sevgilinin şehrini terk edeceği anlamına gelmez. O, sadece hâlini sevgiliye arz ederek meded bekler. Sevgilinin cevr ü cefası ne kadar çok olursa olsun, gönlü ne kadar yanarsa yansın şehri terk edecek değildir. Çünkü geceleyin, sevgilinin şehrini aydınlatmak için mum yerine âşığın âhının ateşi/ışığı gereklidir:
Subha dek şehrinde ol mâhın ziyâ-bahş olmaga
Şu’le-i âhım yeter şem’-i şebistân olmasın (G 251/10)
4. Kûy
Divanda sevgilinin mekânı ile ilgili olarak kullanılan diğer bir kelime “kûy”, yani köydür. Kûy; örneklerde de görüleceği üzere, kimi zaman tek başına veya kimi zaman da ele aldığımız diğer bazı kelimelerle birlikte kullanılarak sevgilinin mekânını ifade eder. Bu manada kûy, geniş ve genel bir mekânın karşılığıdır.
Ahmed Paşa’ya göre sevgilinin köyünü uzaktan da olsa görmekle veya bizatihi köye gitmekle gönüldeki sevgili arzusu eksilmez. Cennete gelen kişi, nasıl Cemâlullah’ı görmek isterse, âşık da cennete benzeyen sevgilinin köyüne gelince dîdârı görmek ister:
Kûyunu görmekle dilden zâ’il olmaz şevk-i yâr
Kâni’ olmaz cennet-i firdevse dîdâr isteyen (G 226/4)
Aşağıdaki beyitte sevgilinin köyüne varmak ve orada toprak olmak isteyen bir âşık vardır. O toprağın tozlarını da sabâ rüzgarı sevgiliye iletecektir:
Bilmezem ki nice varam kûyuna dil-dârımın
Ben meğer toprak olam ilte sabâ gerdim benim (G 210/5)
Âşık, sevgilinin köyünde, sevgiliye ulaşma yolunda tek de değildir; arada “rakip” vardır. Ancak, sevgili gönül için bir gül bahçesi olunca rakip de o gül bahçesindeki dikenler hükmündedir. Dikenden dolayı gül bahçesinden ayrılmak, âşığa yakışmaz:
Kûyundan anun gitme rakîbi görüp Ahmed
Cân gülşenidir kaçma anun hâr u hasından (G 235/7)
5. Mahalle
Mahalle, sevgiliye ait bir mekân olarak birkaç beyitte geçmektedir. Bu beyitlerde âşık, ettiği efgânlardan dolayı mahallenin köpeklerinin kendisinden incindiğini söyler:
İncinir benden mahallen itleri
Ettiğim efgân elinden el-gıyâs (G 23/4)
Diğer beyitte ise, mahallenin köpeklerinin ayaklarının tozları bile en güzel amberden daha kıymetli tutulmuştur. Bu da, âşığın sevgiliye verdiği önemi göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir:
Mahallen itlerinin hâk-i pâyın
Bulanlar anber-i sârâya vermez (G 121/4)
6. Gülşen
Gül bahçesi manasına gelen gülşen, sınırları içerisindeki bitkilerin güzelliği ve sevgiliyle teşbih ve istiare yönleriyle ilişkilendirilmesiyle klâsik edebiyatın temel mekânlarından birisidir. Divan’da sevgilinin köyünde bulunan gülşen, âşığın birkaç gün kalmak istediği, ancak gereken izni alamadığı bir mekân olarak anılmaktadır:
Düştü durdu komadı yoluna gitmeğe beni
Eledi bir iki gün gülşen-i kûyunda şehâ (G 9 / 3)
7. Ka’be / Beytü’l-Harâm / Harem
Ka’be, Beytü’l-Harâm ve Harem; Ahmed Paşa Divanı’nda bazen tek başına, bazen de başka kelimelerle birleşerek sevgilinin mekânını anlatmada kullanılan kutsî kavramlardır.
Tavaf edilen Ka’be’ye ihtiramda bulunulur. Âşık da sevgilinin bulunduğu bu mek’ânı tavaf eder. Tavaf çıplak ayakla yapılır ve âşık da bu geleneğe uyar. Rakibi gayr-ı Müslime benzeterek Ka’be gibi olan sevgilinin bu mekânına sokmak istemez. Ka’be’nin yolları veya etrafı dikenlerle doludur. Fakat, nasıl gerçek mümin için bu dikenler veya vermiş olduğu ezalar aşk dolayısıyla zevk mahiyetini alırsa, âşık için de sevgilisinin mekânında görülen her diken veya onun orada bulunmasını önleyecek her güçlük, ya aksine kolaylık hâlini alır ya da zevk verir (Tolasa 1973, s. 302). Şairin bu yaklaşımı, aşkın ve sevgilinin kutsiyetini ortaya koymakla birlikte âşığın da kutsî bir yolda yürüdüğünü gösterir. Âşık için sığınılacak tek yer sevgilinin köyünde bulunan Ka’be’nin haremidir ve başka bir yere secde etmek de âşığa haramdır:
Harîm-i Ka’be-i kûyun yeter penâh bana
Harâm ola dahi bir gayrı secde-gâh bana (G 4 / 1)
Diğer bir beyitte, Merve ve Safâ gibi Ka’beyle ilgili iki kavram kullanılarak sevgilinin kapısının Kabe’ye benzetildiğini görmekteyiz:
Ey kasr-ı ruh-perver ü v’ey tak-ı dil-güşâ
Merve hakkıyçün oldu kapın Ka’be-i Safâ ( K 42/1)
Âşığın sararmış yüzünden akan gözyaşının sevgilinin kapısına ulaşması için ondan yardım istenen aşağıdaki beyitte, mekân Ka’be’nin Harem’ine benzetilmektedir. Gözyaşı aktığında Ka’beye altından bir oluk gerekeceği için âşık, sararmış yüzünün bu görevi ifa edeceği inancındadır:
Bulsun kapına ko ruh-ı zerdimden eşk râh
Zirâ harîm-i Ka’beye zer nâv-dân gerek (K 166/7)
Aşağıdaki beyitte, Harem kelimesi kûy ve kapı kavramlarıyla birlikte kullanılmaktadır. Âşık, sevgilinin köyünü dolaştıkça kapısını öpmektedir. Şair bu durumu, Ka’be’yi tavaf edenlerin Ka’be’nin kapısını ve duvarlarını öpmesiyle eşdeğer tutmakta ve sevgilinin mekânını Ka’be’ye teşbih etmektedir:
Ahmed öper kapını kûyunu devr ettikçe
Ki tavâf-ı Harem içre der ü dîvâr öpülür (G 40/5)
Söz konusu mekân Ka’be olunca, burasıyla ilgili kavramların da zikredilmesi gerekecektir. Bu sebeple “Lebbeyk, Beytü’l-Harâm (Ka’be), Safâ, sa’y ve harâm” gibi Ka’be ile ilgili kavramlara yer verilerek sevgilinin kapısının Ka’be’ye benzetildiği görülmektedir. Dinî bir gelenek olarak hac esnasında, Ka’be’nin etrafında tavaf sırasında “Lebbeyk” sesleri yükselir. Lebbeyk: “sana geldim, emret Yâ Rabbi!” anlamındadır. Sa’y ise, hacıların Safa ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gidip gelmelerini anlatan bir kavramdır. Bir de Ka’be’nin önünde harîm denen bir yer vardır ki buraya girmek haramdır. Şair; bütün bu kavramları bir arada kullanarak Ka’be’ye benzettiği gelmek isteyenler için, sevgilinin kapısının haram kılınmasını istemektedir:
Ka’be kapın Safâsına lebbeyk uranların
Beytü’l-Harâma sa’yi var ise harâm ola (G 5/2)
Sevgilinin köyünün Ka’be’ye benzetildiği bir başka beyitte, âşığın en büyük düşmanlarından birisi olan rakîbin Müslüman olmadığı için sa’y etmeye de hakkının bulunmadığına işaret edilir. Çünkü, ancak ona layık olan birisi sevgilinin Ka’be’ye benzeye köyüne gitmeli ve sa’y etmelidir. Bu kişi de şüphesiz, âşıktır:
Ka’be-i kûyun tavâfına ne sa’y eyler rakîb
Mekkeye varmak revâ mıdır Müselmân olmayan (G 227/6)
Âşık, sevgilinin Ka’be’ye benzeyen kapısında beklemeyi, adeta onun muhafızlığını yapmayı hak etmektedir. Ancak bu işe başka talipler de vardır. En doğrusu, sevgilinin kapısını beklemeye kim layıksa onun beklemesidir. Çünkü, âşık var iken varken Ebû Leheb’in Ka’be’nin muhafızlığını yapması doru değildir. Beyitteki “Ahmed” kelimesi tevriyeli olarak Hz. Peygamber olarak da düşünülebilir. Bu durumda âşık, Hz. Peygamber; ayârda Ebû Leheb olmaktadır:
Ayâr kapın Ka’besini beklemesin kim
Ahmed var iken hâfız ana Bû-leheb olmaz (G 115/8)
Ka’be ile ilgili aldığımız son örnek beyitin birinci mısraında âşık, sevgilinin Ka’be’ye benzeyen köyünü hayal ederken la’l gibi kıpkırmızı gözyaşı döktüğü dile getirilmektedir ki bu kanlı gözyaşı demektir. kinci mısrada geçen Beyt-i Ma’mûr, yedinci kat semâda Ka’benin hizasında bulunan gök ehlinin tavaf mekânıdır. Şair, dökülen kanlı gözyaşının, Beyt-i Ma’mûr’un üzerine yakuttan bir oluk olacağını söylemektedir:
Ka’be-i kûyun hayâlinde bu çeşm-i la’l-bâr
Beyt-i Ma’mûr üstüne yâkûttan mîzâb olur (G 90/6)
8. Dergâh
Dergâh, Farsça “kapı” anlamına gelen “der” kelimesi ile bazı kelimelere eklenerek mekân ismi yapan “gâh/geh” edatının birleşmesiyle oluşmuştur. Bu şekilde dergâh kelimesi ilk anlam olarak kapı yeri, kapı önü demektir. Ancak dergâhın özellikle tasavvufta esas kullanıldığı anlam ise tekkedir. Zamanla bu kelime; “Dergâh-ı İlâhî” ve “dergâh-ı izzet” (Allah’ın katı); dergâh-ı âlî (padişah kapısı) örneklerinde görüldüğü üzere başka kelimelerle bir tamlama oluşturarak farklı anlamlarda da kullanılmıştır. Mesela Sultan Bayezid’in methinde yazılan bir kasidede dergâh kelimesinin, padişahın yüce katı anlamında kullanıldığını görüyoruz:
Arûs-ı devletin olmazdı mübtelâsı bu halk
Sevâd-ı der-gehin olmasa rûy-i şevkete hâl(K 22 / 14)
Aşağıdaki beyitte âşık, hac vazifesini yerine getirmek için sevgiliden himmet beklemektedir. Haccın edasının şartlarından biri de Kabe’yi tavaftır. Tavaf olmadan hac eda edilmiş sayılmaz. Âşıkların kıblesi (Kabe’si) ise sevgilinin bulunduğu mekândır, hatta sevgilidir. Dolayısıyla âşığın, haccını eda edebilmesi için sevgilinin mekânına (dergâhına) gitmesi gerekmektedir:
Dedim ki Ahmed bendene bir himmet et haccetmege
Ol kıblesi âşıkların dediki gel der-gâhıma (G 289/8)
Âşık, sevgilinin dergâhında bir nefes alacak kadar bile kısa bir süre kapıcı olmayı, padişahlık tacını başına takmaya tercih eder. Burada brahim Edhem-vârî bir yaklaşım söz konusudur:
Tâc-ı Husrevden geçerdim görse idim bir nefes
Kullarında der-geh-i âlîde der-bân olduğum (G 212 / 4)
9. Ev
Mekânla ilgili kavramlar içerisinde en az kullanılanlarındandır. Âşık, sihir bilmesi durumunda gümüş bir süpürge olup, sevgilinin evine yüz sürmeyi (evini süpürmeyi) hayal eder. Çünkü, yüzünü süreceği her yerde sevgilinin ayak izleri vardır:
Sihr bilsem bir gümüş cârûb ederdim kendimi
Yüz sürerdim şol eve dâ’im ki cânân andadır (G 42/2)
10. Kapı ( Der / Bâb)
Kapı; sevgilinin hareminin iptidasıdır ve Farsça “der”, Arapça “bâb” kelimeleriyle de karşılanır. Ahmed Paşa’nın sevgilinin kapısıyla ilgili çok geniş bir hayal dünyası kurduğu görülür. Klâsik edebiyat kültürü çerçevesinde bazı şairlerde de gördüğümüz bu hayal dünyası dışında orijinal teşbihlerin ve tasavvurların da beyitler arasına nakşedildiğini söylemek mümkündür. Sevgilinin kapısı, âşığın sürekli gözyaşı döktüğü ve lütuf ve ihsan beklediği bir mekândır.
Genel olarak sevgilinin kapısı; âşığın, gözyaşları eşliğinde dertlerini anlattıkları bir mekândır. Elinde duadan bir kâse bulunan âşık, bir dilenci gibi sevgilinin kapısını çalar ve ondan ihsan bekler, lütuf dilenir. Âşığın bu kapıyı bırakıp başka bir yere gidecek takati yoktur; ayağı bağlanmıştır. Zaten gitmek de istemez. Onun vazifesi, altın (zer) gibi kıymetli gözyaşlarını, sevgilinin kapısına saçmaktır. Âşığın gözyaşlarının altın gibi kıymetli olmasının yanında, çehresinin de altın renginde olduğu ifade edilir. Bunun sebebi ise, ağlayıp inlemekten yüzünün sararmasıdır:
Uş kâse-i niyâz ile geldim kapına kim
Deryûze-i nevâl-i atân eyleyem senin (K 6/4)
Ahmedin tâkati yok k’ede kapından seferi
Ayağı balı durur gidemez ey yâr dahi (G 301 / 8)
Yoluna dîde-i uşşâk güher-hîzoluban
Kapına çehre-i uşşâk zer-efşân yaraşır(G 45/2)
Sevgilinin kapısına altın saçma işi, âşık varken başkasına düşmez. Güneşin de altın (gibi ışıklarını) saçtığını gören âşık, kapının güneşin hararetinden yanma ihtimaline engel olmak için canını feda etmeye hazırdır. Sevgiliyi güneşin ışıklarından bile kıskanan bir âşıktan da başkası beklenmez:
Kapına zer saçtığıyçin mihr inen germ olmasın
Cân nisâr etmek anı gördükçe kârımdır benim (G 209/4)
Sevgili, kolay kolay kapıdan kendini göstermez. Bir kıyamet alâmeti olarak tasavvur edilen bu hadisenin tahakkuku hâlinde, sevgiliyi görme fırsatı yakalayan âşığın biraz da mutluluk gözyaşlarına hâkim olamaması gayet tabiîdir:
Kâmetin çıktı kapından oldu gözyaşı revân
San kıyâmet koptu gökten ahter-i tâbân yağar (G 35/7)
Aşağıdaki beyitte güzelliğiyle meşhur olan Hz. Yûsuf’un, sevgilinin kapısına kul edildiğini görürüz:
Eğer ol Yûsuf-ı Mısrı bu şâhın yüzünü görse
Kapısında kul olaydı geçeydi kendi çağından (G 255/5)
Sevgilinin kapısında istenmeyen bir tip vardır ki, bu da daha önce geçtiği üzere âşığın en büyük düşmanı olan rakîptir. Bu bağlamda âşık, sadece kendisinin hak ettiğini düşündüğü sevgilinin kapısından rakîbin kovulmasını talep eder. Sevgilinin kapısı bir cennettir ve cennette iftiracı birisinin (rakîbin) olması düşünülemez:
Sür kapından rakîb-i gammâzı
Lâyık olmaz behişte bühtâncı (G 300/6)
Rakîbi kapıdan kovulunca, kendisine mekân edinmek için âşığın gerekçeleri de hazırdır: O, hem yetimdir hem de dilenci… Acınası bir hâlde bulunan âşığa merhamet etmek, onu kapıdan kovmamak gerekir:
Ahmedi gözden salıp sürme kapından yaşların
Sâ’ili mahrûm edip eytâmı mabûn eyleme (G 276/7)
Beyitteki “sürme” kelimesi; çok ağlamaktan dolayı hastalanan, hatta kör olan âşığın gözleri için şifa sayılan sevgilinin kapısının toprağı olarak da düşünülmelidir. Bu toprak, âşık için gözlerine sürebileceği en kıymetli sürmedir.
Âşığın kapıda bir dilenci oluşuyla ilgili benzer beyitlerden birinde, yine gözyaşıyla sevgilinin kapısına yüz süren bir âşık portresi karşımıza çıkar. Sevgilinin lütfu o kadar geniştir ki, dilencileri kapısından asla kovmaz:
Gözyaşı ile yüz sürer eşiğine Ahmed
Sâ’illere lutfun kapısından ola mı red (G 29/7)
Âşığın, sadakatini ve balılığını ispat etmesi için sevgilinin kapısında köle olduğunu göstermesi gerekir. Eğer Kur’ân üzerine yemin etmek gerekirse, sevgilinin mushafa benzeyen yüzü bunun için yeterlidir:
Kapına kul oldum deyu Ahmed öpüp and içmege
Mushaf yüzünde yazılan şol Âyet-i Rahmânı sun (G 223/8)
Âşığın, sevgiliden talepleri bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Sevgilinin yay gibi kaşlarına ve gamzesine canını kurban etmek için hazırdır ve sadece emir beklemektedir:
Gel ey kemân ebrûsuna kurbânlar olduğum iriş
Ol gamze-i bîmâr için kapında kurbân et beni270/317/4
Yukarıda sevgilinin kapısının, âşığın derdini anlattığı bir mekân olduğunu söylemiştik. Âşık, derdini sadece anlatmakla kalmaz, gözyaşlarıyla yazmaya da çalışır. Ancak durumu vahimdir; gece gündüz anlattığı derdinin ayrıntısına henüz girememiş, sadece genel hatlarıyla özetleyebilmiştir:
Eşkim kapında derdimi her dem yazar velî
Tafsîl ile yazılmadı ol mâ-cerâ henüz (G 118/8)
11. Eşik / Âsitân
Eşik veya âsitân, sevgilinin haremine ulaşmada sınırdır. Âşık için kapıyı açmak, eşiği atlamak tahakkuku mümkün görünmeyen bir hayaldir. Âşık, eşikte sevgilinin yüceliğini ve kudretini görürken, kendi acziyetini ve fakriyetini idrak ile hâlini ona arz eder. Eşik, sevgiliye uzak ya da yakın olmanın tam ortasıdır. Bir başka deyişle eşik; vuslatla hicran arasında bir nokta; sevgiliye ulaşmada son adımdır. Ancak klâsik şiirimizde son bir adımla bu noktayı aşan da yoktur.
Eşikle ilgili Divan’da karşılaştığımız belli başlı düşünce, hayal ve tasavvurlar şu şekildedir: Öncelikle sevgilinin eşiği, âşık için büyük bir devlet (saadet, bereket)tir. Çünkü, eşikte sevgilinin yüzünü görmesiyle âşığın başına gün doacaktır. Gün, güneş demektir. Başına güneş doğması; hem zihninin aydınlanması hem de “başına güneş geçmesi” anlamındadır. Böylece; kendinde olmayan âşığın iyice kendini kaybetmesinin alameti zuhur edecektir, zaten onun istediği de budur:
Gördüm kapında yüzünü gün dodu başıma
Bildim ki devletim benim ol âsitân imiş (K 26/4)
Çünkü eşikten ayrılanın gökte yıldızı olmayacak, cihanın padişahından uzak bir halde, mutsuz bir şekilde yaşayacaktır:
Eşiğinden ayrılanın gökte yoktur yıldızı
Bî-sa’âdetdir olan şâh-ı cihânından ırak (G 147/2)
Âşığın kısmeti, eşikte cevr ü cefa çekmektir. Sevgili, naz edip bîgâne davranınca, âşığın başına gökten sayısız taş yağar. Âşığa da talihine ağlamak düşer:
Eşiğinden Ahmedin cevr ü cefâdır mansıbı
Bu ne tâli’dir ki gökten seng-i bî-pâyân yağar (G 35/9)
Cevr ü cefa içindeki âşığın kanlı gözyaşları sevgilinin yollarını yıkarken, kirpiklerinin görevi de eşikte süpürge olmaktır:
Bu kanlı yaşım yollarına âb-zen olup
Kirpiklerim eşiğine cârûb olacaktır (G 44/4)
Gözden dökülen kanlı yaşlar, artık bir sel boyutuna ulaşmış; âşıkta sabır ve tahammül kalmamıştır:
Her dem gözümden eşiğine seyl-i hûn gider
Sabr u karâr dilden ü cândan sükûn gider (G 74/1)
Âşık eşiği bırakıp gitse, hatta bunu düşünse, sabah rüzgârı onu alıp tekrar getirecektir. Çünkü âşık, artık sabah rüzgârına bile direnemeyecek kadar zayıf ve güçsüzdür. Bu beyitte, “bâd-ı sabâ” kavramından âşığın sabaha kadar sevgilinin eşiğinde beklediği de anlaşılmaktadır:
Fikr ederdim ki gidersem eşiğinden sanemâ
Beni bu za’fım ucundan yine döndüre sabâ (G 9/ 1)
Eşikle ilgili sevgiliyle âşık arasında birtakım diyaloglara şahit olunmaktadır. Âşık, muhtemelen bir müddet eşikten uzak kalmış ve mazeret olarak hasta olduğunu öne sürmüştür. Ancak, eşikte görünmese de alayıp inlemesi çok uzaklardan sevgilinin kulağına ulaşmıştır:
Hastayım varmadığım oldur dedim eşiğine
Dedi sen gelmezsin ammâ nâle vüzârın gelir (G 97/5)
Sevgili, âşığa eşiğinde bulunmasının iznini de vermiştir. Ancak bir şartı vardır: eşikte dolaşan köpekleriyle dostluk kurması. Âşık için bu bile büyük bir lütuf ve ihsandır:
İtlerimle eşiğimde âşinâ olsun demiş
Ömrü çok olsun ki bana lutf edip i’zâz eder (G 98/2)
12. Cennet / Ravza / Makâm-ı Mahmûd
Ahmed Paşa, sevgilinin bulunduğu mekânı anlatmak için dünyevî kavramlarla iktifa etmez; cennet, ravza, makâm-ı Mahmûd gibi ahiret hayatına ilişkin mekânları kullanarak hem sevgiliye hem de duyduğu aşka kutsiyet atfeder.
Demler gelir ki cennet-i kûyında dilberin
Eşkim cevâhiriyle olur her civârla’l(K 12/7)
Sevgilinin köyünün, “cennet-i kûy” tamlamasıyla cennete benzetildiği bu beytin manasını iki şekilde düşünmek mümkündür: Birincisi; bir Müslüman dünyada cennete layık bir kul olmak için ibadet eder, İlâhî emirleri yerine getirir. Cennet, onun dünyada işlediği amellerin karşılığıdır. kincisi ise; cennet, Cemâl’in (hakiki sevgilinin) görüleceği yerdir. Âşık için sevgilinin cennete benzeyen köyünde bulunmak büyük bir şereftir. O, her fırsatta sevgiliye daha yakın olmanın (visâl/vuslat) hesaplarını yapar. Orada bulunduğu için bir yandan sevinirken, diğer yandan da henüz sevgiliye kavuşamamanın hüznünü yaşar. Bu sebeple âşık bazen öyle gözyaşı döker ki, bu gözyaşları etrafa cevherler saçar; sevgilinin köyünde her taraf la’l olur. La’l, kırmızı bir mücevherdir. La’l kelimesinin
kullanılması, aşk derdiyle dökülen gözyaşlarının kanlı bir hâl alması sebebiyledir. Bu da kesretten kurtulup vahdete ermek için gereklidir.
Ahmed aceb i cennet-i kûyundan olsa dûr
Bilmezlik ile âdem elinden neler çıkar (G 67 / 8)
“Ahmed’in sevgilinin köyünün cennetinden uzak olmasına şaşılmaz; insanın bilmeden elinden neler çıkar/neler gider” şeklinde çevirebileceğimiz beyitte, Âdem kelimesi üzerine iham-ı tenasüp yoluyla hem Hz. Adem, hem de kelimenin anlamı olarak insan kastedilmiştir. Şaire göre Hz. Adem’in, elinde olmadan cennetten çıkmasına şaşırmamak gerektiği gibi, âşığın da sevgilinin cennetinden uzak kalmasını yadırgamamak gerekir. Çünkü, nasıl Hz. Adem’in cennetten çıkarılması onun iradesi dahilinde olmamışsa, âşığın sevgilinin cennetinde bulunmaması da arzu ettiği bir şey değildir.
Ahiret hayatına ilişkin diğer bir mekân olan ravza; “bahçe, sulu yer, bostan, çimenlik” gibi anlamlara gelse de, kavramsal olarak cennet bahçesi demektir. Pek çok klâsik edebiyat şairi gibi Ahmed Paşa da, genel olarak bu kavramı benzer anlamlarda kullanmaktadır:
Redd etme kim niyâzıma âmin eder melek
Ravzan önünde çünkü du’âneyleyem senin (K 6/4)
Tasavvufî inanışa göregerçek müminler, cennet değil didar (cemâl-i lâhî) isterler. Âşık da sevgilisini görmek ister, onun mahallesini görmekle tatmin olmaz. Bu bakımdan sevgili dîdâr iken, kûy da cennet halini alır (Tolasa 1973, 302) Ravza, cennet bahçelerinden bir bahçedir; âşık için cennet olan sevgilinin mekânı içinde bir bölümdür. Yukarıdaki beyitte sevgilinin ravzasının önünde dua eden bir âşık görülmektedir. Âşığın duasının mahiyeti vuslata erme talebiyle ilgilidir. Âşık dua ettikçe melekler de: “âmin” diyeceklerdir. Melekleri duasına ortak eden âşık, bu vesileyle sevgili tarafından reddedilmeme ümidi taşır.
Bir başka beyitte sevgilinin bulunduğu mekân, makâm-ı Mahmûd’a benzetilmektedir. Makâm-ı Mahmûd; övülen, derecesi yüksek olan makam demektir ve Hz. Peygamber’in kıyamet günü şefaatte bulunacağı makamdır. Âşığın burayı mesken edinmek isteyişi, sevgilinin mekânına atfedilen kutsiyetin farklı bir ifadesidir:
Yeridir edinse mesken Ahmed
Kûyunda k'odur Makâm-ı Mahmûd (G 30 / 5)
Sonuç
Konuyla ilgili olarak yukarıda zikredilenler haricinde onlarca örnek beyit vardır. Fakat, mevcut örneklerin Divan’daki sevgilinin mekânına ait kavramları ve bu kavramların şair tarafından kullanılış şekillerini ortaya koyması bakımından yeterli olduğu kanaatindeyiz.
Genel olarak Klâsik edebiyatımızda, özelde de Ahmed Paşa Divanı’nda çoğu zaman şiirin merkezinde yer alan sevgiliye ait her unsur gibi mekân da önemli bir yer tutmaktadır. İçerisinde sevgiliyi barındırması bakımından kıymet verilen mekânlar, âşığın hâl-i pür-melâlini arz etmede bir vasıta olarak görülmüştür. Diğer pek çok şairde de karşılaşılabilen sevgiliye ait mekânlarla ilgili kavramların, Ahmed Paşa’nın geniş muhayyile kuvvetiyle zaman zaman orijinal düşünce, tasavvur ve ifadelerle mısraların arasına ustaca yerleştirildiğini söylemek mümkündür.
KAYNAKÇA
Ahmed Paşa (1992). Divan, (hzl: Ali Nihad Tarlan), Ankara: Akça Yayınları.
TOLASA, Harun (1973). Ahmed Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara: Atatürk Üniversitesi Yayınları.
Muhammet KUZUBA
Duygu GÜNER
28 Mart 2017
Olağanüstü Hal'de Avukatlık ve Bir Silivri Anısı
Üniversiteden tanıdığım bir hâkim arkadaşı ziyaret etmek üzere Silivri’deki 6 Numaralı cezaevine gitmeden evvel telefon açıp bilgi alayım dedim. Tam 2 saat 40 dakika boyunca aramama rağmen santral bir türlü telefonu bağlamayınca çıkmış olduğum yol zaten beni bir o kadar sürede cezaevine getirdi. Üzerimdeki metalleri çıkardım, avukat girişinden cezaevine doğru yürüdüm. Görevli sadece Perşembe günü avukat görüşü olduğunu ve iki gün sonra gelmem gerektiğini çok kibar şekilde söyledi bana. Ve ekledi: Keşke önceden telefon etseydiniz. Yev he he dedim içimden, telefonlarınız meşgul, 2 saat 40 dakika aradım fakat cevap bulamadım deyince ses etmedi, verecek bir cevabı yoktu. İki gün sonra tekrar yola koyuldum, 2 saat sonra cezaevinde oldum saat 13.00’da. Aynı zamanda açık görüş var. FETÖ’cülerle avukatları görüştürüyorlar. FETÖ’cü olmayanlarla yakınlarına açık görüş yaptırıyorlar. Ertesi gün de FETÖ davasından alınlarla yakınları kapalı görüş yapacakmış. Avukat görüşme odası sınırlı olduğu için bir sıra listesi yapmışlar. Adımı on birinci sıraya yazdılar. Sıra bana saat 16.30’da geldi. Benden sonra adı yazılan 4 avukat ise görüş yapamadı, haftaya Perşembe dediler onlara. Sıra bana gelene kadar oradaki bütün mahkûm sülalelerinin çocuk seslerini dinlemek, ter kokularını koklamak durumunda kaldım. Birinci saatin sonunda not defterime roman taslağı çizdim. Sonra arkada boş bırakılmış hortumun ağacın etrafını doldurduğunu görünce diğer ağaçlara yönlendirip ağaç sulamaya başladım. Çam, kaysı ve çok küçük olduğu için ne olduğunu çıkaramadığım birkaç tür… Döndüm hâlâ bana sıra gelmemiş. Tekrar çıktım, beyaz gömleğimden avukat olduğumu anlayan bir gardiyan, avukatsınız galiba size bir soru sorabilir miyim deyince buyur dedi. Bugün bizi FETÖ davasından işten uzaklaştırdılar ne yapabilirsiniz dedi. Bilmiyorum dedim. Olağanüstü Hal geçsin avukat tutun. Tuttuğunuz avukata da para verin. Embesillik yapmayın. Tamam abi dedi, elinde valizi ile gitti. Sulama bitti, içeri girdim, sıra bana gelmiş. Bu arada çok beklediğim için motivasyonum da bozuldu. Kadın klavye kullanmasını bilmiyor, UYAP kullanmasını bilmiyor, FETÖ şüphesi ile görevden uzaklaştırdıkları insanların yerine birilerini bulamamışlar. Buldukları da bilgisayar bilmiyor. Az kalsın kendim oturup yazacaktım, kaydımı yapacaktım.
İçeri girdim, avukat görüşme odasına kamera koymuşlar, bi tane de gardiyan hemen yanı başımızda bizi dinliyor. Dünya tarihinde avukat ile görüştürmeme, yakınlar ile görüştürmeme, Guantanamo, Esad Rejimi, Pakistan Hükümeti tarafından uygulanan şeyler ama avukat görüşmesinin kamera ve lise mezunu adam tarafından izlenmesi bir ilk. MİT ajanı değil, gardiyan izliyor konuşmayı. Savunma hakkını ihlal etmek başkadır, ama savunma hakkına sıçmak, sıçtığını sıvamak bambaşka bir şey imiş anladım. Tabii ilk etapta hemen bu aletlerin ve dikizlemenin evrensel hukuk kaidelerine aykırı olduğunu şerhini düştük müvekkil ile. Deliller ne dedim. Sordukları soru lisede hangi okula gittiğim idi dedi. Hmmm dedim. Peki nasıl bu kadar hızlı bir liste oluşturup 2.500 hakimi aldılar dedim. 2014 HSYK seçiminde Yargıda Birlik Platformu diye bir yapı kurdu AKP dedi. Buraya üye olmayan, bu partiyi sevmeyen, yani kendilerine oy vermeyen herkesi listelemişler dedi. Oylar gizli verilmiyor muydu dedim. Evet gizli dedi. Nasıl anladılar peki dedim senin oy vermediğini? Adliyede kalemlere hizmetlilere sorup kimin oy verdiğini kimin vermediğini sorup kabataslak bir liste hazırladıklarını düşünüyorum dedi. Bunları gardiyanlar dinledi, kameralar kaydetti. Çıkacaksın buradan, bu delillerle kimse darbeden yargılanamaz dedim. Bütün uluslar arası dava imkânlarını deneyeceğiz gerekirse. Çıktım.
Hapishanede çalışacak insan yok, avukat görüş odalarının sadece 3 tanesine kamera takılabildiği için avukatlar müvekkilleriyle görüş yapamıyor. Sıra beklerken akşam oluyor. Sistem yıkılmış. Devlet yıkılmış. Devlet televizyonlardan ve mitinglerde Türk Bayrağı sallayan insanlardan ibaret kalmış. Adil yargılanma ihlal ediliyor, savunma hakkı yok sayılıyor, fiziksel, psikolojik işkence gırla gidiyor. Yandaş derneklerin avukat başkanları bunlar insan olmadığı için savunulmaya değer yanları yok dolayısı ile savunma hakları yok, biz gelen davaları almayacağız diye açıklama yaparken aynı derneğin üyesi hapishanede müvekkiline kafa göz giriyor darbeci diye. Darbeyi organize eden 1000-2000 arası sivil ve asker caninin yüzünden 300.000 kişi yargılanıyor, işinden atılıyor. Kocalarını içeri atıp bankadaki nafakalarına el koyup açlığa terk ediyorlar kadınları, çocukları mağdur ediyorlar. Rüşvet, yolsuzluk şimdilerde yerini yağmaya talana gaspa terk etmiş. Utanıyorum. Avukatlık yapmaya utanıyorum. Hani suçlar şahsiydi, suçlunun yakınları da cezalandırılamazdı, hani herkes suçluluğu ispat edilene kadar masum sayılırdı. Gidip kaçak bi gazetecinin karısını rehin almışlar ya. Böyle bir şey olabilir mi? Bankalardaki üç kuruşlarına el konulmuş memurların. İşkence edip bi de görüntüleri medyaya veriyor embesiller. Sonra da utanmadan suçlu iadesi istiyorlar. Hangi ülkenin kanununda işkenceyi açık açık yapan devlete suçlu iade edilmesini olumlu bulan bir yasa var? Terör örgütü ile ortaklık yaptığını itiraf eden Cumhurbaşkanı kendini masum sayarken, örgüte inanan halkına akla gelen tüm hukuksuzlukları yapıyor. Bunların hepsini üst üste düşünüp kafayı yiyorum şu an. Kamera beni izlerken yaptığım müvekkil görüşünü ise hiçbir zaman unutmam. Kastre edildim çünkü, hukuk onurum incindi. Şimdi hepinizi uyarıyorum.
1-Topladığınız delilleri bir an önce, her ne kadar adam eksikliği var ise de, hızlıca, uyumadan, uyarıcı alarak inceleyip şu birinci dereceden masumları bir an önce salın, işlerinin başlarına geçsinler.
2-Başka geçim kaynağı olmayan ailelerin el koyduğunuz paralarının geçinebilecekleri kadarını iade edin, aç kalmasınlar.
3- Darbe gecesi cürmü meşhutların dosyalarını tefrik edip bir an önce cezalandırın, toplumun vicdanı rahatlasın, geç gelen adalet, adalet değildir. Yani en azından teşebbüs ile örgüt üyeliğini ayrı davalar yapın.
4- Hukukun temel ilkelerini çiğnemeyi bırakın en azından tazminatlarını bizim vergilerle ödüyorsunuz çünkü bize giriyor.
Av. Cihat Duman
İçeri girdim, avukat görüşme odasına kamera koymuşlar, bi tane de gardiyan hemen yanı başımızda bizi dinliyor. Dünya tarihinde avukat ile görüştürmeme, yakınlar ile görüştürmeme, Guantanamo, Esad Rejimi, Pakistan Hükümeti tarafından uygulanan şeyler ama avukat görüşmesinin kamera ve lise mezunu adam tarafından izlenmesi bir ilk. MİT ajanı değil, gardiyan izliyor konuşmayı. Savunma hakkını ihlal etmek başkadır, ama savunma hakkına sıçmak, sıçtığını sıvamak bambaşka bir şey imiş anladım. Tabii ilk etapta hemen bu aletlerin ve dikizlemenin evrensel hukuk kaidelerine aykırı olduğunu şerhini düştük müvekkil ile. Deliller ne dedim. Sordukları soru lisede hangi okula gittiğim idi dedi. Hmmm dedim. Peki nasıl bu kadar hızlı bir liste oluşturup 2.500 hakimi aldılar dedim. 2014 HSYK seçiminde Yargıda Birlik Platformu diye bir yapı kurdu AKP dedi. Buraya üye olmayan, bu partiyi sevmeyen, yani kendilerine oy vermeyen herkesi listelemişler dedi. Oylar gizli verilmiyor muydu dedim. Evet gizli dedi. Nasıl anladılar peki dedim senin oy vermediğini? Adliyede kalemlere hizmetlilere sorup kimin oy verdiğini kimin vermediğini sorup kabataslak bir liste hazırladıklarını düşünüyorum dedi. Bunları gardiyanlar dinledi, kameralar kaydetti. Çıkacaksın buradan, bu delillerle kimse darbeden yargılanamaz dedim. Bütün uluslar arası dava imkânlarını deneyeceğiz gerekirse. Çıktım.
Hapishanede çalışacak insan yok, avukat görüş odalarının sadece 3 tanesine kamera takılabildiği için avukatlar müvekkilleriyle görüş yapamıyor. Sıra beklerken akşam oluyor. Sistem yıkılmış. Devlet yıkılmış. Devlet televizyonlardan ve mitinglerde Türk Bayrağı sallayan insanlardan ibaret kalmış. Adil yargılanma ihlal ediliyor, savunma hakkı yok sayılıyor, fiziksel, psikolojik işkence gırla gidiyor. Yandaş derneklerin avukat başkanları bunlar insan olmadığı için savunulmaya değer yanları yok dolayısı ile savunma hakları yok, biz gelen davaları almayacağız diye açıklama yaparken aynı derneğin üyesi hapishanede müvekkiline kafa göz giriyor darbeci diye. Darbeyi organize eden 1000-2000 arası sivil ve asker caninin yüzünden 300.000 kişi yargılanıyor, işinden atılıyor. Kocalarını içeri atıp bankadaki nafakalarına el koyup açlığa terk ediyorlar kadınları, çocukları mağdur ediyorlar. Rüşvet, yolsuzluk şimdilerde yerini yağmaya talana gaspa terk etmiş. Utanıyorum. Avukatlık yapmaya utanıyorum. Hani suçlar şahsiydi, suçlunun yakınları da cezalandırılamazdı, hani herkes suçluluğu ispat edilene kadar masum sayılırdı. Gidip kaçak bi gazetecinin karısını rehin almışlar ya. Böyle bir şey olabilir mi? Bankalardaki üç kuruşlarına el konulmuş memurların. İşkence edip bi de görüntüleri medyaya veriyor embesiller. Sonra da utanmadan suçlu iadesi istiyorlar. Hangi ülkenin kanununda işkenceyi açık açık yapan devlete suçlu iade edilmesini olumlu bulan bir yasa var? Terör örgütü ile ortaklık yaptığını itiraf eden Cumhurbaşkanı kendini masum sayarken, örgüte inanan halkına akla gelen tüm hukuksuzlukları yapıyor. Bunların hepsini üst üste düşünüp kafayı yiyorum şu an. Kamera beni izlerken yaptığım müvekkil görüşünü ise hiçbir zaman unutmam. Kastre edildim çünkü, hukuk onurum incindi. Şimdi hepinizi uyarıyorum.
1-Topladığınız delilleri bir an önce, her ne kadar adam eksikliği var ise de, hızlıca, uyumadan, uyarıcı alarak inceleyip şu birinci dereceden masumları bir an önce salın, işlerinin başlarına geçsinler.
2-Başka geçim kaynağı olmayan ailelerin el koyduğunuz paralarının geçinebilecekleri kadarını iade edin, aç kalmasınlar.
3- Darbe gecesi cürmü meşhutların dosyalarını tefrik edip bir an önce cezalandırın, toplumun vicdanı rahatlasın, geç gelen adalet, adalet değildir. Yani en azından teşebbüs ile örgüt üyeliğini ayrı davalar yapın.
4- Hukukun temel ilkelerini çiğnemeyi bırakın en azından tazminatlarını bizim vergilerle ödüyorsunuz çünkü bize giriyor.
Av. Cihat Duman
27 Mart 2017
Aşkın Kitabı 2
Eşim Belkıs'a:
Hayat arkadaşıma
Şiir arkadaşıma
Nizar
2
sevgilim soruyor bana:
ne fark var benle gök arasında?
aranızdaki tek fark sevgilim
unutuyorum göğü
sen gülünce
Nizar Kabbani
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin
Aşkın Kitabı 3
3
aşk aya yazılmış güzel bir şiirdir
ey sevgilim
aşktır resmedilen ağaç yapraklarına
aşktır nakşedilen serçelerin tüylerine
yağmur damlalarına
fakat bir erkeği severse bir kadın
elli taşla taşlanır
memleketimde
Nizar Kabbani
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin
aşk aya yazılmış güzel bir şiirdir
ey sevgilim
aşktır resmedilen ağaç yapraklarına
aşktır nakşedilen serçelerin tüylerine
yağmur damlalarına
fakat bir erkeği severse bir kadın
elli taşla taşlanır
memleketimde
Nizar Kabbani
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin
Tesellim Olan
Sen nasıl teselli edebilirsin beni
sen, tesellim olan?
Varlığının özünü sevdiğim
küçük ayaklarının izlerini bıraktın
ruhuma
kıyıların ıslak kumlarında kalan
Gunnar Ekelöf
Çeviri: Hüseyin Baş
sen, tesellim olan?
Varlığının özünü sevdiğim
küçük ayaklarının izlerini bıraktın
ruhuma
kıyıların ıslak kumlarında kalan
Gunnar Ekelöf
Çeviri: Hüseyin Baş
26 Mart 2017
Jübile
kanıyor içimde güneşe bakan güller
biliyorum sözcüklerin eğimini
beni bu odaya gömen şeyin de adı var
her gün bakar gölgesiz bir eşikten
bir istavroz çıkarıp zamana karşı
biliyorum saflığın karmaşayı beklediğini
sunulmuş armağanlar gibi kıyıda unutulan
bir hıncı bileyen anılarla kabarır yelkeni
yoruldum her şeye bir anlam bulmaktan
günü sularla anmaktan gülü kuşkuyla
terk edip mavi sözleri saten bir tene
kusuru aramaktan kusuru sevmekten
derim ki teşnedir ruhum gelmeyen cevaplara
adım geçmez bir kadının rüyalarında
geçer zaman göğün çeperinden
ayılır orada bir suskunun depremi
kimsiniz
bu boşluğu dolduran kim
gövdem mi soyunuyor anlamından
yoktur ruhun çeperinde bir mazi
yaşadım işte acı çektim yaşlandım
bu muydu herkesin benden beklediği
yok sesimle yankılanan bir yüz
mutsuz bir hayat tuhaf ilkeler filan
hatta bir ara bir dantel cumhuriyeti
hep gitmek terbiyesi iş ki marifet
kalmadı kimseye diyeceğim yalan
gitmeliyim kalmaktan iyidir çünki
kanıksıyorum demek gittikçe
bana şair diyorlar bilge diyorlar aydın filan
genç kadınlarda bir ilgi bir ihtimam
unutulmuş arkadaşlardan ortak ani talebi
oysa odalarda yankılanan bir sessizlik gibi
aynı yüze döküldüm bunca sene sonunda
beni yok sayan bir dilin içine süzülerek
efendiye sokuldum beni gör ben de varım diyerek
bıraktım annemin sesinde kamaşan dilimi
dürüst olmalıyım ey Türk şiiri
ne ben sarıldım sana ne sen sevdin beni
hükmetmek için senin gemsiz atına
rüzgârla anılmış olmalıyım
yoksa bilinir senin sözlüğündeki adım
Ortaşark'ta bir topluluk ve ondan olan kimsedir
şimdi yakanı bırakıyorum, çünki seni yendim
arıttım benimmiş gibi bütün sözcüklerini
buymuş demek bana yaşattığın cehennem
buymuş demek benden sakındığın özgürlük
ama sevdim seni çünki köleler severler
bir beyaz yüzde bir gölge gibi dururken
elleri olsun isterler uzun çarşılarda marifetli
burada ayrılıyor yolumuz Türkçeciğim
süzülmek için göğe salınan kanatlarla
bir sağa bir sola kolan vururken serseri
bir asinin gölgesiymişim biliyorsun
yakışmam artık kendi üstüme bile
öyleyse suya dönmeli çünkü suya dönmek iyidir
o suda bir elma boyuna soyunur
estirir rüzgârını kuzeye doğru
çünkü kuzeye esmek iyidir
çıkmak için bir masalın geçmiş kipinden!
Selim Temo
Jübile / agorakitaplığı / 2017
biliyorum sözcüklerin eğimini
beni bu odaya gömen şeyin de adı var
her gün bakar gölgesiz bir eşikten
bir istavroz çıkarıp zamana karşı
biliyorum saflığın karmaşayı beklediğini
sunulmuş armağanlar gibi kıyıda unutulan
bir hıncı bileyen anılarla kabarır yelkeni
yoruldum her şeye bir anlam bulmaktan
günü sularla anmaktan gülü kuşkuyla
terk edip mavi sözleri saten bir tene
kusuru aramaktan kusuru sevmekten
derim ki teşnedir ruhum gelmeyen cevaplara
adım geçmez bir kadının rüyalarında
geçer zaman göğün çeperinden
ayılır orada bir suskunun depremi
kimsiniz
bu boşluğu dolduran kim
gövdem mi soyunuyor anlamından
yoktur ruhun çeperinde bir mazi
yaşadım işte acı çektim yaşlandım
bu muydu herkesin benden beklediği
yok sesimle yankılanan bir yüz
mutsuz bir hayat tuhaf ilkeler filan
hatta bir ara bir dantel cumhuriyeti
hep gitmek terbiyesi iş ki marifet
kalmadı kimseye diyeceğim yalan
gitmeliyim kalmaktan iyidir çünki
kanıksıyorum demek gittikçe
bana şair diyorlar bilge diyorlar aydın filan
genç kadınlarda bir ilgi bir ihtimam
unutulmuş arkadaşlardan ortak ani talebi
oysa odalarda yankılanan bir sessizlik gibi
aynı yüze döküldüm bunca sene sonunda
beni yok sayan bir dilin içine süzülerek
efendiye sokuldum beni gör ben de varım diyerek
bıraktım annemin sesinde kamaşan dilimi
dürüst olmalıyım ey Türk şiiri
ne ben sarıldım sana ne sen sevdin beni
hükmetmek için senin gemsiz atına
rüzgârla anılmış olmalıyım
yoksa bilinir senin sözlüğündeki adım
Ortaşark'ta bir topluluk ve ondan olan kimsedir
şimdi yakanı bırakıyorum, çünki seni yendim
arıttım benimmiş gibi bütün sözcüklerini
buymuş demek bana yaşattığın cehennem
buymuş demek benden sakındığın özgürlük
ama sevdim seni çünki köleler severler
bir beyaz yüzde bir gölge gibi dururken
elleri olsun isterler uzun çarşılarda marifetli
burada ayrılıyor yolumuz Türkçeciğim
süzülmek için göğe salınan kanatlarla
bir sağa bir sola kolan vururken serseri
bir asinin gölgesiymişim biliyorsun
yakışmam artık kendi üstüme bile
öyleyse suya dönmeli çünkü suya dönmek iyidir
o suda bir elma boyuna soyunur
estirir rüzgârını kuzeye doğru
çünkü kuzeye esmek iyidir
çıkmak için bir masalın geçmiş kipinden!
Selim Temo
Jübile / agorakitaplığı / 2017
Orpheus'a Soneler XX
Yıldızların arası, ne kadar uzak; ama ondan çok daha uzak,
bu dünyadaki öğrenme süreci.
Biri, mesela, bir çocuk ... bir sonraki, bir ikincisi -,
Ne denli düşünülemez uzaklıkta birbirinden.
Kader, o ölçer bizi belki de varoluşun mesafesiyle,
bize yabancı görünse de;
düşüne ne çok mesafe var yalnızca genç kızla erkeğin arasında
o ondan kaçar ya da öyleymiş gibi yaparsa..
Herşey uzak -, ve çember kapanmıyor hiçbir yerde.
Bak tabağın içinde, neşeyle hazırlanmış masada,
garip duruyor balığın suratı.
Balıklar konuşmaz ... , demişti bir zamanlar. Kim bilir?
Ama yok mu sonunda bir yer, balıkların orada
dili olsun, o dil hiç konuşulmasa da?
Rainer Maria Rilke
Çeviren:Yüksel Özoğuz
bu dünyadaki öğrenme süreci.
Biri, mesela, bir çocuk ... bir sonraki, bir ikincisi -,
Ne denli düşünülemez uzaklıkta birbirinden.
Kader, o ölçer bizi belki de varoluşun mesafesiyle,
bize yabancı görünse de;
düşüne ne çok mesafe var yalnızca genç kızla erkeğin arasında
o ondan kaçar ya da öyleymiş gibi yaparsa..
Herşey uzak -, ve çember kapanmıyor hiçbir yerde.
Bak tabağın içinde, neşeyle hazırlanmış masada,
garip duruyor balığın suratı.
Balıklar konuşmaz ... , demişti bir zamanlar. Kim bilir?
Ama yok mu sonunda bir yer, balıkların orada
dili olsun, o dil hiç konuşulmasa da?
Rainer Maria Rilke
Çeviren:Yüksel Özoğuz
Orpheus'a Soneler XI
BAK gökyüzüne. Hiçbir takımyıldızı var mı adı "süvari" olan?
Çünkü bu tuhaf bir biçimde mal olmuş bize
bu gurur dünyadaki. Ve bir ikinci kişi
onu yürüten ve tutan ve onu taşıyan.
Değil mi öyle, ele geçirilmiş ve ehlileştirimiş,
varlığın bu güçlü doğa parçası?
Yola çıkış ve dönüş. Yine de anlatır bir dokunuş.
Yeni uzakları. Ve bir oluverir her ikisi.
Ama gerçekten öyle mi? Veya her ikisi de
kastetmezler mi aynı yolu, beraber gittikleri?
Masa ve çayır ayırır onları adlandırılamaz biçimde.
Bir aldatmacadır yıldızların bağı.
Bir süreliğine sevindirsin bizi yine de
inanmak bu görünüme. Bu yeterli yine de.
Rainer Maria Rilke
Çeviren:Yüksel Özoğuz
Çünkü bu tuhaf bir biçimde mal olmuş bize
bu gurur dünyadaki. Ve bir ikinci kişi
onu yürüten ve tutan ve onu taşıyan.
Değil mi öyle, ele geçirilmiş ve ehlileştirimiş,
varlığın bu güçlü doğa parçası?
Yola çıkış ve dönüş. Yine de anlatır bir dokunuş.
Yeni uzakları. Ve bir oluverir her ikisi.
Ama gerçekten öyle mi? Veya her ikisi de
kastetmezler mi aynı yolu, beraber gittikleri?
Masa ve çayır ayırır onları adlandırılamaz biçimde.
Bir aldatmacadır yıldızların bağı.
Bir süreliğine sevindirsin bizi yine de
inanmak bu görünüme. Bu yeterli yine de.
Rainer Maria Rilke
Çeviren:Yüksel Özoğuz
24 Mart 2017
Korku Çiçekleri
Ne peygamber-, ne de can çiçekleri
Ne de buhûrumeryem;
Hep korku çiçekleri
Oldu saksılarımızı süsleyen.
Ürkek bezgin baktığımız göklerden
Yarınlara güvendi umduğumuz.
Çocuklar, evler ve ekmek...
Ama mutlu muyuz?
Zehirli, yeşerirse toprakta
Bir tohum, içtiği baldıranlardan
Açar korku çiçekleri, yozlasmış tür.
Yeni aşı ister, budamak ister
Bizden geçmiştir.
Vardığımız her çizgi bir duvar kesildi
Kaygan küfler aşamayınca.
Ve ne olur bilirsin
Ve güzeldir dünya...
Yaşamayınca..
Behçet Necatigil
Ne de buhûrumeryem;
Hep korku çiçekleri
Oldu saksılarımızı süsleyen.
Ürkek bezgin baktığımız göklerden
Yarınlara güvendi umduğumuz.
Çocuklar, evler ve ekmek...
Ama mutlu muyuz?
Zehirli, yeşerirse toprakta
Bir tohum, içtiği baldıranlardan
Açar korku çiçekleri, yozlasmış tür.
Yeni aşı ister, budamak ister
Bizden geçmiştir.
Vardığımız her çizgi bir duvar kesildi
Kaygan küfler aşamayınca.
Ve ne olur bilirsin
Ve güzeldir dünya...
Yaşamayınca..
Behçet Necatigil
Yürü Bire Yalan Dünya
Yürü bire yalan dünya!
Sana konan göçer bir gün.
İnsan bir ekin misali,
Seni eken biçer bir gün.
Ağalar içmesi hoştur,
O da züğürtlere güçtür.
Can kafeste duran kuştur,
Elbet uçar gider bir gün.
Âşıklar der: Ne olacak?
Bu dünya mamur olacak.
Osmanlı Halep alacak,
Dağı taşa katar bir gün.
Yerimi serin bucağa,
Suyumu koyun ocağa,
Kafamı alın kucağa,
Garip anam ağlar bir gün.
Yer üstünde yeşil yaprak,
Yer altında kefen yırtmak.
Yastığımız kara toprak,
O da bizi atar bir gün.
Bindirirler cansız ata,
İndirirler tuta tuta,
Dünyadan yol var ahrete,
Yelgin gider salın bir gün.
Karac'oğlan, naaşıma,
Çok işler geldi başıma.
Mezarımın baş taşına,
Baykuş konar, öter bir gün.
Karacaoğlan
Sana konan göçer bir gün.
İnsan bir ekin misali,
Seni eken biçer bir gün.
Ağalar içmesi hoştur,
O da züğürtlere güçtür.
Can kafeste duran kuştur,
Elbet uçar gider bir gün.
Âşıklar der: Ne olacak?
Bu dünya mamur olacak.
Osmanlı Halep alacak,
Dağı taşa katar bir gün.
Yerimi serin bucağa,
Suyumu koyun ocağa,
Kafamı alın kucağa,
Garip anam ağlar bir gün.
Yer üstünde yeşil yaprak,
Yer altında kefen yırtmak.
Yastığımız kara toprak,
O da bizi atar bir gün.
Bindirirler cansız ata,
İndirirler tuta tuta,
Dünyadan yol var ahrete,
Yelgin gider salın bir gün.
Karac'oğlan, naaşıma,
Çok işler geldi başıma.
Mezarımın baş taşına,
Baykuş konar, öter bir gün.
Karacaoğlan
Reşit Galip
Bu Kokuşmuş Kafayla Devlet Yürümez
Dolmabahçe Sarayı’ndaki 1931’in Ağustos’undaki yemekte Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Reşit Galip, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve daha birkaç kişi ve kimilerinin eşleri var. Dr. Reşit Galip, huzursuz, kabına sığmıyor, içkiyi de fazlaca kaçırmış durumdaydı.
O gece Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, bu nedenle daha kapalı giyinmelerini bir genelge ile okullara duyuracağını söyler. Bunun üzerine, Dr. Reşit Galip:
-“Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi! Bu bir gericiliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. Devrimlerden en önemlisi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez!” Demesi üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kaşları çatılır:
-“Sözlerinizde hoşgörülü ve ölçülü olunuz” uyarısına karşın, Dr. Reşit Galip:
-“Devrimci devrimcidir. Devrimci olmayan da devrimci değildir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır” diye devam edince, Gazi’nin kaşları iyice çatılır. Yaşlı ve deneyimli Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, geçmişte Gazi’nin öğretmenidir. Gazi’nin:
-“Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması, sence bir değer taşımıyor mu?” Sorusuna, Dr. Reşit Galip:
-“Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttukları içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır” cevabını verir. Gazi:
-“Bu masada hocama ve bir Millî Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize izin veremem” diye çıkışır.
-“Bunun üzerine, herhalde Dr. Reşit Galip özür dileyerek susmuştur” diye düşünüyorsunuz, öyle mi? Ama yanıldınız! Aksine:
-“Devrimleri korumak için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Roz Nuvar’a verdiğiniz 15.000 liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz!” Diye devam eder. Hayda! Paşa değil, bakan değil, meclis başkanı değil. Sade bir milletvekili, herkesin içinde Cumhurbaşkanı’nın yüzüne karşı söylüyor bunları. Olacak şey mi? Gazi:
-“Yoruldunuz, biraz dinlenseniz iyi olacak. Buyurun, biraz dinlenin!” Diyerek, Dr. Reşit Galip’in nazikçe sofrayı terk etmesini ister. Herkes bu saygısız milletvekilinin hemen kalkıp gideceğini beklerken, O:
-“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak, sizin kadar benim de hakkımdır” demesin mi? Böyle bir durumda, siz Gazi’nin yerinde olsaydınız, ne yapardınız, bilemeyeceğim, ama o büyük insan:
-“Öyleyse, biz kalkalım!” Diyerek gerçekten sofrayı arkadaşlarıyla birlikte terk eder. Gerçek ‘büyük insan’ odur ki, güçlüyken, güçsüzler karşısında sinirlerine hâkim olmayı bilir. 30’lu yılların ünlü liderlerinden ne Hitler yapabilmiştir bunu, ne Stalin, ne de Mussolini…
-“Boş ver onları sen muhterem de, bu öykünün sonu nasıl bitmiş, onu söyle sen bize” diyorsunuz, öyle mi?
Doğal olarak, Gazi gibi bir lider, Dr. Reşit Galip gibi bir milletvekilinin kendisini küçük düşürmesini kabul edemez. Kim bilir, bunun acısını ondan nasıl çıkarmıştır? Diye düşünüyorsunuz, değil mi? Bakalım…
Gazi, sabah uyandığında, Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan Dr. Reşit Galip’i sorar. Bıyıkoğlu, Ankara’ya gidecek kadar borç para istediğini, bunun üzerine 25 lira verdiğini söyler. Gazi:
-“Bu durumda olan bir arkadaşa 25 lira mı verilir? Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydin… Adamın parası yokmuş, baksana! Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var...” der.
Hikmet Bil
(Atatürk’ün Sofrasında, Uncu yayınları, İstanbul 1981. s. 54)
Dolmabahçe Sarayı’ndaki 1931’in Ağustos’undaki yemekte Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Reşit Galip, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve daha birkaç kişi ve kimilerinin eşleri var. Dr. Reşit Galip, huzursuz, kabına sığmıyor, içkiyi de fazlaca kaçırmış durumdaydı.
O gece Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, bu nedenle daha kapalı giyinmelerini bir genelge ile okullara duyuracağını söyler. Bunun üzerine, Dr. Reşit Galip:
-“Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi! Bu bir gericiliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. Devrimlerden en önemlisi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez!” Demesi üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kaşları çatılır:
-“Sözlerinizde hoşgörülü ve ölçülü olunuz” uyarısına karşın, Dr. Reşit Galip:
-“Devrimci devrimcidir. Devrimci olmayan da devrimci değildir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır” diye devam edince, Gazi’nin kaşları iyice çatılır. Yaşlı ve deneyimli Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, geçmişte Gazi’nin öğretmenidir. Gazi’nin:
-“Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması, sence bir değer taşımıyor mu?” Sorusuna, Dr. Reşit Galip:
-“Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttukları içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır” cevabını verir. Gazi:
-“Bu masada hocama ve bir Millî Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize izin veremem” diye çıkışır.
-“Bunun üzerine, herhalde Dr. Reşit Galip özür dileyerek susmuştur” diye düşünüyorsunuz, öyle mi? Ama yanıldınız! Aksine:
-“Devrimleri korumak için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Roz Nuvar’a verdiğiniz 15.000 liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz!” Diye devam eder. Hayda! Paşa değil, bakan değil, meclis başkanı değil. Sade bir milletvekili, herkesin içinde Cumhurbaşkanı’nın yüzüne karşı söylüyor bunları. Olacak şey mi? Gazi:
-“Yoruldunuz, biraz dinlenseniz iyi olacak. Buyurun, biraz dinlenin!” Diyerek, Dr. Reşit Galip’in nazikçe sofrayı terk etmesini ister. Herkes bu saygısız milletvekilinin hemen kalkıp gideceğini beklerken, O:
-“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak, sizin kadar benim de hakkımdır” demesin mi? Böyle bir durumda, siz Gazi’nin yerinde olsaydınız, ne yapardınız, bilemeyeceğim, ama o büyük insan:
-“Öyleyse, biz kalkalım!” Diyerek gerçekten sofrayı arkadaşlarıyla birlikte terk eder. Gerçek ‘büyük insan’ odur ki, güçlüyken, güçsüzler karşısında sinirlerine hâkim olmayı bilir. 30’lu yılların ünlü liderlerinden ne Hitler yapabilmiştir bunu, ne Stalin, ne de Mussolini…
-“Boş ver onları sen muhterem de, bu öykünün sonu nasıl bitmiş, onu söyle sen bize” diyorsunuz, öyle mi?
Doğal olarak, Gazi gibi bir lider, Dr. Reşit Galip gibi bir milletvekilinin kendisini küçük düşürmesini kabul edemez. Kim bilir, bunun acısını ondan nasıl çıkarmıştır? Diye düşünüyorsunuz, değil mi? Bakalım…
Gazi, sabah uyandığında, Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan Dr. Reşit Galip’i sorar. Bıyıkoğlu, Ankara’ya gidecek kadar borç para istediğini, bunun üzerine 25 lira verdiğini söyler. Gazi:
-“Bu durumda olan bir arkadaşa 25 lira mı verilir? Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydin… Adamın parası yokmuş, baksana! Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var...” der.
Hikmet Bil
(Atatürk’ün Sofrasında, Uncu yayınları, İstanbul 1981. s. 54)
Bağrım doludur gamzen oku yârelerinden
Bağrım doludur gamzen oku yârelerinden
Feryâd anın gamze-i hârelerinden
Nâçâr ederim sabr firâkına rakıybin
Bir çâre bulam deyü anın cârelerinden
Şimden gerü benden yana ne fâide kılsın
Çün oldum anın âşık-ı âvârelerinden
Dikem kefenim yakasına ele girerse
Bir pâre anın eteğinin pârelerinden
Ne vâklalar geçti ki defterlere sığmaz
Şîrâzi ile sevdiginin ârelerinden
Elvan-ı Şirazi
Feryâd anın gamze-i hârelerinden
Nâçâr ederim sabr firâkına rakıybin
Bir çâre bulam deyü anın cârelerinden
Şimden gerü benden yana ne fâide kılsın
Çün oldum anın âşık-ı âvârelerinden
Dikem kefenim yakasına ele girerse
Bir pâre anın eteğinin pârelerinden
Ne vâklalar geçti ki defterlere sığmaz
Şîrâzi ile sevdiginin ârelerinden
Elvan-ı Şirazi
23 Mart 2017
Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perîşânımıza
Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza
Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perîşânımıza
Seni görmek müteazzir görünür böyle ki eşk
Sana baktıkça dolar dîde-i giryânımıza
Cevri çok eyleme kim olmaya nâgeh tükene
Az edip cevr ü cefâlar kılasın cânımıza
Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp
Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza
Gam-ı eyyâm Fuzûlî bize bîdâd etti
Gelmişiz acz ile dâd etmeğe sultânımıza
Fuzûlî
Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perîşânımıza
Seni görmek müteazzir görünür böyle ki eşk
Sana baktıkça dolar dîde-i giryânımıza
Cevri çok eyleme kim olmaya nâgeh tükene
Az edip cevr ü cefâlar kılasın cânımıza
Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp
Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza
Gam-ı eyyâm Fuzûlî bize bîdâd etti
Gelmişiz acz ile dâd etmeğe sultânımıza
Fuzûlî
Derdim Çoktur Hangisine Yanayım
Derdim çoktur hangisine yanayım
Yine tazelendi yürek yaresi
Ben bu derde kande derman bulayım
Meğer dost elinden ola çaresi
Türlü donlar giyer gülden naziktir
Bülbül cevreyleme güle yazıktır
Çok hasretlik çektim bağrım eziktir
Güle güle gelir canlar paresi
Benim uzun boylu serv ü çınarım
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrâbımdır kaşlarının arası
Dîdar ile muhabbete doyulmaz
Muhabbetten kaçan insan sayılmaz
Münkir üflemekle çerağ söyünmez
Tutuşunca yanar aşkın çırası
Pir Sultan'ım katı yüksek uçarsın
Selâmsız sabahsız gelir geçersin
Aşık muhabbetten niçin kaçarsın
Böyle midir ilimizin töresi
Pir Sultan Abdal
Yine tazelendi yürek yaresi
Ben bu derde kande derman bulayım
Meğer dost elinden ola çaresi
Türlü donlar giyer gülden naziktir
Bülbül cevreyleme güle yazıktır
Çok hasretlik çektim bağrım eziktir
Güle güle gelir canlar paresi
Benim uzun boylu serv ü çınarım
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrâbımdır kaşlarının arası
Dîdar ile muhabbete doyulmaz
Muhabbetten kaçan insan sayılmaz
Münkir üflemekle çerağ söyünmez
Tutuşunca yanar aşkın çırası
Pir Sultan'ım katı yüksek uçarsın
Selâmsız sabahsız gelir geçersin
Aşık muhabbetten niçin kaçarsın
Böyle midir ilimizin töresi
Pir Sultan Abdal
Feryâd ki feryadıma imdâd edecek yok
Feryâd ki feryadıma imdâd edecek yok
Efsus ki gamdan beni azad edecek yok
Tesir-i mahabbetle yıkılmış güzel amma
Virane dili bir daha âbâd edecek yok.
Kes, varsa alkan bana ey tali-i dûnum
Sen var iken âlemde beni yâd edecek yok
Hakkıyla bilir zâr gönül halet-i aşkı
Mâhirdir o fende anı üstâd edecek yok
Ya Rab ne içün zar Nigâr şu cihanda
Nâşâd edecek çoksa da bir şâd edecek yok
Nigar Hanım
Efsus ki gamdan beni azad edecek yok
Tesir-i mahabbetle yıkılmış güzel amma
Virane dili bir daha âbâd edecek yok.
Kes, varsa alkan bana ey tali-i dûnum
Sen var iken âlemde beni yâd edecek yok
Hakkıyla bilir zâr gönül halet-i aşkı
Mâhirdir o fende anı üstâd edecek yok
Ya Rab ne içün zar Nigâr şu cihanda
Nâşâd edecek çoksa da bir şâd edecek yok
Nigar Hanım
Ve gözlerinde binlerce resim
Akşam, zengin bir firuze şelalesi
Ve gözlerinde binlerce resim
Ben o ikisi arasında göçebeyim
Gözlerinin ışığı..ve ayın ışığı.
Nizar Kabbani
Çeviri: Aysel Ergül Keskin
Ve gözlerinde binlerce resim
Ben o ikisi arasında göçebeyim
Gözlerinin ışığı..ve ayın ışığı.
Nizar Kabbani
Çeviri: Aysel Ergül Keskin
iki yasemin tarlası
Anlatılır ki senin bacakların
Çıplakken..iki yasemin tarlası
(...)
Anlatılır ki: altından iki şelale
Nemli bir sabah gibi çorabın içinde
Nizar Kabbani
Çeviri: Aysel Ergül Keskin
Çıplakken..iki yasemin tarlası
(...)
Anlatılır ki: altından iki şelale
Nemli bir sabah gibi çorabın içinde
Nizar Kabbani
Çeviri: Aysel Ergül Keskin
Hüzünler Nehri (Nehru'l Ahzân)
Gözlerin… iki hüzün nehri,
İki müzik nehri gibi… beni
Ötelere… zamanların ötelerine taşıdılar
İki müzik nehri, kayboldular
Sultanım… sonra beni kaybettiler
Üzerlerindeki siyah gözyaşı
Piyanonun nağmelerine düşüyor…
Gözlerin, tütünüm, içkim
Ve onuncu kadeh beni kör etti
Ben koltukta… yanıyorum
Ateşim ateşimi yiyor
Seni sevdiğimi söyleyeyim mi? Ey kamerim…
Ah! Keşke yapabilseydim
Ben dünyada yalnızca
Gözlerin ve hüzünlerime
Sahibim
Limanda gemilerim ağlıyor
Körfezler üstünde parçalanıyor
Sarı kaderim beni parçaladı
Göğsümde inancımı parçaladı
Sensiz yola çıkayım mı Leyleğim?
Ey göz kapaklarımdaki Tanrı’nın gölgesi!
Ey yeşil yazım, ey güneşim!
Ey renklerimin en güzeli… en güzeli!
Senden ayrılayım mı? Oysa hikayemiz
Nisanın geri dönüşünden daha güzel
İspanyol saçın zifiri karanlığındaki
Gardenya çiçeğinden daha güzel
Ey biricik aşkım… ağlama!
Göz yaşların ruhumu kazıyor
Ben dünyada yalnızca
Gözlerin ve hüzünlerime
Sahibim
Seni sevdiğimi söyleyeyim mi? Ey kamerim…
Ah! Keşke yapabilseydim
Ben kaybolmuş bir insanım
Dünyada yerimi bilmiyorum
Kaybetmiştir yolum beni… kaybetmiştir
İsmim beni… kaybetmiştir adresim beni…
Mazim! Bir mazim yok
Ben unutulmuşların unutulmuşuyum
Demir atmayan bir çapayım
İnsanların yüzlerinde bir yarayım
Söyle bana, sana ne vereyim?
Üzüntümü mü? İnkarımı mı? Mide bulantımı mı?
Sana…
Şeytanın avucunda dans eden
Bir kaderden başka ne vereyim?
Seni binlerce kez seviyorum… uzaklaş
Benden… ateşimden ve dumanımdan
Ben dünyada yalnızca
Gözlerin ve hüzünlerime
Sahibim.
Nizar Kabbani
İki müzik nehri gibi… beni
Ötelere… zamanların ötelerine taşıdılar
İki müzik nehri, kayboldular
Sultanım… sonra beni kaybettiler
Üzerlerindeki siyah gözyaşı
Piyanonun nağmelerine düşüyor…
Gözlerin, tütünüm, içkim
Ve onuncu kadeh beni kör etti
Ben koltukta… yanıyorum
Ateşim ateşimi yiyor
Seni sevdiğimi söyleyeyim mi? Ey kamerim…
Ah! Keşke yapabilseydim
Ben dünyada yalnızca
Gözlerin ve hüzünlerime
Sahibim
Limanda gemilerim ağlıyor
Körfezler üstünde parçalanıyor
Sarı kaderim beni parçaladı
Göğsümde inancımı parçaladı
Sensiz yola çıkayım mı Leyleğim?
Ey göz kapaklarımdaki Tanrı’nın gölgesi!
Ey yeşil yazım, ey güneşim!
Ey renklerimin en güzeli… en güzeli!
Senden ayrılayım mı? Oysa hikayemiz
Nisanın geri dönüşünden daha güzel
İspanyol saçın zifiri karanlığındaki
Gardenya çiçeğinden daha güzel
Ey biricik aşkım… ağlama!
Göz yaşların ruhumu kazıyor
Ben dünyada yalnızca
Gözlerin ve hüzünlerime
Sahibim
Seni sevdiğimi söyleyeyim mi? Ey kamerim…
Ah! Keşke yapabilseydim
Ben kaybolmuş bir insanım
Dünyada yerimi bilmiyorum
Kaybetmiştir yolum beni… kaybetmiştir
İsmim beni… kaybetmiştir adresim beni…
Mazim! Bir mazim yok
Ben unutulmuşların unutulmuşuyum
Demir atmayan bir çapayım
İnsanların yüzlerinde bir yarayım
Söyle bana, sana ne vereyim?
Üzüntümü mü? İnkarımı mı? Mide bulantımı mı?
Sana…
Şeytanın avucunda dans eden
Bir kaderden başka ne vereyim?
Seni binlerce kez seviyorum… uzaklaş
Benden… ateşimden ve dumanımdan
Ben dünyada yalnızca
Gözlerin ve hüzünlerime
Sahibim.
Nizar Kabbani
نهر الأحزان
عيناكِ كنهري أحـزانِ
نهري موسيقى.. حملاني
لوراءِ، وراءِ الأزمـانِ
نهرَي موسيقى قد ضاعا
سيّدتي.. ثمَّ أضاعـاني
الدمعُ الأسودُ فوقهما
يتساقطُ أنغامَ بيـانِ
عيناكِ وتبغي وكحولي
والقدحُ العاشرُ أعماني
وأنا في المقعدِ محتـرقٌ
نيراني تأكـلُ نيـراني
أأقول أحبّكِ يا قمري؟
آهٍ لـو كانَ بإمكـاني
فأنا لا أملكُ في الدنيـا
إلا عينيـكِ وأحـزاني
سفني في المرفأ باكيـةٌ
تتمزّقُ فوقَ الخلجـانِ
ومصيري الأصفرُ حطّمني
حطّـمَ في صدري إيماني
أأسافرُ دونكِ ليلكـتي؟
يا ظـلَّ الله بأجفـاني
يا صيفي الأخضرَ ياشمسي
يا أجمـلَ.. أجمـلَ ألواني
هل أرحلُ عنكِ وقصّتنا
أحلى من عودةِ نيسانِ؟
أحلى من زهرةِ غاردينيا
في عُتمةِ شعـرٍ إسبـاني
يا حبّي الأوحدَ.. لا تبكي
فدموعُكِ تحفرُ وجـداني
إني لا أملكُ في الدنيـا
إلا عينيـكِ ..و أحزاني
أأقـولُ أحبكِ يا قمـري؟
آهٍ لـو كـان بإمكـاني
فأنـا إنسـانٌ مفقـودٌ
لا أعرفُ في الأرضِ مكاني
ضيّعـني دربي.. ضيّعَـني
إسمي.. ضيَّعَـني عنـواني
تاريخـي! ما ليَ تاريـخٌ
إنـي نسيـانُ النسيـانِ
إنـي مرسـاةٌ لا ترسـو
جـرحٌ بملامـحِ إنسـانِ
ماذا أعطيـكِ؟ أجيبيـني
قلقـي؟ إلحادي؟ غثيـاني
ماذا أعطيـكِ سـوى قدرٍ
يرقـصُ في كفِّ الشيطانِ
أنا ألـفُ أحبّكِ.. فابتعدي
عنّي.. عن نـاري ودُخاني
فأنا لا أمـلكُ في الدنيـا
إلا عينيـكِ... وأحـزاني
Nizar Kabbani
Arap edebiyatı (ortadoğu) ve şiiri üzerine konuşulacağı zaman duyduğum ilk ses derinlerden gelen bir çocuğun çığlığı ve bitmek bilmeyen silah sesleriyle tozun toprağa karıştığı bir savaş meydanı. Evet burası Filistin, içimize kazıdıkları acının merkezi, burası Kudüs, vatanım gök kubbem. İşte, “edebiyat ve şiir tam olarak bunun için var olmalı” dediğim an. – Değil mi ki şiir, hezeyanların ve büyük acıların tarifi olmuştur çağlar boyu?- Mahmut Derviş, Le Trio Joubran, Fairouz ve Nizar Kabbani adeta aynı acıyı haykırıyorlar bize.
“Oturdu.. Umutlanarak ters çevrilmiş fincanımdan gözlerinde korku belirdi ansızın
Dedi: Ey oğul…hüzünlenme”
Şamlı zengin bir tüccarın oğlu olarak 21 Mart 1923 yılında Şam’da dünyaya gelen Nizar Kabbâni, Lise eğitimini Şam’da bitirdikten sonra Şam Üniversitesi’nde hukuk okudu ve 1945’te mezun oldu. Dışişleri bakanlığında ve Mısır, Türkiye, İngiltere, Lübnan, Çin ve İspanya da çeşitli görevlerde bulundu. Ancak yaşamında, sonraları şiirlerinde bir sevgiliye benzeteceği Beyrut’un yeri büyüktür. Sanat ve hürriyet aşkı taşıyan bir ailede yetişmiş. Şiiri çok seven babası, Fransız ihtilâline karşı düzenlenen ayaklanmaları maddî ve mânevî olarak desteklemiştir. Amcası Ebu Halil Kabbâni Arap Tiyatrosunun kurucularından sayılmaktadır. İlk kitabı Esmerim Anlattı Bana (1942) henüz on dokuz yaşındayken yayımlandı. Bu kitapla kazandığı şöhreti her geçen yıl arttı. Ülkesini birçok Avrupa ve Asya başkentinde diplomat olarak temsil eden Kabbani, yönetimle olan uyuşmazlığı nedeniyle görevinden istifa etti. Kendisi bazı kaynaklara göre Adonis’le birlikte yaşayan en büyük Arap şairi olarak görülür. Bir aşk şairi olarak tanınan Kabbani, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra Arap şiirinde çağ açıcı bir rol oynamıştır. “Gerileme Kitabına Dipnotlar” şiiri Beyrut’ta Al-Adab dergisinin Ağustos 1967 sayısında yayımlanır yayımlanmaz bütün Arap dünyasında yasaklanmış ve Arap edebiyatının ilk samizdat örneği olarak gizlice elden ele dolaşmaya başlamıştır. Bu şiirin yayımlanışı aynı zamanda Al-Adab Al-Huzarani (Haziran Edebiyatı) akımını da doğurmuştur. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950’lerdeki şiirde sadeleşme hareketinde, gerekse 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından patlayarak çığ gibi artan politik şiirde Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur.
Haziran hareketi’nin kurucusu olan Kabbani, hem Arap şiirinin sadeleşmesine, hem de 1967’deki Altı gün savaşı’nın ardından patlayan politik şiirin gelişmesine kılavuz olan bir şiirbazdır.. Yeşil bir lambadır şiir, Geçkin bir kadının güncesi gibi eserler de, bu dönemin nefis ürünlerindendir bilhassa.. Türkçe’de en son “gözlerinin mavi limanında aşk, kadın, hüzün şiirlerinden seçmeler” adlı bir seçmesi görülen Nizar Kabbani’nin, daha bir dolu Türkçe söylenmiş eseri mevcuttur.. Şiirleri savaş karşıtı ve Doğulu kadınların acılarını dile getirmesinden dolayı kadın şairi olarak anılan Kabbani, 1967 yılından sonra Araplara yönelttiği sert eleştirilerden ötürü sağ ve sol pek çok kesimin şimşeklerini üzerine çekmiştir, şuurunu keşfedip cüretini gösterenlerin şairi olmuştur.
1966 da şiiri memurluğa tercih edip istifa edinceye kadar bu görevde kaldı. İki kez evlendi. ilk eşi Suriyeli Zehre'den olan oğlu Tevfik’in, Kahire'de tıp okurken kalp hastalığı nedeniyle 17 yaşında vefat etmesi üzerine, Nizar onun için “efsanevi prens Tevfik Kabbani” ağıtını yazdı ve öldüğünde oğlunun yanına gömülmesini vasiyet etti. İkinci eşi “ömrümün ve şiirimin yol arkadaşı” dediği Belkıs Er-ravi Irak’lıdır. 1982 de Beyrutta Amerikan elçiliğine bomba koyulması sonucu ölümü, Nizar üzerinde çok derin izler bıraktı. Nizar karısının adını taşıyan bir mersiye yazdı ve ölümünden tüm Arap yöneticilerini sorumlu tuttu. Ondan sonra tekrar evlenmeyi reddetti ve 1998 de ölünceye kadar hayatının son 15 yılını Londra da bir apartman dairesinde tek başına geçirdi.
“yirmi yıldır aşkın yolu üzerindeyim
ve hala yol meçhul
bir kez katil
çoğu kez maktul oldum
yirmi yıl… ey aşkın kitabı
hala birinci sayfadayım”
Delice sevdiği annesinin ölümü de Nizarı çok etkileyen olaylardandır. Nizar annesinin sütten ancak yedi yaşında kesebildiği nazlı bebeği, annesi de Nizar için bütün kadınları kendisinde toplamış olan bir kadındır. Nizar Kabbani çağdaş Arap edebiyatının büyük yenilikçilerindendir. Şiirlerini klasik Arap şiirini özümseyerek, ama yeni bir form, yeni bir sesle geçmişin kısıtlayıcı ve belirleyici tüm kayıtlarından da kurtularak yazdı ve hep bu tarzı savundu. 1967 Arap-İsrail savaşında yaşanan bozgundan sonra Arap dünyasında başlayan, mevcut Arap yönetimlerini tenkit edebiyatının kurucusu ve en büyük temsilcisidir. Şiirlerinden açıkça görüleceği üzere, yansıyan duyarlılığın odak noktasını Filistin ve Filistin sorunu oluşturmaktadır. bu bir yerde, İslam dünyasının kalbinin delik deşik olduğu gerçeğiyle aynı anlama gelmektedir. Filistin sorununun başlı başına bir trajedi olmasının yanında, bütün İslam alemi ve özellikle Arap dünyası açısından sömürülme, kuşatma, talan, ihanet, uşaklık, yenilgi, ve batı ya her anlamda bağımlılık gibi başka içerimleri de bulunmaktadır. ayrıca şiirlerine ağırlıklı olarak kadınları konu etmesi sebebiyle kadın şairi diye de anılır.
Nizar hayattayken büyük Arap şarkıcıları onun şiirlerini yorumlamak için birbirleriyle yarıştılar. Ümmü Gülsüm, Abdülhalim Hafız, Feyruz, Macide Rûmi, Kâzım Sahir bunların en meşhurlarındandır.
Nizar Kabbâni, eyvanında şadırvan ve şadırvanın etrafında da çiçek saksıları olan bir evde büyümüş. Şadırvandan akan su sesi ve etrafa yayılan çiçek kokuları Kabbâni’nin ruhundaki sanat kabiliyetinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış. Çocukluk yıllarında resim ve müzikle hemhal olan Kabbâni, ilk şiirini 16 yaşında iken yazmış. Okul arkadaşlarıyla beraber katıldığı Roma gezisinde, bir gün güverteden denizi seyre dalmış. Denizde yükselen dalgalar ve bu dalgalar arasında zıplayan yunusların güzel manzarası, Kabbâni’nin ağzından ilk şiir mısralarını döktürmüş..
“Ey şiirin dostları!
Ben ateş ağacıyım,
hasretlerin kahiniyim ben
Elli milyon aşığın resmi sözcüsüyüm.”
1941 yılında Şam Hukuk Fakültesine kayıt olan Kabbâni, ilk divanı olan “Kaalet lî Samra”yı (Samra bana dedi ki) yazıp kendi imkânlarıyla neşretmiş ve bu şiir edebiyat çevrelerinde büyük yankı yapmış. 1944 yılında Hukuk Fakültesinden mezun olan Nizar Kabbâni, Kahire, Ankara, Pekin, Beyrut ve Madrid’de diplomat olarak görev yapmış. 1966 yılında Hariciyeden istifa edip Beyruta yerleşmiş. Beyrutta “Kabbâni Neşriaat” adında bir yayın evi kuran şair, kendini tamamen şiire adamış.
Nizar Kabbâni ilk dört divanını gazel tarzında yazmış ve bu tarz kendisini, “kadın ve aşk şâiri” olarak tanıtmış. Kabbâni, gazel tarzında şiir yazmasının ana sebebini ailede yaşanan acı bir olaya dayandırmaktadır. Zira sevgili kızkardeşinin aile zoruyla sevmediği bir adamla evlendirilmesine dayanamayıp intihar etmiştir.
Kabbâni aşk konulu şiirleri için “Arap aleminde aşk zincirlenmiştir ve mahbustur. Ben de onu kurtarmaya geldim” der.
Nizar Kabbâni, hem eşi Zehra Hanımın (amca kızı), hem de 22 yaşındaki oğlunun ard arda vefat etmeleriyle şiire 3 yıl ara vermiş. Ta ki, Irak asıllı Belkıs Hanımla karşılaşıncaya kadar. Güzel bir Arap kadını olan Belkıs Hanıma olan aşkını evlilikle taçlandırmak isteyen Kabbâni’nin evlilik teklifi, Belkıs Hanımın ailesi tarafından “kadın ve aşk şâiri” olduğu gerekçesiyle bir kaç defa reddedilmiş. Ancak Kabbâni’nin israrlı talepleri karşısında sonunda razı olmuşlar.. Kabbâni’nin “Babil kraliçelerinin en güzeli” diye vasfettiği sevgili eşi Belkıs Hanım 1982 yılında Beyrut’ta Irak sefaretine düzenlenen bir bombalı eylem neticesinde vefat etmiş. Eşinin ölümünden sonra Beyrut’ta yaşayamayan Nizar Kabbâni Londra’ya yerleşmiş ve ölünceye kadar da burada kalmış.
Hayatı boyunca 41 şiir divanına imza atan Nizar Kabbâni modern Arap şiirinin pîri sayılmaktadır. Hatta kendisine “Reîs Cumhuriyyeti Şiir el Arabi” (Arap Şiir Cumhuriyetinin Başkanı) lâkabı verilmiştir. Nizar Kabbâni Arap toplumunu ilgilendiren mevzulara şiirle çare aramış. 1956 yılında yazmış olduğu ve toplumunun en büyük sıkıntısı olan tembellik hastalığını dile getiren “Hubz, Haşiş ve Kamer” (Ekmek, Ot ve Ay) adlı şiiri ile tepkileri üzerine çekmiş. Arap- İsrail harbinden (1967) Arapların korkunç bir mağlûbiyetle çıkmasını eleştiren “Min Defter en- Nekse” (Nekse Defterinden) adlı şiiri ise uzun müddet yasaklanmış. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950′lerdeki şiirde yalınlaşma deviniminde, gerekse 1967′deki “Altı Gün Savaşı”nın ardından çığ gibi artan ‘politik şiir’de Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur. 30 Nisan 1998’de Sürgünde (Londra) yaşamını yitirdi.
Özgür Öztürk
Kaynak: yasamaugrasi
“Oturdu.. Umutlanarak ters çevrilmiş fincanımdan gözlerinde korku belirdi ansızın
Dedi: Ey oğul…hüzünlenme”
Şamlı zengin bir tüccarın oğlu olarak 21 Mart 1923 yılında Şam’da dünyaya gelen Nizar Kabbâni, Lise eğitimini Şam’da bitirdikten sonra Şam Üniversitesi’nde hukuk okudu ve 1945’te mezun oldu. Dışişleri bakanlığında ve Mısır, Türkiye, İngiltere, Lübnan, Çin ve İspanya da çeşitli görevlerde bulundu. Ancak yaşamında, sonraları şiirlerinde bir sevgiliye benzeteceği Beyrut’un yeri büyüktür. Sanat ve hürriyet aşkı taşıyan bir ailede yetişmiş. Şiiri çok seven babası, Fransız ihtilâline karşı düzenlenen ayaklanmaları maddî ve mânevî olarak desteklemiştir. Amcası Ebu Halil Kabbâni Arap Tiyatrosunun kurucularından sayılmaktadır. İlk kitabı Esmerim Anlattı Bana (1942) henüz on dokuz yaşındayken yayımlandı. Bu kitapla kazandığı şöhreti her geçen yıl arttı. Ülkesini birçok Avrupa ve Asya başkentinde diplomat olarak temsil eden Kabbani, yönetimle olan uyuşmazlığı nedeniyle görevinden istifa etti. Kendisi bazı kaynaklara göre Adonis’le birlikte yaşayan en büyük Arap şairi olarak görülür. Bir aşk şairi olarak tanınan Kabbani, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra Arap şiirinde çağ açıcı bir rol oynamıştır. “Gerileme Kitabına Dipnotlar” şiiri Beyrut’ta Al-Adab dergisinin Ağustos 1967 sayısında yayımlanır yayımlanmaz bütün Arap dünyasında yasaklanmış ve Arap edebiyatının ilk samizdat örneği olarak gizlice elden ele dolaşmaya başlamıştır. Bu şiirin yayımlanışı aynı zamanda Al-Adab Al-Huzarani (Haziran Edebiyatı) akımını da doğurmuştur. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950’lerdeki şiirde sadeleşme hareketinde, gerekse 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından patlayarak çığ gibi artan politik şiirde Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur.
Haziran hareketi’nin kurucusu olan Kabbani, hem Arap şiirinin sadeleşmesine, hem de 1967’deki Altı gün savaşı’nın ardından patlayan politik şiirin gelişmesine kılavuz olan bir şiirbazdır.. Yeşil bir lambadır şiir, Geçkin bir kadının güncesi gibi eserler de, bu dönemin nefis ürünlerindendir bilhassa.. Türkçe’de en son “gözlerinin mavi limanında aşk, kadın, hüzün şiirlerinden seçmeler” adlı bir seçmesi görülen Nizar Kabbani’nin, daha bir dolu Türkçe söylenmiş eseri mevcuttur.. Şiirleri savaş karşıtı ve Doğulu kadınların acılarını dile getirmesinden dolayı kadın şairi olarak anılan Kabbani, 1967 yılından sonra Araplara yönelttiği sert eleştirilerden ötürü sağ ve sol pek çok kesimin şimşeklerini üzerine çekmiştir, şuurunu keşfedip cüretini gösterenlerin şairi olmuştur.
1966 da şiiri memurluğa tercih edip istifa edinceye kadar bu görevde kaldı. İki kez evlendi. ilk eşi Suriyeli Zehre'den olan oğlu Tevfik’in, Kahire'de tıp okurken kalp hastalığı nedeniyle 17 yaşında vefat etmesi üzerine, Nizar onun için “efsanevi prens Tevfik Kabbani” ağıtını yazdı ve öldüğünde oğlunun yanına gömülmesini vasiyet etti. İkinci eşi “ömrümün ve şiirimin yol arkadaşı” dediği Belkıs Er-ravi Irak’lıdır. 1982 de Beyrutta Amerikan elçiliğine bomba koyulması sonucu ölümü, Nizar üzerinde çok derin izler bıraktı. Nizar karısının adını taşıyan bir mersiye yazdı ve ölümünden tüm Arap yöneticilerini sorumlu tuttu. Ondan sonra tekrar evlenmeyi reddetti ve 1998 de ölünceye kadar hayatının son 15 yılını Londra da bir apartman dairesinde tek başına geçirdi.
“yirmi yıldır aşkın yolu üzerindeyim
ve hala yol meçhul
bir kez katil
çoğu kez maktul oldum
yirmi yıl… ey aşkın kitabı
hala birinci sayfadayım”
Delice sevdiği annesinin ölümü de Nizarı çok etkileyen olaylardandır. Nizar annesinin sütten ancak yedi yaşında kesebildiği nazlı bebeği, annesi de Nizar için bütün kadınları kendisinde toplamış olan bir kadındır. Nizar Kabbani çağdaş Arap edebiyatının büyük yenilikçilerindendir. Şiirlerini klasik Arap şiirini özümseyerek, ama yeni bir form, yeni bir sesle geçmişin kısıtlayıcı ve belirleyici tüm kayıtlarından da kurtularak yazdı ve hep bu tarzı savundu. 1967 Arap-İsrail savaşında yaşanan bozgundan sonra Arap dünyasında başlayan, mevcut Arap yönetimlerini tenkit edebiyatının kurucusu ve en büyük temsilcisidir. Şiirlerinden açıkça görüleceği üzere, yansıyan duyarlılığın odak noktasını Filistin ve Filistin sorunu oluşturmaktadır. bu bir yerde, İslam dünyasının kalbinin delik deşik olduğu gerçeğiyle aynı anlama gelmektedir. Filistin sorununun başlı başına bir trajedi olmasının yanında, bütün İslam alemi ve özellikle Arap dünyası açısından sömürülme, kuşatma, talan, ihanet, uşaklık, yenilgi, ve batı ya her anlamda bağımlılık gibi başka içerimleri de bulunmaktadır. ayrıca şiirlerine ağırlıklı olarak kadınları konu etmesi sebebiyle kadın şairi diye de anılır.
Nizar hayattayken büyük Arap şarkıcıları onun şiirlerini yorumlamak için birbirleriyle yarıştılar. Ümmü Gülsüm, Abdülhalim Hafız, Feyruz, Macide Rûmi, Kâzım Sahir bunların en meşhurlarındandır.
Nizar Kabbâni, eyvanında şadırvan ve şadırvanın etrafında da çiçek saksıları olan bir evde büyümüş. Şadırvandan akan su sesi ve etrafa yayılan çiçek kokuları Kabbâni’nin ruhundaki sanat kabiliyetinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış. Çocukluk yıllarında resim ve müzikle hemhal olan Kabbâni, ilk şiirini 16 yaşında iken yazmış. Okul arkadaşlarıyla beraber katıldığı Roma gezisinde, bir gün güverteden denizi seyre dalmış. Denizde yükselen dalgalar ve bu dalgalar arasında zıplayan yunusların güzel manzarası, Kabbâni’nin ağzından ilk şiir mısralarını döktürmüş..
“Ey şiirin dostları!
Ben ateş ağacıyım,
hasretlerin kahiniyim ben
Elli milyon aşığın resmi sözcüsüyüm.”
1941 yılında Şam Hukuk Fakültesine kayıt olan Kabbâni, ilk divanı olan “Kaalet lî Samra”yı (Samra bana dedi ki) yazıp kendi imkânlarıyla neşretmiş ve bu şiir edebiyat çevrelerinde büyük yankı yapmış. 1944 yılında Hukuk Fakültesinden mezun olan Nizar Kabbâni, Kahire, Ankara, Pekin, Beyrut ve Madrid’de diplomat olarak görev yapmış. 1966 yılında Hariciyeden istifa edip Beyruta yerleşmiş. Beyrutta “Kabbâni Neşriaat” adında bir yayın evi kuran şair, kendini tamamen şiire adamış.
Nizar Kabbâni ilk dört divanını gazel tarzında yazmış ve bu tarz kendisini, “kadın ve aşk şâiri” olarak tanıtmış. Kabbâni, gazel tarzında şiir yazmasının ana sebebini ailede yaşanan acı bir olaya dayandırmaktadır. Zira sevgili kızkardeşinin aile zoruyla sevmediği bir adamla evlendirilmesine dayanamayıp intihar etmiştir.
Kabbâni aşk konulu şiirleri için “Arap aleminde aşk zincirlenmiştir ve mahbustur. Ben de onu kurtarmaya geldim” der.
Nizar Kabbâni, hem eşi Zehra Hanımın (amca kızı), hem de 22 yaşındaki oğlunun ard arda vefat etmeleriyle şiire 3 yıl ara vermiş. Ta ki, Irak asıllı Belkıs Hanımla karşılaşıncaya kadar. Güzel bir Arap kadını olan Belkıs Hanıma olan aşkını evlilikle taçlandırmak isteyen Kabbâni’nin evlilik teklifi, Belkıs Hanımın ailesi tarafından “kadın ve aşk şâiri” olduğu gerekçesiyle bir kaç defa reddedilmiş. Ancak Kabbâni’nin israrlı talepleri karşısında sonunda razı olmuşlar.. Kabbâni’nin “Babil kraliçelerinin en güzeli” diye vasfettiği sevgili eşi Belkıs Hanım 1982 yılında Beyrut’ta Irak sefaretine düzenlenen bir bombalı eylem neticesinde vefat etmiş. Eşinin ölümünden sonra Beyrut’ta yaşayamayan Nizar Kabbâni Londra’ya yerleşmiş ve ölünceye kadar da burada kalmış.
Hayatı boyunca 41 şiir divanına imza atan Nizar Kabbâni modern Arap şiirinin pîri sayılmaktadır. Hatta kendisine “Reîs Cumhuriyyeti Şiir el Arabi” (Arap Şiir Cumhuriyetinin Başkanı) lâkabı verilmiştir. Nizar Kabbâni Arap toplumunu ilgilendiren mevzulara şiirle çare aramış. 1956 yılında yazmış olduğu ve toplumunun en büyük sıkıntısı olan tembellik hastalığını dile getiren “Hubz, Haşiş ve Kamer” (Ekmek, Ot ve Ay) adlı şiiri ile tepkileri üzerine çekmiş. Arap- İsrail harbinden (1967) Arapların korkunç bir mağlûbiyetle çıkmasını eleştiren “Min Defter en- Nekse” (Nekse Defterinden) adlı şiiri ise uzun müddet yasaklanmış. Haziran Hareketi’nin kurucusu ve önde gelen şairi Kabbani, gerek 1950′lerdeki şiirde yalınlaşma deviniminde, gerekse 1967′deki “Altı Gün Savaşı”nın ardından çığ gibi artan ‘politik şiir’de Arap şiirinin yol göstericisi olmuştur. 30 Nisan 1998’de Sürgünde (Londra) yaşamını yitirdi.
Özgür Öztürk
Kaynak: yasamaugrasi
Seç
Ben seni seçtim... sen de
Ya göğsüm üzerine
Ya da şiir defterlerim üzerinde ölümü seç!
Ya aşkı...ya da aşksızlığı seç
Seçmessen korkaksın...
Orta yer yoktur
Cennet ile cehennem arasında...
Bütün kağıtlarını at...
Herhangi bir karara razı olacağım
Söyle...haydi bir tepki göster...infilak et!
Çivi gibi çakılıp kalma!
Sonsuza kadar kalamam
Saman sapı gibi yağmurların altında...
Bir kader seç ikisi arasında
Kaderlerim ne kadar acımasız!
Bitkinsin sen... korkaksın
Bende sözü çok uzattım
Ya denize dal... ya uzaklaş
Deniz yoktur...tutması olmayan...
Aşk... büyük bir yüzleşmedir
Akıntıya karşı denize açılmadır...
Çarmıha gerilme, azap ve gözyaşıdır
Yıldızlar arasında bir yolculuktur...
Korkaklığın beni öldürüyor... eyyy kadın!
Perdenin arkasında oynuyorsun
Ben,
İsyankarların taşkınlığını taşımayan...
Bütün surları kırmayan
Kasırga gibi vurmayan
Bir aşka inanmıyorum
Ahhhh... keşki aşkın beni yutsa
Kasırga gibi kökümden söküp çıkarsa...
Ben seni seçtim... sen de
Ya göğsüm üzerine
Ya da şiir defterlerim üzerinde ölümü seç!
Orta yer yoktur
Cennet ile cehennem arasında...
Nizar Kabbani
Çeviren: Rıza Halilov, Aysel Ergül
Ya göğsüm üzerine
Ya da şiir defterlerim üzerinde ölümü seç!
Ya aşkı...ya da aşksızlığı seç
Seçmessen korkaksın...
Orta yer yoktur
Cennet ile cehennem arasında...
Bütün kağıtlarını at...
Herhangi bir karara razı olacağım
Söyle...haydi bir tepki göster...infilak et!
Çivi gibi çakılıp kalma!
Sonsuza kadar kalamam
Saman sapı gibi yağmurların altında...
Bir kader seç ikisi arasında
Kaderlerim ne kadar acımasız!
Bitkinsin sen... korkaksın
Bende sözü çok uzattım
Ya denize dal... ya uzaklaş
Deniz yoktur...tutması olmayan...
Aşk... büyük bir yüzleşmedir
Akıntıya karşı denize açılmadır...
Çarmıha gerilme, azap ve gözyaşıdır
Yıldızlar arasında bir yolculuktur...
Korkaklığın beni öldürüyor... eyyy kadın!
Perdenin arkasında oynuyorsun
Ben,
İsyankarların taşkınlığını taşımayan...
Bütün surları kırmayan
Kasırga gibi vurmayan
Bir aşka inanmıyorum
Ahhhh... keşki aşkın beni yutsa
Kasırga gibi kökümden söküp çıkarsa...
Ben seni seçtim... sen de
Ya göğsüm üzerine
Ya da şiir defterlerim üzerinde ölümü seç!
Orta yer yoktur
Cennet ile cehennem arasında...
Nizar Kabbani
Çeviren: Rıza Halilov, Aysel Ergül
21 Mart 2017
Egemen Söyleme Karşı Eleştirel tanıklığın Şairi: Nizâr Kabbânî
Nizâr Kabbânî şiiriyle/sanatıyla/edebiyat anlayışıyla bütün Ortadoğu toplumlarının kalbi oldu. Şiirleriyle direnişi paylaştı, şiiriyle siyasete yön verdi, şiiriyle siyaseti sorguladı, bu günün tarihini sorguladı. Nizâr Kabbânî'nin bu yaklaşımı, Nizâr Kabbânî şiirinin edebi niteliğine/yoğunluğuna/derinliğine kesinlikle gölge düşürmedi.
Atasoy Müftüoğlu (Su, 2007;31)
Çağdaş Arap edebiyatında çok önemli bir yere sahip olan ve modern Arap şiirinin en güçlü isimleri arasında kabul edilen Nizâr Kabbânî1, Irak'tan Fas'a kadar tüm Arap dünyasında geniş bir okuyucu kitlesine ulaşarak, gerek halk gerekse entelektüel düzeyde büyük ilgi gören bir şair olması ve de bununla yakından ilgili olan edebiyatın gücüne ilişkin yaklaşımlarıyla egemen Siyonist yayılmacılığa karşı eleştirel bir çerçeve geliştirmesi nedeniyle kültürel bir model olarak önümüzde durmaktadır. Düşünsel serüveni kadar siyasal konumlanışında da gelgitler bulunan şairin ilk dönem şiirleri bireysel saplantı ve sapkınlıklarla yoğrulmuştur. Şairin, resime karşı ilgisinin bir sonucu olarak kalemi bir fırça, kelimeleri de bir boya gibi kullanmak suretiyle şiirlerini bir tabloya çevirmeyi başarması onun şiirlerinin en önemli özelliğidir.
Nizâr Kabbânî bir şair olarak edebiyat anlayışı yanında, yakın tarihlerdeki emperyalist müdahalelerden, iç savaşlardan fazlasıyla etkilenmiştir. Tarihi sürecin bizatihi içinde yer alarak özgürlük için muhalif duruşunu her zaman korumuştur. Bunu yaparken de sosyalist edebiyat anlayışından kaynaklanan sanatsal perspektifiyle has yazı kumaşını birleştirebilmiştir. Yani yazdıklarıyla devrim yapan bir şairdir o. Onun bu iki yönünü dikkate alarak bu yazıda olabildiğince iyi örnekler üzerinden sanat anlayışı ile siyasi perspektifi nasıl birleştirebildiğini genel hatlarıyla ortaya koymaya çalışalım.
Nizâr Kabbânî'nin Poetikasının Anahatları
"Şiir" diyordu Şiirin Saati'nde John Berger, "kanayan yaraya seslenir." (1988;65) Kabbânî, şiirin bireylerin yaşamlarından, sorunlarından kopuk olmaması gerektiğine inanır. Şiirin insan yaşamında önemli bir rol oynayacağı düşüncesiyle edebî hayatının erken sayılabilecek dönemlerinden itibaren şiirlerinde toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlara, çektiği acı ve sıkıntılara, gördüğü baskı ve yıldırmalara vurgu yapmakla kalmamış, aynı zamanda gerek siyasileri gerekse tepkisini dile getirmeyen halkı da cüretli bir şekilde eleştirmiştir.
Uzun yıllar diplomat olarak çalışmış olması onu hem edebi yönden hem de siyasi yönden beslemiştir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yansından sonra tüm dünya edebiyatını etkileyen edebî, fikrî ve felsefî akımlar onun edebî kişiliğinin oluşumunu etkilemiştir. Bu konuda şair şu değerlendirmede bulunur: "Akdeniz'in bize taşıdığı tüm fikir tohumları topraklarımızda yeşerdi. Çiçek açtı ve yaprak verdi. Marksizm, emperyalizm gibi Doğu ve Batının tüm felsefe ve ideolojileri toprağımızda çatıştı. Daha sonra arkasında düşüncelerinden bir şeyler bırakarak topraklarımızdan ayrıldı. Ellili yılların başında Marksizm ani şekilde başımızda bir tur attı ve şiirlerimizi ideolojik bir manifestoya çevirdi. Gelenekçi şairlerin hayallerinden dahi yeni kasideler türetti. Arkasında bir şiir ürünü bırakarak sahillerimizden ayrıldı. Sonra da Jean Paul Sartre (1905-1980)'nin egzistansiyalizm akımı edebiyatımızın kapılarını hızlı bir şekilde vurdu. Edebiyatımızda bu felsefe ve akımların etkisinde kalmayan kişi başparmakla gösterilmeye başlandı." Onun bu tespitleri aynı zamanda yirminci yüzyıl Ortadoğu'sunun tarihini de özetlemektedir. Bu noktada onun tanıklığını anlamak bakımından şiire ve edebiyata bakışı üzerinde durmak gerekecektir öncelikle.
Nizâr Kabbânî, elli yılı aşan sanat hayatı boyunca yazdığı çeşitli makale, deneme, şiir ve kendisiyle yapılan konuşmalarda şiirle ilgili görüş ve düşüncelerini dile getirmiştir. Bir anlamda Kabbânî'nin poetikası olarak da kabul edilebilecek söz konusu bu düşünceler şairin şiirlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
"Bir tarafta yer almayan, bir tutum ve tavır sergilemeyen, bir görüş için mücadele etmeyen, herhangi bir insanın zulmü karşısında kılıcını çekmeyen bir şiir hayal edemiyorum. Seyfuddevle ve Babıali'den maaş alan tüm şairlere ve edebiyattaki sirk oyunlarına karşıyım. Edebiyatçıların saray yöneticilerinin karşısında filler gibi dans ettikten sonra elma, muz ve zilletle ıslatılmış ekmeğin önlerine konması için hortumlarını uzatmalarını yadırgıyorum." diyor Kabbânî. Kabbânî'nin poetikası'nın olabildiğince net bir biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle klâsik Arap şairlerinin ekseriyetinin tuttuğu yol bilinmelidir. Bu şairlerin genel özelliği kendilerini koruyan, kollayan patronaja tabi olmalarından ötürü şiiri bir kazanç ve bir geçim kaynağı olarak görmeleriydi. Bu şairler sultanların kendilerine sundukları nimetlere, caizelere kavuşabilmek için onları en yüce sıfat ve meziyetlerle överlerdi. Bu nedenle bu şairlerin şiirleri, övgü dışında hiçbir misyon taşımayan, süslemeli ve abartılı söz sanatından öteye geçemezdi. İşte bu şiir anlayışı, dünyada yaşanan değişmelere ve ideolojik çatışmalara paralel olarak köklü bir eleştiriye tabi tutulur. Özellikle kırklı ve ellili yıllarda tüm dünya edebiyatını etkileyen Marksizmin toplumcu edebiyat damarı Arapça konuşan, yazan şairleri de etkiler. Bu ilginin nedenlerinden biri, Arap topraklarını işgal eden Siyonist İsrail'i destekleyen ABD'ye karşı tepki iken ikinci olarak, toplumsal yoksulluklar, baskılar, eşitsizlikler gibi meseleler de yavaş yavaş edebiyat dünyasına girmeye başlar. Böylece Arap şiiri, yıllarca devam eden uysal yapısından sıyrılarak, muhalefet eden, eleştiren, sorgulayan, algısal erozyona karşı eleştirel bir çerçeve geliştiren, halkın sıkıntılarını paylaşan bir kimliğe bürünür.
Kabbânî'nin şiirlerini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde ve şiirle ilgili görüşlerini irdelediğimizde onun şiir anlayışıyla Marksist toplumcu edebiyat anlayışı arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu görüyoruz. Şiiri daha çok bir çatışma, bir direniş olarak gören Nizâr Kabbânî, tabuları yıkmayan, kurallara karşı çıkmayan, halkın sıkıntılarını paylaşmayan, özgürlük için ateş kıvılcımı yakmayan, zulüm ve baskılara direnmeyen, adaleti sağlamayan şiirin hiçbir önemi olmadığını belirtir. Onun bu yaklaşımları edebiyat çevrelerinde tartışmalara neden olur. Hakaret derecesine varan sert eleştirilere maruz kalır. Ancak bu eleştiriler karşısında yılmaz. Çünkü ona göre gerçek şair, hiçbir zaman şiirleri için teminat ya da caize istemez. Şiir ise kâğıtların üzerinde şahitlik yapma eylemidir. Dolayısıyla şiirleri için bir teminat yani konformist karşılıklar arayan beklentiler içinde olan bir şair, toplumun ve olayların gerisinde kalır. Bu da toplumcu şairle bağdaşmayan bir tutumdur. "Arzu ve hedefi olmayan, bir tahta tavşan olan şiiri reddederiz / Bir palyaço gibi halifeleri eğlendirmek için dans eden şiirin ne önemi var / Ne, gökyüzüne uçurduğumuz güvercinler, ne ney, ne de sabâ rüzgarı / Ancak o, tırnaklara uzanan bir öfkedir, ne kadar korkaktır şiir, öfke taşımazsa!" dizeleri onun klasik Arap şiirinden farklı yanlarını daha da anlaşılır kılmaktadır.
Kabbânî, şairin toplumsal duyarlılığını belirlerken ona bir peygamber kadar büyük ve öncü bir sorumluluk yükler. O, peygamberlerin, arz üzerinde fesat çıkaranlarını uyarma, yoldan sapan toplumları düzeltme, onları eğitme, ıslah etme ve yönlendirme göreviyle sorumluluklarının farkında olan şairin sorumluk yönünden, toplumda üstlendiği görev bakımından, peygambere benzer bazı sorumluluklarının bulunduğunu kabul eder. Dolayısıyla bir peygamber ilkeleri uğruna dışlanmayı, yalnız bırakılmayı, sürgün edilmeyi hatta ölümü göze alırken, bir şairin de inandığı ve savunduğu ilkeler uğruna neden ölümü göze almaktan kaçındığını bir dizesinde "Peygamberler bir görüş uğruna çarmıha gerilirler. O halde niye çarmıha gerilmez şairler?" biçiminde sorgular. Nizâr Kabbânî, toplumda kendine bir görev biçmeyen ve hiçbir sorumluluk taşımayan bir şiir ve şairin varlığını düşünemez. Yüzyıllardır "Anlamsız süslemeler, oyuncaklar ve mozaikler bizleri (meşgul etti) öldürdü / Şiirlerimizin yarısı nakıştır, oysa bina çöktüğünde nakış ne işe yarar?" yaklaşımlarıyla hem toplumcu bir sanat ilkesini dışavurur hem de edebi gelenek eleştirisi yapar. Nizâr Kabbânî, şair ve şiirin toplumdaki işlevini irdelerken şiirin döneminden kopuk olamayacağı düşüncesindedir. Nitekim şiirlerinde Arap toplumunun siyasî, sosyal ve kültürel alanda geri kalmasında sadece siyasileri değil aynı zamanda şairleri de sorumlu tutar. Kabbânî'ye göre sanat, var olanla yetinmek, var olanı papağan gibi tekrarlamak değil, yeniyi aramak, yapılmayanı yapmaktır. Kabbânî, şiirlerinde klişenin tiranlığından, benzetmelerinden, söz dağarcığından uzak durarak şiir yeteneğini serbestçe ama ustalıkla kullanır. Hayal ufkunu alabildiğince geniş tutarak, hatta bazen mantık kurallarını aşan sürrealist ifadelerle şiirine yeni tasvir ve benzetmeler kazandırır, şiirlerinde her zaman özgün hayallere önem vererek yerleşik ifade kalıplarının dışına çıkar, özellikle de ilişkiler teorisinden hareket ederek okuyucunun beklemediği, daha önce alışık olmadığı yeni benzetmelere başvurur. Nizâr Kabbânî, şiirlerinde geleneksel şiir anlayışının dışına çıkarak, kendine özgü imgeler kullanarak şiiri uyu(t)maktan kurtarır. Şiirleri biçim olarak serbesttir, serbest biçimli şiiri, şiir alanındaki en önemli gelişmelerden biri olarak kabul eder. Ona göre klâsik Arap şiiri, farklı dönemlerde yazılmasına rağmen sanat bakımından aynı konular etrafında dönüp durmuştur yani sınırlı bir izleğe sahiptir. Oysa serbest şiir, bu anlayışı yıkarak çağının gerek siyasal gerekse toplumsal gelişmelerini yakından izleyen bir özelliğe sahip olmuştur. Aynı zamanda kuralcılıktan kurtulmayı da sağlamıştır.
Siyasi Şiir, Filistin ve Ortadoğu
Nizâr Kabbânî'yi öne çıkaran esas unsurun yazmış olduğu siyasi şiirler olduğu bilinmektedir.2 Arap şiir tarihinde siyasi şiir, Emeviler döneminde siyasi hiziplerin doğuşuyla ortaya çıkmış ve günümüze kadar gelmiş olan bir şiir türü olarak anılıyorsa da Şuara Suresi çerçevesinde baktığımızda siyasi şiirin vahyin ilk muhatapları zamanında da olduğunu söyleyebiliriz. Siyasi şiir toplumsal değişim ve dönüşüm zamanlarında ortaya çıkan bir şiir tarzıdır esas itibariyle. Arap dünyasında da I. Dünya Savaşı'nın ardından daha da yoğunlaşan işgalci emperyalist güçlere karşı gösterilen dirençle birlikte yeniden önem kazanmaya başlamış ve sanat açısından da çıtasını günden güne yükselten bir şiir anlayışı olmuştur. Siyasî bir mesaj niteliğinde olan bu tür şiirlerin, halkın büyük bir kesimine ulaşabilmesi ve onlarda beklenen etkiyi gerçekleştirmesi için yalın, heyecanlı, diri, muhalif, dirençli bir içeriğe sahip yapaylıktan uzak bir şiir iklimini de beraberinde getirdiği görülür. Bu siyasi şiirin Arap dünyasında daha çok Filistin meselesi etrafında ilmek ilmek işlendiği de bir başka gerçektir. Kabbânî de pek çok şiirinde siyasi mesajlarını ağırlıklı olarak Filistin dolayımında sunmuştur.
Onun şiirlerinde yoğun olarak küçük ve doğacak çocuklar üzerinde durduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Özelikle "doğmuş" ve "doğacak" çocuklara seslenmesinin onun devrimci düşüncesinden kaynaklandığı ortadadır. Çünkü Kabbânî de, diğer devrimciler gibi değişimin ancak ve ancak zihniyet değişimiyle mümkün olacağını düşünmektedir. Kendisiyle yapılan bir konuşmada "Devrimciliğe nereden başlarsınız?" diye sorulduğunda: "Ana karnındaki cenin ve çocuklardan, herhangi bir düşünceye sahip olmamış, biçim almamış şekillerden, henüz hitabet ve atasözlerimizden zehirlenmemiş olanlardan, kafatasları nihaî şeklini almamış ve sırtları daha kamburlaşmamış masum ve saf kişilerden başlamalıyız." diye cevap vermiştir. Şiirin devrimci bir ruh taşıması gerektiğine inanan şair, bir yazısında şiiri geçmişteki bütün dilleri iptal eden bir dil, bütün aklı özetleyen çılgın bir söz, şiddete başvurmadan ve kan dökmeden gerçekleştirilen çağdaş bir devrim, adaleti yansıtan, kuralın dışına çıkan bir sanat, özgürlük uğruna savaşan insanların ortaya çıkması için biriken hüzün olarak niteler. Şairin devrimcilik anlayışı ise Arap insanının coğrafyasını bütünüyle değiştirip onun zihinsel yapısını yeniden oluşturmaktır.
Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin nabzını ülke ayrımı yapmaksızın tutan şairin şiirlerinden örneklerle onun siyasi şiirlerini genel olarak çerçevelemeye çalışalım.
Nizâr Kabbânî, 1967 Arap-İsrail savaşından önce yazdığı Aşk ve Petrol adlı şiirinde Filistin sorununa duyarsız kalan, Arap ulusunun millî serveti niteliğindeki petrolün gelirleriyle İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde zevk ve sefa süren Körfez Arap ülkelerinin yöneticilerini ironik bir üslûpla eleştirir: "İsrail'in mızrakları, kız kardeşlerinin karnındaki çocukları düşürmemiş miydi / Evlerimizi yıkmamıştı sanki, mukaddes kitaplarımızı yakmamıştı / Sanki Bi'ru's-Seba'da, Yafâ'da ve Hayfâ'da ağaçlarda idam edilenler senin sülalenden değildi / Kudüs kan revan içinde, oysa sen şehvetinin esirisin / Uyuyorsun, yaşanan trajedi sanki senin trajedin değil / Ne zaman anlayacaksın / Ne zaman senin ruhunda uyanacak insan?"
Kabbânî'nin 1967 Arap-İsrail savaşından önceki döneme ait siyasî şiirlerinin hem biçim hem de içerik bakımından iyi bir seviye yakalayamamış, olgunlaşmamış olduğu yönünde bir düşünce edebiyat çevrelerinde yer almaktadır. Uzun bir dönem kadın ve aşk gibi bireysel konulardaki şiirlerle meşgul olan şairin, siyasî şiir yazımı konusunda bir yandan fazla bir deneyime sahip olmayışı öte yandan ve belki de daha önemlisi mücadele kültürünün yetersizliği nedeniyle başarılı olabilmesi mümkün değildir. Ama bütün bu kusurlarına ve kılçıklarına rağmen onun bu döneme ait siyasî şiirleri gelmekte olan bir şairin ilk verimleri olarak okunmaya müsaittir.
Nizâr Kabbânî'nin siyasî şiirlerindeki asıl değişim, 5 Haziran 1967'de başlayan ve Arapların yenilgisiyle sonuçlanan Arap-İsrail savaşının hemen akabinde yazdığı ve tepkisini ortaya koyduğu Yenilgi Defterine Notlar adlı şiiriyle meydana gelmiştir. Birçok eleştirmen de şairin bu kasidesini siyasî şiirleri için bir dönüm noktası ve sanat anlayışı hususunda da değişimin başlangıcı olarak görür. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Haziran 67 Savaşı yenilgisinden sonra şiirinde açıkça görülmeye başlayan değişimin nedenlerine değinirken şöyle der: "Aşk şiirinden siyaset şiirine geçişin kesinlikle kazançlı bir ticaret olmadığına inanıyorum. Kadınların gözlerinde uyumak, dikenli tellerin arasında uyumaktan daha huzurlu ve daha güvenlidir. Parfüm ticareti, sirke ticaretinden daha kârlıdır. Ülkemizde zeki olan bir insan, siyaset çukuruna düşmeyendir. Sevgi ülkesi, ülkelerin en mutlusudur. Uzun zamandır aşk ülkesinde otoritemi sürdürüyorum. Benim tahtımı ve tebaamı savunacak bütün imkânlara sahibim. Benim siyasete geçişim bir değişim değildi, aksine içimdeki cam levhaların hepsini kıran bir anlık iç sarsıntısının sonucudur. Haziran'ın geride bıraktığı cam parçalarının duygularımın üzerine dağılması neticesiyle başka bir sesle haykırdım." Haziran yenilgisinden sonra şair duyduğu öfkeyi şiirlerine taşımış, İsrail'in Filistin toprakları üzerindeki işgali var olduğu sürece bitmeyecek uzun soluklu bir eyleme dönüşmüştür.
Nizâr Kabbânî, bu yenilginin ardından Arap düşüncesini, siyasi yapılarını, savaşa karşı misli misline hazırlıklar yapmayı ihmal eden zihniyeti eleştirerek bunun cahili bir düşünce olduğunu vurgular. Bu yaklaşımları Arap dünyasının doğusundan batısına kadar her köşesinde büyük bir tepkiye neden olmuş, onun hakkında çeşitli tartışmalar yapılmasına yol açmıştır. Nizâr'a göre Haziran çok mantıksız bir aydı, dolayısıyla onunla ilgili yazılacak her şey mantık kuralları dışında olacaktı: "Haziran çok acı bir meyveydi. Bazıları bu meyveyi yedi, bazıları da zamanla onun tadına alıştı, bazıları da bu meyveyi görür görmez reddetti. Ben de açlık grevine giden ve Haziran'ın rahminden doğan bu sakat çocuğu reddeden son gruptan idim."
Haziran yenilgisi, askerî bir yenilginin yanı sıra, aynı zamanda Arap siyasî sisteminin bir çöküşünün ve iflasının da açık bir göstergesiydi. Zira savaştan önce Arap liderleri Filistin meselesi üzerinde siyaset yapıyorlardı. Vatandaşlarını da içi boş, hamasî söylemlerle oyalıyorlardı. Savaştan sonra tüm sermayeleri tükendiği gibi kralın çıplak olduğu da herkes tarafından görüldü. Bu nedenle şair, Arap siyasî liderlerine şöyle seslenir: "Sınırlarımız sayenizde / Bir kağıt parçası haline geldi / Helal olsun size! / Peşkeş çekilen bir kadına döndü / Helal olsun size be!" Gerek yöneticilerin, gerek vatandaşların, gerekse basın-yayın organlarının, Haziran yenilgisinden sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi eski alışkanlıklarını sürdürüyor olmalarından yakınır.
Kabbânî, fakirlik, hastalık, savaş, barış, yenilgi ve zaferin Tanrı'nın bir iradesi ve lütfu olduğuna inanarak her şeyde kaza ve kadere sığınma eğilimi gösteren teslimiyetçi anlayışı kendine özgü alaycı bir üslûpla eleştirir. Aynı şekilde Arapların, kaybetmiş oldukları toprakları dualarla, evliyaların kabirlerini ziyaret etmekle geri almalarının mümkün olmadığını, dolayısıyla bu insanları da mezarlarında rahat bırakmaları gerektiğini dile getirir: "Evliyalarımızı rahat bırakın, evliyalar hangi toprağı geri getirdi ki?"
Kabbânî, Kudüs adlı şiiriyle işgal altında bulunan Kudüs'e seslenir ve şehrin kutsal kimliğini öne çıkararak onun işgal altında olmasından dolayı duyduğu üzüntüsünü dile getirir. "Kim durdurur düşmanları / Sana karşı ey dinlerin gerdanlığı / Kim siler kanları duvar taşlarından / İncil'i kim kurtarır / Kur'an'ı kim kurtarır / Kim kurtarır İsa'yı öldürenlerden / İnsanı kim kurtarır." diye sorar. 1970 yılında ise Kabbânî İsrail Duvarlarında Fedaî Afişleri isimli kasidesini yayımlar. Şair, burada Siyonistlerin Arap topraklarını işgal etmekle, bu savaşın sona ermeyeceğini, zira dünyanın kuruluşundan beri bu toprakların Arapların olduğunu söylemektedir: "Bu bizim ülkemizdir/ Dünyanın kuruluşundan beri buradaydık / Ey İsrailoğulları! Böbürlenmeyin / Saatin akrepleri dursa da / Bir gün mutlaka dönecektir / Toprağı işgal etmekle bizi korkutamazsınız / Tüy, kartalın kanatlarından düşebilir / Korkutmaz bizi uzun susuzluk / Sular her zaman kayaların bağrında kalır / Orduları yendiniz, ancak duygulan yenemediniz / Ağaçlan tepelerinden kestiniz / Kökleri kaldı (...) Golan tepelerinden çıkacaksınız / Ürdün yakasından çıkacaksınız / Silah zoruyla çıkacaksınız..."
Nizâr Kabbânî, Haziran yenilgisinden sonraki döneme ait siyasî şiirlerinde sadece Haziran yenilgisiyle sınırlı bir algıya takılıp kalmamıştır. Arap dünyasında yaşanan siyasî olaylara ve gelişmelere de değinmiştir. Bunlardan biri, 1967 Haziran savaşından sonra Ürdün'e sığınmış olan Filistinliler ile Ürdün ordusu arasında 26 Ağustos 1970'te çıkan ve 18 Eylül 1970'e kadar devam eden iç savaştır. Kabbânî, Ürdün ordusunun Filistinlilere karşı giriştiği bu hareketi bir "kıyım" olarak niteler ve bu operasyonla ikinci bir "Kerbelâ" yaşandığını vurgular.
Onun şiirinde işlediği konulardan biri de Lübnan'da yaşanan iç savaştır. Kabbânî, 1961'de diplomatik görevinden ayrıldıktan sonra Beyrut'a yerleşir. Beyrut'u çok sever, yaşanan iç savaş onun şiirlerine de yansır: "Yakutla süslenmiş bileziklerini kim sattı / Büyülü yüzüğüne kim el koydu / Altın örüklerini kim kesti / Yeşil gözlerinde uyuyan mutluluğu kim katletti / Bıçakla yüzünü kim çizdi / Ve güzel dudaklarına kezzabı kim döktü / Deniz suyunu kim zehirledi ve dost iki yakaya kini kim serpti / İşte biz geldik, özür dilemeye ... ve itirafta bulunmaya / Kabile ruhuyla sana ateş açtık... / Ve bir kadın öldürdük, (hürriyet) adı olan / Beyrut, her gün içimizden birini öldürüyor / Ve her gün bir kurban arıyor / Ölüm ise kahve fincanımızda / Dairemizin anahtarında, balkonlarımızın çiçeklerinde / Gazetelerin sayfalarında ve alfabede / Ey Belkıs! İşte biz yeniden Câhiliye dönemine giriyoruz / İşte biz; vahşete, geri kalmışlığa, çirkinliğe ve seviyesizliğe dalıyoruz / Tekrar barbarlık çağına giriyoruz."
Lübnan'da yaşanan iç savaş sırasında Irak Büyükelçiliği'ne düzenlenen bir bombalı saldırı sonucu Nizâr eşi Belkıs'ı kaybeder. Şair, eşinin ölümünden milis grupları değil, o çok sevdiği Beyrut'u sorumlu tutar: "Öldüren Beyrut… cinayet işlediğini bilmiyor. Sana aşık olan Beyrut'un... haberi yok sevgilisini öldürdüğünden, ay ışığını söndürdüğünden." İsrail'in 1982'de Lübnan'ı işgal etmesiyle Beyrut'tan ayrılmak zorunda kalan şair, Avrupa'nın değişik kentlerinde bulunduğu sırada dahi Beyrut'a olan sevgi ve özlemini dile getiren birçok şiir yazar. Nizâr Kabbânî'nin Lübnan'da yaşanan iç savaş sonrası şiirlerinde ele aldığı başka bir konu da Lübnan'ın güney topraklarını işgal eden İsrail'e karşı mücadele veren Hizbullâh'tır. İsrail, Lübnan'dan gelen Filistin komandolarının saldırılarını önlemek amacıyla Lübnan'ın güney topraklarını 1982'de işgal eder. Hizbullâh'ın, işgale son vermek için sınırdaki İsrail kuvvetlerine saldırı ve gece baskınları düzenlemesi sonucu İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmek zorunda kalır. Nizâr Kabbânî, 1985 yılında yazdığı Beşinci Güney Senfonisi adlı şiiriyle Hizbullâh'ın İsrail'e karşı gösterdiği direnişi över ve şiirini Şiîler için önem arz eden dinî ve tarihî motiflerle dokur: "Güney olarak isimlendirdim seni Ey Hüseyn'in abasını giymiş ve Kerbelâ'nın güneşi! Ey fedaîliği sanat edinen gül ağacı! Ey yeryüzünün devrimi, gökyüzünün devrimiyle buluşan! Ey toprağında, buğday ve peygamberler biten beden! İzin ver bize... Elindeki kılıcı öpelim Bize izin ver... Gözlerinden bakan Tanrı'ya tapalım! Ey Şam gülü gibi kanlarıyla yıkanmış! Sen verdin bize kimliği ve özgürlük gülünü."
Nizâr Kabbânî Lübnan'dan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Filistin sorununu uluslararası siyasî bir platforma taşımak amacıyla diplomatik faaliyetlerini artırır, ancak bu girişimleri sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Cezayir'in Fransız işgaline karşı yaptığı silahsız direnişi örnek alarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulması için Aralık 1987'de Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinlileri İsrail'e karşı silahsız taşlı direnişe (intifada) çağırır. Filistinli çocukların bağımsızlık için başlattığı intifada hareketine Nizâr Kabbânî de şiirleriyle destek verir. Nitekim yazdığı Atfâlu'l-Hicâre (Taş Atan Çocuklar) adlı şiiriyle bu çocukların attıkları taşların, dünya kamuoyunun dikkatlerini Filistin meselesine çekmesinden övgüyle söz eder. Duktûratu Şeref fî Kîmyâ'i'l-Hacer (Taş Kimyasında Onur Doktorası) adlı şiirinde ise intifada çocuklarının büyük silah gücüne sahip İsrail kuvvetlerini nasıl çaresiz bıraktıklarını ortaya koyarak onların bu direnişini şöyle över: "Atıyor bir taş / Ya da iki taş / Bölüyor İsrail kobrasını ikiye / Yutuyor tankların etini / Ve dönüyor bize... / Kolsuz / Bir an içinde / Görünür bulutların üstünde bir yer / Doğar gözlerde bir vatan (...) Sorar onu büyük gazeteler: / Kenan topraklarından gelen bu peygamber kim? / Hangi çocuk bu? / Hüzün rahminden çıkan, / Hangi efsane bitkisi / Duvarların arasında bu biten? / Hangi yakut nehri / Kuran'ın yapraklarından taşan?" Şair, el-Gâdibûn (Öfkeliler) adlı şiirinde ise Gazzeli öğrencilere üzerinde yaşadıkları toprakları kendi neslinin kaybettiği ve geri almak için de herhangi bîr çabada bulunmadığı itirafında bulunur ve onlardan direnişlerini sürdürmelerini ister: "Gazze öğrencileri! ... / Öğretin bize... / Sizdekinin bir kısmını / Çünkü unuttuk biz... / Öğretin bize / Çocukların elleri arasında taşın / Nasıl değerli bir elmasa dönüştüğünü / Gazze öğrencileri!... / Basınımıza aldırmayın / Dinlemeyin bizi / Vurun / Vurun... / Tüm gücünüzle / Kararlı olun / Ve dinlemeyin bizi!"
Nizâr Kabbânî, Filistinli çocukların direnişlerini bu şiirleriyle desteklerken, İsrail'in çeşitli gazete ve dergilerinde kendisi aleyhinde haberler çıkar ve terörü desteklediğine dair ona birtakım suçlamalar yöneltilir. Şair, bu suçlamalara, Ben ve Terör adlı şiiriyle şöyle yanıt verir: "Suçlanıyoruz terörle biz / Ne zaman savunsak gülü ... ve kadını / Günahsız kasideyi... / Gökyüzünün maviliğini... / Bir vatanı, artık içinde kalmadı / Ne havası ne suyu / Ne çadırı ne devesi / Ne de siyah bir kahvesi / Terörle suçlanıyoruz biz / Sökülmüş, dağılmış, parçalanmış / Bir vatan kalıntısı hakkında yazı yazdığımızda / Terörle suçlanıyoruz biz / Sesimizi yükselttiğimizde / Milliyetçi liderlerimize / Ve eğerlerini değiştiren herkese / Ve birlikçilikten / Simsarlığa dönenlere!" Şair, şiirin devamında işgale karşı direnen, kuvvetin mantığını kavrayan tüm direniş hareketleri eğer bir terör olayı olarak değerlendirilecekse böyle bir terör hareketinin yanında olduğunu vurgular: "Ben terörden yanayım / Eğer beni kurtaracaksa / Yahudilerin çanından / Ya da Roma çanından / Kayserler'den koruyacaksa / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Paylaşılmış / Amerika ile İsrail arasında / Eşitçe!! / Ben terörden yanayım / Sahip olduğum bütün şiir / Nesir... / Ve dişlerimle / Mademki bu yeni dünya düzeni / Kasapların elindeyse!!! / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Tasnif etti bizi / Sinekler kategorisinde / Ben terörden yanayım / Şayet Amerikan senatosu / Ceza verme gücü elindeyse / Ceza ve sevaba o karar veriyorsa / Ben terörden yanayım / Mademki bu yeni dünya / Çocuklarımı öldürmek / Ve onları köpeklere atmak istiyor / Bütün bunlar için / Sesimi yükseltiyorum / Ben terörden yanayım / Ben terörden yanayım." Kabbânî, bu şiirinde İsrail ile Amerika'ya karşı tepkisini dile getirirken aslında yeni dünya düzeninin kendisine direnen bütün direniş hareketlerini terör olarak ifade etmesindeki yaklaşımın ipliğini pazara çıkarır. Aynı zamanda Amerika ve İsrail'e karşı duyulan meşru ve haklı öfkeye tercüman olur.
Saddam Hüseyin yönetiminin İran Devrimi'ni bloke etmek için giriştiği savaşın sona ermesinden birkaç ay sonra 1990'da Kuveyt'e saldırıp işgal edişine de tepki gösterir Nizâr Kabbânî. Yenilgi Defterinin Üzerinde Notlar adlı şiirinde şöyle ortaya koyar eleştirilerini: "Körfez savaşı, trajikomiktir / Ne uğruna mücadele edilecek bir şey / Ne savaşılacak insanlar var / Ne de bir defalığına olsun Aşûr Binyabâl'i gördük / Tarihin müzesine tüm kalan / Terliklerden bir piramidi…" Şaire göre Kuveyt üzerinde yapılan Körfez Savaşı'nın ağlatıcı tarafı artık Araplar arasındaki birlik düşüncesinin iyice imkansız hale gelmesidir. Şairin bu öngörüsünde yanılmadığı Arap Birliği'nin özellikle işgal, direniş gibi hayati meselelerde bir türlü toplanamaması ya da dişe dokunur bir eylemlilik içine giremeyişi hatırlandığında görülecektir: "Her yirmi yılda bir / Silahlı bir adam gelir bize / Birliği kundakta öldürmek / Hayalleri yok etmek için / Arapların kılıçları etimizde kesişti / Müslüman Müslümanla çatıştı / ... / Her yirmi yılda bir / Bize gelir kendine aşık bir narsis / Kurtarıcı ve Mehdi olduğunu iddia etmek için / Her yirmi yılda bir / Maceracı bir adam gelir bize / Ülkeyi, insanları ve kültürü rehin bırakmak için / Kumar masasına." Körfez Savaşı'nın ardından Washington'daki FKÖ ile İsrail heyetleri arasında yapılan ikili görüşmelerden sonuç alınamayınca bu defa görüşmeler gizlice 20 Ocak 1993'te Oslo'ya intikal eder. Burada yapılan gizli görüşmeler sonunda İsrail'in işgal ettiği Filistin toprakları Gazze ve Eriha'dan aşamalı olarak çekilmesi ve buraları özerk bir bölge olarak Filistinlilere devretmesi, buna karşılık Filistin'in de İsrail devletini tanıması şeklinde iki heyet arasında bir mutabakata varılır. Bu mutabakat 13 Eylül 1993'te Washington'da taraflar arasında imzalanarak tüm dünyaya ilân edilir. Nizâr Kabbânî, daha önce İsrail ile Mısır arasında yapılan Camp David barış anlaşmasına karşı çıktığı gibi İsrail ile Filistinliler arsında Oslo'da varılan anlaşmanın adil bir çözüm getirmediği düşüncesiyle bu anlaşmaya da karşı çıkar ve tepkisini şu ifadeleriyle dile getirir: "Çocuklarımızı elli yıl aç bıraktılar / Orucun sonunda attılar bize / Bir soğan / Elimize tutuşturdular bir Sardunya kutusu / (Gazze) adında / Ve (Erihâ) adında kuru bir kemik / Filistin adında bir otel / Tavansız ve direksiz / Bıraktılar bizi kemiksiz bir beden olarak / Ve parmaksız bir el olarak / Kalmadı üzerinde ağlayacağımız hiçbir harabe / Bir millet nasıl ağlasın / Gözyaşları alınan?? Oslo'daki bu gizli flörtten sonra / Kısır olarak çıktık... / Buğday tanesinden daha küçük bir vatan bağışladılar bize / Susuz yutacağımız bir vatan bıraktılar!! / Tıpkı Aspirin taneleri gibi / Elli yıl sonra / Oturuyoruz şimdi harabelerin üstünde / Barınağımız bile yok, binlerce köpek gibi!!" Kabbânî'nin Oslo barışına tepki göstermesinin bir başka sebebi de bu barışın işgal altındaki diğer Arap topraklarını da içine alacak şekilde kapsamlı bir çözüm olmamasıdır. Bu yüzden bu tür anlaşmalara "Güçlülerin değil korkakların barışı" olarak bakar. Kabbânî'nin şiirlerinde dikkat çeken önemli bir husus ise onun, hiçbir zaman barışçıl girişimlerin bir sonuç vermeyeceğini, silahla alınan toprakların ancak ve ancak silah zoruyla geri alınabileceğini düşünmesidir. Onun bu yaklaşımında yirmi yıl sürdürdüğü diplomatlık mesleğinin Filistin meselesinde hiçbir etkisinin olmaması da oldukça etkili olmuştur. Belki de o, bir diplomat olarak, kapalı kapılar ardında olup bitenlere yakından tanık olduğu, Birleşmiş Milletler gibi teşkilatların karar ve kurallarının sadece güçsüz ve zayıflar için bağlayıcı olduğunu bildiği için bu tür 'barışçıl' yöntemlerin güçsüzler adına pek bir yarar getirmeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenledir ki Nizâr Kabbanî, adil ve kalıcı barışın her zaman güç ve kuvvetten geçtiğine inanır. Örneğin Tarîk Vâhid (Tek Yol) adlı şiirinde bunu şu ifadeleriyle vurgular: "Bir tüfek istiyorum / Annemin yüzüğünü sattım bir tüfek satın almak için / Rehin bıraktım cüzdanımı ve defterlerimi bir tüfek için / ... / Şu an bir tüfeğim var / Beni de götürün sizinle birlikte Filistin'e / Saf (temiz) bir yüz gibi mahzun tepelere / Yeşil kubbelere, peygamber taşına / Yirmi yıldır ben / Bir toprak, bir kimlik arıyorum / Arıyorum oradaki evimi / Dikenli tellerle çevrili vatanımı / Ey devrimciler!... / Kudüs'te, Halil'de, Beysâh'da, Eğvâr'da / Beytu'l-Lahm'daki / Nerede olursanız ey özgürcüler! / İlerleyin / İlerleyin / Barış süreci bir tiyatro / Adalet bir tiyatro / Filistin'e tek bir yol gider / O da tüfek namlusundan geçer..."
Oslo barış sürecinden sonra Nizâr Kabbânî, Araplardan tamamen umudunu keser. Bu yaklaşımı yazdığı şiirlerine de yansır. Nitekim Necîb Mahfuz, Kabbânî'nin barış sürecinin yerine herhangi bir alternatif ortaya koymadığını belirterek onu bu konuda eleştirir. Ona göre sadece eleştirmek yeterli değildir. Önemli olan, Kabbânî'nin onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesidir. Çünkü barış görüşmelerinde bulunanlar çok zor şartlar altında pazarlık yapıyorlar. Bu yüzden yangından kurtarılması gerekenin kurtarılması ve boşuna zaman kaybedilmemesi gerekir. Mahfuz'un Camp David Anlaşmasına sıcak baktığı hatta Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasının bu konudaki yaklaşımı dolayısıyla olduğu hatırlandığında Mahfuz'un Kabbânî'yi eleştirmesi çok abes kaçmıyor doğrusu. Mahfuz'un bu eleştirisine Kabbânî'nin yanıtı gecikmez: "Siyasî çözümler hususunda öneriler sunulması şairlerin görevi değildir. Bu siyasilerin işidir. Şairler, sadece seviyeli şiirler yazıp, gerçekleri betimleyip, olayları eleştirirler." diyerek kendini savunur.
SONUÇ
Nizâr Kabbânî'nin, elli yılı aşan sanat hayatı boyunca yazdığı şiirlerde, siyasî içerikli konuların yanı sıra, çeşitli yönleriyle kadın, fetişizm, doğa ve Endülüs gibi temalar üzerinde yoğunlaştığı görülür. Onun edebî dünyasının biçimlenmesinde ve bu temalar üzerinde yoğunlaşmasında yaşadığı çeşitli olaylar, edindiği kültür, sahip olduğu mizaç ve dünya görüşü gibi faktörlerin büyük etkisi olmuştur. Şiirin insan yaşamında önemli bir rol oynadığını düşünen Nizâr Kabbânî, Arap toplumunun içinde bulunduğu fakirlik, ezilmişlik, geri kalmışlık, emperyalizm, Siyonist yayılmacılık gibi sosyal sorunlara dikkat çekmiş ve halkı bu konularda bilinçlendirmek için şiirini bir araç olarak kullanmıştır. Özellikle Haziran 1967 yenilgisinden sonra, Arapların içine düştüğü trajikomik durumun meydana getirdiği öfkenin etkisiyle şairin şiirlerindeki eleştiriler yergi boyutuna ulaşmıştır. Barış görüşmelerinin gerçek yüzü de onun şiirlerine yansımıştır. Çünkü ona göre şiir topluma seslenmeli, toplumsal ve siyasi sorunları eleştirel bir çerçevede işleyerek hem geniş kitlelere ulaşmalı hem de sorumlu, öfkeli bir duruş sergilemelidir.
Dipnot:
1- Nizâr Kabbânî, 21 Mart 1923'te Şam'ın Mi'zenetu'ş-Şahm mahallesinde, amca çocukları olan Tevfîk bey ile Faize hanımın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Soyu, Konya'dan Şam'a göç etmiş ve oraya yerleşmiş bir Türk aileye uzanmaktadır. Dedeleri kantarcılık mesleğiyle uğraştıkları için kendilerine el-Kabbânî (kantarcı) lakabı verilmiştir.
2- Kabbânî, herhangi bir devlet adamı için ne bir övgü ne de bir ağıt yazmamış olmasına rağmen, bu tutumunu sadece Cemal Abdunnâsır için bozar. Bu da onun Arap sosyalisti oluşundan kaynaklanmaktadır. Nizâr Kabbânî, siyasî şiirlerinde hiçbir zaman kendi ülkesine ve özellikle uzun dönem iktidarı elinde bulunduran Hâfiz Esad yönetimine açık bir şekilde eleştiride bulunmamaktadır. Bu nedenle şairin ölümünden sonra bir ulusal kahraman olarak naşının Suriye'ye getirilmesine izin verilmiştir.
KAYNAKÇA
SU, Hüseyin (2007) Irmağın İçli Sesi, Hece Yayınları, Ankara
BERGER, John (1988) Şiirin Saati, Çev: Gönül Çapan, Adam Yay. İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (1996) İşgal Altında, Çev: İbrahim Demirci, Rey Yay., Kayseri
KABBÂNÎ, Nizâr (1997) Gazaba Uğramış Şiirler, Çev: İbrahim Demirci, Mavi Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2000) Hüzünlü Irmak, Çev: Metin Fındıkçı, İyi Şeyler Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Gözlerin Mavi Limanda, Çev: Aysel Ergül ve Rıza Halilov, Birey Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Nizâr Kabbânî'den Aşkın Kitabı, Çev: Laurent Mignon, Ayışığı Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2002) Yasak Şiirler, Çev: Kemal Yüksel, Kaknüs Yay., İst.
KABBÂNÎ, Nizâr (2003) Seninle Evlendim Ey Özgürlük, Çev: Kemal Yüksel, Kaknüs Yay., İst.
Çağdaş Arap Edebiyatı Seçkisi, Çev: Rahmi Er, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 2004
TUR, Salih (2005) Nizâr Kabbânî Hayatı Sanatı ve Şiirleri, Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Enst., Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yayınlanmamış Doktora Tezi.
Asım Öz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Dikiş Makinesi Müslüman cenazesinin bütün gideri, ölenin kendi el emeğinden kazandığı parayla yapılacak. Kefen bezini önceden hazırlayacak M...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Sandık ki, her şeyi kaldırabilir sözcükler. Söylene söylete tüketemeyiz aşkı da, şiiri de eviçimizde. bir koşu! Konuşa konuştura gitme...
-
Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor Fırtına ha...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
Değerli Okurlar Yaklaşık 14 yıl önce bu blogu açarken amacım, sevdiğim şiirleri, mısraları, alıntıları ve edebiyat dünyasından dikkatimi çek...
-
Haberin olsun ruhum, Hatırı sayılır bir yangın olacak. * Ah, ne güzel günlerdi. Ama ardından hüzün dolu bir günbatımı geldi... * Söyle kalbi...
-
‘Zenciler prensesi olacağım. Hayat işte asıl o zaman başlayacak.’ Pippi Uzunçorap Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım Bilmiyor...
-
Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimin üstünden. Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onu...



















