Zehra Betül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zehra Betül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2026

Zehra Betül: Yazdıklarıyla Bana Sakinliği, Sabrı ve Merhameti Öğreten Yazar

Bir yazarın yazdıklarından bir hayat terbiyesi öğrenmek ve yıllar sonra hâlâ bazı cümlelerini kendi hayatında taşımak üzerine

Bazı insanlarla hiç karşılaşmadan yakınlık kurarsınız. Onları gündelik hayatları içinde tanımazsınız. Seslerini, yürüyüşlerini, konuşma biçimlerini, bir masada nasıl sustuklarını, bir şeye kızdıklarında yüzlerinin nasıl değiştiğini bilmezsiniz. Yan yana geldiğinizde iki kelime konuşup konuşamayacağınızı bile kestiremezsiniz. Fakat yazdıkları, sizin hayatınızın içine yavaşça yerleşir. Bir süre sonra o insanı artık yalnızca yazdığı metinlerden değil, size o metinlerin öğrettiği şeylerden tanımaya başlarsınız.

Zehra Betül benim için böyle ender insanlardan biri.

Onu yazılarından tanıdım. Daha doğrusu, bir gün karşıma çıkan yazılarının peşine düştüm. Paylaşımlarını yaptığı “monoklinik notları” Tumblr hesabını keşfettikten sonra yaklaşık on gün boyunca yazılarını okudum. Sonra okuma alışkanlığımın doğal sonucu olarak satırlarının arasından kendime dokunan cümleleri seçmeye, alıntılar yapmaya başladım.

Bu, bir yazarı tanıtmak ya da bir edebiyat çalışması yapmak niyetiyle yapılan bir şey değildi. Daha çok, bir insanın yazdıklarından kendime yakın bir ses bulmamdı.

Sonra bu keşfimden söz ettiğim bir şair dostumun Zehra Betül'ü tanıdığını öğrendim. Bir süre sonra aralarında benim de bahsim geçmiş. Zehra Betül, hesabının trafiğinde ani bir yoğunluk fark ettiğini ve birisinin satırlarının arasında dolaştığını düşündüğünü söylemiş.

Benim açımdan tuhaf ve güzel olan şu: O sırada benim yaptığım şeyden haberdar olmuştu ve ne teşekkür etti, ne de izinsiz paylaşmış olmama itiraz etti. Sessiz kaldı. Ben de o sessizliği olduğu gibi bıraktım.

Çünkü onun yazılarından tanıdığım Zehra Betül'ün dünyasında bunun garip bir tarafı yoktu. O zaten bir yerde şöyle yazmıştı:

“Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…”

Ve gerçekten de bir süre sonra öyle yaptı. Geri çekildi. Yıllar sonra edebiyat dergilerinde birkaç yazısına rastladım. Fakat yeniden görünür olmayı değil, yine görünmezliği seçti.

Belki onun hakkında söylenebilecek en güzel şeylerden biri de budur: Yazmakla görünmek arasındaki farkı biliyordu.

Ben ise hâlâ satırlarının arasında dolaşıyorum.

Ve yıllar sonra dönüp baktığımda, onun bende yalnızca edebî bir beğeni bırakmadığını fark ediyorum. Bana sakinliği, durulmayı, olayın görünen tarafıyla yetinmemeyi, karşımızdaki insanın davranışının arkasında ne olabileceğini düşünmeyi, sabretmeyi, tevekkülü öğretti.

Ölüm hakkında daha sakin konuşabilmeyi. Bazen hiçbir şeyi çözmeden de bekleyebilmeyi. Ve belki en önemlisi, hayatın gürültüsünde insanın kendi kalbinin sesini yeniden duyabilmesi için durması gerektiğini.

Bu yüzden Zehra Betül'ü benim için yalnızca “sevdiğim bir yazar” diye tanımlamak yetersiz kalıyor.

Biraz daha ileri giderek söyleyebilirim:

Zehra Betül, benim okuma hayatımda bir mürşit gibi durdu.

Ben Zehra Betül’ü hayatının içinden tanımadım. Onunla oturup konuşmadım, dertleşmedim, birlikte bir yol yürümedim. Ben onun satırlarına talebe oldum. Bu yüzden “mürşidim” derken bir makam ya da resmî bir sıfat vermiyorum ona. Benim için mürşidim, yazdıklarıyla insanın kendisine, öfkesine, kırgınlığına, sabrına, ölüm karşısındaki hâline ve başka insanlara nasıl bakması gerektiğini yeniden düşündüren kişidir. Bunu onun kendisine verilmiş bir unvan olarak değil, benim üzerimdeki etkisini anlatmak için söylüyorum. Çünkü bazı insanlar size bir şey öğretmek için karşınıza çıkmaz. Fakat siz onları okurken, hayatı başka türlü görmeye başlarsınız.

Zehra Betül bende böyle bir iz bıraktı.


Satırlarının arasında dolaşmak

Zehra Betül'ün yazılarını ilk okumaya başladığımda beni çeken şey yalnızca güzel cümleleri değildi. Hatta belki güzel cümlelerden daha önce fark ettiğim şey, bir hayat karşısında takındığı tavırdı.

Olayları büyütmüyor ama küçümsemiyor da. Acıyı inkâr etmiyor ama acının insanın bütün dünyasını ele geçirmesine de izin vermiyor. Ölümü biliyor ama hayatı ölümden ibaret hale getirmiyor. Dindar fakat kendi sorularını susturmayan biri. Anne fakat anneliği yalnızca mutluluk üzerinden anlatmıyor. Hekim fakat hastalarını yalnızca tıbbi vakalar olarak görmüyor. Şiiri seviyor fakat şairlik iddiasını kendisine kolayca yakıştırmıyor. Yazıyor fakat yazarlığı bir makam haline getirmiyor.

Ve bütün bunların ortasında sürekli kendisine sorular soruyor.

Belki de onu yakın hissetmemin ilk sebebi buydu. Çünkü Zehra Betül'ün metinlerinde “ben cevabı biliyorum” diyen bir ses yerine, “ben de anlamaya çalışıyorum” diyen bir ses var.


“Nereye koşuyorsun?”

Onun yazılarının merkezinde bana göre tek bir soru var:

Nereye gidiyorsun?

Yaşamak üzerine düşündüğü bir yerde şöyle yazıyor:

“Bana bugün yaşamak nedir diye sorsalar, ‘hiç durmadan koşmak’, derim.”

Sonra cümleleri birbirini izliyor:

“Yetişmeye çalışmak… Yetmeye çalışmak…”

Ve insanın kendisine “nereye koşuyorsun?” diye soramayacak kadar hızlı koştuğunu söylüyor. Fakat yazarken kendisine soru sorabildiğini ekliyor.

İşte burası, Zehra Betül'ün yazarlığının anahtarlarından biri.

Yazmak onun için yalnızca anlatmak değildir. Durmaktır. İnsanın kendisine dönmesidir. Kendi içinden geçenleri yeniden görmesidir.

Bu yüzden “mutluluk odası” diye tarif ettiği yer çok önemlidir. O odanın dört duvarında “fe eyne tezhebun” yazılıdır. Orada okur, yazar, düşünür, düş görür. Musıki vardır, kamış vardır, mürekkep vardır, şiir vardır, masal vardır.

Fakat o odaya girebilmek için durmak gerekir.

Ve kapının anahtarının dişlerinde “aşk” yazılıdır.

Ardından çok sade fakat çok güçlü bir cümle gelir:

“Durmazsa ‘kendiyle söyleşemiyor’ insan.”

Bu cümle, yıllar sonra benim için Zehra Betül'ün yazılarının özeti haline geldi.

Çünkü onun metinlerini okurken ben de kendi hayatımdaki koşuyu fark etmeye başladım. Her şeyi yetiştirmeye çalışmanın, her şeyi anlamaya çalışmanın, her soruya hemen cevap vermenin, her acıyı hemen çözmenin zorunlu olmadığını…

Bazen insanın yapabileceği en doğru şeyin durmak ve biraz beklemek olduğunu.


Yazmak: İçerideki suya bir yol açmak

Zehra Betül yazmanın neden bu kadar önemli olduğunu kendisine defalarca soruyor. “Yazar değilsin” diyor kendisine. Yoğun bir işi var. Konuşarak kendini ifade edebiliyor. Çevresinde konuşabileceği insanlar var. O halde neden yazıyor?

Neden yazmadığında kendisini “eksik, dolu, taşacak, patlamak üzere, rahatsız” hissediyor?

Cevabı kendisi veriyor.

Yazmak, onun için içeride biriken şeyi dışarıya çıkarmanın yolu. Bunu cerrahın yaraya dokunan neşterine, ameliyat yerindeki drene, suyun yönünü tayin edip toprağa ulaştıran arka benzetiyor.

Bunların üçü de aynı şeyi yapıyor:

Yol açıyor.

Bu yüzden Zehra Betül'ün yazısı, iç dökme ile edebiyat arasında bir yerde duruyor. Yazarken kendisini teşhir etmiyor; kendisini anlamaya çalışıyor.

Bu önemli bir fark.

Çünkü onun yazılarında “Beni görün” duygusundan çok, “Ben bunu anlamaya çalışıyorum” duygusu var.

Bunu “Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında daha açık biçimde görüyoruz. İçini daraltan, huzursuz eden, kalbini kıran olaylardan söz etmek yerine başka bir yol deniyor:

“Böyle zamanlarda yazarak iyileşmenin yolu, etrafıma bakıp mutluluk sebepleri araştırmak ve onları ballandıra ballandıra anlatmak olabilir.”

Sonra bunun gerçekten işe yaradığını söylüyor. İçinden gelmeden ve coşkusuz yazmaya başlayıp yazının sonunda kendisini iyi hissettiği, yorgun oturup dinç kalktığı zamanlardan söz ediyor.

Bu cümle, onun yazıyla ilişkisini anlamak açısından çok önemli.

Yazmak yalnızca içindeki acıyı dışarı çıkarmak değil; bazen bakışın yönünü değiştirmek. İnsan acının içine daha fazla kapanmak yerine çevresindeki mutluluk sebeplerini arıyor ve onları anlatırken kendi içindeki ağırlık da hafifliyor.


Zehra Betül'ün sakinliği, duygusuzluk değil

Benim onu kendime yakın hissetmemin en güçlü sebeplerinden biri, sakinliğinin kolay bir sakinlik olmaması.

O hiçbir şeyden etkilenmeyen biri değil. Tam tersine çok çabuk etkileniyor. Çocukların acısından, hastalardan, ölümden, şehirden, kötülükten, insanların birbirine söylediği sözlerden, kendi içindeki kibirden, sabırsızlığından, yorgunluğundan etkileniyor.

“monoklinik notları 101”de kendisini “yıkılmış, yenilmiş, huzursuz, yorgun ve aşırı endişeli” hissediyor. Ümidinin de sürekli yarısı dolan, sonra kırılan bardaklara benzediğini söylüyor. Hastasının “Canım ağrıyor doktor hanım” sözüne karşı “Canı ağrımayan var mı?” diye düşünüyor. Tatilden döndüğünde kıyıda ölü yatan bir çocuğun fotoğrafıyla karşılaşıyor ve:

“Kalbim çok yoruldu diyorum. Kalbim çok yoruldu.”

diyor.

Ama hemen ardından küçük oğlu Ömer'in başını gökyüzüne kaldırarak “Gökyüzü” diye ağlamasını hatırlıyor.

Ve şöyle düşünüyor:

“Bazen ömerefenin o an yaptığı gibi, gökyüzüne bakıp konuyu değiştirmek istiyorum.”

Bu, bana göre onun dünyasını açıklayan en güzel sahnelerden biri.

Çünkü dünya acı içindeyken gökyüzüne bakmak, acıyı inkâr etmek değildir. Acının insanın bütün görüş alanını kaplamasına izin vermemektir.

Zehra Betül'ün sakinliği tam olarak böyle bir sakinlik.


Kalbi yorgunken bile dünyayı tamamen karartmamak

“şiir gibi ya hu!” yazısında yasın sınırlandırılmasına karşı çıkıyor; ölümün ardından duyulan acının mekanik biçimde ölçülebileceği fikrini sorguluyor. Toplu ölümlerin ardından yasın kendisinden çok kötülüğün devam etmesine dikkat çekiyor.

Fakat aynı metnin başka bir yerinde balkona vuran güneşi, Ali ile Ömer'in tertemiz neşesini, yağmuru, karı, güvercini, çocukların dünyasını yazıyor.

Bu çok önemli.

Çünkü onun yazılarında acı ile güzellik birbirinin alternatifi değil.

Aynı gün içinde ikisi de var.

İnsan bir yandan dünyanın kötülüğüne üzülürken bir çocuğun “kuş düşecek” diye heyecanlanmasını da görebilir. Bir yandan ölümün yüzüne bakarken bir mum çiçeğinin küstüğünü fark edebilir. Bir yandan kalbi yorulurken yağmurun adını sevebilir.

Zehra Betül'ün hayat anlayışında dünyanın bütün kötülükleri, dünyanın bütün güzelliklerini geçersiz kılmıyor.

Bu denge, benim onun yazılarından öğrendiğim en önemli şeylerden biri.


Merhamet, insanın kapısına gelen bir imtihan

“Bizim derdimiz bize yetiyor da…” yazısının benim için en önemli taraflarından biri, Zehra Betül'ün merhamet anlayışını soyut bir duygu olmaktan çıkarıp somut bir karşılaşmaya dönüştürmesi.

Bir gün kapıya çıktığında Suriyeli bir kadını ve eski püskü bir arabadaki bebeğini görüyor. Kadının yüzündeki şaşkınlığı ve mahcubiyeti fark ediyor. Müdahale etmek istiyor ama yapamıyor. Sonra da:

“Bu da benim ayıbım olsun.”

diyor.

Ardından çok daha ağır bir düşünce geliyor. Dünyadaki mazlumlara üzülmenin, zalimleri kınamanın kolay olduğunu; fakat Allah'ın bazen mazlumu doğrudan insanın kapısına getirdiğini söylüyor. Ona göre bu, merhamet ve iyilik için verilen bir fırsat ve aynı zamanda bir imtihan.

Bu bölüm onun insan anlayışını çok iyi gösteriyor.

Çünkü merhamet onun için yalnızca “iyi insanlara iyi davranmak” değil. Karşına çıkan ve senden bir şey isteyen, seni rahatsız eden, senin planını bozan, seni kendi rahat alanından çıkaran insan karşısında ne yaptığınla ilgili.

Üstelik kendisini de bu ölçünün dışında tutmuyor. Müdahale edemediği için hâlâ kendisine kızıyor.

Burada yine aynı şey ortaya çıkıyor: Zehra Betül başkalarına ahlâk dersi vermekten çok, kendisini kendi ölçüsünde sınamaya çalışıyor.


“Kimse figüran değil”

Belki de Zehra Betül'ün insanlara bakışını en iyi anlatan cümlelerden biri şu:

“Kimsenin figüran olmadığını düşünüyorum.”

Karşısına çıkan insanların, polikliniğe gelen hastalarının, evlerine girdiği insanların, metroda yan yana yolculuk ettiği insanların ve hatta yazılarını okuyan insanların bile hayatına dokunduğunu söylüyor.

Bu cümleyi çok önemli buluyorum.

Çünkü insanları hayatımızın dekoru olmaktan çıkarıyor.

Metroda yanımızda oturan kişi, yolda yanımızdan geçen yabancı, hastaneye gelen hasta, kapımıza gelen yoksul, birkaç dakika konuştuğumuz biri… Bunların hiçbirisi yalnızca bizim hikâyemizdeki küçük rollerini oynamak için var değil.

Her birinin kendisine ait bir hayatı var.

Zehra Betül'ün yazılarında insanlara karşı dikkatimin değişmesinin nedenlerinden biri de bu. Birinin bana ne yaptığı kadar, onun nasıl bir hayatın içinden geldiğini düşünmeye başladım.

Bu bakış, merhameti de sabrı da büyütüyor.


Sessiz insanların söyledikleri

Mehmet ve Ayşe hakkındaki bölüm de bu yüzden çok önemli.

Mehmet “sessiz adamlardan”. Onun dilini bilmiyor. Yanında gelen kişi derdini anlatıyor. Sonra bir gün Mehmet ile Ayşe'nin birbirleriyle elleri ve gözleriyle nasıl konuştuklarına şahit oluyor.

Ve geride kalan şeyi anlatmakta zorlanıyor:

“Kuş cıvıltısı gibi, bahar çiçekleri gibi bir ‘şey’.”

Bu sahne Zehra Betül'ün yalnızca konuşulan sözleri dinleyen biri olmadığını gösteriyor.

İnsanların söyleyemediği şeylere de bakıyor.

Bir çiftin ellerine, gözlerine, sessizliğine bakıyor ve orada bir aşk dili görüyor.

Bu, onun insanları anlamaya çalışma biçiminin başka bir yüzü.

Belki de benim onun yazılarından öğrendiğim “karşımızdaki insanın davranışının arkasında ne olabilir?” sorusu biraz da buradan geliyor.


Hayal kurmak da bir çeşit dua

Zehra Betül'ün hayal kurmaya verdiği önem, onun dünyasının başka bir temelini oluşturuyor.

Şöyle diyor:

“Hayal kurmak bir çeşit dua etme şeklidir. Hayaller samimi, kuvvetli, şiddetli dualardır.”

Hayal kurmayı gerçeklikten kaçış olarak görmüyor. Oturduğu yerden istediği uzaklığa yolculuk yapabilmesini sağlayan bir imkân olarak görüyor. Gerçeğe döndüğünde yüzünde bir gülümseme ve kalbinde hafifleme varsa, hayalleri ilham edene neden şükretmesin?

Bu cümle onun yazıyla, dua ile ve hayal gücüyle kurduğu ilişkinin birbirine ne kadar yakın olduğunu gösteriyor.

Bazen gerçek hayat insanın önüne kapalı bir kapı koyuyor. Hayal ise o kapının arkasına geçmenin yolunu açıyor. Sonra insan gerçeğe geri dönüyor ama aynı insan olarak dönmüyor. Biraz hafiflemiş, biraz umutlanmış, belki biraz daha dayanıklı dönüyor.

Zehra Betül'ün yazılarında hayal kurmak bu yüzden çocukça bir kaçış değil; yaşama gücünü yeniden toplamanın yollarından biri.


Ölüm: Uzak bir fikir değil, dokunulmuş bir gerçek

Zehra Betül'ün hekimliği, ölüm karşısındaki tavrını anlamak için özellikle önemli.

“İnsan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor” başlıklı yazısında kalp masajı yaptığı kadının yüzünü, intörnken başında beklediği adamın kolundaki dövmeyi, gece yarısı ölüm raporu düzenlediği yaşlı adamı hatırlıyor.

Sonra çok sade bir sonuca varıyor:

“İnsan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor.”

Burada ölüm bir kavram olmaktan çıkıyor.

Ve sonra çok daha büyük bir soru soruyor: Ya fotoğraflardaki ölüme de dokunsaydık?

Bu, onun ölüm karşısındaki duyarlılığının önemli bir tarafını gösteriyor. Ölümü seyretmekle ölüme dokunmak arasında bir fark olduğunu biliyor.

Belki bu yüzden ölüm konusunda yazdıklarında soğuk bir felsefe yerine bedenin, yüzün ve hafızanın dili var.


Ölüm hayatı küçültürken çocukların ölümü dünyayı büyütüyor

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında ölüm üzerine söyledikleri, Zehra Betül'ün düşüncesindeki çok önemli bir ayrımı ortaya çıkarıyor.

“Öleceğiz. Miadımızın ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Hepimiz eninde sonunda öleceğiz.”

Ölümü hatırlamanın hayatı kolaylaştırdığını düşünüyor. Hırsların azalmasından, tahammülün ve sabrın artmasından söz ediyor. İnsan bir gün öleceğini hatırladığında bazı meselelerin ağırlığının azalabileceğini düşünüyor.

Fakat aynı metinde çocukların ölümüne geldiğinde bütün bu sakinlik sarsılıyor.

Dört çocuğun sahilde öldüğünü, ardından bir bebeğin daha öldüğünü söylüyor. Sonra:

“Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.”

diyor.

Bu karşıtlık çok önemli.

Kendi ölümümüzü kabullenmek ile masum bir çocuğun ölümüne alışmak aynı şey değil.

Zehra Betül ölümü hayatın doğal gerçeği olarak kabul edebiliyor; fakat çocukların ölümünü dünyanın vicdanına yönelmiş bir saldırı olarak yaşıyor.

Bu yüzden onun sakinliğini “her şeyi kabullenmiş olmak” şeklinde okumak yanlış olur.

Bazı şeyler karşısında insanın kalbinin hâlâ acıması gerekiyor.


“Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?”

“Hüdayi Amca” anlatısı benim için Zehra Betül'ün insanı değerlendirme biçimini anlatan en güçlü örneklerden biri.

Parkinson hastası Hüdayi Amca'nın oğlundan gelen, babasının titreyen elleriyle yazdığı not, Zehra Betül'ün son günlerde canını sıkan bütün meselelerin anlamını bir anda kaybetmesine yol açıyor.

Kendi elleri henüz titremiyor. Kamış kalemleri var. Mürekkebi var. Güzel yazı yazmak için daha çok kalem alıyor eline.

Ama karşısındaki yaşlı adamın zor okunan yazısı, kendi hayatındaki küçük hırsları ve kırgınlıkları başka bir ışık altında gösteriyor.

Ve soruyor:

“Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?”

Bu cümle benim Zehra Betül'den öğrendiğim bakış biçimini belki de en iyi anlatan cümlelerden biri.

Çünkü burada kendi sıkıntısını inkâr etmiyor. “Benim dertlerim önemsiz” demiyor. Fakat hayatın daha büyük ölçeğini yeniden kuruyor.

Bazen bir insanın titreyen eli, bizim günlerdir kafamızda büyüttüğümüz meseleleri başka bir yere koyabiliyor.


Sabır: Acının ortasında bekleyebilmek

“Aliemir'in, Senden istediği sabrı istiyorum” metni, Zehra Betül'ün tevekkül anlayışının merkezinde duruyor.

Kendi sabırsızlığını açıkça söylüyor:

“Ben sabırsızım, öyle halketmişsin…”

Sonra çocuğunun ödev yaparken küçük “e”leri ve “a”ları yazmakta zorlanmasına bakıyor ve onun istediği sabrı Allah'tan kendisi için istiyor.

Burada sabır, yukarıdan aşağıya verilen bir öğüt değil.

İstenen bir şey.

Öğrenilmeye çalışılan bir şey.

Bazen başarısız olunan bir şey.

Bence bu, Zehra Betül'ün dindarlığının da en sahici taraflarından biri. O, “Ben sabırlıyım” demiyor.

“Bana sabır ver” diyor.

Bu ikisi arasında büyük fark var.

Aynı şey tevekkül için de geçerli. Tevekkül onun yazılarında hayatın bütün sorularını çözmüş olmanın huzuru değil. Tam tersine, çözemediği soruların içinde Allah'a dönmeye devam etmek.


Allah'la konuşmak

Zehra Betül'ün yazılarında Allah'a yönelmek, metnin sonuna eklenmiş dinî bir unsur değil. Metnin kendisini kuran ana damarlardan biri.

“Neden Sana yaklaşmama izin vermiyorsun?” diye soruyor.

Bazen:

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım…”

diye başlıyor.

Bazen Allah'a mektup yazıyor. Bazen sabır istiyor. Bazen kolaylık istiyor:

“Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma…”

Bazen de cevap alamadığı için bekliyor.

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım” şiirinde şehir, ağaçlar, egzoz, çaputlar, dua, çocukluk, kitaplar, gökyüzü ve şiir birbirine karışıyor.

Böylece yazı ile dua arasındaki sınır ortadan kalkıyor.

İnsan konuşamadığında yazıyor; yazamadığında Allah'a konuşuyor.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında da aynı damar var. Yağmur yağarken melekleri hatırlıyor, Allah'la konuşmayı öneriyor. Menekşelerin, rüyaların, hayallerin ve kalemin Rabbi'ne şükrediyor. Yazmaya yeniden başlayacaksa bunun “Besmele ve şükürle” olması gerektiğini söylüyor.

Bu, onun inancının gündelik hayatın ayrıntılarından kopuk olmadığını gösteriyor.


Şiir onun için bir kürsü değil, yaslanacak bir yer

Belki dosyanın başlığını belirleyen cümle de burada ortaya çıkıyor:

“Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.”

Bu cümleyi ilk okuduğumda şiire ilişkin bir cümle gibi görünmüştü. Sonra Zehra Betül'ün bütün yazılarını düşündüğümde, bunun yalnızca şiire değil, onun hayata yaklaşımına da uyduğunu fark ettim.

O hiçbir şeyi hemen sahiplenmek istemiyor.

Şiirin sahibi olmak yerine şiire yaslanıyor.

Kendisine “şair” demek konusunda bile tereddüt ediyor.

Bir yazısında, şiir yazmaya çalışan yaşını almış bir adamın hikâyesini anlatıyor. Müstakbel şair şiirlerini hocasına götürüyor, hocası kırmızı mürekkeple sürekli düzeltiyor. Sonunda şiirin tamamı kırmızı mürekkebe bulanıyor.

Ardından Zehra Betül soruyor:

“Şiir öğrenilir mi? Şiir nedir? Şair kimdir? Şiirin şiir olduğuna kim karar verir?”

Sonra kendisini de o adama benzetiyor.

Burada edebî bir alçakgönüllülükten daha fazlası var. Sanata karşı bir mahcubiyet var. Sanki şiirin önünde dururken insanın kendi sesine fazla güvenmesinden korkuyor.

Bu nedenle “şiirin bir köşesine yaslanmak” onun için çok anlamlı.


Çocuklar: Hayatı yeniden görmenin yolu

Zehra Betül'ün yazılarında çocuklar yalnızca anneliğin konusu değil. Çocuklar, onun dünyasında hayatı yeniden görebilmenin aracıdır.

Ali ve Ömer'in karı seyretmesi, gökyüzüne bakması, güvercinleri fark etmesi, uykuya dalmaları, annelerinin yanında olması…

Bütün bunlar onun yetişkin hayatının sertliğini yumuşatıyor.

Çocuk uykuya geçerken göz kapaklarının kapanışını seyrediyor. Uykuya direnmesini, sonra yenilmesini ve yüzündeki küçük kasların gevşemesini izliyor.

Ve:

“Ömerin yüzünde rengarenk bir masal okuyorum, Alinin gözleri şifalı bir ninni söylüyor.”

diyor.

Burada annelik bir görev tanımından çıkıp seyretme sanatına dönüşüyor.

Çocuğa bakmak, çocuğu büyütmek kadar önemli.

Çocuğun dünyasına bakmak, yetişkinin kendi dünyasını da onarmasına yardım ediyor.


“Mesela işte…” ve merhametin hayal gücü

“Mesela işte…” başlıklı metni bu dünyanın çok güzel bir örneği.

Ali ve Ömer'le Fatih Camii'nin avlusuna gidiyorlar. Kedilere su ve yemek veriyorlar. Güvercinlere yem veriyorlar. Bir yavru kedi onlara katılıyor. Sonra bir güvercin eve kadar geliyor. Kediye ve güvercine isim veriyorlar.

Bir gün güvercinlerden biri hastalanıyor ve ölüyor. Çocuklar ağlıyor.

Sonra kapı çalıyor.

Ali kapıyı açıyor:

“Anneee, Peygamber Efendimiz taziye ziyaretine gelmiş…”

Ve Zehra Betül, devamını hayal etmeye bile cesaret edemiyor.

Bu metin, onun dinî duyarlılığının çocukluk hayal gücüyle nasıl birleştiğini gösteriyor.

Fakat daha önemlisi, ölümün karşısına taziyeyi, kaybın karşısına merhameti koyuyor.

Bir çocuğun ölü bir kuş karşısındaki hüznüne karşı, onun hayal dünyasına Peygamber'i bir teselli olarak getiriyor.

Bu, Zehra Betül'ün ölüm karşısındaki tavrının çocukluk versiyonu gibi.

Ölüm var.

Fakat ölümün yanında bir kapı da var.

Ve o kapının arkasında şefkat ihtimali.


Küçük şeyleri ciddiye almak

Zehra Betül'ün yazılarında büyük düşünceler çoğu zaman küçük bir ayrıntıdan doğuyor.

Bir mum çiçeği, yağmur, kar tanesi, güvercin, çocuk.

Bir hastanın el yazısı.

Getirilen bir çikolata.

Bir balkon, ağaç, pencere.

Bir kuş sesi.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında menekşesinin tomurcuklarının canlandığını fark ediyor. Sonra müzik açıyor ve yazıyor. Yazdıkça son günlerde kendisini sevindiren ilk üç şeyi düşünüyor: geçtiği hat dersi, aldığı yeni ders, Ali ve Ömer'le ilgili şeyler, zorlandığı bir işte beklemediği anda gelen yardım… Sonra çok sade bir cümle söylüyor:

“Yani geçiyor…”

Bu iki kelime bile onun hayat anlayışını anlatmaya yetiyor.

Her şey çözülmüş değil.

Ama geçiyor.


Şehirden gökyüzüne

Zehra Betül İstanbul'u seviyor gibi görünürken aynı zamanda İstanbul'un insanı kendi içine kapatan tarafını da çok iyi görüyor.

“Şehir insanına yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur” diyor; çünkü şehir insanının başını kaldırıp gökyüzüne bakmadığını söylüyor. Kendi hafızasında gökyüzünü uzun uzun seyrettiği son zamanın çocukluk yazlarından birine ait olduğunu hatırlıyor.

Bu da onun temel hareketlerinden biri:

Yukarı bakmak.

Gökyüzüne.

Çocuğun gösterdiği yere.

Yağmura.

Kara.

Güvercine.

Bazen insanın hayatını değiştiren şey yeni bir cevap değil, başını kaldırdığı yöndür.


Merhamet: İnsanların arkasındaki hikâyeyi görebilmek

Zehra Betül'ün bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de insanlara daha yavaş hüküm vermek oldu.

Bir hastanın davranışına kızmak mümkün. Birinin kaba konuşmasına kırılmak mümkün. Birinin yanlışını görmek mümkün.

Fakat onun yazılarında hemen hüküm verme isteğinin önüne başka bir soru çıkıyor:

Bu insanın hayatında ben neyi bilmiyorum?

Mustafa Amca örneğinde bunu çok net görüyoruz. Mahallenin şekerci dedesi olarak gördüğü adamın yirmi yıldır yatağa bağlı eşine baktığını öğreniyor.

Ve onun sabrını, tevekkülünü, vefasını düşünüyor:

“Sabrından, tevekkülünden ve vefandan bir parça bulaşır mı bana da…”

Burada Zehra Betül'ün insanlara bakış biçimi ortaya çıkıyor.

İnsanı davranışından ibaret görmüyor.

Hayatını davranışının arkasına koyuyor.

Belki benim onun yazılarından “karşındakini anlamaya çalışmayı” öğrenmemin asıl sebebi bu.


Hekimlik ile yazarlık arasında

Zehra Betül'ün hekim olması, yazılarında hiçbir zaman yalnızca meslek bilgisi olarak durmuyor.

Hekimlik ona insanın kırılganlığını gösteriyor.

Bir hastanın ağrısını dinliyor. Bir yaşlı adamın ellerine bakıyor. Bir ölüm raporu düzenliyor. Bir çocuğun askerlik raporu için karşısına geldiğinde onun hâlâ çocuk olduğunu düşünüyor.

Hastalarını yazarken de dikkatli.

“Hastalarla ilgili yazdığımda tedirgin oluyorum” diyor ve onları satırlarında dolaştırırken rahatsız etmemeyi önemsediğini belirtiyor.

Bu çok şey anlatıyor.

Çünkü burada yazarın malzemesi insan.

Ama insanı malzeme haline getirirken onun mahremiyetini ve kırılganlığını unutmuyor.

Bu, edebiyat ile etik arasındaki sınırın farkında olduğunu gösteriyor.


Kendi kibrinden de şüphe eden bir anlatıcı

Zehra Betül'ün metinlerini benim için güvenilir kılan başka bir özellik de kendi içindeki kibri saklamaması.

Çok okunmak, çok takipçi sahibi olmak, çok “kalp” almak gibi bir derdinin olmadığını söylüyor. Fakat aynı zamanda beğenilmekten ve güzel söz işitmekten hoşlandığını kabul ediyor.

Kendini de ölçemediğini söylüyor.

Yazarken içindeki kibrin büyüdüğünü fark ediyor.

Allah'tan gizli ve açık kibirden korunmayı diliyor.

Bu çok önemli.

Çünkü kendisini ahlaki açıdan tamamlanmış bir insan olarak sunmuyor.

Kendi nefsini de inceleme masasının üzerine koyuyor.

Bu nedenle onun yazılarındaki dinî tavır, başkasına yöneltilmiş bir öğüt olmaktan çıkıp öz-eleştiriye dönüşüyor.


Mürşidim

Şimdi “mürşidim” dememin nedenini çok daha iyi anlıyorum.

Hatta “İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma.” cümlesi, Zehra Betül'e yüklediğim anlamın merkezine yerleşiyor.

Çünkü ben onda yalnızca güzel yazan, duyguları iyi ifade eden veya dindar bir yazarı görmüyorum. Kendime nasıl davranacağımı değil, başkasına nasıl davranacağımı öğreten bir hayat tavrını görüyorum.

“İncinsen de incitme” demek kolay bir söz değil. İnsan incindiğinde karşılık vermek, kırıldığında kırmak, yorulduğunda karşısındakini de yormak istiyor.

Zehra Betül ise tam o noktada insanın kendi acısını başkasına aktarmamasını istiyor.

Üstelik bunu başkalarına öğüt verirken değil, kendi öfkesiyle, sabırsızlığıyla ve içindeki “Tazmanya canavarı”yla uğraşırken söylüyor.

“Bizim derdimiz bize yetiyor…” yazısında bu cümleyi söyledikten sonra öfkenin insanın içinde dönüp duran, dışarı çıktığında hem kendisine hem çevresine zarar veren bir canavar olduğunu anlatıyor. Öfke geldiğinde susmayı, oturmayı, Allah'a sığınmayı, abdest almayı hatırlatıyor. Çünkü insan biraz durduğunda, kızdığı meselenin ne kadar gereksiz olabileceğini ve kendi kibrini görebiliyor.

Yani öğrettiği şeyin dışında durmuyor; önce kendisini o ölçüye sokuyor.

Benim “mürşidim” demem bu yüzden bir hayranlık ifadesi değil. Bir yazarın bana edebiyat öğretmiş olması da değil.

Daha derin bir şeyden söz ediyorum:

Onun yazılarından bir ahlak biçimi öğrendim.

Birine kızdığımda hemen hüküm vermemeyi, onun hayatının benim bilmediğim taraflarını düşünmeyi; incindiğimde incitmenin beni haklı çıkarmadığını; yorulduğumda yorgunluğumu başkasına yüklememeyi; öfkem yükseldiğinde susmayı, geri çekilmeyi, Allah'a sığınmayı; ölüm karşısında hayatın ölçüsünü yeniden kurmayı; dünyanın kötülüğü karşısında kalbimi tamamen karartmamayı öğrendim.

Üstelik bunu bana doğrudan öğretmedi.

Ben onun hayatına değil, yazısına talebe oldum.

Belki “mürşit” kelimesini asıl anlamlı yapan da bu.

Çünkü bir mürşidin etkisi yalnızca söylediği sözde değil, insanın kendi içine dönüp kendisine başka türlü bakmaya başlamasında ortaya çıkar. Zehra Betül'ün yazılarından sonra kendi öfkemi, kırgınlığımı, sabırsızlığımı, insanlara bakışımı ve ölüm karşısındaki tavrımı yeniden tartmaya başlamam, onun bende bıraktığı etkinin niteliğini gösteriyor.

“İncinsen de incitme” bu yüzden benim için sıradan bir güzel söz değil. Benim Zehra Betül'de gördüğüm insan modelinin özeti.

Ve hemen arkasındaki:

“Kırılsan da kırma.”

daha da önemli.

Çünkü burada insanın kendi kırgınlığını başkasına devretmesine izin verilmiyor.

Ardından:

“Yorulsan da yorma.”

geliyor.

Bu ise onun bütün yazılarındaki merhamet anlayışını tamamlıyor. Kendin yorulmuş olabilirsin; dünyanın kötülüğü seni tüketmiş olabilir; çocukların, işin, hastaların, hayatın seni bitirmiş olabilir. Ama kendi yorgunluğunu başka bir insanın üzerine bırakmamak gerekiyor.

İşte benim “mürşidim” dememin nedenini şimdi şöyle ifade edebilirim:

Zehra Betül bana hayatın nasıl kolaylaştırılacağını öğretmedi; insanın hayat zorlaştığında nasıl biri olarak kalması gerektiğini öğretti.

Dünyanın kötülüğü karşısında umudunun azaldığını söyleyen de aynı insan:

“Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.”

Öfkelenen de o.

Kırılan da.

Yorulan da.

Bazen Allah'a “Neden?” diye soran da.

Ama bütün bunların içinden geçerken yine:

“İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma.”

diyebiliyor.

İşte burada onun sakinliği başka bir anlam kazanıyor.

Sakinlik, hiç incinmemek değil.
Sakinlik, incindiğinde başkasını incitmemeyi öğrenmek.

Tevekkül, hiç yorulmamak değil.
Tevekkül, yorulduğunda başkasını yormamaya çalışmak.

Sabır, hiç kırılmamak değil.
Sabır, kırıldığında kırmamayı seçmek.

Benim “mürşidim” dediğim insan, bana göre tam burada beliriyor.


Görünmekten vazgeçmek

Burada benim Zehra Betül'le kurduğum kişisel hikâyeye yeniden dönmek gerekiyor.

Onun yazılarını keşfettiğimde yaklaşık on gün boyunca satırlarının arasında dolaştım. Sonra alıntılar yapmaya başladım. Bir şair dostum aracılığıyla bundan haberdar olduğunu öğrendim.

Hesabının trafiğinde ani bir yoğunluk görmüş ve birisinin satırlarının arasında dolaştığını anlamış.

Fakat benimle doğrudan iletişime geçmedi.

Benim yaptığım alıntılara da sessiz kaldı.

Bu sessizlik, yıllar sonra dönüp baktığımda bana tuhaf gelmiyor. Çünkü onun yazılarında zaten sürekli bir geri çekilme arzusu var.

“Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…” diyor bir yerde.

Başka bir yerde:

“Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…”

diyor.

Ve gerçekten gidiyor.

Yıllar sonra birkaç yazısını edebiyat dergilerinde görüyorum.

Sonra yine görünmez oluyor.

Nedenini bilmiyorum.

Bunun üzerine bir anlam yüklemek de istemiyorum.

Belki hayat değişti. Belki yazmak değişti. Belki görünürlükten yoruldu. Belki başka bir yerde, başka bir hayatın içinde yazmadan yaşamayı seçti.

Bunların hiçbirini bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, yazılarının benim hayatımda kalmış olması.

Ve belki bir yazarın yazdıklarından sonra görünmez olmasının en güzel tarafı da budur:

Yazar geri çekilir. Metin kalır.


“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım”

Zehra Betül'ün şiirlerinde de aynı dünya var.

“Sana diyeceklerim çok birikti Allahım” şiirinde kâğıttan kumbara yapıyor. Dua da birikiyor. Elma kabukları, ağaçlar, egzozlar, çocukluk, gökyüzü, kitaplar, kuş dili ve şiir birbirine karışıyor.

Bir noktada:

“Şiir yazmayalım, zaten dünya bir şiir”

diyor.

Bu cümle, onun şiire yaklaşımının özeti gibi.

Şiiri yalnızca şiir kitaplarında aramıyor. Dünyanın kendisini şiir olarak görüyor.

Bu nedenle yazılarında şiirsel olan şey, süslü söyleyişten çok bakışın kendisi.

Bir ağacın öksürüğünü duyabilmek.

Bir çocuğun gökyüzüne bakışını fark etmek.

Bir mum çiçeğinin küstüğünü anlamak.

Bir yaşlı adamın el yazısından kendi kibirlerini görmek.

Bunlar onun şiirinin asıl malzemeleri.


“Yarım kalmış uzun şiirler değil, kısa şarkılar söylemeli…”

Daha sonraki şiirlerinden birinde de aynı duyarlık devam ediyor.

Fesleğenler, karıncalar, nazar, kalp, gidenler, pusulalar, uçurtmalar, yaralar ve “iki oda bir salon ferahlığında bir söz” aynı şiirin içinde dolaşıyor.

Burada onun dilinin temel özelliği ortaya çıkıyor:

Soyut bir düşünceyi somut ve küçük bir görüntünün içine yerleştirmek.

Kalbin pusulası.

Fesleğen kokan avuç.

Yorgun bir karınca.

Uçurtma çıtalarına bağlanan yarabandları.

İki oda bir salon ferahlığında bir söz.

Bu imgeler onun dünyasının neden “duruluk” hissi verdiğini açıklıyor.

Çünkü ağır bir düşünceyi ağırlaştırmadan söylüyor.


Zehra Betül'ü neden kendime yakın hissediyorum?

Belki bütün bu dosyanın en kişisel sorusu bu.

Çünkü insan her sevdiği yazarı kendisine yakın hissetmez. Bazı yazarları çok beğenirsiniz ama onların dünyasında yaşamazsınız. Bazı yazarların dilini seversiniz ama onların insanlara bakışını kendinize yakın bulmazsınız.

Zehra Betül'de ise başka bir şey oldu.

Onu okudukça, benim de olmak istediğim bir insanın izlerini gördüm.

Daha sakin.

Daha sabırlı.

Daha az hüküm veren.

Daha çok anlamaya çalışan.

Kendi nefsini de sorgulayan.

Kötülüğü görüp iyiliği unutmayan.

Ölümden kaçmayan ama hayatın küçük güzelliklerinden vazgeçmeyen.

Çocukların dünyasına başını eğebilen.

Bir hastanın elindeki titremeyi kendi hayatının merkezine koyabilecek kadar dikkatli.

Bir çiçeğin küstüğünü fark edebilecek kadar dünyaya açık.

Ve bütün bunların sonunda Allah'a dönmeyi bilen.

Ben Zehra Betül'den bunların hepsini birden öğrendiğimi söyleyemem.

Ama yıllar içinde yazılarını okudukça, bunların bende oluşmasına yardım eden bir ses olduğunu söyleyebilirim.

Bu yüzden “mürşit” kelimesi benim için burada anlam kazanıyor.

O bana hiçbir zaman doğrudan bir şey öğretmedi. Bana ders vermedi, tanışmadık. Ama yazıları bana bazı şeyleri yeniden düşünme imkânı verdi.

Bir anlamda metinleri üzerinden hayatıma eşlik etti.


Bir yazarı tanımak gerçekten ne demektir?

Belki de burada bir sınır çizmek gerekiyor.

Ben Zehra Betül'ün yazdıklarından bir Zehra Betül portresi çıkarabilirim. Fakat bu, gerçek hayattaki bütün Zehra Betül'ü tanıdığım anlamına gelmez.

İnsan yazdıklarından daha büyüktür.

Bir yazarın metinlerindeki kişi ile gündelik hayattaki kişi arasında mutlaka fark vardır.

Benim tanıdığım Zehra Betül, yazılarındaki Zehra Betül.

Onun anneliğine, hekimliğine, imanına, ölüm düşüncesine, şiir anlayışına, sabrına, yorgunluğuna ve kendisiyle konuşma biçimine metinleri aracılığıyla tanıklık ettim.

Bu yüzden “onu tanıyorum” derken kastettiğim şey biyografik bir tanışıklık değil.

Satırlarının arasında onu tanıdığım duygusu.

Belki zaten bazı insanları tanımanın tek yolu budur.


Sonuç: Bir köşeye yaslanıp dinlemek

Yıllar önce onun satırlarının arasında dolaşırken bunu bilmiyordum.

Bir Tumblr hesabının eski yazıları arasında kaybolduğumu, yaklaşık on gün boyunca bir yazının ardından diğerine geçtiğimi, sonra cümleleri kendi bloguma taşıdığımı ve bir gün o yazıların sahibinin hesabındaki olağandışı trafiği fark edip “birisinin satırlarımın arasında dolaştığını” anlayacağını bilmiyordum.

Onun bunu bilip sessiz kalacağını da bilmiyordum.

Sonra yazıların bir gün ortadan kalkacağını, yıllar sonra birkaçının edebiyat dergilerinde karşıma çıkacağını ve yine görünmezliğe çekileceğini de bilmiyordum.

Bütün bunların üzerinden yıllar geçti.

Ama bazı cümleler eskimedi.

Bazen bir ölüm haberinde onun yazdıkları geliyor aklıma. Bazen bir çocuğun yüzüne bakarken. Bazen gereksiz bir kırgınlığın içinde. Bazen birinin davranışına kızmadan önce. Bazen hayatın gürültüsünden yorulduğumda.

Bazen de insanın kendisine sorması gereken o basit soruda:

Nereye koşuyorsun?

Belki Zehra Betül'ün yazılarından bana kalan en büyük ders bu:

Biraz dur.

Çünkü insan ancak durduğunda kendisiyle söyleşebiliyor.

Ve belki ancak o zaman, hayatın bütün gürültüsünün altında hâlâ atan kalbini duyabiliyor.

Zehra Betül'ün yazılarında hayat hiçbir zaman tamamen çözülmüyor. Acı bitmiyor. Ölüm ortadan kalkmıyor. Dünya düzelmiyor. İnsan kendi kusurlarından tamamen kurtulmuyor.

Fakat bütün bunların arasında ferahlayacak küçük bir yer mutlaka kalıyor: bir çocuk yüzü, bir kuş, bir ağaç, bir yağmur, bir şiir, bir dua, bir hasta tarafından getirilen çikolata, titreyen bir elin yazdığı birkaç satır, bir balkon, gökyüzü ve bazen yalnızca yürümek.

Belki onun bana öğrettiği en önemli şey bu oldu:

Hayatı bütünüyle düzeltmek zorunda değiliz. Bazen ona başka bir yerden bakmamız yeterli.

Çünkü insanın içindeki bütün karanlıklar bir anda aydınlanmayabilir. Ama insan başını kaldırabilir. Bir çocuk gibi gökyüzünü gösterebilir. Bir süre bekleyebilir. Dua edebilir. Yazabilir. Sonra yeniden yürüyebilir.

Zehra Betül'ün metinlerini yıllar sonra tekrar okurken, ilk keşfimin üzerinden geçen zamanın bana gösterdiği şey şu:

Ben o on gün boyunca yalnızca bir yazarın yazılarını okumamışım.

Kendime nasıl bakmam gerektiğini öğreten bir sesin peşinden gitmişim.

Belki bu yüzden hâlâ onun satırlarının arasında dolaşıyorum.

Ve belki bu yüzden, aradan on dört yıl geçmiş olmasına rağmen, onun şu cümlesi bana hâlâ yetiyor:

“Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.”

Ben de bazen onun yazılarının bir köşesine yaslanıp dinleniyorum.

İyi ki zamanında not etmişim bazı cümlelerini. Çünkü insan, hangi cümlenin yıllar sonra kendisine yeniden lazım olacağını bilmiyor. O gün yalnızca güzel bulduğum için kaydettiğim bazı sözler, yıllar sonra hayatımın başka bir yerinde karşıma çıkıyor; sabır gerektiğinde, kırıldığımda, bir başkasını anlamaya çalıştığımda…

On dört yıl sonra dönüp baktığımda, Zehra Betül’ün yazılarının bende bıraktığı şeyin yalnızca edebî bir beğeni olmadığını daha iyi anlıyorum. Ondan sakinliği, sabrı ve merhameti; incindiğinde incitmemeyi, kırıldığında kırmamayı, yorulduğunda başkasını yormamaya çalışmayı öğrendim. Belki de bu yüzden ona “mürşidim” diyorum. Ben onun hayatına değil, yazısına talebe oldum.

Zehra Betül’ü özlüyorum. Belki biraz da yazdıklarından yansıyan o sesi; dünyaya bakarken insanı durup düşünmeye çağıran, sakin ama uyanık bakışını. Nereye gittiğini, neden sustuğunu, hayatının bugün nasıl olduğunu bilmiyorum ve bilmediğim yerleri kendi hayalimle tamamlamak istemiyorum. Benim tanıdığım Zehra Betül, yazılarındaki Zehra Betül.

Ama bugün fark ettim ki yalnızca onu değil, yazılarında hayat bulan çocuklarını da özlüyorum. Ömer’i, Ali’yi. O satırlarda henüz çocuk olan, yüzlerinde masallar, gözlerinde ninniler taşıyan o çocukları. Aradan on dört yıl geçti; şimdi büyümüş olmalılar. Onları hiç tanımadım, hayatlarının nasıl devam ettiğini bilmiyorum. Yine de bir yazarın dünyasına girdiğinizde, onun sevdiği şeylere de sessizce bağlanabiliyorsunuz. Demek ki insan, bazı çocukları da hiç tanımadan özleyebiliyormuş.

Bazı yazarlar okunup bitmiyor. Cümleleri insanın hayatına karışıyor; kendileri hiç tanışılmadan insanın içinde bir yere yerleşiyor. Zehra Betül de benim için böyle biri.

On dört yıl sonra hâlâ onun satırlarının arasında dolaşıyorum. Bazen bir cümlesinde duruyor, bazen yıllar önce not ettiğim başka bir cümlesine yeniden dönüyorum. Ve her dönüşte, o sözlerin geçmişte kalmış cümleler olmadığını; bir zamanlar okuduğum o hayatın, yıllar sonra kendi hayatımın içinde hâlâ yankılandığını görüyorum.

Belki bazı yazarları okumak biraz da budur: Kitabı kapatırsınız, yıllar geçer, hayat değişir; ama bir cümle bir gün yeniden içinizde konuşmaya başlar. On dört yıl sonra hâlâ onun satırlarının arasında dolaşmam da belki bu yüzden; bazı cümleler unutulmuyor, bazı sesler susmuyor.

İyi ki o günlerde not etmişim.

İyi ki bugün hâlâ dönüp okuyabiliyorum.

02 Ağustos 2016

Bir çocuk için kaygılarını korkularını dindirecek şey kelimeler cümleler değil, başını sıkıca yaslayabileceği anne-babasının şefkatli göğsüdür.

Yedi yaşındaki oğlumun uyumadan önce sohbet etmek gibi bir alışkanlığı var. Daha doğrusu uyumadan önce gevezeliği tutuyor. Muhtemelen uyumak istemediği için yapıyor. Ama uykudan önce onun acayip sorularına cevap vermek, uykuya direnişini  ve konuşmaktan yorulup gözlerinin yavaş yavaş kapandığını  seyretmek benim için de güzel bir alışkanlık haline geldi. Dün geceki sohbetimizde, tatile gitmekten, denizden, havuzdan, nasıl yüzme öğrendiğinden, bahçeli ev hayalimizden bahsettik uzun uzun ve heyecanla. İzinlerimiz iptal olduğu için askıya aldığımız tatil planımızla ilgili dua etti önce, ‘’Allahım nolur annemin izinleri açılsın’’ diye. Sonra birden bire ‘’Anne darbe gecesi ben çok uyandım yanına geldim di mi?’’ dedi. Nerdeyse onbeş gündür gündemimizde ‘’darbe’’ olmasına rağmen onun küçük sesinden bu sözcüğü duyunca irkildim. Evet o gece çocuklar alçaktan uçan f16ların ‘’sonic’’ ses patlamalarından çokça uyanmışlardı fakat sabah uyandıklarında hatırlayacakları kadar bilinçleri açılmamıştı çok şükür. Ayrıca, olup biteni, elimize bayrağımızı alıp sokağa çıktığımızda ‘neden’ diye sorduğunda şöyle anlatmıştım: Kötü adamlar ülkemizi ele geçirmeye çalıştı ve biz de ülkemizi korumak onlara vermemek için sokağa çıkıyoruz. Ama darbe dememiştim. Gerçi duymaması mümkün değil niye şaşırıyorsun ki dedim kendi kendime. Neredeyse onbeş gündür evde başka konu konuşmuyorduk. Aman çocuklara yansıtmayalım gibi bir kaygıyı duyamayacak kadar stresli ve üzgündük. Hatta ‘’Anne ben yaramazlık yaptım diye mi üzüldün’’ diye üzerine alınıyor, gelip gidip boynuma sarılıyordu, o yüzden bir şeyin farkında olmadığını düşünüyordum. Kendime kızdım, çocukların yetişkinlerden daha kuvvetli hissedeceklerini ve anlam veremeseler de daha fazla etkileneceklerini hesap edememiştim. Çünkü şunu da biliyordum, çocuklar oyun oynarken, başka şeylerle ilgilendiğini sandığınız zamanlarda aynı anda kulaklarının birini dikkatlice size verebiliyorlar. Sorusunu geçiştirdim. Hadi artık uyuman gerekiyor, çok gevezelik ettik filan dedim. Bir süre sessizlik oldu, gözkapakları  yarıya düşüp uykuya geçeceği sırada tekrar ‘’Anne!’’ dedi. Onun anne deyişinden gelecek sorunun zorluğunu tahmin edebiliyorum artık.  ‘’Anne, siz ölüp cennete gittiğinizde beni de yanınıza çağırırsınız değil mi? Beni de çağırın.’’Sesi titreyerek devam etti: ‘’Anne çok korkuyorum senin ölmenden’’ Ve sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Onu teskin etmek için, arka arkaya bir sürü cümle kurdum. Uyumadan önce son söylediği şey: ‘’Anne sana sarılayım, sarılınca rahatlıyorum’’ oldu. Bir çocuk için kaygılarını korkularını dindirecek şey kelimeler cümleler değil, başını sıkıca yaslayabileceği anne-babasının şefkatli göğsüdür. Sımsıkı sarıldı, iç çekerek sakinleşti, nefes alıp verişi düzene girdi ve uyudu.

Çocuk ölümü ne bilsin. Çocuk ölümü ne anlasın. Çocuk annesinin, babasının sinesinden kokusundan kucağından ayrılınca onu ne rahatlatsın. O an yani oğlumun ‘’ölürseniz’’diye kurduğu cümlenin hemen ardından  aklıma tam onbeş gündür resimlerine rastladıkça içimdeki suları yükselten o çocuklar geldi. ‘’o gece’’ babalarının soluklarını kesip, göğsünden ayrı bıraktıkları çocuklar…

…

Onbeş temmuz ikibinonaltı gecesinin etrafında dönüyorum. Onbeş gündür dönüyorum.  Öfkeyle… üzüntüyle…  Söyleyeceklerim bitmedi. Yazacaklarımı yazamıyorum.

Geçmiyor.

…

Sanki…

kalbe yakın yaralarımın üzerine kuşlar yuva yapmış da, kapanmasına izin vermiyorlar gibi…

Geçmiyor.



Zehra Betül

28 Ocak 2016

Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.

Aşk kuvvetli bir duygu ve kuvvet gerektiriyor. Aşkın elinden kurtulmayacak iş yok. Sanırım ben o ‘’aşk’’ı kaybettim. Kısa bir süreliğine içimden aşk ve iştiyakın alındığını düşünmeliyim. Kısa bir süre diyorum ki, kendimden ümidi kesmeyeyim. Allahım ne çok ihtiyacım var. İlk listem şu olsun:

1. istemeyi istemek
2. istemek
3. ümit
4. güç
5. yeni güzel bir liste
6. aşk ile yeniden…

Bu sıralama değişebilir… Kafam karıştı. Önce belki de ümit ve güç istemeliyim.

…

Boş mu duruyorum sanki. Bana bugün yaşamak nedir diye sorsalar, ‘’hiç durmadan koşmak’’, derim. Yetişmeye çalışmak… Yetmeye çalışmak… Durup da kendine ‘’nereye koşuyorsun’’ diye soramayacak kadar hızlı koşmak… Ben bi yazarken kendime soru sorabiliyorum. Bu yüzden o harici listede ‘’yazmak’’ hep var. ‘’Mutluluk odası’’ demiştim ya…  İşte o odanın dört duvarında da ‘’fe eyne tezhebun’’ yazıyor. O odada okuyor, o odada yazıyor, düşünüyor, düş görüyorum. O odada musıki var, kamış var, simsiyah is mürekkebi var, şiir var, masal var… O odaya girebilmek için durmak lazım. Kilidi her zaman görünür olmuyor. Anahtarının dişlerinde ‘’aşk’’ yazıyor. 

Durmazsa ‘’kendiyle söyleşemiyor’’ insan. 

***

‘’Neden’’ sorusu tek başına bir isyan cümlesidir. ‘’Bu da benim payıma düşen imtihan’’ diye cevaplamaya çalışsanız da soruları, ayıklamaya çalıştığınız taşları birer birer yutmak bazen çok zor. Yürürken koşarken Allah ile konuşmak çok zor.

‘’Neden Sana yaklaşmama izin vermiyorsun’’ diye bitiriyorum cümlelerimi.

***

Mesela çocuklar her zaman güneşli sıcak yaz günleridir, ağlamaları bile yaz yağmuru gibi sevinçle gelir ve aniden buharlaşıp gider. Bazı insanların ise yaz ve kışları yoktur. Keskin/kesin hatları, ifadeleri, bakışları olmaz. Yine de berrak ve okunaklıdırlar. Bahar da işte o insanlardan. Hüzünlü fakat asla rahatsız edici ve yorucu değil. 

***

Bir çocuğu uykuya geçerken izlemek… Göz kapaklarının yavaş yavaş kapanmasını, uyumamak için direnirken yenilmesini ve yüzündeki tüm o güzel minik kasların gevşemesini… İşte bir süredir o geçiş anını dikkatlice seyrederek kendimi tedavi ediyorum. Çocukları uyurken seyretmek, üzerlerini açtılar mı diye kontrol edip yorganlarını örtmek,  her defasında onları koklamak hep yaptığım şeyler… Fakat o anın, yani o bir anlık melek dalgınlığının iyileştirici etkisini yeni farkediyorum. Ömerin yüzünde rengarenk bir masal okuyorum, Alinin gözleri şifalı bir ninni söylüyor.

***

Yani neden bu kadar önemli ki yazmak? Yazar değilsin, yoğun yorucu bir işin var, konuşarak kendini ifade edebiliyorsun ve konuşarak kendini ifade edebileceğin insanların da var. Çoluk çocuk eş dost ahbap tanıdık tanımadık onlarca yüz… Hepsiyle de konuşuyorsun, her biriyle de farklı farklı şeyler konuşuyorsun, anlatıyorsun… O halde ‘’yazarak’’ bu anlatma çabası niye? Yazmadığın zaman neden bu kadar ‘’eksik, dolu, taşacak, patlamak üzere, rahatsız’’ hissediyorsun? İşte! Aslında şu an, her zaman yaptığım gibi, neden yazdığımı ve neden yazmadığımı sorgulayarak bir yol açmaya çalışıyorum. Kendimi o kadar iyi tanıyorum ve bu sorduğum soruların cevabını o kadar iyi biliyorum ki! Fakat her seferinde bu soruları sorarak, cerrahların cerahati akıtmak için yaraya dokunduğu neşter gibi ya da ameliyat yerindeki dren gibi ya da su kaynağının yönünü tayin eden ve yeşerecek topraklara ulaştıran bir ark gibi, yol arıyorum… Yol açmaya çalışıyorum. 

***

Hiçbir zaman dört dörtlük hayatlarımız olmadı ve olmayacak. Bunu kabul ederek başlayabilirim konuşmaya. Her insanın doğar doğmaz başlayan bir hikayesi var. Kişisel hikayelerimiz, farklı farklı… Düşünsenize, dünya üzerindeki insan sayısı kadar hikaye, milyarlarca… Başlangıcı ve sonucu başka milyarlarca hikaye… Gördüğüm tanıdığım ve izlediğim hikayeleri kısmen biliyorum, kendi hikayemi de kısmen bilebiliyorum, geri kalanını bilmem imkansız fakat net ve emin olarak şunu söyleyebilirim ki, pür mutluluk diye birşey hiçbirimizin hikayesinde yok. Olsa burası cennet olurdu ve biz şimdilik dünyada ikamet ediyoruz. Bunu da kabul ediyorum. Niyetim mutluluk ya da mutsuzluk tarifi yapmak değil. Kimseye muhteşem mutluluk formülleri de vaadedemem. Sadece, dün gece uykumu kaçıracak kadar kafamın içinde dolaşan o iki kelimelik tamlamaya nasıl ulaşırım diye uğraşıyorum şu an. Bu kadar laf kalabalığının sebebi o iki kelime. Kestirme bir yol bulmaya çalışıyorum. ‘’Mutluluk odası’’ nın ne olduğunu, önce kendime anlatabilmek niyetim.

***

Tam uçurumun ucundan sonsuz bir boşluğa bakarken ve uçabileceğime kanaat getirmişken, Ferahfeza bir nefes ensemden yakalayıp savuruyor beni. 

***

Anne olmakla ilgili söylenebilecek bütün sözler söylenmiştir. Anlatılacak tüm duygu durumları anlatılmıştır şimdiye dek .. Tüm anlatılamaz ve anlaşılamaz güzelliklerinin yanısıra, hep söylediğim ve çok yoğun yaşadığım bir şey var ‘’Anne olmak, ömrünüzün sonuna kadar endişe etmek demektir.’’ Evet endişe… Saf, filtresiz, yoğun endişe…

***

Bu gürültüde kalbimi duyamıyorum. Başımı göğsüme doğru eğemiyorum, eğersem, kaldır kafanı, bize bak, bizimle konuş diyen binlerce göz var sanki. Bu kalabalık, bu gürültü, bu şehir, bu dünya, bir kalbimiz olduğunu hatırlamamıza ancak kendi istediği zamanlarda izin veriyor. Asri zamanlar… Yetişilmesi gereken yerler, yapılması gereken işler, bizzat dişi olduğumuz ya da dişlerin arasında ezildiğimiz çarklar… Fırsat kollayıp, gizli saklı kalbinizle söyleşirseniz onu yorgun ve dertli buluyorsunuz. 

Biz hekim milletinin ‘’taşikardi’’ diye seslendiği bir kuş vardır. Çırpınıp durur göğsün orta yerinde. Sesini duyurmak için…

***

Polikliniğin camından arka bahçeye bakıyorum.Birkaç meyve ağacı ve  hatırı sayılır miktarda toprak mevcut. Ağacın ve toprağın olduğu yerde kuşlar da konaklıyor. İstanbul’un kuşları, serçeler, kargalar, kumrular… Küçük bir bahçe bile yemyeşil bir köyün hayalini kurmaya yetebilir. Bazen billur bir akarsu ekliyorum o bahçeye. Isırganotları ve kır papatyaları… Hayal kuralım…

***

Ölüm demişken…

…

Bu yorucu ve üzücü günlerin biteceğine dair ümidim ve inancım var. Tuhaf. İnsan herşeye rağmen ümit edebilen bir varlık.

***

Sevdiklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Üzüldüklerimi yazmak istiyorum, vazgeçiyorum. Bir süre daha, içimde çarpışıp dursunlar...

***

...küçük hayatlarımıza ne çok şey sığdırmaya uğraşıyoruz'dur.

***

Ferahfeza ferahlık veren demekmiş. Ferah dinlemelerin, dinlenmelerin olsun. Zira yakinen bilmekteyim ki tababet sanatı tahsili ve icrası oldukça meşakkatli bir yoldur. Zaman zaman kendine nefes alacak pencereler açman gerekir.

***

Bir zamanlar şiire meraklı bir zat var imiş. Şiir okumayı çok severmiş. Güzel şiirler okur, şairlerine imrenir, keşke ben de şair olabilsem diye iç çeker durumuş.  Yaşı ortayı geçmiş bu zat, bir gün şair olmaya karar vermiş. Şiir yazma aşkıyla yanıp tutuşur olmuş. Fakat şair olabilmek için, şair bir mürşidin rahle-i tedrisinden geçmek gerekiyormuş. Müstakbel şair, kendine bir mürşid bulmuş ve şiir meşk etmeye başlamışlar. Şair hocamız talebesinin şiirlerini okur, kırmızı mürekkepli kalemiyle düzeltmeler yaparmış. Üstü çizilen mısralar talebe tarafından tekrar yazılır, tekrar tekrar meşk edilirmiş. Fakat ne yazık ki her seferinde, üzeri çizilen mısraların sayısı artarmış. Hoca, incelikli adam tabii… Bu şiir şiir değil, sen de şair değilsin diyemiyor. Şiir talebesi ısrarla şiir yazıp getiriyor, hoca da ısrarla kırmızı mürekkeple düzeltmeler yapıyor.  Bir gün yine yazdığı şiiri hevesle hocasına götürmüş, müstakbel şair. Hoca ne yapsam ne yapsam diye düşünürken gözü kırmızı mürekkep kovasına takılmış. Kalemi elinden bırakıp, şiir yazılı kağıdı mürekkep kovasına batırıp çıkartmış ve talebesine kıpkırmızı bir kağıt vermiş. Sonrasında ne olmuş bilmiyorum. Hevesli zat-ı muhterem şiir yazmaktan vaz geçmiş mi, kıpkırmızı şiirini yeniden yazmış mı… Şiir öğrenilir mi? Şiir nedir? Şair kimdir? Şiirin şiir olduğuna kim karar verir?
...
Bazen kendimi o yaşını almış şiire merak salan şair gibi hissediyorum. 

***

yani, ‘’ innallâhe meas sâbirîn’’

yani, biraz beklersek geçiyor.

***

Mesai bitimine doğru, eve gitmeden bu içimdeki sıkıntıyı nasıl atabilirim diye düşünürken, yürümeliyim dedim… Yürümeliyim… Çünkü, sokağa çıkıp yürüyünce, gerçek hayata dokununca işlerin yoluna gireceğine inanmam daha kolay oluyor. 
...
Bahar da yetmiyor bazen iyi olmaya Allahım!

***

-B. hanım niçin gelmiyorsun? Sorun ne?

-Doktor hanım, ben her ilaç yazdırmaya geldiğimde ilaçlarla ilgili bir sürü soru soruyorsunuz. Bunu niçin kullanıyorsun? Bu ilacın raporlu mu? Sanki ben ilaç kaçakçısı mıyım? Kendimi hırsız gibi hissediyorum……..

Anlattım. Hem de uzun uzun…

Helalleştik, ilaçlarını yazdım ve çıktı.

Sonra da çok şükür, Abidin amca ve Nursel teyze geldiler. Bana çikolata getirdiler…

…

Çabuk yoruluyorum bu aralar… Çok çabuk…

***

Sınanıyoruz. Yüzümüzün ve kalbimizin nereye baktığıyla… 

***

Fakat çocukların zihninde sözlerin ve nasihatlerin çok kalmadığını biliyorum. Çocuklar, görmeden, dokunmadan hissetmeden ikna olmuyorlar. Onları kandırmak kolay değil. Biliyorum ki, çocuklar etraflarında iyi insanlara dokunmazlarsa, “iyi insan” olmaları çok zor. Biliyorum ki “iyi insan” olurlarsa diğer herşey çok kolay. İyi insanlar olma ve iyi insanlarla karşılaşma içerikli dualarım var. Ve önce sevmek… Sevgi hatta aşk, bütün iyiliklerin besmelesi.

***

Yağmurun, karın, rüzgarın Sahibi, Mikailin Sahibi, büyük hüzünlerle, sıkıntılarla, kederle, dertle yerini hissettiren sonra minik sebeplerle aydınlanan, ferahlayan, umutlanan kalplerin Sahibi Allah'ım! Göğü de kalplerimiz gibi evirip çeviren, karartıp aydınlatan Allah’m!  Hani kar tanelerini senin meleklerin indiriyormuş ya yeryüzüne… Ayşe, o melekleri görmek istiyormuş, onlarla konuşmak istiyormuş… Daha dün söyledi… 

***

Bugünlerde biraz böyleyim, piyano ve viyolonsele yaslanıp, eski bir ilahiyi söylemeye çalışan caz solisti gibiyim, çiçeklerini döken menekşem gibiyim…

***

Hastalarla ilgili yazdığımda tedirgin oluyorum. monoklinik notlarının benim açımdan en zorlandığım kısmı budur. Tıp etiğini filan boşverelim, hastalarla aramızdaki sırları da boşverelim. Aslında tek önemsediğim onları satırlarımda gezdirirken onları rahatsız etmemek. İsimlerini değiştirsem de bu böyle… 
...
“Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma…”

Amin!

***

Dün Hüdayi amcanın oğlu, ilaç yazdırmaya geldi. Hüdayi Amca, evine girdiğim hastalarımdan. Bana bir not göndermiş. Parkinsonlu elleriyle yazdığı nottan sonra, son bir haftadır, canımı sıkan herşey anlamını yitirdi. Şikayetlendiklerim, alındıklarım, kırıldıklarım üzerine içime yazdığım sayfa sayfa mektuplar bir anda silindi. Ellerim henüz titremiyor, hatta güzel yazı yazmak için daha çok kalem alıyorum elime, kamış kalemlerim var, mürekkebim… O ihtiyar elden çıkan ve zor okunan çarpık çurpuk yazı üzerine, saçma sapan hırslarımız ve kibirlerimizle boşalttığımız hayatlarımızı iliştirmeliyiz. Ölüm mü büyük, şımarık arızalarımız mı?



***

Şimdi mesela en sevdiğin yazar şair kitaplarını imzalayacakmış deseler, ki oluyor hala böyle şeyler değil mi, gidip kitap imzalatamam gibi geliyor. Sebebini bilmiyorum. Belki de okuduğumuz yazarların çok yakınına yaklaşabilir olduk, onları sanki daha iyi tanıyor olduk, belki hayal kırıklıklarımız oldu, ne bileyim… Şimdi hemen netleştiremedim, gerek de yok… 

***

Sakıncası yoksa, şiirin bir köşesine yaslanıp dinleneceğim.

***

İnsanların kalbini, samimiyetlerini, duyarlılıklarını ölçmek gibi bir gayretim hiç olmadı. Kalplerde olanı sadece Allah bilir. Kalpölçerim yok. Zaman zaman kendimi bile ölçemiyorum. İçimden geçenlerin samimiyetini sorgulayıp, kendimle kavga ettiğim çoktur. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan hesaba çekileceğim. Bu konuda Allah'tan hep yardım dilerim. 
Çok takipçi , çok okunmak, çok “kalp” almak gibi bir derdim yok fakat yazdıklarımı okumasını istediğim insanlar var.

Yazmak da bir çeşit hâl tebliğidir. Kötü söz söylemekten Allah'a sığınırım. Yazarken bazen içimde hain bir kibrin büyüdüğünü hissediyorum. İnsanız, arızalarımız var, beğenilmekten, güzel söz işitmekten hoşlanıyoruz. Allah Rasûlünün karşımızdakini övmekle ilgili topraklı tavsiyesini biliyorum. Ama sevdiğinizi söyleyin, dediğini de biliyorum. Allahın sevmediğine benzememek gerektiğini de… Yani böyle… Gizli ve açık kibirden de Allah'a sığınırım.

Bu kadar açıklamayı yapmayı canım istedi. Hastayım, burnumdan nefes alamıyorum, iki gündür uyuyamıyorum ve bu ağzımıza aklımıza geleni söylediğimiz yeni konforlu mekanlarımızdan çok bağımsız birebir dokunduğum kafa kırışıklıklarım ve karışıklıklarım var.

Şu an burayı kapatıp gidecek kadar bile önemsemiyorum. Siz de önemsemeyin…


Zehra Betül


23 Kasım 2015

"Babamın yanına gitmek istiyorum."

mn-106

İlkokul birinci sınıfa giden bir çocuğun ne derdi olabilir ki… Öğretmen biraz fazla ödev veriyordur, kalemi zor tutuyordur, harfleri birbirine bitiştiriremiyordur, okulda bir arkadaşına canı sıkılmıştır ya da ne bileyim yaramazlık yapmıştır da annesi ceza vermiştir, babasına küsmüştür, kardeşiyle kavga etmiştir… Ne derdi olabilir ilkokul birinci sınıfa giden altı yaşında bir çocuğun…

Bu sabah babaannesiyle birlikte muayene olmaya gelen Mehmet altı yaşında, ilkokul birinci sınıfa gidiyor. Geçen hafta aşı olmuş, kolu şişmiş, boğazı ve kulağı ağrıyormuş, ateşi de yükselmiş. Babaannesi anlatıyor.

Mehmet, solgun biraz gülümsemiyor, benden korkmuyor muayene olurken, itiraz etmiyor, ağlamıyor, nazlanmıyor. Önden iki süt dişi düşmüş, yenileri çıkacak daha güzel dişlerin olacak diyorum gülüyorum, hiç tepki vermiyor. Babaannesi anlatıyor. ‘’Yemek yemiyor doktor hanım ama çikolata cipse hayır demiyor.’’

Benim de oğlum bire gidiyor biliyor musun diyorum Mehmet’e. ‘’Senin de öğretmenin çok ödev veriyor mu?’’ Yine babaannesi anlatıyor. Mehmet’le konuşamıyorum. Soluk ve halsiz… Bademcikleri şişmiş, kulağında da iltihap başlamış, ciğerlerinde bişey yok, antibiyotik başlayacağım bir hafta sonra kontrole gelin diyorum babaanneye. Mehmet’e de çikolata ve cipsi azaltmasını meyve yemesini söylüyorum, ‘’daha çabuk iyileşmelisin’’…

Babaanne anlatıyor. ‘’Dün tansiyonum yirmiye çıktı doktor hanım, o kadar çok ağladı ki Mehmet. ‘’ Hastalığına yoruyorum içimden, bilemem ki… Merak etmemesini, inşallah ilaçlarla düzeleceğini, düzenli kullanmaları gerektiğini filan söylüyorum yine. ‘’Tansiyon ilaçlarınızı hergün alıyorsunuz değil mi?’’

Babaanne anlatıyor. ‘’Dün misafirliğe gitmiştik Mehmet’le. İçerde çocuklarla oynuyordu. Arkadaşları koşarak yanıma geldiler. Mehmet camdan aşağı atlayacak diye bağırıyorlardı. ‘’ Fısıltıyla anlatıyor babaanne. Mehmet duymasın diye. Niye yaptın oğlum diye sormuş. Babasının yanına gitmek istiyormuş Mehmet. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum.’’ Fısıltıyla soruyorum, ‘’Mehmetin babası nerede?’’ ‘’Öldü’’ demiyor babaanne. Sağ avucunun üzerine kafasını yatırıyor gözlerini kapatıyor, yine fısıltıyla ‘’iki sene önce’’ diyor. Gözleri kıpkırmızı oluyor birden fakat ağlamıyor Mehmetin yanında. Arada dönüp Mehmetin başını okşuyor. Gülerek, çikolatayı cipsi az yesin di mi doktor teyzesi deyip bana dönüyor. Gözleri kan çanağı…

Bu sabah ilkokul bire giden altı yaşında bir çocuğu muayene ettim. Solgun ve mutsuzdu. ‘’Babamın yanına gitmek istiyorum. Camdan atlarsam ölürüm siz de beni babamın mezarının yanına gömersiniz.’’ demişti, bir gün önce onu pencerenin önünde yakaladıklarında. ‘’Ne yapalım doktor hanım?’’ diye soran babaannesine bir profesyonel(!) olarak söylemem gerekenleri söyledim. Fakat çok uğraşsam da Mehmet’in yüzünü güldüremedim.

‘’Yetimin başını okşamak’’ yetimi güldürmek yetimi mutlu etmek… Bitmek bilmeyen savaşlar, savaş coğrafyalarının yetim çocukları, çocuklar… Gülen çocuklar, ağlayan çocuklar, ölen çocuklar… Üç noktalı yerleri doldurmuyorum. Bütün gün doldurmaya çalıştım yapamadım.

Sadece…

İnsan ömrü uzun bir cümle. Noktadan önce cümle içinde kullanmamız gerekenler var. Yetim başı okşamak da onlardan biri…

Masamın üzerindeki şekerlikte şeker kalmamış. Çekmecemdeki balonlar bitmiş.Biliyorum Mehmetin bir balon ya da şekerle halledebileceğimden büyük sıkıntıları var. Fakat şeker çikolata ve balonlar güzel başlangıçlardır.

Ben bugün hazırlıksız yakalandım. Mehmet odamdan bir kere bile gülümsemeden çıktı.


Zehra Betül





04 Kasım 2015

Ödev yaparken, küçük ‘’e’’leri ve küçük ‘’a’’ları ‘’çok zor, yazamıyorum’’ diye ağlayan Aliemir’in, Senden istediği sabrı istiyorum.

mn-103

Bir gece önce herşey çok net ve bulutsuzken sabah uyandığımda bu bulanıklık neden. Ruhumun güneşli, parçalı bulutlu, fırtınalı ve ya yağmurlu hava durumunu hangi meleğinin eline verdin Allahım. Sebepsiz yere yükselip kanatsız uçmaya başlıyorum, kollarım önce bir çift kanada dönüşüyor sonra birden felçli kuşlar gibi yere çakılıyorum. Hiç kanatları felç olmuş kuş görmedim, kuşların kalbine de felç iner mi? Hiç bir kuşun yere çakıldığını da görmedim, gösterme… Seninle aramızda mektuplar var, içleri ayna dolu. En güzel cevap yazan Sensin. Ben sabırsızım, öyle halketmişsin, kalbime dokunmayan cümlelerimi dinleme…

…

hamdolsun evrendeki dehşetten korkulardan
koruyana ki
çekip dizimizi karnımıza
toprağın geldiğimiz noktasına eğilerek yumuşaklıkla eserimizin içine bakarak
cennet hediyen cehennem benim eserim
hamdolsun hamdolsun dünyadaki dehşetten
koruyana ki
bize gizli kendisine açık nedeni
bir hüzünle korur parçalanıp giden özümüzü
…

Ve ben duruyorum ölümümün başında
Bana bu gece ölümüm gösterildi
Büyük ak saçlı başım
Dolunay gibi kaydı iki taşın arasına
Dört kutsal kelime duydum
Acz
Nasip
Rahmet
Ölüm

Cahit Zarifoğlu (Yaşamak)

…

Ödev yaparken, küçük ‘’e’’leri ve küçük ‘’a’’ları ‘’çok zor, yazamıyorum’’ diye ağlayan Aliemir’in, Senden istediği sabrı istiyorum.


Zehra Betül

11 Eylül 2015

monoklinik notları 101

‘’Bilâkis biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size! Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah’ı tenzih ederler. ’’ Enbiya /18-19-20

‘’Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler. ‘’ Nahl/ 61


Bismillahirrahmanirrahim.

Bu aralar diye başlayan cümleler kuracağım.

Zaman dilimi olarak ömrümün hangi kısmındayım bilmiyorum. Bu belirsizlik içimdeki bazı şeyleri öldürürken bazı şeyleri de diriltiyor. Bu aralar yıkılmış, yenilmiş, huzursuz, yorgun ve aşırı endişeli hissediyorum. Yenilgim kime karşı bilmiyorum, kimle savaşım, muhatabım kim… Yıkılacak kadar dert yok sırtımda, neden bu kırık döküklük, bu kırgınlık. Huzursuzluğumu açıklayabilirim kendime belki, yorgunluğum zaten kronik… Öyle ki bu hali toparlayıp, toparlanıyor önüme çıkan ilk engelde takılıp düşüyorum. Hadi başa saralım…

Hiçbir şey yazacak, hiçbir şey anlatacak mecalim yok. Hiçbir söylediğim bir yaraya merhem olmayacak. Bu aralar, sanki ne söylesem anlamayacak insanlar. Bu aralar bardak boş, bardağın yarısını doldurup bir müddet dolu kısma bakıyorum sonra bardak kırılıyor. Yeni bir bardak alıp tekrar yarısını dolduruyorum, sonra tekrar, sonra tekrar… ümidim de böyle seyrediyor bu aralar.

Hastama ne şikayetin var diye soruyorum, ‘’Canım ağrıyor doktor hanım’’ diyor. Canı ağrımayan var mı, diyorum. Onsekiz yaşında, daha fiziksel gelişimini tamamlamamış, sokakta top oynayıp en büyük isyanını, ergenlik nazlarını akşamları annesinin dizine döken çocuklar gelip, askerlik için sağlık raporu istiyorlar. Askerliğe elverişlidir yazıp nasıl altına imzamı atayım, diyorum. Çocuklar bütün yaz evde hapistiler, biraz hava alsınlar, denize girsinler kemikleri güneşe doysun büyüsünler diye tatile götürüp, deniz kenarında eğlendirip döndüğümde kıyıda ölü yatan yavrunun ıslak fotoğraflarını görüyorum. Kalbim çok yoruldu diyorum. Kalbim çok yoruldu.

Geçenlerde küçük oğlum ömerefeye bir sebepten kızıyordum. Yapma diyordum. Önce başını yukarı kaldırdı, sonra iki elinin iki işaret parmağını… ‘’Gökyüzü’’ diye ağlamaya başladı. Bazen ömerefenin o an yaptığı gibi, gökyüzüne bakıp konuyu değiştirmek istiyorum.

Biliyorum, dünyadaki kalbi yorgunluklarımızın ‘’ebedi istirahatgah’’ da çok tatlı bir dinlencesi var. Eğer her yorulduğumuzda bunu hatırlarsak ve ferahlatan, gönüle su serpen fırsatları kaçırmazsak. Huzursuzluğun da yorgunluğun da ümitsizliğin de şifası elimizin kalbimizin ulaşabileceği yakınlıkta. Biliyorum.

Fakat bazen, dünyanın kalbime doldurduklarını nereye boşaltacağımı şaşırıyorum.

Mutluluk odası demişim. Evet var öyle bir oda. İyi ki var. Çok şükür… Şu an elimde yeni pırıl pırıl bir bardak var. Önce bardağı dolduracağım ve billur bir suya bakıp yazacağım mutluluk odasını.

Zehra Betül


31 Aralık 2014

Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

Bir ara kapıya çıktım, Suriyeli kadını ve o eski-püskü arabadaki bebeğini gördüm, kadının yüzündeki şaşkınlık ve mahcubiyetini, kızaran yanaklarını, müdahale etmek istedim ama yapamadım. Bu da benim ayıbım olsun.
...
Tam o sırada Kemal Sayar'ın ”merhamet”le ilgili bir yazısını okuyordum. O kadının sınandığını ve merhamet bahsinden kaldığını düşündüm. Allahu alem tabii… Ama müdahale etmediğim için hala kendime kızıyorum.

Olan bitene içimiz yanıyor ya, hani her fırsatta zalimi kınayıp mazlumun yanında oluyoruz ya, ve her defasında elimiz ulaşamıyor diye hayıflanıyoruz ya… İşte Allah mazlumu kapımıza getiriyor. Bize merhamet ve iyilik için fırsatlar veriyor. Bu hepimizin imtihanı.


***

Bu dünyada, bir çocuk tarafından koşulsuz sevilmek kadar büyük hediye olabilir mi.

***

Ali, ilk gelişinde, uzun uzun duvardaki eserleri incelemiş ve aralarından en büyüğü parmağıyla işaret edip:

-Anne, bu tabloların efendisi mi? diye sormuştu.

O günden beri o tablonun adı, ”tabloların efendisi” kaldı.

Geçen gelişinde de hocanın masasında duran eski radyolu kasetçalar, eskiden teyp de derdik, dikkatini çekti.

-Anne, bu ne?

Radyonun ne olduğunu bilmemesinin bir zararı yok da, asıl dijital herşeyden haberdar olmaları rahatsız edici.

***

Hep söylüyorum. Hayal kurmak bir çeşit dua etme şeklidir. Hayaller samimi, kuvvetli, şiddetli dualardır. Ayrıca oturduğum yerden istediğim uzaklığa yolculuk yapabilmemi sağlar. Gerçeğe döndüğümde gözümü açtığımda yüzümde bir gülümseme kalbimde de hafifleme hissediyorsam, hayalleri ilham Edene neden şükretmeyeyim.

***

mn-69

İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma. Bunlar insanın elini kolunu fazlasıyla bağlayan sözler değil mi? İnsanın içindeki canavarı çileden çıkartan sözler… Öfke ve kendine yapılana şiddetle cevap verme güdüsü, içimizde dönüp duran, herşeyi parçalayan sevimsiz bir tazmanya canavarına benziyor. Kendi kendimize ve onu dışarı saldığımızda etrafımıza zarar veren bir canavar. Onu öldürmenin yolları var. İster nefes egzersizleri yapın ister gidip abdest alın. Allah rasulü, hayat rehberim demiş ki, öfke şeytandandır, şeytan ateştendir, ateşi su söndürür… Sonra ayaktaysan otur demiş… Kızdığınızda ”susun!” demiş…

Çünkü, Allaha sığındığımızda, sustuğumuzda ve oturduğumuzda düşünmek için kendimize fırsat vermiş oluyoruz. aslında öfkelendiğimiz mevzunun ne kadar gereksiz olduğunu görüyoruz. Ve ne kadar kibirli olduğumuzu…

Mesela çevreme bakıyorum, menekşem açmaya devam edecek gibi, tomurcuklar biraz daha canlanmış, dolgunlaşmış. sonra bir klasik kemençe bir balkan ezgisi açıyorum hafif sedatif, sonra yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum…

Mesela son günlerde beni sevindiren ilk üç şey neydi diye düşünüyorum. İki aydır geçemediğim hat dersimi geçişim, yeni dersimi alışım, Ali ve Ömer’le ilgili birkaç şey, Geçen gün çok zorlandığım bir işte beklenmedik şekilde O’ndan yardım almam…

Yani geçiyor…

***

Göz her zaman yanılır fakat ”kalp” yanılmaz. Bu yüzden kalbi sık sık yoklamak, arada bir nasılsın diye ona hal hatır sormak, kirini pasını temizlemek gerekir.

***

Bazen de hiç tanımadığım biri yanımdan geçerken sessizce selamun aleyküm diyor. İşte bu çok kıymetli. Hem ”selam” sünnetini ve geleneğini uygulamış oluyor hem de beni sevindirmiş oluyor üstüne insanlara tanıdık tanımadık herkese selam verme cesareti veriyor. Hayatlarının bir ucundan birbirine dokunan insanların bu çarpışmalarının rastlantısal olmadığından eminim. Karşıma çıkan insanların, polikliniğe gelen ve evlerine girdiğim hastalarımın, metroda yanyana yolculuk ettiğim yolcuların hatta gerçek ya da değil bir şekilde bu satırları okuyan insanların bile hayatıma dokunduğunu ve kimsenin figüran olmadığını düşünüyorum. Görüyorum da…

…

Evden çıkarken şemsiyenizi unuttuysanız, ve yağmur sizi incitmeden yağıyorsa, melekleri hatırlayınız ve Allah’la konuşunuz…

***

Soğuyan havaların,  Mikail’in, menekşelerin, rüyaların, hayallerin ve kalemin Rabbi’ne, Rabbi’me şükür ile… Ya Vedud…

İçimi daraltan, beni mutsuz ve huzursuz eden, kalbimi kıran tüm olaylardan ve insanlardan, dünyanın kötülüğünden, yolunda gitmeyen işlerden bahsetmeyeceğim. Böyle zamanlarda yazarak iyileşmenin yolu, etrafıma bakıp mutluluk sebepleri araştırmak ve onları ballandıra ballandıra anlatmak olabilir. Çoğunlukla işe yaradığını söyleyebilirim. İçimden gelmeyerek ve coşkusuz yazmaya başlayıp, yazının sonunda kendimi iyi hissettiğim, yorgun oturup dinç kalktığım çok tecrübem oldu. Bir süre bu niyetle yazacağım sanırım.

***

Doğar doğmaz başlayan upuzun bir rüyanın içindeyiz ve ölünce uyanacağız. Yani hepsi geçecek. Yani yaşadığımız herşeyin tabire ihtiyacı var. Yani yaşadığımız süre boyunca hem rüya tabircisi hem de rüya tamircisi olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

***

Besmele… Bir türlü, ”mim” e uzanan ”sin”in kuyruğunun ölçüsünü tutturamıyorum. Ya çok kısa oluyor ya çok uzun. Geçen ders hocaya o uzunluğu sordum. Dedim: Hocam kaç nokta ya da ne kadar o uzunluk ya da o kadar olmak zorunda mı? Dedi ki: Levh-i Mahfuz’a kadar. Nasıl yani, dedim. Ama içimden. Eski alışkanlığım, çekingen öğrencilik. Bir soru sormadan on defa düşünürüm. Nasıl sorayım diye düşünürken hoca anlattı.  Peygamberimize (SAV) vahiy katipleri sormuşlar ‘besmeleyi’ neden o şekilde yazdıklarını… O’da şöyle cevap vermiş: ”Levh-i Mahfuz’da besmeleyi böyle gördüm.’

***

Hatıralarla muhatap olmayı seviyorum ve bazen yazmak olmazsa olmaz haline geliyor. Bazen de yazmak, hayatımda yaptığım en lüzumsuz işmiş gibi hissediyorum. Kişisel tarihimde kara delikler oluşuyor. O kara deliklerin yuttuğu günler anlar saatler kaybolmuyor. Aksine içimde sağa sola çarpıp dışarı çıkmaya çalışan kör kuşlara dönüşüyor. Ben nereden alıştım bu kadar yazmaya!

Yazmak ile alakalı bu iç dökmeden sonra nereden başlayacağımı buldum. Evet. Besmele ve şükürle başlamalıyım.

***

Harfleri koruyan melekler aşkına…
Yazmayı ve okumayı yeniden öğreniyorum.

***

Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

***

Sabırsız, kavgacı insanları sevmiyorum. Böyle bir hakkım var değil mi?!

***

Sessiz çocuklar fotoğraflarının çekilmesine öyle mutlu oluyorlar ki… Aşıya ikna için fotoğraf kozunu koyuyorum ortaya… Bir aşıya bir fotoğraf… Resimleri çekildikten sonra sadece yanıma gelip kendilerine bakıyor ve tatlı bir tebessümle uzaklaşıyorlar . Resimlerinin çekilmesine bu kadar istekli olmalarına önce şaşırıyorum… Oysa ki ‘görüntü’ sessiz dünyalarına açılan tek kapı değil mi…

***

Çünkü, Mehmet sessiz adamlardan. Onun dilini bilmiyorum. Yanında gelen anlatır derdini mehmetin.

En son nişanlısına ve ona evlilik raporu düzenlemiştim. Sessiz bir kız ve sessiz bir adamın birbirlerine aşklarına, elleriyle ve gözleriyle nasıl konuştuklarına ilk defa şahit olmuş ve çok etkilenmiştim.

Mehmet ve Ayşe o gün evlilik raporu için gerekli tahlilleri yaptırmaya gelmişlerdi. Odadan çıktıklarında içerideki sessizliği delip geçen tuhaf bir ‘şey’ bırakmışlardı bana. Kuş cıvıltısı gibi, bahar çiçekleri gibi bir ‘şey’. pastel tonda huzurlu bir kaç renkten oluşan bir resim… Anlatabileceğimi sanmıyorum…

***

Twitter benim için travmatik bir yer. Yukarıdan aşağıya olup biteni seyrederken kendimi cehennemin tam ortasında hissediyorum. Ölüm haberleri, katliamlar, savaşlar, zalimler ve mazlumlar… Hepsi sanki bir film gibi canlanıp simsiyah bir yumruğa dönüşüyor, kalbimi tekmeliyorlar.

***

Şimdi bana nasılsın  ya da ne yapıyorsun diye soracak olursanız, ‘Bir ölünün yanından geliyorum. Ölümün başucundaydım az önce” derdim. Diyorum.

Bilmiyorum ki bunu nasıl formüle edebilirim. Farkında olmadan dünyaya sıkı sıkı tutunduğumuzda, birden yolumuza çıkan, yakamızı tutan, sarsan, titreten birşeyler oluyor sanki. Denizin yüzeyinde sırt üstü yatarken, tüm ağırlığımız sıfırlanmışken, bir girdapla denizin dibine inmek gibi, derinlerimizi kurcalıyor hayat.

Öleceğiz. Miadımızın ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Hepimiz eninde sonunda öleceğiz. Bunu tekrar etmek, tekrar tekrar hatırlamak, hatırlatmak nabızsız, kanı çekilmiş, soluksuz ölümü yanımızdan ayırmamak kötü birşey değil. Hatta yaşamayı kolaylaştırıyor. Katlanmayı, tahammül etmeyi, sabrı, kötülüğü değil sadece iyiliği kolaylaştırıyor. Nasıl olsa öleceğiz dedikten sonra içimizi kemiren ve boşaltan tüm hırslarımızdan kurtulmuyor muyuz, suyun yüzüne tekrar çıkmıyor muyuz, hafiflemiyor muyuz?

***

Sokakta ölünce ”adli vaka” oluyormuşsun.

***

Konu kilit! Dilim kilit! Kapı kilit! Elim kilit! Ayağım kilit! Kıpırdayamıyorum. Üstelik kilitlerin anahtarları yok, beynim ve kalbim her zamankinden fazla çalışıyor. Beynim, gözlerim ve kalbim arasındaki  sinir ağı tıkır tıkır çalışıyor. Kapılar sonuna kadar açık… Kalbin seri halde ürettiği acı, sıkıntı ve üzüntü birikip gırtlağa dayanıyor. Orada da bir kilit!
...
İşte kilit kilit diye başladığım ve anlatamadığım şey tam olarak bu. Bazen o ateş dilimizi bile tutuyor, konuşacak derman bırakmıyor.

Neden?

Dört tane çocuk sahilde  oyun oynarken öldü…

Sonra bir bebek daha öldü…

Ölen çocuklara ve bebeklerin yerleri yurtları belli, cennette onlardan bize yer kalmayacak… Sanıyorum, ölen çocuklardan çok, geride kalan acı içindeki anne-babalarının yerine koyuyoruz kendimizi. Değil oyun oynarken hangi şartta masum bir çocuk öldürülebilir ki… İsrail asıl bombardımanı, seyredenlerin vicdanlarına yapıyor, ustaca…
...
Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.
...
Böyle zamanlarda, katliam ve kötülük yıldönümlerinde, katliamlara şahit olurken tüm enerjimin tükendiğini hissediyorum ve beni heyecanlandıran şeylere zoraki de olsa tutunmaya çalışıyorum. Yoksa devam edemem.

***

Çocukların ceplerine güzel hatıralar doldurmalı. Çocukların hafızalarına güzel insanlar dokunmalı.
...
Çocukluğumdan, çocuklarımın çocukluğundan, cadde üzerinde dilenen kadının kucağındaki çocukların çocukluğundan, filistinli çocuğun, suriyede doğan çocuğun, doğu türkistanlı çocuğun, afrikalı çocuğun çocukluğundan ama en çok çocuklardan bahsedip duruyorum kendime dün geceden beri. İşte içimde böyle bir sürü çocuk konuşuyor.

***

Ufacık şeylere kolayca kırılabildiğim zamanlar oluyor. İnsanlarla ilgili beklentilerimi arttırdığım zamanlar daha çabuk kırılıyorum. Ben böyle davranmazdım dediğim durumlar, ben olsam şöyle davranırdım dediğim durumlar… Oysa beklenti biriktirecek vaktim olmuyor çoğu zaman. Kırgınlığım çabuk geçiyor, unutuyorum, kendi kendimi teselli edebiliyorum ve beklememeyi her defasında yeniden öğreniyorum. Geçiyor…

***

Bazı insanların yüzlerini hiç unutmuyorum, onların dokunup havaya bıraktığı ”şeyler” uzun süre zihnimde dolaşıp duruyor.

***

Bu sabah hızla ölü bir serçenin yanından geçtim. Durmadım.

Çaresini bulamadığım bir hızı var hayatın. Durup üzülmeye bile izin vermiyor. İçimde kurulu bir adım-ölçer var sanki. Devasa şehri adımlarken hızım hiç değişmiyor. Hep koşturuyorum. Sabahları aynı ritimle işe yetişmeye çalışırken, aynı ritimle dualarımı okuyorum. Obsesyonlarım evhamlarım canlanmasın diye, sevdiklerimi Allaha emanet ederken okuduğum dualar… Bu sabah yine o duaları okurken farkettim ki, ilkokul çocuklarının ezbere söylediği sabah andımız gibiler… Dilim söylüyor ama ne söylediğini bilmiyor… İçimdeki adım-ölçerin hızına yetişmeye çalışan dilim, kafamda kapıda kaç hasta bekliyor sorusu ya da başka başka şeyler… Kalbi Allah'a çevirmek ne kadar zor… Oysa hızımı yavaşlatabilsem, etrafımda binalar, sokak tabelaları, sağımdan solumdan hızla geçen arabalar, olmasa… Asfalta değil toprağa basıyor olsam yavaş adımlarla… Şimdiye kadar kokusunu duymadığım ağaçlar, sesini duymadığım kuşlar olsa etrafımda…

İnsan, Allah'la kalbi arasındaki kirli şeyleri, yani şehri, yani dünyayı bir de kendini nasıl çıkartır aradan…

Kaldırımın kenarındaydı… O kadar küçüktü ki… Rengi o kadar soluk, tüyleri cansız… Belki de görmeyecektim. Yan yatmıştı… Gözlerini hatırlamıyorum. Kuşlar ölünce gözlerini kapatırlar mı, ya da uyurken… Bilmiyorum… Bu sabah, ölü bir serçenin yanından geçtim. Durmadım. Dilimin döndüğü duaları kalbime heceletmeye çalışırken… Hızlı hızlı yürürken…

***

Kalp ile dua, hal ile dua, yürürken, otururken, konuşurken dua… Sadece dua değil, Allah ile konuşmak, dertleşmek, birşey istemeden, ”ne istediğimi biliyorsun, ihtiyacımı biliyorsun” diyebilmek… Ya Şafi! diye seslenmek mesela… Aliemir, ”Anne, Allah nerede?” diye soruyor ya… Ya da geçen gün : ”Anne Allah’la bi konuşur musun, ona sorar mısın?” demişti ya renkli bir oyuncak hakkındaki merakını… Yani, O’nu her an yanımızda ve bizimle hissedebilmemizin şartı başka ne olsa gerek… Ah yapabilsek… Kalp ölmeden, kalbe o dili öğretebilsek… Şapkasını takmadığım a’lardan özür dileyerek amin diyorum.

***

Bütün güzel şairlerin, kuş uçurdukları mısraları var…

***

Sırma teyze, hastalanmış bugün, geldi, muayene ettim, ilaçlarını verdim. Kimsesi yok biliyorum. Şikayet etmiyor, şükrediyor ama yaşlıların kırıklığı başka oluyor. Evlatlarının ölümüne yetişmiş ölmemiş anneler o kadar kırıklar ki…

Sırma teyze: ”Kimse yok!” dedi. ”Kimsemiz Allah!”

Kimsesizlerin kimsesi Allaha şükretmek için, kimsesiz çocuklara ve kimsesiz yaşlılara kalplerimiz gülümsesin… Amin!


Zehra Betül



(Buraya kadar okuduklarıma dayanabildim, evlatlarının ölümüne yetişen Sırma Teyze'de iki damla gözyaşı döktüm. Bu defa şiir gibi değil de, ağıt gibi geldi.)




09 Ağustos 2014

insan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor

Geçen gün sokağın ortasında dokunduğum ölümden sonra birşey farkettim. Dokunduğum ölülerin yüzünü asla unutmuyorum. Kalp masajı yaptığım o kadının yüzü hala gözümün önünde. İntörnken başında beklediğim adamın kolundaki çapa şeklindeki dövme ve dudaklarındaki morluk dün gibi… Gecenin bir yarısı Lalelide ölüm raporu düzenlediğim yaşlı adam da hafızamdaki mezarlıkta yerli yerinde duruyor. Anladım ki, insan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor. Ya şu önümüzdeki bilmem kaç piksellik ölüm fotoğraflarına da dokunsaydık… Ya dokunanlar… Ya sevdiğimiz birinin ölüsüne dokunmak…

Zehra Betül


29 Mayıs 2014

şiir gibi ya hu!

Tıp-psikiyatri “yas”a ömür biçer. Der ki, ölülerinizin ardından en fazla altı ay üzülebilirsiniz. Altı aydan fazla süren yas, artık hastalığınızdır ve bizim sizi tedavi etmemiz gerekir. Bu matematiği, boşverelim. Zaten, “dünya” denen illetli mekanımız altı ayı doldurmamıza müsade etmiyor. Üstelik toplu ölümlerimizin üzerinde kirli gölgeler geziniyor. Ceset, toprakla toprak olup çürüyene kadar üzüntümüz geçiyor da, o kirli gölgeler ve ” kötülük” hiç bitmiyor. Asıl hastalık da bu!
*
Meğer mum çiçeğim küsmüş. Bugün bir hastamdan öğrendim. Öyle mazlum, sessiz, efendi duruyor ki… Anlamamışım ben.
*
Balkonum güzel güneş alıyor ve bir de aliyle ömerin tertemiz neşeleri var.
*
Bir de, karadut lekesi ellerden çıkmıyor…
*
mübarek yağmur! ismini sevdiğim melek! Bugün ne kadar kararsızsınız…
*
Bir süredir, kavgaya benzer hoş olmayan dialoglara şahit oldum. Çok anlamadım, baktım midemi bulandırıyor bu konuşmalar, ekranımdan siliverdim hemen…
*
Büyük bir sessizliğin başındayım sanki. Bir adım daha atsam, çocukluk rüyalarımdaki apartman boşluğuna uçacağım. İçimden sessizlikten başka birşey gelmiyor. Neden? Yağmurdan mı? Yine mi yorgunluk? Biliyorum yine geçecek. Geçmesini bekleyelim o halde… Mor tesbihim nerede…
…
Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…
*
Şehir insanına, yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur. Çünkü şehir insanı da alıcı gözüyle kafasını kaldırıp gökyüzüne şöyle bir bakmaz. Kendi hafızamı yokluyorum da… Gökyüzünü uzun uzun en son seyredişim, çocukluk yazlarımdan birine denk geliyor.
...
Büyük marmara depreminin olduğu gece… İşte bir de o gece hiç görmediğim kadar yıldız görmüştüm. Çünkü büyük ve korkunç bir uğultuyla şehrin bütün ışıkları sönmüştü. Arabaların alarmları çıldırmış gibi bağırıyor, herkes gecenin üçünde sokaklarda koşuşuyordu. Evimize yakın bir parkta günlerce sabahlamış ve hiç uyumamıştık. Yıldızlar, saklandıkları yerden çıkmışlardı, çekingen, sönük ve yine uzakta… Ama çok fazlaydılar… Kaydıklarını görmedim… Dilek tutmak aklıma bile gelmedi. Uzun uzun seyrettim sadece…
*
-Bi rahat bırakmıyorsunuz insanı!!!

-Ama anne! sen insan değilsin ki annesin!
*
televizyonun yokluğuna çok alıştık ve televizyon alsak mı acaba sorusu bile bizi ürkütüyor.
...
Eskiden insanların daha mutlu olmasının sebebi, daha az haberdar olmasıydı diyebilir miyiz? Yoksa dünya, kurulduğu günden bu yana aynı kötülükleri yaşatıyor üzerinde. Özellikle üst üste çocuk ölümleriyle ilgili izlediğim haberlerden sonra, sırtında çocuğunun minik tabutunu taşıyan babanın yüzünü, öfkeli ve acılı insanları gördükten sonra, bir süredir hiçbir suçu ve günahı olmayan çocukların acısı üzerinden siyaset devşirip acının bile bizleri farklı uçurumlara sürüklediğini gördükten sonra, umudumun biraz daha eksildiğini hissettim. Bugün umudumu tamir etmeye uğraşacağım.
*
Yazmak unutkanlığıma iyi geliyor.
*
Sadece bütün gece, soruların ve cevapların arasında Hz. Ebubekir’in bir duası kalbime, bir sağ ventriküle bir sol ventriküke sağlam tokatlar indirip durdu. Bu, sorduğum soruyu da verdiğim cevapları da iyice içinden çıkmaz hale getiren bir dua… Ne kadar doğru hatırlıyorum bilmiyorum, yanlışım varsa düzeltebilirsiniz:

”Allah’ım bedenimi öyle büyüt öyle büyüt ki, cehennemin tamamını kaplayayım ve orada başkası yanmasın!”

Tam o sırada rüyama tumblrdan biri girmişti. Geçtiğimiz haziran ”gezi” olayları sonrasında benimle yollarını ayırmayı tercih eden bir arkadaşım diyeyim. Hala kendisi için aklıma geldikçe hayır duası ederim. Niye rüyama girdi bilmiyorum… Acaba çok mu önemsiyorum bu, aslında hayaletten çok farkı olmayan siber alemi dedim kendi kendime… Eğer öyleyse, bu önemseme durumunu azaltmam gerek . Ölçüyorum tartıyorum, hızla akan hayatımın içinde, pazartesiyle cumayı göz açıp kapayıncaya kadar birleştiren hızın içinde, siber alemi de önemli kılan ve ona vakit ayırtan, rüyalarıma kadar sokulabilen şey ne bilmiyorum. Onu da piskoterapistler filan araştırsın. Kafamı çok yoramayacağım…
*
Aynı kır çiçekleri gibi zayıf narin ve dayanıksız bir sevinç… Biraz ümit var içinde… Biraz mutluluk…
*
...fakat ağaçlar çiçeklerini dökmeden bahçeye çıkmam lazım.
*
Hiçbir bahar ve hiçbir çiçek, dışarıda dönen dünyanın kötülüğünü, bu kadar tuhaf ve anlamsız bir çağın içinde ezilip duran kalplerimizi iyi etmiyor.
*
Biraz ölümden bahsedeyim mi? Zannediyorum, tüm olup bitene, öfkelendiğimiz anlayamadığımız hırslandığımız herşeye ceplerimizden birinde ölüm olduğu sürece katlanabiliriz. Bu yüzden sık sık ölümü hatırlamam gerektiğini düşünüyorum. Bir cebimde baharla beraber heyecanlanan yaşamayı ve sevinci, bir cebimde de ölümü sıkı sıkıya tutmaya çalışıyorum. Fakat bazen cepler eskiyip deliniyor… Tamir etmek gerekiyor.
*
”Ben yokum, beni karıştırmayın!” lütfen… Üzülüyorum…
*
İte kaka mutlu olup, ruh sağlığımıza palyaço makyajı yapıp idare etmeye çalışıyoruz… Sabah sevindiysek, akşamına sevindiğimize bizi utandıran kötülük… Bit artık!
*
Pencereyi açmalıyım… Menekşelerin başucunda güneşin doğuşunu beklemeliyim. Hava aydınlanır aydınlanmaz su isteyecekler benden… Kadife saçlı güzel çiçekler…

Akasya kokusu, havanın aydınlanmasıyla rengi siyahtan maviye dönen denizin kokusuna karıştı işte… Penceremin sağından ve solundan erguvanlar sabah selamı veriyor… Kumrular, benimle mi konuşuyor birbirleriyle mi?! Yine olmayacak bir yere kurmuşlar çalı çırpıyı. Uyarıyorum anlamıyorlar sakar kuşlar… Bi ara gizlice o ağaca çıkıp yuvayı düzeltsem mi?!
*
”Esselam Ey! her sözü ferman olan son Nebi!”
*
”Kalbe kaplumbağa kabuğu gerek… Kaplumbağalara kumrudan ödünç kanat… İsterim ki… Kaplumbağalar uçsun, kelebeklerin ömrü uzasın… ”
*
Karşınızda gülen bir insan olduğu zaman mecburen gülümsüyorsunuz. Gülmeyi, güleryüzlü insanlardan öğreniyoruz bence. Tebessümün sadaka olduğunu ve yüzümüzde mükafatı olan bir mimik kası olduğunu düşünürsek eğer, güleryüzlü insanları daha çok sevmeliyiz.
*
Bugün haftanın son günü. Odam dağınık, kafam dağınık, biliyorum ki şu yazdıklarım da epey dağınık. Toplamayacağım…
*
Dört yaşlarında, esmer, tombul yanaklı, zeytin gözlü sevimli bir çocuk. Onu tanıdıktan sonra istasyon caddesine her turlamaya çıkışımda gözüm onu arardı. O kadar çok sevmiştim onu. İnsanın yakasına yapışmaz, ısrar etmez, dört yaşında efendi bir çocuk. Gele gide onunla arkadaş olmuştuk. İlk tanıştığım zamanlarda sohbetlerimizden birinde, çocuklara muhakkak sorulan kutsal sorulardan birini Hasan Basriye de sormuştum. ”Büyüyünce ne olacaksın Hasan Basri?” Doktor, öğretmen, pilot, asker… gibi cevaplar bekliyordum tabii ki… Ben mesela o soruya kendimi bildim bileli ”doktor” demiştim. Hasan Basri, ” Büyüyünce Allah’a hakiki kul olucam” diye cevapladı beni büyük bir ciddiyetle. Şaşırdım, etkilendim, saniyelik bir afallama yaşadım. Kimbilir, belki nabza şerbet hesabı babası ya da annesi mi öğretmişti öyle cevap vermeyi. Politik bir manevra mıydı, bilemem. Ama dört yaşında bir çocuktan o an için hakiki bir hatırlatmaydı. Hem çocuklar yalan söylemezdi…
*
... büyük bir heyecanla önce mum çiçeğime sonra da kırmızışemsiye çiçeğime sordum:Ne olacak bu memleketin hali?! Kırmızışemsiye çiçeğime uzun zamandır dikkatli bakmıyormuşum ki görmemişim. İki tane kırmızı tomurcuk vermiş. Sevindim ve bunu cevap olarak kabul ettim. Sonra mum çiçeğine döndüm, ”pembe çiçeklerini, çocukluğumun kokusunu, çiçek balı tatmayı bekliyorum” dedim. Oralı olmadı. Aliemirin getirdiği krizantemler hala canlı gibiler, belki beni duymuyorlardır ama onlara da ”iyi dayandınız. aferin size!” dedim.
*
Dergilerin ilk önce şiirlerine bakarım hep. Aslında şiir okumanın daha zor olduğunu bilerek…Okurken satır aralarında kalbimi yerleştirecek yer arıyorum. Fakat bulamıyorum. Belki de bir şiir yazmalıyım diyorum, her defasında olduğu gibi. Kendi kendime vuracak ve sadece bana çarpacak bir şiir… Hep söylerim de, yazamam, yazsam da kendime bile çarpamam biliyorum. Biliyorum, ben şair değilim. Şu an cümlelerimi devrik kuruyor oluşum da hep bu şairlik hevesinden olabilir.
*
Ayrıca her sükut ikrardan değildir…
*
sana önemli bir sır vermek istiyorum.

hayallerimiz gökyüzünde ne kadar çok gezinirse bir meleğin kanadına takılma ihtimali o kadar artar.

hayaller ezber edilmiş dualardan daha kuvvetli dualardır.

oysa çoğumuz memur çocuğuyuz ve sloganları narin seslerimize yakıştıramıyoruz

ne söyleyeyim, ben arada bir kaçak sting dinliyorum, şiir yazıyorum filan

ne diyeyim, annemlere yalan söylüyorum ilk defa

ve aslında o kadar iyi biliyorum ki

içimdeki o kafiyesiz uyaksız şiirin yavaş yavaş öldüğünü… (iki ocak ikibinoniki)
*
Allaha sığınarak, dua ederek buraya geliyorum. Zihnim ve kalbim yorgun, bazen üzgün eve döndüğümde beyaz önlüğümü çıkartmam, üzerime yapışan tüm mikroorganizmaları temizlemem ve tüm yorgunluğuma rağmen gülümsemem, hatta biraz fazla neşeli olup çocuklarla oyun oynamam gerekiyor.Burada kadınların, özelde de çalışan kadınların genel olarak yaşadığı tüm zorluklardan, kırıklıklardan, yorgunluklardan bir çırpıda bahsedebilirim ama bu konularda hem şimdiye kadar söylenmedik söz kalmamıştır hem de isyana varan bir ruh halim şimdilik yok. Ne olursa olsun, sağlık ve huzur olduğu müddetçe bedenen biraz fazla yorulabilirim, sorun değil.
*
”Anne işi hiç sevmiyorum. Keşke çalışmasaydın. Keşke biz de buradaki kuşların evinde yaşasaydık!”
*
O eski koltuklarda oturup uzun bir hikaye dinlemek geçiyor içimden. Uzun hikayesi olan evleri seviyorum. Oymalı kadife döşemeli koltukları da… Annesine ”anacığım” diyen insanları da…
*
Hiç yaşlanmayacakmışız ve ya hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Kendi adıma konuşayım. Öyle yaşıyorum. ”Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, Yarın ölecekmiş gibi ahiret için…” dengesini kurmak ne zor.
*
İstanbul’un eski semti, eski evleri ve eski insanları… Doğduğum sokak hemen caddenin karşısında, hergün okuduğum ilkokulun yanından geçiyorum, elimde elifba cüzüyle yazları kapısını aşındırdığım çocukluğumun camisi de yolumun üzerinde. Herşeye rağmen, tüm hayallerime, hayallerimdeki ıssızlığa rağmen koskoca bir kalabalığa sıkı sıkı bağlanmam bu yüzden. Bu kocaman ve kirli şehir, her kaçmak istediğimde kollarımdan tutup yakalayan bir ebe sanki, sürekli koşuyorum, çok hızlıyım fakat o çok daha hızlı… Oyunum, beni sürekli sobeleyen bu şehirin kollarında bitecek sanırım.
*
Fillerin tepindiği çimenler, evinin yolunu kaybetmiş karıncalar ve minicik mavi mine çiçekleri… Yağmur servisi yapan meleklere şikayet dilekçesi yazıp veriyorlar. Altına imzamızı atalım, dedi.
...
Şair olmak istiyorum, dedi. Kumruların kalbine dokunacak şiirler yazmak… Deniz görmemiş pencere perdeleri ve aynı dalgayla kıyıya vuran ölü balıkların telaşından istiyorum. Şair olmak istiyorum…
*
Burayı, bu bloğu açma nedenim kendime vakit ayırmak, yeterince yorucu ve yoğun günlük hayatımda yazarak soluklanmak, edebiyatla, müzikle, estetik olan herşeyle kendi kendimi terapi etmekti.Açıkçası kimin beni takip edip etmediğiyle, kaç takipçim olduğuyla çok fazla ilgilenmedim. Ama tabii ki, buraya bir şiir bıraktığımda ya da bir hikaye yazdığımda bir şarkı mırıldandığımda birilerinin benimle ortak zevklerinin olduğunu bilmek, ortak zevkler üzerinden uzaktan da olsa ünsiyet kurmak güzeldi. Ortak zevkler, edebiyat ve sanat insanları birbirlerine yakınlaştıran, iyi hissettiren şeyler… Hayatımızda olması gereken şeyler… Şeyler işte…
*
Elbette, susuyor oluşum olan bitene dair fikrimin olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat terapi maksatlı kullandığım hayatımın bu odasında fikirlerimi dillendirmemek gibi bir tercihim var...
Yarın öbür gün bir sabah uyandığımızda herşey normale dönmüş olduğunda, meseleler ve problemler bir şekilde (inşallah) çözülmüş olduğunda birbirimizin yüzüne tekrar bakmak istiyor muyuz?
*
Fesleğenlere elimizi sürmeyi sonra da kokusunu içimize çekmeyi unutuyorsak, çok zorsa herşey, herşey gerçekten çok zorsa, dolunaydan, tutulan aydan, aydedenin üzerinde saklı asık suratlı gölgelerden korkuyorsak, içdök(eme)me yazıları yazmak istiyorsak sürekli, fakat yazmıyorsak, cümleler kendiliğinden devriliyorsa, şiir çok uzaktaysa, en önemlisi burnumuzun dibindeki fesleğenleri koklamayı unutuyorsak…
*
Ali’yi ve zaaflarını keşfetmeye ve onu tanımaya başladığımdan beridir de yemek yedirme konusunda olduğu gibi şurup içirme konusunda da yeni yöntemler keşfettim. Şimdilerde:’ bak oğlum, bu şurup var ya! mikropların kafasına pat küt girişiyor, onlarla savaşıyor ve seni hasta eden mikropları yokediyor’ diye başlayan aşırı aksiyonlu birkaç cümleyle devam eden bir hikaye anlatıyorum ve Ali değil bir ölçek, bir şişe şurup içecek kıvama geliyor. Her iki yöntem de şiddet içerikli olduğu ve kelebekli şuruplu masalım hiç işe yaramadığı için üzgünüm.
*
Mesela içinde ali ve ömer geçen yazıları okurken mutlu oluyorum. Eskiyle şimdi arasında kocaman bir fark var ama. Bunları herkesin okuyor olması.
*
Beni uyandıran yağmur hızlı ve ince ince yağıyordu. Yağmurun sesi farklıydı. Asfalta, toprağa, betona ya da çatıdaki kiremitlere çarpma sesi değildi bu. Suyun suya çarpma sesiydi. Önce başımın döndüğünü sandım, midem bulanmaya başladı. Meğer gerçekten sallanıyormuşum. Cesaretimi toparlayıp gözlerimi tekrar açtım. Bembeyaz bir sandalda tek başımaydım. Kimse yoktu, kürek yoktu… Uzaktan cızırtılı bir akordeon sesi geliyordu. Bir de suyun suya çarpma sesi…

Sen Nehri’nin üzerindeymişim. Kimse söylememişti ama biliyordum. Daha önce görmemiştim ama tanıyordum.
*
Soluyorlar. Onlara şiir okudum, müzik dinlettim, çocukluğumdan bahsettim biraz. Sonra aliyle ömeri anlattım. Kahve bile ikram ettim almadılar, su kafiymiş. Aslında vadelerini doldurabilmeleri için toprağa sıkı sıkı sarılmaları gerek biliyorum ama bilmezden geliyorum. Pet şişeyi sevmemiş olabilirler ya da belki hastalardan biri yapraklarına mutsuzluk öksürdü. Yani çabucak soluyorlar. Az önce bi tanesi, gülün sağ tarafındaki nergislerden biri fısıldadı, çiçekçi dükkanlarını, parlak jelatin kağıtlarını sevmiyoruz ve biz zaten ölüydük, dedi. Tabii ki demedi, uyduruyorum fakat yine de soluyorlar.
*
Sakin olmaya çalışıyorum. Sakinleşmeye çalışıyorum. Bir bardak çay, birkaç tane büsküvi, birkaç ‘Lâ havle’… Odamın ışıklarını söndürdüm, nefret ettiğim floresan ışığını… Saat beşte buradan çıkıcam, önce Ali’yi, sonra Ömer’i alıcam. Her gün, her seferinde aynı şiddette beni gördüklerine seviniyorlar. Buna hiç alışmıyorlar yani… Ve sadece oyun oynamak istiyorlar. Muhtemelen onlar uyuyana kadar bin çeşit oyun oynayacağız ve Aliye masalını anlatırken sinirim ve üzüntüm geçecek fakat geçmezse sağlam bir şikayet mektubu yazacağım Allah’a… Allahım diyeceğim… Sana havale ediyorum…
*
Belli etmedim ama, sadece gülümsedim. Aslında hani biraz daha nazlasa beni, oracıkta dizlerine kapanıp ağlayarak herşeyi bir bir anlatabilirdim. Tabii ki tuttum kendimi, ilaçlarını yazdım ve gitti.
*
‘Bu da geçer ya Hu’ diyebilmenin birçok kimyasaldan daha gerçek olduğunu düşünüyorum. Çoğu psikiyatrik ve nörolojik bozukluğun da tedavi edilemez olduğunu öğrendim. Ve ”deli” leri seviyorum.

İnternet, sosyal medya ya da sanal alem, siber alem adına her ne derseniz deyin, insanlar hakkında fikir sahibi olabilmek için doğru yer değil. Mesela benle ilgili yapboz parçalarını burada birleştirmeye kalkarsanız ortaya şahane mükemmel bir tablo çıkabilir. Fakat bu tamamen ilüzyondur çünkü yeni varoluş mekanımız küçük ekranlarımızda, canımız ne göstermek istiyorsa onu gösteriyoruz. Karşılıklı kahve içip sohbet etmeden o yapboz tamamlanmaz.
*
...youtube’un ‘sizin için önerilenler’ diyerek önerdiği şarkılar bunlar… youtube’un bile beni tanıdığını ve gözetlediğini hissetmek, korkutucu. fakat şarkılar güzel… çok güzel…
*
Bir de bugün karda uçabilen bir saka gördüm. Çok güzeldi… Arka bahçedeki cılız ağaçlardan birinin dalına konup selam verdi ve gitti…
*
Kanatları ıslanmış sığırcık sürüsü, ağlayan böcekler, kozasını parçalayamayan kelebekler, göç edemeyen kumrular, keyifsiz İstanbul kedileri… Kimin kalbinde bir saçak altı bulursunuz?
*
Yeri gelmişken anlatayım. Mesela yaşadığım bana göre anlamlı rastlaşmalardan biri de Sylvia Plath ile ilgilidir. Hani içinde Sylvia geçen herşeye dikkat kesilirim de bu başka. Bilgisayarımda ‘müntehir şairler’ adıyla sakladığım bir klasör var. Neden var bilmiyorum. Ama uzun zamandır var. Klasörün içinde de neler neler var. Arada açar bakarım, eklerim, okurum, kopyalar yapıştırırım… Geçen yıl onbir şubat’tı, akşamdı, birden aklıma düştü, yine açtım ‘müntehir şair’ leri ve yine aklıma düştü başladım Sylvia’yı okumaya… Çocuklar uyumuştu ve muhtemelen yine tek başımaydım, evin ışıklarını azaltmış, tüm sesleri kısmıştım. Ve Sylvia’nın biyografisindeki o parantez içi ayrıntı gözüme çarptı. Sylvia, tam da aylardan şubatta, tam da onbir şubatta ölmüştü. Ürperdim…

Bu aralar böyleyim, tam da bir üstte, kaldığım ve çizdiğim satırlar gibiyim. Siz nasılsınız?
*
Tüm cami güvercinlerini kanatlarından öpüyorum…
*
...yolunun üzerindeki sarıklı mezar taşlarına selam vermeyi asla ihmal etmezdi.
*
Çocukların ninnilerden uzaklaşmaları, sonra masallara yaklaşmaları, sonra masallardan da uzaklaşmaları, büyümeleri işte… Hep çok hüzünlü… Bazen zaman dursun istiyorum. Oysa ninniler hep, ‘uyusun da büyüsün’ için…
*
Efendim! Bu hitabı bol ünlemli söyleyebilmek, kalpteki suların yükselmesi, kan akışının kan basıncının aniden değişmesi nasıl da zor…Avuçta kor tutmak gibi aynı… Öyle zor!

Kalp sesini tıp kitapları ‘lup’ ‘dup’ diye tarif eder. Lup dup lup dup ya da güp güp güp güp… ne farkeder… Kalbin çıkarttığı sesin bir anlamı olmalı… Eğer, dilimiz söylediğinde kalbimizin sesinde, renginde, dolup boşalmasında herhangi bir değişiklik olmuyorsa, o söylenenin ne anlamı var ki!

İşte öyle Efendim! demeli, diyebilmeli… Buraya bir amin!
*
Ama ben şair değilim… Ancak boğazıma diziliyor inci bir gerdanlık gibi şiir yapmayı beceremediğim tüm sözlerim..
*
İkibuçuk yaşındaki bir çocuğun yüksek binalar arasından gökyüzünü farketmesi ve dikkat kesilmesi bizlerin beceremediği birşey.
*
Kur’an öyle bir kitap ki defalarca okuyup görmediğiniz Allah’ın bir sözü birden görünür oluyor. Kur’an’ın insana nüzul sırası da değişiyor dolayısıyla. Kalbe inmeden ‘inşirah’ olmuyor mesela. Bu da onun gibi bir şey…
*
Allah da 'deli'leri bizden daha çok seviyor biliyorum.
*
Şiirin ve şairlerin sonsuz olması ne güzel Allahım. Kelimelerin sonsuz permütasyonu var… henüz yanyana gelmemiş kelimeler var.
*
...bir sonraki aşamada hepimiz kelebek oluyoruz zaten ve dilediğimiz yöne uçuyoruz, tercihlerimizle başbaşa kalıyoruz…
*
'la tahzen' ile başlayan o ayet

yağmurla kalbime yeniden insin diye…

kalbe inmeli…

bekliyorum…
*
ondört asırdır değişen bi’şey yok Efendim…

hala çocuklar namazı oyun sanıyorlar. namaz kılanların secdesini kolluyorlar, sırta tırmanmak için…

ali, bu konuda oldukça başarılı, hiç düşmedi şimdiye kadar. ömer ise yavaş yavaş tutunup ayağa kalkabiliyor ama o da yakında öğrenir.

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… ali ve ömerle tanışsanız… akşam namazınızı bizde kılsanız sırtınızda aliyle…

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… doğum gününüzü birlikte kutlasak…
*
istanbulun göğünden yağan kar, apartman dairesinin pimapeninin ardından iki yaşındaki bir çocuğu ne kadar heyecanlandırabilir ki. tam o sırada ali heyecanla, annee baaak dedi. işaret parmağıyla karşı binanın bacasına konmuş güvercini gösterdi. yerinden doğruldu cama biraz daha yaklaştı ve bağırmaya başladı. kuuuuş düşeeeysiiiin! kuuuş düşeeeysiiin!
...
kuş düşersin!

şiir gibi ya hu!



Zehra Betül (Ali'nin ve Ömer'in Annesi)