28 Mayıs 2016

Sigara Yaktıracak Bir Hikaye

Şahin marka araç ile son ses aynı sokaktan iki kez geçen gence dayının biri "taşındı onlar" dedi. Çocuk arabayı sağa çekti müziği kıstı. Arabaya yaslanıp sigara yaktı. Apartmana baktı. Terasta kuşçu vardı. Güvercinler havalandı. Sigarası bitti, müzik kısık sesle devam etti.

Halil Yörükoğlu

27 Mayıs 2016

Düğün Deyişi

Adaya geldiğimiz
kış gününü
anımsıyor musun?
Bize doğru kaldırıyordu
soğuk kadehini deniz.
Usul sesler çıkarıyordu
duvarların üzerinde sarmaşık
karanlık yapraklarını
adımlarımıza dökerek.
Sen de küçük bir yapraktın
yüreğimin üstünde titreyen.
Yaşamın rüzgârı önüne katıp
getirmiş koymuştu seni yüreğime.
Başlangıçta görmedim seni:
bilemedim eşlik ettiğini bana,
vakti saati gelince
oydu göğsümü köklerin,
birleştiler kanımın ağında,
benim ağzımla konuştular,
benimle çiçeklendiler.
Kuşku götürmez varlığın
görülmez yaprak oldu ya da dal
ve yüreğim aniden
meyvelerle,
seslerle doldu.
Evime yerleştin, karanlıktı
ama seni bekliyordu evim,
geldin ve lambaları yaktın.
...


Pablo Neruda
Çeviren: Erdoğan Alkan

Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası

charles chaplin bir savaşta yitirdim sakalımı
çıkmazlığın grev sesi umutlarımı vururken
yendirdim bıyıklarımı papağan kuşkulara
biraz elma şekeriyle kazıdım sakalımı
      lohusa şerbetiyle kazıdım sakalımı
           yanaklarım paprika lahmacun ister misiniz

al işte sana böyle yüze böyle güz
       demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda
bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim
ben ettim siz etmeyin sakal veririm size
iğne iplik elimde bıyık dikerim size
             yanaklarım taşlıtarla kurabiye yer misiniz

Sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış
bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine
sakalınız uzamış inmiş ta belinize
at kuyruğu yapınız ya da örgüleyiniz
kedinizin bıyığını usturayla kesiniz
              yanaklarım bileytaşı ispirto sever misiniz

yoksul ve utangaç bir müşteriyim ben
sizde güneş bulunur mu biraz/kaktüs alıcam
saksılarım yeşersin üç beş bulut verin de
çok üşüdü güneşten şizofreni olucak
çabuk olun lütfen dikenleri solucak
          yanaklarım gobi çölü soğuk su içer misiniz

yüzüm eski bir artist yaşlandıkça shirley temple
elimde bir baş soğan bir baş sarımsak
ah ne kadar şakacısınız hiç hamlet oynamadınız mı
olmak ya da olmamak bütün sorun bu
           yanaklarım yul bryner şimşir tarak ister misiniz


Arkadaş Z. Özger

26 Mayıs 2016

Oğlumu Çok Özlüyorum

“Oğlumu -dedi-
Gördüm geliyorum.”
Oturdu derin bir nefes aldı
Sigarasından.
“Oğlumu -dedi-
Çok özlüyorum.”

Acısı anlamsız bir ayıbın
Baskı duvarlarına
Sığacak gibi değildi.
Eğildi uzun uzun
Eğildi gözlerime
-Soğuk sularda susuz
Bir çift dudak gibi-
Kirpikleri gözlerime değdi.

“Oğlumu -dedi- görseydin
Sana çok benzerdi.”
Oturduğu yeri incitmiş gibi
Doğruldu usulcacık
“Üç yıl oldu -dedi-
Pencerenin önünde
Kitap mı okuyordu, türkü mü
Yoksa bir kitabı türkü gibi mi…
Camlarda canhıraş bir ölüm ıslığı…
O kuğu boynundan kanlı kurşunu
Çıkarmaya gerek kalmadı
Ölü parmaklarındansa, yumulu
Öyle zor çıkardık ki
Kitabını…”

Dalgın ve yitik yürüdü
Döndü son kez
“Oğlumu -dedi-
Çok özlüyorum…”

Şükrü Erbaş
1981
-Küçük Acılar-

Gelecek Uzun Sürer

O günden beri sanırım sevmenin ne olduğunu da öğrendim: atılganca kendi duyguları üstüne "abartmalı" iddialara girmek değil, karşıdakine özenle davranmak, onun arzularına ve ritmine saygı göstermek; hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiçbir zorlamaya başvurmadan, karşıdakine de yapabilmek. Özetle, yalın özgürlük! Cézanne neden Sainte-Victoire dağının her anının ayrı resmini yapmıştı? Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan.

Demek ki yaşam, tüm dramlarına karşın, hala güzel olabilirmiş. Altmış yedi yaşındayım; kendim için sevilmediğimden gençlik tanımamış olan ben, şimdi kendimi hiç olmadığım kadar genç hissediyorum. Bu iş yakında bitecek olsa da.


Evet, bazan gelecek uzun sürüyor.

***

Bir tedirginliği ancak bitmez-tükenmez başka tedirginliklere düşerek yatıştırma düşüncesi benim yazgım artık.

***

Zaman sıkıştırıyor insanı, yitip giden zamanın doğurduğu kaygı, umarsızca elimizden kaçırdığımız yaşam… Sonsuz bir sabır ve özel bir bağış olmaksızın, beni bekleyen şu iki sondan birinden kurtulamayacağım: kendini kandırmak ya da acı çekmek.

***

Burada, ilişkilerimiz tanımlanamayacak bir düzlemde, gerçek ve kurmacanın, gerçek ve yalanın karışımında yer alıyor. Kim bilir kaç kez, benimle konuşan birinin ciddi olup olmadığını, alay edip etmediğini düşünürken, hatta doğru bir yanıt alamayacak olsam da beni kandırıp kandırmadığını soracakken durdurdum kendimi, bunu yapmayı yasak ettim kendime.

***

Ama başa çıkılmaz görünen şeylerle sonunda baş edildiğini, en acı olayların bile gerçekte çok yalın olduğunu ve bunları yaşamanın değil, verdikleri korkunun daha ağır olduğunu da öğrendim. Uzaktan bana acıyanlar, gerçekte bana neyin acı verdiğini bilmiyorlar, acı çektiğimi düşünüyorlar yalnızca. Çoktandır geride bıraktığım, karşı karşıya gelip alt ettiğim bir acıyı yaşamamı bekliyorlar.

***

Yağmurun süresi üzerine düşüncelere dalınca Chamisso'nun bir şiirini anımsadım: Ağustos ortasında (Almanya'da) öteden beri buğday ekilip biçilen topraklar, ekinleri tehlikeye sokan, insan yaşamını tehdit eden dinmek bilmez yağmurların baskınına uğruyor; bulutların dağılıp uzaklaşması için geleneklerin ve umurların yardımıyla gökyüzünü efsunlamak üzere bir kurul toplanıyor. Dualar bir işe yaramıyor ve inatçı yağmur, yaşı gereği toplulukta yağmurun tutumunu herkesten daha iyi bilen en yaşlı adamın uyarısından sonra diniyor: "yağmak mı istiyor? bırakalım dilediği kadar yağsın"

***

Yaşam boyu saklandığı için söylenmesi ağır gelen sözler vardır...

***

Önümde Helene var, o da sabahlıklı; karyolanın kenarına oturup geri kaykılmış durumda, sırtüstü yatıyor; bacakları gevşekçe yerdeki halının üzerine salıverilmiş.

Diz çöküp onun üzerine eğiliyorum ve boynuna masaj yapıyorum. Hiç konuşmadan onun ensesini, sırtını ve böğürlerini ovduğum çok olmuştu.

Ama bu kez boynunun ön tarafını ovuyorum. İki başparmağımı göğüs kemiğinin üst tarafından etin yaptığı çukurluklara bastırıyorum ve öylece basılı tutarak yavaş yavaş birini sağa birini sola, kulakların altındaki sert bölgeye doğru kaydırıyorum.

Helene'in yüzü dingin ve huzurlu, hiçbir kımıltı yok; açık gözleri tavana dikili.

Birden dehşete kapılıyorum: gözleri çakılı oldukları yerden hiç oynamıyor, ve daha da önemlisi, dişleriyle dudaklarının arasında beklenmedik bir şey, küçük bir dil parçası, öylece kalakalmış.

Elbette daha önce ölü gördüğüm olmuş, ama boğazı sıkılarak ölmüş birinin yüzünü o ana dek hiç görmemişim. Yine de karşımdakinin böyle ölmüş biri olduğunu hemen anlıyorum. Peki, nasıl olmuş da?.. Birden doğrulup bağırmaya başlıyorum: Helene'i boğmuşum!


Louis Althusser

24 Mayıs 2016

Bu Kırlangıçlar Gitmemiş Miydi?

Giden gelen yok. Bir titreşimdir bu.
Duragan fulyanın üstünde arı
Bir diyapozon gibi titremekte. Kırlangıç
Tarihsizdir. Belleğim sarsılıp duruyor denizde.
Martı bir uçta kanat, bir uçta ses.
Ya sabah, ya öğle. Gemici ve bulut,
Güneş ve yağmur kıl payı bir dengede.
Dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz.
Ölülerle, gecelerle, sümbüllerle.

Melih Cevdet Anday

Yatağım

Ben ki her akşam yatağımda
Onu düşünüyorum.
Onu sevdiğim müddetçe
Yatağımı da seveceğim....

Melih Cevdet Anday

Ağıt

annem mi bir kadın
geciken bir kadın gece yatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
üsküdar'la istanbul arasında

babamdı sakalıydı babamın
bir akşam göle batırdı
çıkmamak üzere bir daha
hepsi de ekmek kokardı
sayısı unutulan parmaklarının

akşam bir attır bütün ülkelerde
serin esmer bir attır
terkisine çocukların bindiği

Kemal Özer

Düşlerin Ayrımı

beni sokakların masalında unutun
karanlık yarımadanın suç ortağı yapın
seranın doluyla kırılan camlarına benzetin
yanıltın, asit yağmuruna yakalanan kuşlarla
bahse girin sayfayı karıştıranın ben olduğuma
denizin suratında patlayan gökle avutun beni
beni demiryolu tünellerinin uğultusunda unutun.

ağaç kabuklarının içinde yürüyen kurtçuklarla değil
kuzeyin soğuk yüzüyle kıyaslanmış sözcüklerle değil
korkuyu bölüşen hırsızların cesaretiyle değil
güneşin papatyalarda kayboluşu gibi bir şeyle
evet, o şeyle avutun beni
beni nöbetteki askerin yalnızlığında unutun.

"aşk bir suçlamadır, sonuna kadar yaşanmamışsa"
hayır, kimseyi suçlamıyorum böyle bitmişse
bu uzattığım kasımpatı demeti, işte alın
bir kelepçeye uzatır gibi uzatmayın ellerinizi
şafak köylerinin buğusuyla avutun beni
beni dipte kaybolmuş batığın düşlerinde unutun.

Salih Bolat

Sen Gelmesende

Sen gelmesende bu yangın çıkacaktı
bir kırlangıç bizi ikiye bölecekti
yeni adlar koyacaktık bitkilere
son yaz güneşi de
çekip gidecekti asmalardan
senin kokun da gidecekti unutacaktık.

Salih Bolat

20 Mayıs 2016

Okulda Öğretilmeyen Şeyler

Aklıma geldikçe okulda öğretmedikleri şeylerin listesini yapıyorum. Okulda bir insanı nasıl seveceğinizi öğretmezler. Artık sevmediğiniz birini nasıl terkedeceğinizi, başkalarının zihninden geçenleri okumayı, ölmekte olan birine tam olarak ne söylemek gerektiğini de öğretmezler. Aslında bilmek gereken hiçbir şeyi öğretmezler.

Neil Gaiman

Alacakaranlıkta

Yine ikimiz, koyuyoruz ellerimizi ateşe,
sen nice zamandır yıllanmış gecenin şarabı aşkına,
ben ise sabahın hiç sıkılmamış pınarı uğruna.
Körük, güvendiğimiz ustasını beklemekte.

Keder yaydığında sıcaklığını, geliyor cam ustası.
Gidişi ortalık ışımadan, gelişi çağırmadın sen, hem de
yaşlı, aklaşmış kaşlarımızın alacakaranlığı kadar.

Yine kurşun dökmekte göz yaşlarının kazanında,
sana bir kadeh için - kutlamaktır önemli olan yitirilmişi-
bana da isli cam kırıklarım için - ateşe saçılmakta.
Ve sana kadeh kaldırıyorum, gölgeleri çınlatarak.

Anlaşılır şimdi kimin çekindiği,
ve kimin sözünü unuttuğu. Sense
ne bilirsin, ne de istersin tanımayı,
kenardan içersin, serindir diye
ve ayık kalırsın, tıpkı eskisi gibi,
üstelik belli ki, kaşların hala çıkmakta!

Bana gelince, bilincindeyim yaşadığım
aşk ânının, cam kırıklarım saçılıp ateşe,
yine o eski kurşuna dönüşürken. Duran
benim merminin ardında, hayal gibi,
yalnızca tek gözü açık, hedefinden emin,
ve sıkıyorum onu, sabahın ortasına.

Ingeborg Bachmann

Güneş'e

göz ardı edilemez aydan güzel, ayın soylu ışığından,
daha güzel yıldızlardan, ün salmış nişanlarından gecenin,
çok daha güzel yalımla bezeli çıkışından
bir kuyruklu yıldızın,
tüm yıldızlardan çok daha görkemli güzellikleri barındıran
güneştir,
senin, benim, onun yaşamını her gün elinde tuttuğundan.

güzel güneş, doğan, hiç unutmadan ulu yaratısını
tümleyen, en güzeli yazın günlerden bir gün
kıyılarda kaynayıp buharlaşınca, yelkenler güçsüz,
edilgin yansımalar kimliğinde kayıp giderken
göğsünden gözlerinin,
sen yorulup bitene, en son zamanla en son uzam da kısalıp
gidene değin..

sanat da bürünür peçesine güneş olmazsa
görünmezsin daha gözüme, deniz de, kum da görünmez,
kaçarlar kamçılanarak gölgelerce gözkapaklarımın altına..
güzel ışık, sıcak tutup koruyan bizi,
açılmasını gözlerimin; görmemi sağlayan seni bir daha!

güneşin altında yoktur daha güzeli, güneşin altında olmaktan...

sopayı suda görmekten, kuşu yukarılarda
uçar görmekten, düşünerek uçuşunu,
balığı aşağıda sürülerle görmekten güzeli yok,
renkli öyle, biçimli gelip de dünyaya bir ışık saçışıyla,
çevreyi görmek için, tarlanın değirmisini,
binbir köşesini ülkemin,
üstüne giydiğini görmek için.. giysini çan gibi,
çıngırak gibi, hem de mavi!

güzelim mavi, içinde tavusların gezinip eğildiği,
ötelerin mavisi, mutluluğa özgü yörelerin,
duyarlılığıma göre havaların mavisi,
ey mavi rastlantı çevren çizgisindeki!
kabına sığmaz gözlerim
açılır yeniden ardına dek, açılır, kapanır,
yanarak yaralar kendilerini..

güzel güneş, sensin en büyük tansımaya değer gördüğü
tozun bile,
ayın ardından değil öyleyse, yıldızların ardından değil,
ya da gece kuyruklu yıldızlarla övüngence parıldadığından ,
bende bir çılgın aradığından değil,
senin ardından, senin yolunda, pek yakında sonsuzca ,
hiçbir şey uğruna yapmadığım, yapmayacağım denli
yanıp yakılacağım
gözlerimi hiç dönüşsüzce yitirmiş olduğuma..

Ingeborg Bachmann

Benim Allahım

Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara.

Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır. 

Vakit nedense sonbaharın son günleridir.

Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır.

Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.

Sünnet hediyesi bir saati bileklerine takabilmiş olan çocuklar sık sık saatlerine bakarak iftar vaktini hesap etmeye uğraşırlar.

Ben o çocukların arasında beklerim.

Ayaklarım üşür hafiften, açlığımla gurur duyarım.

Diğer çocuklar gibi benim de yüzümde başka zamanlarda pek rastlanmayan bir ciddiyet vardır, önemli bir iş yapmakta olduğumu bilirim.

Ramazan’ı belki de en çok bundan severim. 

İftar sofrasına oturulduğunda kimse çocuk muamelesi yapmaz sana, oruç tutmaya başlaman büyüdüğünün işaretidir ve büyükler şefkatli bir saygıyla davranırlar büyümeye başlayan çocuklara. 

Fırına girdiğinde, pişkin hamur kokulu sıcacık bir buhar çarpar yüzüne.

Fırıncı, uzun saplı küreğini ateş renkli fırın kapağından içeri sokar ve olağanüstü bir ustalıkla içerdeki pideleri seri hareketlerle küreğinin üstüne dizip hızla çeker.

Çıraklar, müşterilerin elleri yanmasın diye kâğıtların üstüne koyup verir pideleri.

Ama ellerin gene de yanar.

Konuşmalar kısa kısadır, kaç tane istediğini söylersin sadece.

Elinde hazırladığın parayı verirsin, aceleyle alırlar.

Kutsal bir ortaklık, herkesi iftara zamanında yetiştirebilmek için müthiş bir yardımlaşma vardır.

Kimse kimsenin sırasını kapmaya çalışmaz. 

Ezana birkaç dakika kala pideleri alıp hızla koşmaya başlarsın, bir iki kez tökezleyip düşecek gibi olursun ama zaferle girersin eve.

Sofra hazırdır.

Herkes sofranın başındadır.

Topun patlamasını sofrada beklemek sevaptır çünkü.

Teyzen hemen pideleri parçalayıp bir kayık tabağa dizer.

Sen de sofraya oturursun.

Top patlar. 

Hayır, acele etme, açsın ama gene de aç değilmişsin gibi uzanmalısın o ilk zeytin tanesine. 

Büyük bir adam gibi. 

Sen artık büyüdün, sen oruç tutuyorsun, sen bu sofrada saygı görüyorsun. 

Ve, Allah seni seyrediyor. 

Her davranışını görüyor, onun için oruç tuttuğunu biliyor, telaş ederek onu utandırmamalısın, sabrı öğrenmelisin.

İlk zeytinin damağına yayılan kekremsi tadı, sonra bir bardak su.

Sonra çorba.

Çorbadan sonra ilk mırıltılı konuşmalar.

Gerçek, saf, içe işleyen bir mutluluk, bir sevinç, büyük bir koruyucun olduğuna inanan o mutlak güven ve huzur.

Sen iftarını açarken Allah sana gülümser, memnun olur, sen iyi bir çocuksun seni sever, sen onu seversin.

Benim Allahım öyleydi, severdi beni, onu kızdırdığımda bile severdi, ben de onu severdim, korkmazdım hiç ya da diyelim babamdan korktuğum kadar korkardım, daha fazla değil. 

Ne garip beni Allahın olmadığına dindarlar inandırdı, öyle bir Allah anlattılar ki benim Allahıma hiç benzemiyordu, öfkeli, kızgın, gazaplıydı anlattıkları, cezalandırıyordu.

“Bu benimki değil” dedim, dinimiz birdi ama Allahımız farklıydı artık.

Yollarımız ayrıldı.

Ben çocukken teraviye korktuğumdan gitmiyordum ki, oraya sevindiğimden gidiyordum, Allah gülümsesin diye gidiyordum, memnun olsun diye gidiyordum ve o memnun olduğunda ben çok seviniyordum. 

İyiydi bizim aramız. 

Konuşurduk bile.

O bana pek cevap vermezdi, daha ziyade ben söylerdim o dinlerdi, isteklerimi samimice anlatırdım, “şu sınıfı geçmeme bir yardım etsene” derdim, sesini duymazdım ama gülümseyip “böyle haylazlık edersen benden yardım bekleme” dediğini sezerdim, hiç gücenmezdim, gülümserdim, “çalıştıktan sonra ben de geçerim ne olacak” demezdim ama aklımdan bunun geçtiğini onun bildiğini bilirdim. 

Küstü mü acaba diye endişelenirdim. 

Kızması değil ama küsmesi kötü olurdu, bak küsmesinden korkardım. 

Onu küstürecek bir şey yapmadım. 

Büyüdüm, günah işledim ama onu küstürecek günahlar değildi bunlar, bilerek kimseye kötülük etmedim, kimsenin hakkını yemedim. 

Benim günahlarıma sizin Allahınız çok kızabilir, benimki kızmaz işte, belki bana şöyle bir parmağını sallar ama o kadar.

İyidir o, çok iyidir.

Onun için belki ben, fırın kapısında pide bekleyen çocuğu böylesine şefkatle ve sevinçle hatırlarım.

Onun için belki ben, işler çok sıkıştığında şöyle gökyüzüne doğru bir bakarım.


Ahmet Altan

19 Mayıs 2016

Ez rebana we kula dıle tede mayibim Xuda deste tew Zeyno jar kutkır inşallah wıne dınyaya di gıhın hev.

“Bu notlar kimin eline geçerse lütfen aileme yetiştirin. Bu istek vasiyetimdir. Olmazsa mezarımda rahat uyumam valla. Ben Zehra Kaya”

29/04/2016 Cuma


KARDEŞİM RAMAZAN VE APTULLAH’A

Merhaba küçük kardeşlerim durumunuz nasıl iyi misiniz hayat nasıl gidiyor. Valla burada hayat baya hareketli düşman yanı başımızda ve her gün vuruyor bakalım sonumuz nasıl olacak sizi çok özledim Ramazan kardeşim özellikle sana yazıyorum ben öldükten sonra sakın katılım yapma ben bir dava üzerine gelip katılmadım bu hayattan sıkıldığım için zeynosuz kaldığım için beni bu hale getirende örgüttür. Her şeyi bu hale getiren her şeyi yıkıp geçen bunca ölümün sebebi gene örgüttür. Onları hala da sevmiyorum ve sevmicemde. Hayatınıza bakın hiçbir şeyi takmayın çünkü bu dava gereksiz ve boş bir davadır. Hepimizde bir piyonuz kim güçlüyse daima güçsüzü yeniyor senden tek isteğim odur ki bu örgütün içine asla katılma. Sizi çok ama çok özledim benim küçük kardeşlerim biliyorum gidişim sizi çok üzdü hayal kırıklığına uğradınız ama yapabileceğim bir şey yok duygularım beni ölüme sürükledi neyse küçük kardeşlerim benden bu kadar ölmeme az kaldı hakkınızı helal edin sizi çok seven bahtı kara ablanız (Zehra Kaya) MESKEN NISEBİN
Te go çııııııı :)


BENİM SERT GÖRÜNÜMLÜ ABİME

Sevgili abim Rıdvan seni ne kadar çok sevdiğimi unutma, biliyorum diyorsundur hangi yüzle yazıyon çok haklısın ama ne yapayım son bir kez yazmak istedim durumun nasıl nasıl geçiyor amansız hayat oy abim bu yaşında sen de almışsın koca yükü sırtına dilerim ki Rabbime tez zamanda sana bolluk ve bereket huzur ve mutlu bir yaşam tanır. Nanoya iyi bak o benim oğlum, kardeşim, babam, annem her şeyim onu o kadar özlemişim ki doyamadım ona lütfen senden tek bir isteğim var yengeme iyi davran senden o kadar büyük bir beklentisi var ki çocukları da kırma bu son isteğimdir senden onları rahat bırak fazla baskı kurma. Yengem ona çok iyi bak lütfen hep onu sevdiğini ona değer verdiğini hissettir. Onu hep dinle çünkü emin ol ki o çok temiz kalpli ay kesin şuan diyosundur bu da amma da şey istiyor neyse kahramanım az bir süre kaldı belki bugünlerde ölecem valla kaç defadır ölümden kurtuluyorum bomba atar parçalarıyla yaralandım şimdi durumum iyi neyse. Abim benden bu kadar seni çoook ama çoook seven küçük ve bahtı kara kız kardeşin Zehra. "HAKKINI HELAL ET" ELVEDA GÜZEL İNSAN


HAKKINI HELAL ET ELVEDA GÜZEL İNSAN NUR YÜZLÜ BABAMA

Ah benim bahtı kara babam ne yapıyorsun durumun nasıl seni çoook özledim sana o kadar ihtiyacım var ki anlatamam. Biliyorum şuan çok üzgünsün gene katılım yaptığım için ama mecburdum çünkü Zeynep yok biliyorum bencillik yaptım bir insan için sizi arkamda bırakıp terk ettim (ama ne yapayım içim anca böyle rahat olurdu neyse ne diyelim kader utansın. Babam benim, seni her gün buradaki arkadaşlara anlatıyorum ne kadar fedakar ve anlayışlı olduğunu söylüyorum seni çok merak ediyorlar ee herkese böyle bir baba nasip olmuyor dimi ama yaşasın çok şanslıyım ah benim ak saçlı babam sende çok çekmişsin bu hayattan ve hala da çekiyorsun umarım bundan sonra çok mutlu ve huzurlu bir yaşantın olur. benden de kurtuldun imzaydı mahkemeydi artık koşuşturmican oley. Seni çok seviyorum yiğit babam keşke sana layık bir evlat olsaydım ama olmadı benden hayır görmedin umarım diğer kardeşlerimden görürsün neyse ben kaçar hakkını helal et benim yiğit ve o kadar temiz kalpli babam
SENİ ÇOOOOOOOOkk AMA ÇOOOOk SEVİYORUM
Saygılarımla


CANIM ANNEME (HELİMA YA ŞİRİN KADIN)

Annem benim tontişim gül yüzlüm ne örüyon durumun nasıl seni çook özledim. İnanmazsın biliyorum ama burnumda tütüyon. Birlikteyken hiç anlaşamıyoruz valla suç bende benle geçinilmiyor yeminle taş kafalının önde gideniyim keşke beni doğuracağına taş doğursaydın bu halime. Biliyorum sana çok çektirdim hakkını da bana haram ettin ama ne yapayım Zeyno yok yaşayamıyorum. Sana iyi bir evlat olamadım huyum kurusun ah be annem hep diyordun ya bu yaşta kendine neler çektiriyorsun diye valla haklısın bu yaşta kendimi yaşlandırdım bilmiyorsun sırtımda ne kadar ağır bir yük var. Zeynonun annesi beni suçluyor ama yemin ederim ben ikna etmedim. Size kızdık dağa çıktık ooff oof annem bilsen ne kadar acı çekiyorum bilsen ne kadar yanıyor bu yüreğim bir türlü kendime gelemedim... Annem senden son bir isteğim var, olurda öldüğüm zaman gözüm açık kalırsa kulağıma şunu fısılda: Ez rebana we kula dıle tede mayibim Xuda deste tew Zeyno jar kutkır inşallah wıne dınyaya di gıhın hev. 
Bunu fısıldadığın an eminb ol mezarımda rahat uyuycam. bide vasiyetimdir. Yan tarafımı Zeyno için bırakın aynı toprağın altında ve yan yana yatalım beni affet diyemicem çünkü yüzüm yok. Seni çook seven kızın Zehra.


ABİM DELİLE

Delil abim durumun nasıl nasılsın. Hayat nasıl gidiyor. benim hayatı soracak olursan kötü gidiyor. Arkadaşlarımın yarısı şehit oldu bir sürüde yaralı var moralim sıfır ah be abicim o kadar kuşkum var ki zeynosuz ben yaşayamadım yapamadım onun yokluğu bana o kadar acı veriyor ki her şeyimi ona bağlamışım keşke bu hayata düşmeseydik keşke dağ illetine çıkmasaydım ne bileyim anlık bir öfke ve kin bizi ne hale soktu. Burda bulunmamın tek nedeni zeynep’tir o yok ben nasıl yaşayım hem annesi benim içime öyle bir dert koydu ki zaten acım bana yeterdi bide o acımı katladı benim arkamdan diyordu o zeynoyu götürmüş ah ah ah benim ahım bizi ayıranların başına taş olsun neyse abim sende bir an önce evlen yuva kur. Valla yaşlanacan kimse seni kabul etmicek. benden bu kadar kendine çok iyi bak hiçbir şeyi kendine dert etme hayat bu ne zaman nerden vuracağı belli değil seni çok seven küçük kız kardeşin
Zehra Kaya

HAYAT BUYSA ÜSTÜ KALSIN

Ey kalleş hayat bana kalmadın da

Bende sana kalmıyorum!!!

Son sadırlar bunlar.

Zeynep Kaya

18 Mayıs 2016

7000. Paylaşım

yenilmişler için birinci parça 


gene mahzunuz muhip! onlar sevindi


sallantılı aşklar şakırdar yerkürenin kulağında
başarı tanrısı beton akıllara hükmünü bildirdi
Spartakus değil, işte gene Sparta kazandı
biz, büyüyen kiplerin tanrıları
“ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar”
Bir meyhaneyi bile haneye çeviremeyiz artık

ey akşamın son çocukları, sonsuz
ormanlara kaybolan okşayış ve sonrasız
sulara susayan Cravan’ların akşamı
ismiyle çağrılanların son kafilesi mi duruyor gölgenizde
şairlerin atası son defa mı bakıyor arkasına
“ruhlara tutunup dil dökmeye çalışırken Eurydice”
mülkiyetin erdemi mi çalar yakınlıkların kapısını
ey rintlerin son akşam yemeğine yetiştirilen
Karısı’nın Hırsız’ı

işte gene cumhuriyetin alfabesiyle dolanırız yenilginin kalbine
işte gene onlarsızız: Mişkin, Peçorin, belki Onyegin
ey bizi büyüten imge! ulu değil
ulur gibi eziliyor r
kardan adamların ilk a şapkası: aksan konfeksiyon
ey Ahmet’in, Arthur’un, Nazım’ın ve Baba’nın yırtıldığı an


gene yenildik muhip! onlar kazandı


bizim için yitik Dutchman’di, çok söylemiştik, uçardı
biz uçardık esrimenin bin türlüsüyle; kahvaltıda bile
o ülkeden mi gelmiştik, sevişirdik düşağacının altında
hoyrat akşamüstlerinde, Erzincan’a giderken Fahriye ve
bir yerden bir yere giderken bile sevişmenin bin türlüsüyle
zaten bizim bir yerden bir yere gitmemizin adıydı Cemal
ve Edip’di en iyi yol arkadaşı yazıyla; mektuplarımız yanlış
zarflara konulurdu ve hep topuğumuzdan vurulurduk nedense

bir hal midir yiten ve gidiş sıfır ve artık hiçbir çocuk ağız tadıyla
okuldan kaçmıyorsa, inmiştir üstümüze tam dört yüz darbe
inmiştir high-tech felci inimize
“ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar” Muhip! onların elinde



yenilmişler için ikinci parça 


                                                Yeşim Dorman için

peki beni kim intihar etti
kim tedavülden kaldırdı böyle erken
inlerken görülmem hoşlarına gitmedi mi
bir içevurum fazla mı geldi bu sığlıkta
nasıl da dijital şimdi yakınlıklar
parlak kanatlarıyla gökyüzüne kaybolurken anka
kimse tanrıyım demesin, hepimiz sarhoş kaldık
varedene duyulan hasret gibi yoksul anda

nerde şimdi Burgonya Beyleri, Kara Şovalye
gölgeye dokunanlar nerde
böyle erken mi kesilecekti sözüm, tam da burada
ciltler dağıldı, dağıldı olmayan ne varsa
güzel sözcüklerim, Mallarme’m, Yahya’m nerde
beni de beni de beni de… intihar ettiler
dosya kapandı, katilim nerde



yenilmişler için üçüncü parça 


                                Mahmut Sezen için”


“biz buraya hiçbir yerden gelmedik”


doğrudur; kuşkusuz bir babadan, sapan camlarından belki
inanmanın ayrık her halinden, ansızın dağılan bir şeylerden
seksen beşlik babaanneden –ki anne’annesini sevenlerin yolu ayrıdır
hep – evlerden, güneşi saklı taşlıklardan, kapı aralıklarından dinlenen
Tatyos Efendi ve Neveser Kökdeş Hanımefendi’den
hele bir kadından, hele tek bir kadından, tekbir seslerinden
üç Alilere kırdırılan boynundan senin, astroloji kitaplarından
kısa pantolonlu cumhuriyet bayramlarından, tunç imgelerden
açık alınla gökyüzü avlamalardan da gelmedik


biz buraya gelmedik


“azgın itlerin kovaladığı ruhum” oh! azgın itlerle kovalanan
düşüncenin sürüklediği dipten, diptekilerden
dipsiz bir ana bocalayan yolayrımlarından
yok bir günün ilk sesleriyle sefere çıkan
yoksul sadakat bekçilerinin hazin seslerinden de gelmedik
“ben onun yanlış anlaşılmasıyım” denilmişti bir kez
belki bütün yanlış anlaşılmalardan, yetersizliğin aslolduğu yerden
Montmarte’a yel değirmeni çizenlerden, martyre’lerden: Cemil Meriç
kolsuz kahramanla soluk soluğa Abdullah Ziya
Abdullah Djevdet ve Mizancı ve Prens ve Rıza ve’den
ama hayır! jön değiliz, kese de şangırdatmadık
tek bir söz, belki hepsi onu söyledik geleli’beri


biz buraya hiçbir yerden geldik



yenilmişler için dördüncü parça 


aklımın sınırlarında dolaştım
uçuruma inmeyecek kadar temkinli miydim yoksa
yoksa sandığım kadar değil miydim? ne çok soru
kırılan sesler kırıldıkları yerde kalmıyor işte
an dokunaklı bir halden çok, hazin
olmakla aramızda nasıl da uzuyor ara
yara büyüyor aldırmazlığın kara gözlerinde
işte, ayaklarım bir iklimden diğerine duruyor
hiçbir yere, ah! bun hiçbir yere gitmiyor

ne söylememi istiyorlar, yanıldığımı mı
zamansız bir Akhilleus muyum sanki; yok
aklımın ufkundayım, görüyorum sırtlanları
iktidar ve muhalefet! yerin dibine batsın düalite
ete saplanmış bir aşk nasıl haz verir, kim bilir
kim bilir tırnakların söküldüğü kara gülüşü
dil iskelesinde karaya oturan kayık nasıl dağılır
kim bilir hazzın bütün iskeletlerinden geçtiğimi
gözüm arkada değil içerdedir. sözüm


… sözcükler, tutsaklığım benim


Orhan Alkaya

17 Mayıs 2016

Yağmur

Babacığım
Senin acı günlerini
Düşüne düşüne yürüyorum
En acı gününde
Birşeylerden haberim olmaksızın
Yabanî üzüm toplamak için
Dağda bulunmam gerekmişti.
Sık sık bana derdin ki
"Sakın ekşi korukları yiyip te
"Dişlerini kamaştırma e mi..."
Ve biz küçükler için dua edip
"Bana söz verdiler Tanrı'm
"Bir daha üzümleri
"Olgunlaşıncaya kadar
"Bekleyecekler..."derdin.
Yüzün
- Ne zamanki ve neredeki
Halindir bu hatırlamıyorum -
Gözyaşları ve gülümseyişle
Şimdi geri geliyor bana.
Ben 42 yaşındayım bugün
Senin 42 yaşında
Olduğun günleri düşünüyorum
O günlerde ben
13'ündeydim babacığım
Ve bir patlangıç istiyordum.
Ben 15'indeyken
Büyük bir yağmur bastırmıştı.
Silip - süpürmüştü evleri
Pek çok insan ölmüştü
Sen diyordun ki:
"Nuh'un gemisi gibi
"Bir gemiye ihtiyacımız var şimdi."
Biz kardeşler titreşerek
Birbirimiza sarılıyorduk.
Şimdi akıl erdiriyorum ki
Sen o felâketi
Yenmeğe çabalamış
Ve ölmüştün.
Sen ölünce babacığım
Hüngür hüngür ağlamıştım
Daha 15'imdeydim çünkü.
Bugün bile
Seni düşündükçe
Evine saçından - tırnağına kadar
Sırılsıklam dönen
15'inde bir çocuğum
Babacığım.

Oe Mitsuo
Çeviren: Sami Akalın

Bir Kış Günü Anısı

Akşamüstü
Soğuk rüzgârın altında
Bir serçeyle oynaşıp duran
Çocuğun biri
Gece birdenbire
Ölüverdi.
Ertesi sabah
Her taraf buz tutmuştu,
Kardeşi telgraf çekmeye gitti,
Anne bütün gece
Yaşın yaşın ağlayıp durmuştu
Çocuğun babası vazifedeydi
Denizdeydi.
Bu olaydan sonra
Serçeye ne olduğundan
Kimseciklerin haberi olmadı.
Karayel bembeyaz etmişti caddeleri.
Bir su kovası çatladı
Ve babadan tele cevap geldi:
"Şimdilik dönemiyorum."
Ya anaya ne oldu artık?...
Bugün okulda
Teli gönderen kardeş
Azarlandı, paylandı.

Nakahara Chuya

15 Mayıs 2016

Çok Kullanılmış Bir İkindi Vaktinde Orhan Gencebay Dinlemek

   Oradaydılar. Merdivenlerde üç kişiydiler. Bakışlarını arada sağa sola çevirip dalgın konuşmalar yapıyorlardı. Biz banktan onlara bakıyorduk. Rüzgâr seslerini bize getirmese de yarım ve solgun varlıklarının izdüşümlerini önümüze getirip bırakıyordu. Eksik parçaları içimizde tamamlayıp, onlara bakmayı sürdürüyorduk. Issızlığın iliklere işlediği bir öğle vaktiydi. Avluda uçuşmaya çabalayan kâğıt parçaları bile yetmiyordu zamanı canlandırmaya. Orada, hayali dünyamıza sunulmuş silik görüntüler halinde kalakaldılar.

   Bir ara  gülümseyerek geçti yanımızdan. Dargın olduğu birine bile gülümseyebilmeyi nereden öğrenmişti? Ne kadar ölçülü, tartılmış ve nazik bir tebessümdü. Ben nasıl gülümsedim acaba? Onun kadar ustaca olmasa bile ben de gülümsedim. Ama kızmadım o gülümsemeye, haklıydı ve gene de surat asıp geçmenin yozluğu yoktu yüzünde. Gülümsemesinde bir kez daha varlığımı sorguladım. Hayır, büyük suçlar ve hesaplaşmalar yoktu. Ama “keşke” vardı içinde. Daha özenli bir tavrım olabilirdi ona ve kendime karşı. Onlar ise küçük bir kararı abartılı bir titizlikle alıp bahçe kapısına doğru uzaklaştılar. Ben kendi ikindimin kapılarına geldim dayandım. Bir de, eteği ile tişörtü arasında iki parmak tenini görebilme cesareti gösterdiğim başka bir kelimeye bakışımı anımsadım.

     “Fotoğrafını çekicem” dedi. Baktım makineye. “Gülümse” dedi. Gülümsedim. Alnımdaki terleri sildim. Ama gülümseyemeyişim aklımdan çıkmadı bir türlü. Koridorları dolduran kahkahaya bu kez sevgiyle baktı kulaklarım. Kızlar şirin tebessümler takınmışlardı. Kendimi dağınık yüzler arasında kime nasıl bakmalıyım telaşı içinde hissetim. Bir ara şu sinemasal an da oldu: Merdivenlerden inerken, önce o, sonra diğeri, sonra da öbürü yanımdan geçti. Ben zihnimde bu geçişlere birini daha ekledim. Haz aldım bu kamerasız anlardan. Biri ise iyi tatiller cıvıltısıyla odayı terk ederken sesim onu kapıda yakaladı:” İyi tatiller ….   hocam.” Buna gülünmesi durumun aydınlığı açısından hoş oldu. Sabri güzel ve doğru bir kahkaha attı. Bazen birbirimize öyle sağlam ve tepeden bakıyoruz ki ancak biz biliriz bunun değerini.

     Yüzümdeki örtüyü kimse kaldıramadı henüz. Geldim odama. Hayal kırıklıklarından oluşan o hava, o koku beni bekliyordu. Bilgisayarı çalıştırdım. Çalışır çalışmaz ben de başka birine dönüştüğümü hissediverdim. Gövdemden aşağıya ve yukarıya doğru, karmakarışık harf dizilerinin gidip gelişlerini dinlemeye koyuldum. Odayı dolduran o zamansız ve sonsuz ikindi yerli yerindeydi.

     Kendimi seyretmeye başladım.            


    13.06.2009

Süleyman Unutmaz

Tahmis-i Rüşdî

Çarh-ı dehri ey gönül aldanma dolabdır döner
Bir hevâ-yı gaflete tâbi' olan bâbdır döner

Bâd u gam önüne düşmüş ayn-ı hîzâbdır döner
Cerr ider bir gün vücûdun girme girdâbdır döner

Ademi yardan atub elbette kizzâbdır döner.

**

Kemend-i riştesi habl-i belâ dâm-ı kesel çıktı
Vefâsın umduğum beyhûde vü tûl-i emel çıktı.

Vücûdum sandığım bir sûret-i darb-ı mesel çıktı
Hayât-ı âbı deyû el sunduğum çam ecel çıktı

Ne şüphe menzil-i me'vâ olur câh-ı adem bir gün

**

Tîşe-i gamdır keser ömrün hemişe dalını
Sanma ruhsattır anın bu hîle-i imhâlini

Pür zevaldir dediler ehl-i ukûl ikbâlini
Kâmil idrâk eyledi gördü sebak ahvâlini

Anladı bu kez rûy-i kezzâb-ı ahcâbdır döner.

**

Rüşdiyâ deryâb-ı ezdil mâcerâyı âlemi
Görmüşem bunca nebî mürsel velîler hoşdemi

Âsiyâb-ı dehrin elbet hâk ider her Âdemi
Gör tedârik vaktidir aldanmayub pîş ü kemi

Ruhsatı fevt itme kim bir emr-i nâyâbdır döner.

**

Gözün aç can kulağın tut nokta-i dilde it perçin
Ne senden kimse incinsin veyâ sen kimseden incin.


Süleyman Rüşdî

Kelebek Etkisi

Çok şehirden geçerim de
Senin şehrine gelince durur kalbim
Adının harflerince türküler tuttururum
Sen bilmezsin içimde binlerce kuş adını cıvıldar
Ağaçlara salıncak kurmak geçer içimden
İçimi seninle doldurup göğe dokunasım gelir.

Bilir misin ben bir kelebeğin kalbiyim
Sen nefes aldıkça kanatlarım tüllenir aşkınla.
Üç günlük ömrümün dördüncü gününe de seni yazmış Yaradan.

Sen kanatlarımı tutunca
Denizler kabarır içimde
Kuytularında saklı çocuğu görür
Ansızın annen olurum
On iki yaşına giderim senin.
Baban olurum.
Çocuk gözlerinden sarılırım sana
Kirpiğinin aralığından içini severim.
Kar yağan omuz başlarını öperim
Sonra tutarım elinden parka götürürüm seni
Salıncak kurarız ağaçlara
İçimi seninle doldurup göğe dokunasım gelir.

Yüreğimi yüreğine dayayınca
İçimde binlerce kuş adını cıvıldar
Adının harflerince şiirler okurum
Senin şehrinde duran kalbimi
Avuçlarına bırakırım.

İçinle  içim ısınır.
Sevgilim…
Oğlum…
Babam…
Ben bu koca şehri
kanatlarıma yükledim de geldim kalbine.

Liya Zerya

14 Mayıs 2016

Gölgelik

Ağaçlar şarkısını döktü Boncuk Hanım
Bahçelerin duası ölüm üzerine nicedir
Deniz çekildi çekildi, buğday başağı bir çocuk
Harman yerlerinde köpüklenip duruyor
On parmağın gösterdiği güneşler
Çatılarda bir yoksulluk ürpertisi
Islık çalan kirpiklerde yıldız tozları
Puhu kuşlarından bir yatakta uzaklar
Yorgunlukla sürmelenmiş bir rüya şimdi
Bir kandil soluğu gökyüzünde rüzgâr.

Önce Ömür diyorum, sonra Hayal
Sonra sonsuz karlar içinde bir nar
Bir adam her gün biraz daha ölüyor
Gövdesi ağardıkça canı heves yarası
Ağzı geçikmiş zamanlardan bir kuyu
Rodos gülünü örtünmemiş üstüne
Limon çiçeklerine mahcup
Varsa yoksa gülhatmilerden bir yoksul harf
Kimi sevse gözlerinin bebeğinde o çığlık:
“Dinle imdi sen o zarı arı inler bal içinde.”*

Dünya aklında tutmaz kimseyi sürmelim
Benim, sevgilim diye diye çırpındığın
Senin, huzur diye unuttuğun
Ne varsa gövdemizde tüten
-Bir karabatak sulara dalıp dalıp çıkıyor-
Bir yasemin kokusu kadar sürmez hükmü
Tanrının can bulduğu bu gölgelikte…

Şükrü Erbaş
2014
-pervane-

* Pir Sultan Abdal…

13 Mayıs 2016

Kuğular

Suda yorgun, muzî tecelliler
Ediyor bir takarrübü ifşâ:

Kuğular, leyl içinde, sîne-küşâ
Geliyor, gözlerinde mestîler;
Sanki mahmul-ihande keştîler
Ki olunmuş nücûmdan inşâ...

Ahmet Hâşim


KUĞULAR

Suda yorgun, ışıklı görünüşler
Bir yaklaşmayı açığa vuruyor:

Kuğular, gece içinde, göğüs bağır açık
Geliyor, gözlerinde sarhoşluklar;
Yıldızlardan yapılmış
Gülümseme yüklü gemiler gibi...

Ahmet Hâşim
(Çeviren: Asım Bezirci)

Sürûd-ı Emel

                                                          -Yine gülerken

Güldün; şeb-i şi’rimde bütün şi’r ü emeller
Pür-hande, pür-aheng ü pür-âvâz döküldü;
Mehtâb ü ziyâ, fecr ü şafak, nûr döküldü
Reyyân-ı emel, mest-i hafâ... şûh u münevver...

Güldün; şafak-ı şi’rime altınlı ziyâlar
Bir ufk-ı ezelden gülerek şimdi saçıldı;
Güldün güzelim, rûhuma handân ü müzehher
Gül-hande-i tâbân-ı lebin şimdi saçıldı...

Güldün; gülerek, güldü bütün şi’r ü hayâlim
Güldükçe, hayâtım gülecek hep ebediyyen
Hüznüm yine senden bana, mâtem yine senden!

Her lem’a-i aşkın bana her nûra bedeldir
Her hande-i nûrun bana bir şi’r-i emeldir;
Bir şi’r-i emelsin bana ey şi’r-i hayâlim!...

Ahmet Hâşim


İSTEĞİN EZGİSİ

                                                                   -Yine gülerken

Güldün; şiirimin gecesinde şiir ve istekler bütün
Gülüşle, bağırışla dolarak ahenk döküldü
Ay ışığıyla aydınlık, tanla şafak, ışık döküldü
Umuda doymuş, gizlilikten sarhoş...Şen ve aydın....

Güldün; şiirimin tan yerine altınlı ışıklar
Öncesiz ufkundan gülerek saçıldı şimdi,
Güldün güzelim, sevinen ve çiçeklenen ruhuma
Dudağının parlak ve gül renkli gülüşü saçıldı şimdi...

Güldün; gülerek, güldü bütün şiir ve hayalim.
Güldükçe, hayatım gülecek sonsuza dek;
Üzüntüm senden, yasım yine senden gelecek!

Sevginin her parıltısı bence her ışığa eşittir,
Işığının her gülüşü bence bir isteğin şiiridir,
Bir umudun şiirisin bence, ey hayalimin şiiri!...


Ahmet Hâşim
(Çeviren: Asım Bezirci)

Ey Nisviyyet... Şiir Nedir?...

Bu bir hayâl idi evvelce, fikr-i hâtiimin,
Firâz-ı ufk-ı serabında dâimâ uçuşur:
O handedir, o tebessüm, o nağmedir ki şiir,
Uçar bahâr-ı ezelden... nüvîdidir ebedin.

Bütün o aşk ü melâlimle ben semâlardan,
Ararken, âh ararken o nazra-i ebedi;
Bugün figaan ile hep anladım, hatâlarımı,
Huzûr-ı ânına geldim, sûal için senden:

-Şiir nedir?...O güzellik değil midir ki, bütün
Safâyihinde uçar, hep bedialar, meh-tâb;
Meâl-i rûhu semâ nûr fecridir ve şebâb...

Evet, o rûh-ı safânın budur o ma’nâsı!
Fakat neden bilmem, hilkatın o eczası
Nigâh-ı nâfiz-i şi’rinle hep söner küskün...

Ahmet Hâşim


EY KADINLIK... ŞİİR NEDİR?..

(Bu bir hayaldi önceleri, yanıltıcı düşüncemin
Seraplı ufkunun üstünde sürekli uçuşur.
O gülüştür, o gülümsemedir, o ezgidir ki şiir
Uçar öncesizliğin baharından... Müjdesidir sonrasızlığın.

Bütün sevgi ve sıkıntımla göklerde ben,
Ararken, ah ararken o sonsuz bakışı,
Bugün inleyip bağırmakla anladım yanlışlarımı,
Güzelliğinin katına geldim, sormak için senden:

-Şiir nedir?...O güzellik değil midir ki,
Bütün düzlemlerinde hep güzellikler, hep ay ışığı uçar?
Ruhunun anlamı gök, ışık, tan ağarması ve gençliktir.

Evet, o saf ruhun budur anlamı,
Fakat neden bilemem, yaradılışın o parçaları
Şiirimin içe işleyen bakışıyla hep küsüp söner...


Ahmet Hâşim
(Çeviren: Asım Bezirci)

Şimdi

Boğdum, sükûn-ı kahr ile, aşk-ı muhâlimin
Vahdet-güzîn-i kalbim olan yâr-ı lâlini;
Açmış o yerde kîn-i beşer şâh-bâlini
Bekler tulû-i nahsını şems-i mezâlimin.

Kırdım meh ü nucûmunu ufk-ı leyâlimin;
Gördüm semâlarımda cünûn hilâlini;
Sildim zekâ-yı hâr u alîlîn suâlini
Nakşı-ı girift-i sîm ü zerinden hayâlimin.

Uzlet-serâ-yı samt ü gurûrumda münferid,
Yalnız sadâ-yı kalbime münkaad u mu’tekid,
Zulmetlerin kudûmunu ben şimdi isterim!

Ezvâk-ı gayz ü kîn ile mestîdedir serim;
Hûnumda zehr-i nûr- ı gurûb etmiş inhilâl,
Mezceylemiş zalâmını yeldâma infiâl.

Ahmet Hâşim


ŞİMDİ

Boğdum - acının dinginliği ile- sonuçsuz aşkımın
Kalbimin yalnızlığını seçmiş olan suskun sevgilisini;
Açmış orada insan kini kanadını,
Zulümler güneşinin uğursuz doğuşunu bekler.

Kırdım gecelerimin ufkunun ay ve yıldızlarını,
Gördüm göklerimde yeni ayını çılgınlığın.
Sildim alçak ve sakat zekânın sorusunu
Gümüş ve altın karışık nakışında hayalimin

Gururumla sessizliğimin sarayında tek başıma
Yüreğimin sesine boyun eğip inanarak yalnızca
Karanlıkların gelişini isterim şimdi ben!

Hınç ve kinin zevkleriyle başım sarhoştur.
Kanımda gün batımı ışığının zehri erimiş,
Dargınlık katmış karanlığın uzun geceme.

Ahmet Hâşim
(Çeviren: Asım Bezirci)

Yasemin Ay

Daha pek yavru, pek küçükken ben,
Büyük annem tutardı alnımdan,
“-Bana bak, böyle güzelim!” derdi.
Sonra yeni parlayan aya bakar,
Tasalı dudağı bir ağlama saklar,
Göğün seslenişini dinlerdi.
Ey hayatımda her doğan derdi
Bir duygusal ışığa dönüştüren,
Bu duasıydı eski bir ruhun
Sis ve karanlıkta gizli geleceğe.
Görünmeyeni saklayan gece, geleceğin sırrı,
Temiz gözünde hasta bir çocuğun
Gizli tanın ışıklarından dilek,
Bir sevecen avutma alacak,
O karanlık ve suskun yıkıntılara
Doğacak belki bir gün ışığı.
Böyle her yeni ayı seyretti,
O soluk göz ki şimdi topraktan
Seyreder başka bir yasemin ayı,
Ben ki hayal kurmanın efsanesinden
Hep hayatımda bir dilek taşıdım,
O solan temiz ve tasalı şiiri
Hep o geçmişle duymak isterdim,
Gözünün büyü dolu susuşunda.
Gel bu akşamın gümüş sessizliğinde
Bu sedeften aya karşı senin
Bir yeşil öpücük saklayan gözünün
Göreyim cennetinde geleceğimi.

Ahmet Haşim
Sadeleştiren/Çeviren: Asım Bezirci



HİLÂL-İ SEMEN

Daha pek yavru, pek küçükken ben,
Büyükannem tutardı alnımdan,
“-Bana bak, böyle dilberim!” derdi.
Sonra mâh-ı nev-incilâya bakar,
Leb-i mağmûmu bir bükâ saklar
Bir hitâb-ı semâyı dinlerdi.
Ey hayatımda her doğan derdi
Kalbeden bir ziyâ-yı hissîye,
Bu duâsıydı eski bir rûhun
Sis ve zulmette gizli âtiye.
Leyle-i gayb, sırrı-ı müstakbel
Çeşm-i sâfında hasta bir çocuğun
Gizli fecrin ziyâlarından emel,
Bir tesellî-i mihriban alacak
O harâbât-ı târ ü sâkiteye
Doğacak belki bir ziyâ-yı şafak
Böyle her nev-hilâli seyretti
O soluk göz ki şimdi topraktan
Seyreder başka bir hilâl-i semen
Ben ki efsâne-î tahayyülden
Hep hayâtımda bir emel taşıdım,
O solan şir’i –i sâf ü mağmûmu
Hep o mâziyle duymak isterdim
Gözünün samt-ı pür-füsûnunda
Gel bu şâmın gümüş sükûtunda,
Bu sedeften hilâle karşı, senin
Bir yeşil bûse saklayan gözünün
Göreyim cennetinde âtimi.

Ahmet Haşim

İnsanlarda şehvet, hırs, benlik, kibir, garez, gazap haset ve emsâli kötü ahlâklar bulundukça, insanın nefsini ıslâh eylemesi ve vücûdu memleketini refah ve adâletle idâre edip kullanması imkân dâhilinde değildir.

İnsanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden biri ne olabilir?

İnsanı hayvanlardan ayıran ilk alâmetlerden biri: Tebessümdür! Bir çocuk yeni doğduğu vakit beşikte tebessüm eder. Çocuğun, kundaktaki tebessümleri âilenin saâdetine saâdet katar.
Aşk da, o kadar kanlı şanlı olan aşk da evvelâ tebessümle başlar.

Sâmiha Hanım:
Hâfızı Şirâzî’nin: Aşk evvel kolay güründü, fakat, ona intisaptan (bağlandıktan)  sonra nice müşküller belirdi, dediği gibi...

“Öyledir. Aşkın bidâyeti (başlangıcı) tebessüm fakat nihâyeti göz yaşı ve yürek yanığıdır. 
Tebessümün insanlık âlemindeki mevkii çok ehemmiyetlidir. Hep muvaffakiyetler (başarılar) tebessümle hâsıl olur. Gülümsemez bir kimseyi görürsen hasta zannedersin. Bu adam hiç gülmüyor, hasta veya asabî… dersin.
Tebessümü bilmeyen bir koca, karısını mes’ut edemez  ve nihâyetinde de anlaşma hâsıl olmaz. Kezâlik (bu durumda) tebessümü bilmeyen bir kadın da kocasını mes’ut edemez.
Milletler arasındaki karakter farkında da tebessümün yeri büyüktür.
Şen bir millet, muvaffakiyet (başarı) ve refah içinde demektir.
Bir doktor tebessüm etmeyi bilmezse, mesleğinde muvaffakiyet  gösteremez.
İki balcı varmış. İkisi de yan yana küpler içinde bal satarlarmış. Balcının birine çok müşteri gelir, ötekine ise kimseler gelmezmiş. 
Balını satamayan adam, oradan geçmekte olan bir ârif (bilge) kişiye dert yanarak: İkimiz de bal satıyoruz. Hattâ benim balım komşununkinden daha da iyi. Böyle olduğu halde niçin benimkini kimse almıyor da, herkes ona gidiyor, ondan alıyor? demiş. 
Balcının sualine muhâtap olan ârif de: Oğlum, senin küpün bal satıyor ama yüzün de sirke satıyor! demiş.
Resûllah Efendimiz ekseriyetle mütebessimdirler (güleryüzlü idiler). Havvâ ile Âdem’in birbirleriyle buluştukları vakit tebessüm ettikleri söylenir. 
Aşkın da başlangıcı öyledir, evet öyledir!”…”


Hakîkî aşk demekle ne kastedilmektedir? Aşk nasıl tanımlanabilir? 

“...Hazreti Mevlânâ buyurur ki: “İsteklerimi, arzûlarımı gönlümden uzak ettim. Gönlümü onlardan temizledim pâk ettim. Senin gönlün ne arzu ediyorsa ben onu talep ediyorum.

İşte hakîkî aşk budur. Yâni cânânın (sevdiğinin) arzûsu ne ise senin arzun da o olmalıdır. Yoksa, senin, onun arzu ettiğinden başka bir şeyi istemen, kendi arzûna âşık olmam demektir. Mısrîi Niyâzî de bu yolda ne diyor :

“Kim ki candan geçmez ise deyin bize yâr olmasın
Âr u ırzıyla gelip âşıklara bâr (yük) olmasın”

Onun için Necmeddîni Kübrâ Hazretleri buyurur ki: “Allâh’a giden yollar, mahlûkların nefesleri kadar çoktur.” Bunlardan bilhassa üç yol vardır : Biri tâatler (Allah’ın emirlerine uyan) ve ibâdetler ile meşgul olan kimselerin yolu; ikincisi, riyâzetler ve mücâhedeler (uğraşılar) ile meşgul olan kimselerin yolu; üçüncüsü aşk yoludur.
Birinci yoldan Hakk’a vâsıl olanlar pek azdır. İkinciden vâsıl olanlar ise evvelkilere nisbetle daha ziyâde (fazla) ise de yine nâdirdir (enderdir). Üçüncü yolun başlangıcı bunların nihâyeti olur.
İşte bu aşk yoluyle yol alanların istekleri de arzûları da mâşuklarının (sevgililerinin) arzûsudur.
Yine Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Benim arzûlarım, bu cihânın (dünyânın) devlet ve debdebesi değildir. Benim arzum, dâimî bir ömür de değildir. Ben, arzûlardan gönlümü pâk (temiz) ettim. Senin isteğin ne ise ben onu isterim.”
İşte hakîkî aşk budur...”


Âşık kime denir?

“...Âşıkın düşüncesi ancak mâşûkudur (sevdiğidir). Mâşûku için vârını yoğunu, yâni nefsinin hattâ rûhunun bütün taleplerini fedâ eder. Aşkın evveli cünun (coşkunluk), ortası fünun (ilim), sonu da sükûndür (durulmak, suskunluktur). Bak Mevlânâ Hazretleri ne buyuruyor : “Nâydan (neyden, kamıştan)  işit ne söylüyor. Kanlı yolun, Mecnûn’un kıssalarını söylüyor” diyor. Kanlı yoldan maksat, uğrunda nice başlar giden aşk yoludur... 
Bu iş, akıl işi midir? Elbet değildir. Edep ise akla teklif olunur. Amma âşk erbâbının bîedepliliği (edepsizliği) de bambaşkadır. Çünkü onun kendine mahsus bir edebi vardır ve öyle bir edep ki cümle edeplerin üstündedir. Zîra âşıkın bilgisi, görgüsü, nefesleri ve hayâtı hep cânânıdır...

... Âşık, mâşuktan başka bir şey işitmediği ve görmediği için, onun gördüğü mihnet (zahmet) ve belâ dahi aynı sefâdır. Çünkü cânânı (sevdiği) vermiştir. Bu sebeple onu yârin hoşlaması da tekdir etmesi de (azarlayıp cezalandırması da) birdir. Bâyezîdi Bistâmî Hazretleri buyurur ki: “Eğer Cenâbı Hak beni cehenneme de koyacak olsa, cennette zevk sürenler gibi burada da aynı sûretle hoşluk içinde olurum. Bana lâzım olan, yârimin benimle olmasıdır.”
... Bu dünyâda ne ile mükellef (sorumlu) olduğumuzu anlayarak, nereden gelip nereye gideceğimizi öğrenerek işin içinden sıyrılıp çıkmalıyız. Aldatıcı dediğiniz o dünyâda zevklere, safâlara dalıp nefsimize uymazsak, işte o vakit cennete girmiş oluruz. Evet onun için dünya büyük nîmettir. Cennet ise bu dünyâdaki gayret ve çalışma netîcesinde bulunur. Dünya, Allâh’ın bir imtihan mahallidir. Bir irfan mektebidir... 

...Eğer cânan yolunda can ve baş fedâ ediyorsan, eğer sâdık ve eğer âşık isen sakın kendinde bir varlık görüp kendine güvenme… iftihar edip (övünüp) ne mutlu bana!. deme. Çünkü sana bu vazîfeleri veren, bu hayır yolunda vazîfeli kılan Allah’tır. Nasıl ki tiyatroda sinemada rejisör istîdatlara göre rol tevzî eylemiş (dağıtmış) ise, sen de ezelde üstüne verilmiş olan vazîfeleri îfâ eyliyorsun (yerine getiriyorsun), o kadar...  

... Aşkın mânâsı ise, kendinde zerrece benlik kalmaması, varlığını tamâmiyle Hakk’ın istîlâ eylemesidir (kaplamasıdır). İşte bu dereceyi bulan kimse, elbet irfan sâhibi olur...”


İnsana bu aşk, bu muhabbet nereden geliyor? 

“…Allah’tan geliyor ve yine ona avdet ediyor (dönüyor). İnsan, kâinat kitabının fihristidir…”

Aşk vâsıta mı yoksa gâye midir? 

“...Aşk, Allah’ın sıfâtıdır. Netîcesi, nihâyeti olmaz...
Hem mebde (başlangıç), hem maaddır (dönülen yerdir). Bir dâire çevrileceği zaman nasıl bir nokta konur ve öyle resmedilirse ve avdet (dönüş) yine noktaya olursa, aşk da böylece aynı noktaya rücû eder (geri döner). Bu varlığın evveli de aşktır, sonrası da aşktır.
Beyazıdı Bestamî diyor ki: “Ben hakîkate erdikten sonra dört şeyi yanlış yapmakta olduğumu anladım. Birincisi, zannediyordum ki, ben Allah’a tâlibim, anladım ki Allah bana tâlip imiş.
İkincisi: Ben Allah’ı zikrediyorum zannediyordum, halbuki Allah beni zikrediyormuş.
Üçüncüsü: Benim yaptığım şeyler faydam içindir zannediyordum, fakat bildim ki, Allah benim hayırhâhımdır (hayrımı isteyendir). 
Dördüncüsü: Nihayette Allaha’a kavuşacağımı zannederdim, bildim ki evvelden vuslatda imişim (kavuşmuşum)...

...Her şey aşkın fermânına tâbidir, buyuruluyor. Mecnûn’un etrâfında arslanların kaplanların, yılanların toplanması, hayvan oldukları halde aşka hürmet etmeleri gibi…
Hattâ hürmet hâli, cansız dediğimiz cemâdatta da (cansız cisimler de) vardır. Meselâ ateş, Rifâî dervişini yakmaz. Zîra Hazreti Pîr’in aşkı onda mevcut bulunmaktadır. Nasıl yaksın, nasıl hürmet etmesin ki aşk; Allâh’ın sıfatıdır!...

Hazreti Ömer’in Resûlullah’a suikasta geldiği vakit mübarek  yüzünü görüp de şiddetle ağlamaya başlayarak ayaklarına kapanması. İşte İbrahim Edhem’in tâc ve tahtını terk etmesi.. Hallacı Mansur’un dâre boynunu vermesi, hep bu aşkın tezahürüdür (görünüşüdür).
Aşk, nasıl vasıta olur? O, sıfatullahdır. Ezelde Sahip, kime ihsan etmiş ise (bağışlamışsa) o yanar. Dünyada da, âhirette de zevk denilen şey aşktır. Hayvanlar bile aşka ihtiram ediyorlar (saygı duyuyorlar)…”      

Herkes âşık olabilir mi?

“… Yusuf Ziyâ Bey:
Âşık olmak güç Efendim…
“Olmakla değil ki… Aşk seni seçer, kendine lâyık görürse çeker alır. Mâşuk seni sevecek ki sen âşık olabilesin. O seni sevecek ki, bu kıvılcım ondan sana geçip uyanacaksın. Yoksa bu hal, kendiliğinden nasıl olur? ...”

İlâhî aşka, kâmil insanın giyindiği değerleri; aşkını, teslîmiyetini vs. giyinmeye çalışarak varmak, neden önemlidir?

“…en kısa, en kestirme yol bu yoldur. Çünkü her şey kâmilin kalbinden Allâh’a varır. Her şey, her şey  Hakk’a vuslatı (kavuşmayı) onunla, onun kalbine girmekle bulur. Nebat da, hayvan da, insan da hep aynı yoldan Hakk’a kavuşur…”

Kur’ânı Kerîm’de aşkı nasıl sezeriz?

“…Aşkın karşılığı Arapça’da garamdır. Kur’ânı Kerîm’deki yeri şiddeti muhabbettir.  Aşk, lisâna sonradan girmiş bir kelimedir. Aşk, ışk kelimesinden alınmıştır. Yâni sarmaşık demektir. Hazreti Pîr’in kitabında da  “hubbı şedîd” şiddetli muhabbet ile zikrediliyor.  Aşk, Kur’ânı Kerîm’de sır olarak kalmış, açık açık söylenmemiş. Fakat hurûfı mukattaatta(1) beyan olunmuştur (açıklanmıştır)…”
1Müstakil harflerle


Âlemler niye yaratıldı? 
a)  Niçin peygamberler, kutsal kitaplar gönderildi? 
b) Beni yaratmayı istedin ki yarattın, âlemleri var ettin. 
Beni seviyorsun ki bana peygamberler, kutsal kitaplar gönderip doğru yolu bulmamı istedin. Yol gösterdin. Bu düşünceler Cenâbı Hakk’ın aşkının bir göstergesi olarak kabul edilebilir mi? 
c) Herkes aşkı aynı boyutta kavrayıp anlayabilme gücüne sâhip midir? 

“…Gayei hilkat (yaradılışın amacı) aşktır. Biz o aşkı Allah’dan öğrendik. Ben gizli bir hazineydim, aşkettim ki bilineyim, diyor Allah.
İnsanın hilkati (yaratılması) mazharı aşk (aşk sıfatına zuhur yeri) olmak içindir. Fakat aşk herkesin istidadına göre bir surette tecelli etmektedir (görünür olmaktadır). Kimisine güzel kadın ve erkekler, kimisine servet, şöhret, ilim, ihl... asıl erbâbına ise Hakkın cemâli cihetinden (güzelliği yönünden) tezahür etmektedir (görünmektedir) ki bu da pek enderdir...

…Aşk ezeliyete ve Hakka mahsusdur.
Allah ihsan etmezse âşıkta aşk zuhûr etmez (meydana gelmez)...

Aşk, ders ve tâlim ile olmaz, gayretle çabalama ile ele gelmez. Çünkü âşık, aşkın gereği üzere irâdesiz olarak yürür. Âşıklara, dostun güzelliği hoca olur, ders verir…”  


Hazreti Âdem ve yasak ağaç konusundan hareketle aşk nasıl açıklanmıştır? 
İstemek, dilemek, arzu etmek (irâde etmek) aşkı doğuran bir özellik midir? 
Aşk ve nefis arasında nasıl bir düzen kendini hissettirir? 
Aşk, edebin hâl haline gelmesinde nasıl bir role sahiptir?

“…Kur’anı Kerîm’deki kıssalarda ne kadar benzerlik vardır. Bunlar, esâsen hep bir mânâdadır. Meselâ Hazreti Âdem’ın kıssasıyle Mûsâ’nınki birbirlerine ne kadar benzer.
Cenâbı Hak, Hazreti Âdem’e: Sana cenneti ihsan ettim. Maksadın cennet ise hâsıl oldu. Nîmetler de verdim. Gãyen bu ise o da oldu. Ye, iç, otur, eğlen, gez, yürü... Yalnız şu yasak ağaca yaklaşma... Çünkü sana ihsan ettiğim şeyler akıl ölçüsü içindedir. Yasak olan ağaç ise aşk’tır. Onun meyvesi gam ve mihnet (zahmet), gölgesi zulmet (eziyet) ve hayrettir (şaşkınlıktır). Süsü güzelin göz yaşıdır. Mihnet (zorluk)  muhabbetsiz olmaz, yakınlık belâsız olmaz. Cennet ise rahat köşesi ve sığınaktır. Aşkın kan bahası candır. 

Hazreti Mûsâ’ya da Cenâbı Hak: “Nedir elindeki yâ Mûsâ?” deyince, “asâmdır yâ Rabbî...” dedi. Onunla ne yaparsın? buyurulunca, bu hitâbın zevkiyle mest olan Mûsâ, duyduğu zevkin lezzetini uzatabilmek için: “Onunla koyunlarımı sürerim, ağaçtan yaprak düşürürüm, yürürken dayanırım” (Tâhâ sûresi, 1718. âyet)... diye sözüne devam etti ve yine bu hitâbın mestliğinden dolayı: yâ Rabbî bana kendini göster! dedi  (A’raf sûresi, 143.âyet).  Cevap olarak: “Beni göremezsin” (A’raf sûresi, 143. âyet)  buyruldu.
Mûsâ’ya tecellî bir ağaçtan vâki oldu. Kezâ Âdem de memnû (yasak edilmiş) meyveyi bir ağaçtan yedi. Hazreti Mûsâ’ya: Beni göremezsin, yâni beni bu beşerî varlığınla göremezsin, buyurulduğu gibi, Âdem’e de muhabbet ve aşk dalına yapışmak ve yasak olan meyveden yemek isteyince: O burada olamaz; dünyâda gerektir. Oraya git ve mihnetlere sataş! buyuruldu. İşte onun için de Âdem, cennet bahçelerini iki tâne habbeye (tohuma) fedâ eyledi…
...
Münîre Hanımefendi:
Âdem’in bu hâli de kazâ ve kader îcâbı değil miydi?
“Tabiî... Fakat Âdem, kabâhati nefsinde gördü ve: “Yâ Rabbî nefsime zulmettim” (A’râf sûresi, 23.âyet) dedi. Cenâbı Hak: Yâ Âdem, bu hal benim kazâ ve kaderim îcâbı olduğunu bildiğin halde niçin kendini suçlu tutuyorsun? buyurunca: Biliyorum Yâ Rabbî... Fakat sendendir demeye edebim bırakmadı, diye cevap verdi. İşte Âdem’in bu kendisini hor hakir (değersiz) edip aczini bilmesi, onu tekrar kendine, âlâ (üstün) mevkiine yükseltti.
Şeytana gelince, Cenâbı Hakk’a: Bana dalâleti sen verdin! demek sûretiyle Hakk’ın dergâhından kovuldu.
Allah, iki cihanda da edebi tevfik etsin (üstün kılsın). Çünkü edepsiz kimse, iki dünyâda da hüsrandadır...”    

Tekâmül ederken (gelişmekte iken), insan nefsinin isteklerine karşı çıkar ona zulmeder, tekamül etmiş bir kişideyse nefsine zulüm onun isteklerini vermektir. Bu noktadan hareketle, aşkın nefis üzerindeki etkisinin sınırlı kalışı nasıl izah edilebilir? 

“...Sabîha Hanımefendi:
Aşka her şey hürmetkâr da neden nefis değil?
Çünkü nefsin vazîfe ve istîdâdı, uzaklaşmak, kaçmaktır. Onun kãbiliyeti çekmek değil, itmek, def eylemektir. Rûhunki ise câzibedir, yaklaşma ve çekmedir.
Fakat ruh da nefis de, vazîfe ve kãbiliyetleri cihetinden haklıdır. Birinden müsbet (olumlu), diğerinden ise menfî (olumsuz) kuvvet zâhir (görünür) olmuştur. Ancak bunlar birleştiği vakitte aşk nûru peydâ olur (ortaya çıkar). Nasıl ki müsbet ve menfî ceryanlar birleşmedikçe elektrik şûlesi (ışığı) hâsıl olamazsa… yalnız müsbet ve yalnız menfîden o şûle hâsıl olmadığı gibi, nefis ile rûhun birlik üzre anlaşması olmadıkça da o, dediğin hürmet ve muhabbet duyguları uyanmaz.” …”

Aşkın zorluğu nereden kaynaklanmaktadır?

“… Elbet aşk yolu güç yoldur. Can pazarıdır. Mîraç’ta, Cebrâil Aleyhisselâm’ın: “Ben geçemem, daha ileri gidersem yanarım...” dediği, Efendimiz’in ise: “Ko yanarsam ben yanayım!” buyurduğu yol bu yoldur…”

Hazreti Âdem ile Havvâ örneğinden de yola çıkarak, aşk ve nefis sãyesinde gelişebilmenin mümkün olabileceği fikrini değerlendirecek olursak...
“…Cenâbı Hak Hazreti Âdem’le Havvâ’ya: Siz, akıl mertebesinden aşk mertebesine çıkmaya çalışmayınız. Çünkü bu mertebede mihnet (zorluk) ve can pazarı vardır. Bu sûretle nefsinize zulmetmiş olursunuz. Amma öyle bir zulüm ki bütün adiller içinde, öyle bir cehil (bilgisizlik) ki bütün ilimler içindedir.
İşte bu sûretle Cenâbı Hak, kãbiliyeti olan kimseleri aşka haris (istekli) kılmış, âdetâ o mertebeye doğru arkalarından itmiştir. Bütün ... üstün fikirleri sayıp döken hüdhüt(1)  nihâyet: Bu yüce kimseler peygamber oldukları halde aldanıyorlar da benim aldanmamı nasıl çok görebilirler ey hükümdârı zîşân (şerefli hükümdar)! Kazâ ve kader ânı gelince kim aldanmaz ki ben aldanmayayım? diyor…”
1(Mesnevi de bir hikâye kahramanı)

Aşkın olgunluğa ulaşması hâlinde nasıl bir tablo ortaya çıkabilecektir? Hikâyeyle izahı mümkün müdür? 

(Öğrenci naklediyor:)
“…Gece Mesnevîi Şerif (Hz. Mevlânâ’nın eserini) okuyorduk. Bu arada câmi ve misâfir hikâyesi de okundu. Hikâyede, geceyi câmide geçirenlerin sabahleyin ölü olarak bulunduğu yazılmakta idi. Günün birinde bu câmiye misâfir gelen bir kimseye, sakın burada kalma, yoksa sen de ölürsün! demişler. Fakat o: Ko ölürsem ben öleyim, demiş ve câmiye girerek kapıları örtmüş. Gerçekten de bir müddet sonra bir ses: Ey Âdemoğlu geliyorum! diye bağırmış. Fakat korkup telâşa düşecek yerde misâfir: Geleceğin varsa göreceğin de var! diye cevap verince, etraftan altunlar boşalmış. Meğer bu söz, o altunların tılsımı imiş…
Hikâye tamam olduktan sonra:
Hakîkate âit sözler çabuk unutulduğu için bakınız bir hakîkat nasıl da şu hikâyenin içinde tatlı tatlı anlatılmış.
Misâfiri câmiye girmekten menetmek isteyen ses, şeytanın sesidir. Nitekim şeytan, insanı tarîkate girmekten alıkoymak için: Orada ölüm vardır, çilesi çoktur, diye türlü türlü tezvirlerde (arabozuculukta) bulunur. Fakat o kimse Hak erbâbı ise: Ko ölürsem ben öleyim... der ve girer.  Netîcede de mânevî saâdet altunlarına mâlik (sâhip) olur…”

Aşk herkes için bir ihtiyaç mıdır?
Zâhirî ve Bâtınî aşkla ne kastedilmektedir?

“…umûmî bir ihtiyaçtır. Bundan kimse baş çeviremez. Fakat aşkın dereceleri ve nevîleri (türleri) vardır. Yâni zâhiri (yüzeysel olanı) ve bâtını (derin olanı) vardır.
Zâhirî (yüzeysel) kısmı, zengin olmak, mâruf (bilinen), meşhur olmak, evlât yetiştirmek ve ilh... gibi şeylerdir. Zâhir aşkın  en üst derecesi de, bir kadınla bir erkeğin arasındaki muâşakadır (karşılıklı sevgi duyması hâlidir). Ama aşk nâmına lâyık ve uygun olan bir muâşaka, yoksa hayvâniyet değil.
Bâtınî (öz) kısmı ise yârin aşkı, cânânın (sevgilinin) aşkıdır ki ebedî (sonsuz), dâimî ve bâkî (kalıcı) olan aşk  budur. Mecâzî aşk müptelâları (tutkunları), hüsrâna mahkûmdurlar. Çünkü mâşukları (sevgilileri) fânîdir (ölümlüdür). Her fâni, yâni her değişikliğe mâruz olan, şüphesiz fenâya (yokolmaya) mahkûm olduğundan, netîce îtibâriyle elde kuru daldan başka bir şey kalmaz.
Zaman, dinlemiyor geçiyor. Günler birbirini tâkip ediyor. Tâ ki son durağa kadar. Karganın arkasından gidersen seni mezbeleye götürür. Bülbülün arkasından gidersen, elbette gülistâna (gülbahçesine) gidersin...

...Dünya zevklerinin etrâfını dolananlar pervâneye benzerler. Uzaktan parlak aydınlık gördükleri bu ışığın ne yakıcı bir şey olduğunu, kanatları yandığı zaman anlarlar. Fakat aradan bir zaman geçince unutur, tekrar ona doğru atılırlar ve nihâyet böyle böyle yanıp kavrularak mahvolur giderler…”


Beşeri aşk, nasıl bir düşünceyle ilâhî aşka geçişte basamak oluşturur?
Her zerrede Allah’ın nûru mevcut olduğuna göre, sevgilide de bu nurun gözlenmesi beşeri aşktan ilâhî aşka geçişe nasıl bir katkıda bulunabilir?

“…Bir dereye veya denize akseden, gökteki yıldızların ve ayın kendi midir? Hayır, aksidir. Elma ağacının suya akseden gölgesini tutabilir misin? Bunlardan maksat, Hakk’ın isim ve sıfatlarının bu dünyâda tecellîsidir (görünüşüdür). Bunlarda devam ve bekã (ölümsüzlük) yoktur.
Meselâ güzel bir şey yâhut güzel bir kimsede gördüğün o güzellik hep Hakk’ın süsleyişi, ziynetleyip giydirişleridir. Eğer Allah o füsûnu (tılsımı) etmese, ne haddine senin ona âşık olabilmen! Ama yine Allah sana acır ve lutfeder de o aksin (yansımanın) içinden kendini gösterip: O hayaldir, hakîkat benim! derse işte bu, Hakk’ın sana kudûm (ayak basması) ve teşrîfi (şereflendirişi), gönül hâneye ayak basmasıdır, seni ağırlaması ve ikram etmesidir. Nasıl ki Mecnun: Leylâ, Leylâ! diye sahrâlara düşüp de nihâyet karşısına Leylâ çıkarak: İşte bak ben geldim! dediği zaman; Sen hangi Leylâ’dan bahsediyorsun? Benim bütün vücûdum Leylâ kesildi, demişti. 
İşte gönül ehli de bir yâr bir sevgili ister ki onunla izzet ve şeref bulsun. Bir gören, bir söyleyen, bir dildar (sevgili) ister. Yâni bir âşinâ ister.
Mânâda âşinâlık demek, kalplerde, rûhlarda, akıllarda benzerlik, yakınlık ve uygunluk demektir…”  

“…  Hüsniye Hanım:
... herkes de hakîkî aşka müptelâ (tutkun) olamıyor ki… Ya insana ya eşyâya âşık oluyor. Eşyâya âşık olmaktansa insana âşık olmak daha iyi değil mi?”
“Lâhûtî (ilâhî) olmak şartiyle evet... nerede o Mecnun ki:  Leylâ, Leylâ... derken Mevlâ’yı bulsun?”...

… Âşık olacaksan, güzelliği dâim ve bâkî (ölümsüz) olan bir dilbere âşık ol. Çünkü dünya aşkı, buz üstüne yazılan yazı gibidir. Fakat işte gaflet aldatıyor...”

Sevgilinin şahsında Allah’ın nûrunu seyreyleyerek hicrandan vuslata geçiş ne demektir?

“...âşık mâşûkunun (sevgilisinin) yanında iken de hicranda (ayrılıkta) sayılır. Zîra âşık, mâşûkunun hakîkatini bilmedikçe, aşk, sırf tene âit zevklerden ibâret kalır. Zîra o âşıkı, sevdiğinin kaşı gözü vücûdu avlamıştır ve kendisini avlayanın hakîkatte ne olduğunu anlayamamıştır. Bu anlayamadığı hakîkat ise Allâh’ın cemâli nûrunun pertevidir (parlaklığıdır). Dünyâda ne kadar güzel şeyler varsa hep Cenâbı Hakk’ın nûru pertevidir. Yine biraz evvel söylediğimiz gibi, mânâyı bırakıp şekilde güzellik görenler, her türlü şekil zevâle (tükenmeye, son bulmaya) mahkûm olduğuna göre, şüphesz hicran  vâdîsine atılırlar. Ama Mevlâ’yı buluncaya kadar Mecnûn’un Leylâ, Leylâ demesi tabiîdir.
Halbuki diğer mânâda hicran, âşıka cezâ ve ihtar olarak verilmiş olmayıp, vuslatın (kavuşmanın) kadrini bilmesi için lâyık görülmüştür ki bu ötekine benzemez. Çünkü bu hicran, vuslata ermek için, vuslat ile hicran arasındaki köprüden geçmek demektir...”

Aşk ve âşıkta vefâ neyi anlatır?

“…İnsan, gönlünü o kadar temiz tutmalıdır ki; “ne düşünüyorsun?” sualine karşı: Şunu düşünüyorum! Cevabını verebilmelidir. Gönül bir dereye benzer. Ondan zehirli otlar, çer çöp, dallar, budaklar her şey geçer, yalnız bunları biriktirip taaffün ettirmemeli (kokuşturmamalı)! Gelse de geçip gitmelidir… 

 ...kim neden vefâ umarsa ondan cefâ görür. Bu bir kãidei umûmiyedir (genel kaidedir, kuraldır). İbret olsun diye söylüyorum…

 ... Onun için bir kimsenin Allâh’ın aşkından gayri, arzuladığı ve sevdiği herhangi bir şeye karşı duyduğu, değil yalnız dünya sevgisi, âhiret muhabbeti de olsa, aşırı şekilde gönül verdiği bu mahbuptan (sevgiliden)  çekilmeyince, vahdet cemâlini (birliğin güzelliğini) görmesi mümkün değildir.
Bu türlü kendini gayriye bağlamış kimseler, öldükleri vakit hiç bilmedikleri ve ahâlisinden tiksindikleri diyarlara düşerler, bin türlü belâlara müptelâ (tutkun) olarak mahrum ve perîşan kalırlar…
...Vefâ Allah’ta ve Allâh’ın sevgililerindedir...

Kendini puta taparken yakalamakla ne kastedilmektedir? 

“…herkes kendi istidadına göre düzdüğü bir puta, bir sevgiliye âşıktır. Her su denize yol arar, fakat bulabilir mi? Kimini güneş yükseklere çeker; bulut deriz. Kimisi buluttan düşer, yağmur deriz. Kimi karaların ortasında kalır, göl deriz, ilh… işte bunun gibi, bilerek, bilmiyerek her insanın gayesi de aşktır. Fakat bir damla suyun başına gelen maceralar gibi o da çok defalar bu gayeye pek karışık yollardan gider. Her insan kendi istidadı yaşına uygun bir sevgiliye gönül verir. Hakikî aşka varamayan insan yeryüzünde daimî surette vücudün zindanında kalmaya mahkûmdur…
…Aşkın mahiyetinde ayırılık ve ikilik yoktur; lâkin bâzı kimselerde küllî aşka varma istidadı olmadığından Allah bu kimseleri yine kendi aşkına istidat peyda etmeleri için bir surete (şekle), bir şahsa mukayyed eder (bağlar, kayıtlar). Yani kendi gibi bir beşerin aşkına mübtelâ (tutkun) eder ki böylece de mecazî aşk, hakikî aşkın köprüsü olur.
Esasında aşk, âşık ve mâşuk (sevgili) diye ayrılıklar yoktur, bunlar tek bir şeyi ifade eder. Mâşuk, aşıkın aynası, aşk ise her ikisinin mecmuudur (toplamıdır). Aynaya bakan kimsenin orada gördüğü nasıl kendisi ise âşıkın da mâşukuna incizap (çekilişi) ve meftunluğu (tutkunluğu) yine kendi sûretine râcidir (dönücüdür). İşte bunu idrâk edemeyenlerin aşkına incizâbı aşkı mecazî (aslında olmayan varsandığın aşka çekim) diyorum ki onlar hakikatte aşklarının kendilerinden kendilerine, daha doğrusu Hakka ve halka ait olduğunu bilmiyorlar…

... Hani bir hikâyede âşık mâşûkuna: Ben senin için sabahlara kadar uykusuz kaldım. Göz yaşlarımdan ırmaklar hâsıl oldu. Hiçbir sabah beni uyuyucu görmedin.. gibi sözler söyledikten sonra mâşûku: Evet… diyor. Doğru… hepsini yaptın. Fakat asıl yapılacak olan şeyi yapmadın, kendini bende fânî (yok) etmedin, yok olmadın!
İşte, nûrânî hicaplar (perdeler), bu âşıkın mâşûkuna sayıp döktüğü benlik gösterici şeyler ve emsâlidir (benzerleridir)...

…çalışalım ki güneşe tapmayalım, Allâh’a tapalım. Çünkü âşık için yâr, gün için güneş gibidir. Âşığın günü ve güneşi cânânıdır. Bu maddî güneş ve güneşe benzeyen mecâzî  sevgililer, o cânâna perdedir. Kim ki perdeyi cânandan kaldırmadıysa, o güneşe tapıcı oldu…

 …Bir erkek yâhut kadın 16-17  yaşlarına gelince, Hakk’ın bir tecellîsi (görünüşü), bu kadın veya erkeğin gözünden parlamaya başlıyor ve etraflarında, onları görüp beğenen ve sevenler alıp yürüyor. Fakat bu hayranlar, o tecellînin, Hakk’ın olduğunu bilmediğinden, bunu o kimseden, o kimsenin cismânî varlığından zannediyor. Halbuki  sevdiğin kimse ölecek olsa, buz gibi bir mermere dokunmuşcasına dehşet duyar ve kaçarsın. O güzelin karnını bıçakla yarsalar, içindekiler dışarı çıkınca iğrenerek uzaklaşırsın. Şu halde o ten perdesi altında neler olduğunu bil! Âşık olacaksan mânâya âşık ol, leşe değil. Sevdiğine, hayvâniyet duygusu ile bağlanmanın sonu elbet hüsrandır.
Maamâfih mecâzî aşkta bile, o ilâhî nûrun bir zerresini görmekle âşık ne coşkunluklar ne taşkınlıklar ne fedâkârlıklar ne ferâgatler (özveriler) gösterip bir sarhoşluk âlemi içinde yaşar ve muvakkat (geçici) bir zaman için de olsa, bir zevk ve lezzet dünyâsı içinde mest olur. Sonu hüsran ve hicran olan bir aşk bile insanı bu hâle getirirse ya hakîkî aşkı târif eylemek nasıl mümkün olur?…”


Âşıklığın ölçüsü ne olabilir? 
Celâli ve cemâli, bize pozitif veya negatif gelen herşeyi Allah’tan geldi düşüncesiyle değerlendirebilirsek gerçek mânâda sevgiyi yakalamış olur muyuz? 
Âşıklığın ölçüsünde bu konunun yeri nedir?

“...Esâsen âşıklığın ölçüsü, kahır ile lutfu bir bilmektir. Bâzı kimseler, sâdece lutfunu isterim, der, celâl tarafına gelince, ben paşamı bu kadar severim, der gibi kaçarlar. Mâdemki beni seviyorsun, seni okşamamı sevdiğin gibi, acılarıma  da katlanmalısın. Ancak o vakit beni sevdiğin sâbit olmuş olur. Böyle olmadıkça da, beni sevmekliğin, yalnız iltifat ve lutuflarına muhabbetten başka birşey olmamış olur, ki bu da bir nevi (çeşit) şirktir (Allah’a eş koşmadır)...”
Hâfız Rızâ Efendi:
Aşk mahlûk mudur (yaratılmış mıdır)?
“Ben gizli bir hazîneydim, istedim ki bilineyim (Hadîsi kudsî),” gereğince aşk, Cenâbı Hakk’ın sıfatıdır.
İşte yukarıda da söylediğimiz gibi, aşk çeşmesinden abdest alan kimse, dünyâyı terk, âhireti terk, varlığı terk, terki terk denen dört tekbîri bir etmiş olur. Kendi de o zaman lâ ilâhe (ilah yoktur) katarına katılıp gider. Geri kalan ise illallah (yalnız Allah) olur.

Gerçek aşk ve gerçek âşık kendini nasıl belli eder? 

“…iş uzaklık ve yakınlıkta değildir, kalp râbıta (irtibâtı) ve yakınlığındadır...

…Dün câmide idim. Hoca vaaz ediyordu ve : “Gördün mü o kimseyi ki arzûsunu ilâh ittihaz (kabul) etmiştir. Sen o kimseyi o arzûsundan geri çeker ve men eder misin? Elbet hayır, belki sana lâzım olan, iblâğ (eriştirmen, tamamlamandır) ve inzardır (ihtarda bulunup, doğruyu gönlüne akıtman yerleştirmendir) (Furkãn sûresi, 43. âyet).” meâlindeki âyeti kerîmeyi okudu.
Elbette nefsinin arzûlarına hizmet eden, Allâh’ın men ettiklerinden kaçmayan kendi nefsine tapıyor demektir.
Seni seviyorum, diyorsun. Halbuki ben sana, gıybet etme, haset etme! diyorum. Sen bu dediklerimi tutmaz, arzûlarımı yerine getirmezsen beni sevdiğin nerede kalır? Senin istek ve arzûlarına göre ihsanda (bağışta) bulunduğum zaman memnun oluyorsun. Azıcık keyfine aykırı hareket eder etmez vaziyetin değişiyor. O halde sen kendi arzûlarını, kendi nefsini ilâh ittihaz etmiş (kabullenmiş) oluyorsun…”

“Zül celâli vel ikram” ismiyle Allah kahırdan mı lutfun zuhur ettiğini anlatmaktadır? O halde celâl nasıl tanımlanabilir?
“… Meclisten birisi, herhangi bir kalbin çekirdeği aşk ola, nebâtı (yemişi) celâl ve cemaldir (kahır ve lutufdur), buyruluyor. Burada celâlin mânâsı nedir? diye soruldu:
“Celâl, Hakk’ın kahrı, bütün şekillerin, varlıkların ve vücûdun mânen eriyip, Allâh’ın tecellî (görünüşü) ve zuhûr (meydana çıkışı) yâni kendi yüce varlığının bekãsı (ölümsüzlüğü) demektir.” …

“...  Semîha hanım:
Celâlimiz bizim nikãbımızdır (perdemizdir), onu keşfetmedikçe hiçbir göz dîdârımızın (sevgilinin, Allah’ın) nurlarını görmeye lâyık olmaz, buyruluyor.
(Ken’an Rifâî şöyle devam etti:)
“... Celâlden (kahırdan) maksat nedir? Seni cemâle (Allah’ın lutfuna, güzelliğine) kavuşturacak olan nurdur.”
Semîha Hanım:
O cemâlin kudreti, güzelliği tecellîsi, varlık yakıcı nûru... celâl, o cemâlin  nikãbı (perdesi) olmuş... onu keşfetmedikçe cemal  görünmüyor!
“Celâlden maksat, kudret, heybet, kahır ve azameti kibriyâdır.”
Sabîha Hanımefendi:
Celâl, uzaklaştırıcı bir tecellî değil midir?
“Senin demek istediğin gazaptır (öfkedir, hiddettir). Burada celâlden maksat, cemâlin heybetidir. Maamâfih (bununla birlikte) cemal tecellîsi ve lutf u ihsan (bağış) sûretinde de celâl yâni gazap olabilir. Şöyle ki: Bir gün adamın biri, Hazreti Pîr’e kamçı ile vuruyordu. Kendileri de vuranın elini öpüyorlardı. Bu hâli gören bir kimse, Hazreti Pîr’den işin hikmetini sordu. Buyurdular ki: Biz onun elini öperek ondan kaçıyoruz. O ise bizi kamçılayarak bizden uzaklaşıyor.
İşte iki türlü uzaklaşma, iki türlü itiş...”


Yılan sokması hikâyesi celâl sıfatını nasıl açıklar? 

“…Adamın biri yolda bir yılan görmüş ve yanına giderek tutmak istemiş. Yılan da onu sokmuş. Onun üzerine şeyhine: Sen bana herşeyin Hak olduğunu söylemiştin. Halbuki işte yılan beni soktu... diye şekvâda (şikâyette) bulunmuş. Bunun üzerine şeyhi: Evet Hak’tır. Fakat celâl libâsı (kahır elbisesi) giymiştir.  Onun için tutmayacak, yanına yaklaşmayacaktın. Zîra vazîfesi sokmaktır, demiştir.
Evet insanın kendi esmâsından (isminden) olmayan kimselerle bağdaşamaması anlaşamaması tabiîdir. Zîra bir zıt isim diğer zıt isimle muhârebe (savaş) hâlindedir. Zeytinyağı ile su karışır mı? Halbuki esâsa gelince, zeytinyağının da aslı sudur... Ancak taayyün âleminde yâni bu yaratılış dünyâsı içinde bağdaşamazlar. Zîra aralarında isim ayrılığı vardır.
İnsanların, aralarında velev azçok bir cinsiyet bir benzerlik damarı olan kimseler ile anlaşmaları kolay olur. Fakat anlaşamadığın kimselere de saygı göstermeye mecbursun. Daha ileri düşünürsen seversin de. 
Görmüyor musun, sarhoş çamurda yatıyor da kendini kaba döşekte zannediyor. Yüzünü köpek kirletiyor da, gülsuyu zannediyor. Neden? Çünkü sarhoş. Yâni kendinden geçmiş. “Ben beni terkeyledim gördüm ki ağyar (Hakk’tan gayrı) kalmamış,” sırrı zuhûra gelmiş. Fakat mâdem ki taayyün âlemindesin, dünyâdasın, ayıksın sokucu olan yılanın yanından kaç! …”

Aşk ehli için celâlde de cemâl tadı mevcuttur demekle ne kastedilmektedir?  

“…Kış, yâni celâl (kahır) dediğimiz bu mevsim, bir sınıf halk için yâni servet ve kudret sâhibi zümre için bir nevi (çeşit) eğlence ve zevk zamânıdır...
…fakirler için sefâlet, yokluk ve ölüm mevsimidir. Neden?  Çünkü bunların o celâle karşı korunacak iktidarları (gücü kuvveti) yoktur...
...serveti aşkı olan kimseler için de celâl, aynen böyledir. Celâl onlara bir nevi zevki diğer olur. Aşktan yoksul, fakir halliler için ise ölüm ve helâk olur, dehşet ve ıztırap olur.
Halbuki aşk ganîsine (aşkı çok olana) celâlden korku yoktur. Nasıl ki Bâyezîdi Bistâmî: “Allah’ım benimle olunca, cehennemde de olsam, cennet zevkini duyarım!” buyuyur...
...İşte kahır ve lutfun ikisine de aynı zamanda mazhar (zuhur yeri) olan bir numûne (örnek)… Yâni kışta da yazda da aynı tarâveti (tazeliği) muhâfaza eden (koruyan)  bir güzellik! …

...Yâ Rabbi! Sen cehenneminde azab edeceğim, diyorsun. Senin olmadığın yeri göster ki cehennemini göreyim diyen şair ne güzel söylemiş…”


Nefsin terbiyesi...
Riyâzat ve aşk arasında nasıl bir bağ mevcuttur?

“…Bir Hak yolu yolcusunun yaptığı birçok riyâzatlar ve mücâhedeler  ateş değil de nedir?  Nefse göre bunlar yakıcı şeylerdir. Meselâ bir sarhoşu rakısından menetmek (uzaklaştırmak, yasaklamak), bir tiryâki için içtiği bir paket sigarayı yarıya indirmek bile ne müşküldür. Duman için edilen riyâzat bile ateştir. Kezâ, nefsi zevk aldığı herhangi bir şeyden meneylemek de ateş tesîri yapar. Fakat nefs bu ateşten sakınmayınca nûru bulamaz. 
Aşk ehline gelince, zâhir ehli (dünyâ ehli) için ateş olan aşk, bunlar için nurdur. İbrâhim’i ateşe attılar. Fakat bu ateş ona gülistan (gülbahçesi) oldu. Halbuki aynı nur başkası için ateştir.
Âşıka ateş, hicrandır (ayrılıktır), cemalden  uzaklıktır…”

İbâdet…
Aşkla yapılan ibâdet ne demektir? 

“…Aşk her şeyin, zikrin ve ibâdetin de fevkindedir (üstündedir). İbâdet de aşksız olursa bir işe yaramaz, cemâli  görerek aşkla yapılan ibâdetle, Allah’ın emri diye yapılan ibâdet arasında ne azim (büyük) fark vardır…” 

... Doktor Ziyâ Cemal Bey:
Kendilerini ibâdet ve tâate tahsis edenler aşk erbâbı mıdır?
“Onlar da aşk erbâbıdır. Amma aşkın teferruâtına (ayrıntısına) âşıktırlar. Yâni ya cenneti arzu ettiklerinden veyâhut da cehennemden korktuklarından korku veya ümit üzerine Hakk’a ibâdet edenlerdir ki, bunda yine nefsin parmağı vardır. 
İşte aşk erbâbı ile zevk erbâbının farkı, birinin Allâh’ın cemâlini istemesi diğerinin ise Hakk’ın sıfatları ile iktifâ etmesidir (yetinmesidir). Şeker şeker demek ve onu sâde görmekle iktifâ edenler ile şekeri yiyerek tadını anlayanların arasındaki fark gibi... Yâni sûretle (şekille) mânâ gibi ve bayraktaki aslan ile hakîkî aslan gibi...” ...”  

Vahdet...
Âşıklık laubalilik getirir mi? 

“…vuslata erenler (kavuşabilenler) ve Allâh’a yakın olanlar ile, zâhirde o huzûra alışkanlık hâsıl ederek lâubâlîleşen ve evvelki parlak tecellîleri (görünüşleri) sükûna eren  kimseler arasında fark vardır. Vuslat erbâbındaki sükûnet ve hal, cânânın (sevgilinin) yakınlığının ve zuhûrunun şiddetindendir, yoksa lâubâlîlik îcâbı değildir…”      

Sorumluluk, cüz’î irâde...
Aşk ilâhî bir lûtuf ise, kişiden beklenen nedir?

“...O aşkın hil’ati (kıymetli kaftanı elbisesi) senin üstünde olduğu müddetçe bu hil’atin şekliyle  şekillenmek hâliyle hallenmek lâzım gelecekti. Eğer sen o şekli iktisap etmez (kazanmaz) o şûle (ışık) ile pişmezsen kabahat sâhibin değil ki...
Gün olup cünûn (coşkunluk) devri geçerek o hil’at senden alınınca, altında pişmemiş olan kimsenin dilinden: “Kül olunca yanmaz olur nârı sûzânım (yakan ateşim) benim...” sırrının zuhûru tabiîdir...” 
(Öğrenci soruyor:)
Bu aşk hil’atinin alınması bir suç karşılığı mı vâki olur (ortaya çıkar)?
“Hayır. Bu, muvakkat (geçici) bir imtiyazdır (ayrıcalıktır) ve senin içinde yanıp nefsânî ve hayvânî vasıflarını yok etmen için verilir. Zamânı taman olunca tabiî ki alınır.
Bir de bâzısına bu hil’at sırf ihsan (bağış) olarak giydirilir. Meselâ Celâl Hoca gibi, Rifâî evlâdı olduktan sonra cezbe (çekiliş) verildiği halde tahammül edemeyip (dayanamayıp): Alın bu hâli benden... kitaplarım iki parmak toz tuttu, okuyamaz oldum! diye, daha bu aşk hil’ati alınmadan, alınması için: Alın, alın! diye şikâyet edenler de olur.
Halbulki yalvarmaya hâcet (gerek) yoktu. Zîra  nasıl olsa alınacaktı...
...Herkese aşk verilir mi? Sana verilmiş olduğu halde kadrini (kıymetini) bilmemişsen kime ne ? Kıymetini  takdir et de pişmeye bak!…
Bunun için ihsan sâhibine serzeniş (şikâyet) ve sitem doğru değil ki… kendi gayret ve kãbiliyetine küssün.
   Maamâfih (bununla birlikte) o tecellî içinde pişme yolunda bir yanma hâdisesi başlamış ise ağır ağır da olsa içten içe yanmakta devam ederek bu ateş gittikçe ilerleyip nihâyet sâhibini temizler.
Aşk ihsan olunan kimselere onun kadrini bilmemek ayıptır, hattâ yazıktır. 
Bu ihsandan maksat ne idi? Mâşuktan (sevgiliden) başka bir şey görmemek, zamânı gelip o hil’at kalktığı vakit de hep aynı şeyi görmek yâni her fiili her hareketi Allah’tan bilmekti.
Aşk hâlinin cünûnu ve zevki üzerinde iken ne para, ne mevki, hattâ ne evlât gözünde oluyor. Kibirlerden, kinlerden, yalanlardan, hîlelerden eser  kalmıyor. İşte o hil’at alındığı vakit de böyle olman lâzım gelir. O zaman niçin değişiyor, beşeriyet (insanlık) hâliyle baş başa bırakılınca aynı hâli muhâfaza edemiyorsun? Halbuki aşkın verdiği irfan sende görülmek isteniyor...”

İstîdat, nasip...
Aşkın ortaya çıkışı ve gelişim göstermesi zamâna bağlıdır denebilir mi? Aşka istîdatlı oluşun önemi nedir?
“…Aşkın tezâhür (meydana çıkma) ve tekâmülü (gelişimi) zamanla kayıtlı değildir. Yalnız, kãbiliyetlerin gelişmesi nisbetinde kendisini gösterir. Âdem’le Havvâ’da aşk nasıl zuhur etmişse, el’an (her an) bu budur. Yalnız sûret ve şekil başka... Öyle ki senin ana karnındaki hâlin ile rüşte erinceye kadar geçtiğin ve daha sonra geçmekte olduğun yolları düşün... Bunların hepsi bir midir? İlim, meyil, muhabbet tâ aşka gelinceye kadar birer mertebedir. Ana karnından bu zamâna kadar geçirdiğin hayat safhalarını dikkate alırsan, aşkın da kãbiliyet ve istîdâda göre tezâhür, cilve, şekil ve sûretlerini anlayabilirsin... 

… Maamâfih Hak yolunda bulunanların ve Hak âşıklarının bir kısmı... gösterdiği irfânı söz ile dile getirmeye muktedir (gücü yetiyor) olmasalar bile anlayıp zevk duymaktan uzak değillerdir. Yâhut bu türlü bir anlayışları olmasa dahi, sadâkat, hizmet, kulluk vesâire gibi meziyetleri vardır. Herkesin bir seviyede olması mümkün bulunmadığına göre, bir yüksüğün alabileceği su ile bir bardak, bir sürâhinin, bir havuz ve gölün ve nihâyet bir denizin aldığı suyun aynı hacimde olması beklenemez.
Hâsılı aşk başka, meşk başkadır. Biri güneşin kendisi, diğeri ise idâre kandilidir! ...                        

Her âşık sâdıktır. Lâkin her sâdık kimse âşık değildir. Her nebî velîdir. Fakat her velîde nebîlik yoktur...”        

Akıl…
Akıl kıymetli olsa dahi, aşktan yoksunluk hâlinde bir işe yarar mı?
Örneğin deveci ve dilenci hikâyesine ait aşağıdaki sorularımızı yanıtladığımızda konuya ilişkin nasıl bir fikre sâhip olabiliriz?
a) Belki yük taşıyan devecinin, dilenci kadar aklı yoktur ama, hiç olmazsa kendiyle de rızkıyla da barışık, mutlu, huzurlu bir hayat sürmektedir. Neden?  
Kanaatkâr olmak, tevekkül olmak onu hangi noktalara taşımış olabilir?
 b) Öte yandan, dilenci acaba hangi hatâsından dolayı kendini nasipsizliğe mahkum etmiştir?  
Allah aşkıyla hayatı, olayları değerlendirmek varken, niçin kahırları kahır olarak değerlendirip kendiyle de, kaderiyle de, Allah’la da barışık değildir?
Böylesi bir barışkınlık onu kanaatkâr etmiyecek midir? 
Üstelik dilenmenin, hakksız emeksiz para kazanmak olduğu düşünüldüğünde hangi kanaatten, hangi tevekkülden, hangi aşkın uğruna insan olma gayreti içinde bulunmaktan bahsedilebilinir? 
c) Sonuç itîbâriyle hikâye incelendiğinde niçin akılsız deveci kıymetlidir?

“… Mesnevîi Şerif hikâyesidir: Adamın biri, devesine bir çuval un yüklemiş. Fakat denk gelmesi için devenin bir tarafına da kum koymuş arkadan da yalın ayak başı kabak biri geliyormuş. Deveciye: Efendi, bu devenin üstünde ne var? diye sormuş. Deveci: Bir tarafında un, öteki tarafında kum var! demiş. Pejmurde kıyâfetli adam: Unu anladık, fakat kum ne olacak? diye tekrar sorunca: Deveci denk gelmesi için... cevâbını vermiş. Bu karşılığa hayret eden adam:  Onun yarısını bir çuvala yarısını da ötekine koysaydın olmaz mıydı? diye sormuş. Bu tavsiyeye hayran olan deveci: Kuzum bu akılla sen nesin? Elbet varlık dirlik sâhibi büyük bir adamsın... deyince yolcu cevâben: Yanıldın, pek fakir bir adamım, kapı kapı dolaşır dilenirim... demiş. Deveci hayretle: Bu akılla dileniyorsun? Öyle ise çekil yanımdan… uğursuzluğun bana da dokunmasın uzak ol benden! demiş.
Kazancın, yalnız akıl ve ilimle olmadığına bu hikâye güzel bir misaldir. Evet, kazanç yalnız akıl işi olsaydı, bu adamın hiç değilse, o akılsız deveci kadar bir varlığı olması îcap ederdi...”

Hizmet...
Aşkın tevhîd noktasına tırmanışta akla sunduğu hizmet nasıl izah edilebilir? 
(Öğrenci:)
“…Ken’an Rifâî .... “aşkı olmayanın huzur ve safası da olmaz, safa bulmuş insan bütün mevcudatta Hakkı gören insandır” der.
İnsanı ferdî ve fâni varlığından kurtararak, beşeriyete (insanlığa) ve kemâle (olgunluğa) doğru yükselten aşk, onca,  “akıl gözünün dürbünüdür, ileriyi gören bir  adesedir (dürbündür), aşkla kuvvetlenmiş bir göz için varılamayan hiçbir güzellik yoktur…”

Tevhide götürücülük...
Hakk’ın cemâli nasıl görülür?  

“…Cemâli gören, aşkın nûrudur, aklın nûru değil. …”

“... Aşkın nûru ne demektir? Aşkın nûru ilâhî tecellî demektir. Akıl, ancak aşk nûriyle Allâh’ın cemâlini görebilir. Vakıâ maaş aklından da nur vardır. Ama o, bütünü görmeye muktedir (güç sâhibi) değildir. Bu yüzden de onu, aşk nûru görür ki bu da Sübhân’ın (Allah’ın) tecellîsidir. İşte bu aşk nûru maaş aklına göz olursa o vakit “çeşmi tîz” parlak görücü olur...”

Sınırların ötesine taşıyış, coşkunlukla ilerleyiş...
Akıl, aslını arayıcılıktan uzaklaşırsa,  kendini, kendi sınırları içinden ifâde etmeye mahkûm kalır. Ulaştığı her noktada ben yaptım der ve yaptıranı asla görmez, algılayamaz.  
Böylesi bir durumun ötesine, insanoğlu ancak kendi benliğini Hakk’ın varlığında eritecek olan aşkıyla mı geçebilir? 

Sâmiha Hanım:
“…  Mesnevîi Şerif’te, akıl ve aşk hakkında çok hoş bir beyit var. Buyruluyor ki:  Ruh deryâsına atılmakta ve hakîkat âleminde sefer eylemekte  yüzücülüğüne güvenme. Akıl ile yol almak, yâni ümîdi aklın fetvâlarına bağlamak hiç mi hiçtir. Bu yolda Nûh’un gemisine girmekten gayri çâre yoktur...
(Ken’an Rifâî:)
“…nice akıl sâhipleri, eserden eser sâhibine sebepten sebebi yaratana varmak isterler. Sâdece dünya işlerine eren o küçücük akılları ile: Biz Allâh’ı buluruz, derler ve tabiî ki ne bilirler ne bulurlar. 
Halbuki aslını arayan akıl, Cebrâil’in Hazreti Meryem’e nefhettiği (üflediği) ilâhî sır, ilâhî emânettir ki, buna izâfî ruh denir. İşte bu cezbe (çekim) bu aşk olmayınca hiçbir şey anlaşılamaz. Hakîkat, ancak bu cezbe içinde kendini gösterir. Yoksa cüz’î akıl ile hakîkati anlamak mümkün olamaz.
İbrâhim Hakkı Hazretleri’nin buyurduğu gibi,
“Lâ ilâhe tîgın al ağyârı dilden kat’ kıl
Hoş hırâm eyle cihânı pâki illallâha sen”
Cüz’î akıl erbâbının söyledikleri hep zandan (zannetmekten) ibârettir. Zan ise mahlûktur, yâni yaratılmıştır. Onun için Hazreti Ali: “Akıl mahlûktur, yaratılmıştır, onun tasavvur ettiği ne varsa tabiî ki o da mahlûktur, o da yaratılmıştır,” buyurur.
Hâsılı kelâm, Nûh’un gemisinden maksat, kâmil insanın nefh ettiği bu cezbe, bu izâfî ruhtur. O hâsıl olmadıktan sonra, insanın kendi cüz’î aklı ile ruh deryâsına ve hakîkat âlemine sefer kılmasına imkân yoktur. Bu yolda emniyet ve aman yâni kurtuluş, o aşk ve cezbe gemisine sığınmaktan ibârettir…”

Cezbe hâli...
Cezbe hâline  ilâhî çekilişe  yenik düşen, dünyâ ve âhiret dengesi konusunda tehlikelere sürüklenebilir mi?
Cezbe hâlinden istifâde etmek mümkün müdür? 

(Öğrencileri diyor ki:)
“…Beşerî mefhumlar (kavramlar), daima bir meçhulün (bilinmeyenin) bir malûma (bilinene) teşbihi (benzetilmesi) ile hasıl olan tedaî (çağrışım) zincirlemeleridir. Mistik adam, umumî mefhumlar (genel kavramlar) silsilesinden hiçbir cüze (parçaya) benzetilemeyecek bir suret gördüyse, müsbet denilenin de, menfî denilenin de ötesine geçti, hayır ve şer sıfatlarının çehre değiştirdiğini, elele verdiğini, tek vücut olarak cevelân ettiğini (dolaştığını)  müşahede etti ise bu tabloyu nakletmeğe elbette ki muktedir (gücü yetici) değildir. Cezbe (çekiliş), tehlikeli bir yoldur. Ayak basanların çoğu geri dönmez, geri dönenlerin çoğu hakikatte geri dönmüş değildir, benliklerinin sıklet merkezi (ağırlık merkezi) meçhul bir mıntıkada unutulmuştur, ne ileri, ne geri artık yol bulamayarak bocalamada kalırlar. Cezbenin çok az muzaffer (başarılı) gazileri olur. Bu mertebeye erişenlerin, ne şekilde olursa olsun, sazla, sözle, ilimle, amelle, insanlığa söyleyecek bir çift sözleri vardır. Cemiyet bünyesine çeki düzen veren büyük pederşahlar (baba hakim aileler), din müessisleri (kurucuları), san’atkârlar, hattâ ilme yeni istikametler açan büyük kâşifler bu muzaffer  gaziler zümresindendir…
... Eski Şark (doğu), cezbeyi dinî zaviyeden (açıdan) mütalâa etti (değerlendirdi) ve cezbe yolunun gayesini tahakkuk ettirmiş (gerçekleştirmiş)  bulunan Mevlânâ ve emsâli (benzeri) dâhîleri, cihangirlerden (fetih sâhiplerinden) üstün tuttuğu gibi aynı yolun kazazedelerini de hor görmedi: Eski Şark’ın  nazarında olanlar, takatlarının yetmeyeceği büyük bir maksada hamle ederken çarpılıp sakatlananlar oldu…”

Âşıklık öğrenilebilir mi veya öğretilebilir mi?

“…idrak seviyeleri daha üst mertebelerin (mevkilerin) hâlinden anlamayan çocuk ruhlu kimselere, oyalayıcı hikâyeler tarzında sözler söylersen dinletebilirsin. Bu arada da mânâya âit bâzı şeyler öğretebilirsen ne âlâ. Fakat sırf mânâdan bahsedecek olsan tahammül edemez, kaçarlar. 
Aşk, Cenâbı  Hakk’ın lutfudur, nasip iledir. Her yiğidin kârı değildir. İşte bu gibi kimseler ak sakallı da olsalar, başlarına babadan kalma bir taç da giyseler, aslı bırakıp teferruat (ayrıntı) ile uğraştıkları için çocuk mesâbesindedirler (konumundadırlar)…”

Aşk, âşıkta nasıl bir görünüş bulmaktadır?

“…Aşk ile giden, orada her şeyi kendine zevk edecek, akrebini, yılanını her şeyini sevecektir. Amma bu hal kendinden gelmeli... İllâ da yapayım, demekle olmaz... 

… Kendi hakkında istediğin hayrı, güzelliği, gönül zevkini, aşkı ve nûru başkaları için de iste ki tam âşık olasın...”    
Sâmiha Hanım:
Kalp kandili uyanırsa onun nurları insanın duygularından ve hâlinden de zuhur eder, diye bir söz gördüm.
“Tabiî değil mi ya... Meselâ bir havuzun suyu temiz, berrak olursa, musluklarından akan su da saf olur. Çamurlu olursa, akan su da çamurlu olur… Bir aynayı da yere atsan, yüz parça olur, yüz parçasından da aynı şey görünür... ”

Mârifet olarak, hizmet olarak aşkın hayata yansımasıyla ne kastedilmektedir? 

“...Bir odunun sobada parlak alevlerle çatır çatır yanması zevkli ise de o çatırdı ile o halde kalacak olsa ondan matlup (istenilen) hasıl olmaz, yani oda ısınmaz. Halbuki ondan istifade lâzımdır. Bunun gibi sen de yanlız kendin için değil, âlem için olmalısın. Odunun gürültü patırdıdan sonra kor hâline gelmesi nasıl lâtif ise, âşıkın da iptidaî (ilkel) hâlinden geçerek sükûna ermesi ve kendini beşeriyetin (insanlığın) emrine vermesi zevk ve gayedir...”

Aşktan nasıl istifâde edilebilir?

“...Aşk zehirinden daha güzel ve daha leziz hiçbir şerbet içmedim. Aşk hastalığından daha hoş bir sağlık bulmadım.
Hastalık… dedim. Çünkü aşk, dünya işlerini idâre eden aklı, cismin arzûlarını ve hayvânî rûhu mahveder, hasta eyler de onun için hastalık diyorum. 
Nice seneler, nice günler ve aylar, bu aşkın bir ânına nisbet, bir saat gibidir.
Aşk ateşinin mâdeni lâmekândadır (mekânsızlıktadır). Yedi cehennem bu aşk ateşinin bir kıvılcımıdır. Var seyret ne imiş kendisi! Bütün güzelliklerin ve lezzetler harmanının sâhibi olan kâmil insan (olgun insan), ormanda arslan nasıl gezinirse, öylece gönüllerde ve düşüncelerde dolaşır...

…aşkı benlik yakıcı bir hil’ata (değerli kaftana, elbiseye) benzetmiştik. O hil’atin sâlike (Hak yolu öğrencisine) ihsan olması ise onda mevcut olan bütün nefsânî sıfatları yakması içindir. Nasıl olsa bir gün gelecek bu hil’at o kimsenin üstünden kaldırılacaktır. İşte o zaman içinden ham olarak değil, pişmiş ve kâmil olarak çıkabilsin...
…aşkı olmayanın safâsı da olmaz… Yâni safâ demek, safvet (saflık, temizlik) bulmuş olmak demektir. Hakîkat ehli indinde safâ, yüksek bir mertebedir. Bu, bütün mevcûdatta (yaratılmışta) Hakk’ı gördüğün vakit hâsıl olur. Çünkü bütün mevcûdatta Hakk’ın bir ismine mazhar (zuhur yeri) olmamış bir şey yoktur. Hazreti Ebû Bekir: “Hiçbir şey görmedim ki onda Hakk’ı görmeyeyim” diyor. Eğer Hak’tan ârî (başka) bir şey görürsen o bâtıldır (boştur)...

Aşk demek, başka sevgiyi, Allâh’ın sevgisine üstün tutmamaktır.
Aşk hangi vücutta karar ederse, orada Hak’tan gayri ne varsa yakar, yıkar. Onun için aşk yoluna, kanlı yol denir…

 … O aşk şûlesi senden çekildiği zaman, altından, onu sana verenin boyasına boyanmış, o aşkı hal etmiş ve seni aşk kesilmiş bulmak gerek. Bu dereceden sonra ise, senden aşkın kendisi zuhur eder. Çünkü artık sen aşk oldun demektir. Halbuki o cünûnun (coşkunluk), o ateşin seni sarması muvakkat (geçici) idi, bir an gibi idi, tâ ki yanıp kül olacak ve üstüne giydirilmiş olan bu hil’at (kaftan) senden alınınca aşk olacak ve yanarak, yalan, riyâ, kibir, kin, hîle, şirk ve benlik gibi nefsine müteallik (ilişkin) hiçbir kötülüğün kalmayacaktır…

İnsanlarda şehvet, hırs, benlik, kibir, garez, gazap, haset ve emsâli kötü ahlâklar bulundukça, insanın nefsini ıslâh eylemesi ve vücûdu memleketini refah ve adâletle idâre edip kullanması imkân dâhilinde değildir. Bu çeşit huyların pençesi altında bulunan insanlar için dünya bir mihnet (zahmet) hânesi olduğu gibi, âhiret de bir zulmet ve azap hânesidir... ”

Neml sûresi 34. âyetin izahı aşktan nasıl istifâde edilebileceğine mi işârettir? Bu istifâde kişiyi hangi noktalara taşıyabilir?

“... “…Mülûk yâni hükümdarlar bir şehre dâhil olduğu vakit, o şehrin eşrâfını (sakinleri) zelil (aşağlanmış) ve hakir (değersiz) kılar (Neml sûresi, 34. âyet)...” Bu âyeti kerîmenin bâtın (öz) mânâsı, aşk sultânı kalp memleketine dâhil olduğu vakit, o memleketin ileri gelenlerinden olan benlik gibi, gurur gibi, öğünme, kibir ve şehvet gibi nefsin büyüklerini ya öldürür veya kendine boyun eğdirir. Yâni o kalp evinde hükmünü yürütenleri, Resûlullah Efendimiz’in Beytullah’ta (Kâbe’de) putları kırdığı gibi kırar. 
İşte aşk çeşmesinden abdest alıp dört tekbir ile er kişi niyetine dedin mi o vakit senin bu mevhum (var sandığın) vücûdun gidip, yerine ilâhî bir vücut  gelir ki, işte bu vücûdun nazarında, kahır da lutuf da bir olur. Etlerini cımbız ile koparsalar, ateşle yaksalar, yâhut gülistan (gülbahçesi) içinde bulundursalar senin için hep birdir…”


Âşık ve mâşuğun aşkta yok olması derecesi vahdet demekse, Allah aşkını hâl edinmek bu noktaya ulaşmakta tek yol olarak kabul edilebilir mi?

“…Eğer vahdet nûru (birliğin nûru) tecellî ederse o kimse, cümlede Hakk’ı müşâhede eder (gözler). İşte edebin mânâsı da budur. Vahdet galebe edince âşıklık, mâşukluk, sizlik bizlik kalmaz. Âşık, mâşuk ve aşk bir olur...  

...Sevgiyi meyveye benzetirsek, yeşil kabuğu, dış kabuğu, iç kabuğu ve bir de zarı olduğunu görürüz. Eğer sen de cevizin yeşil kabuğunda isen, isteyebilirsin. Ama lübbe (kabuğun altındaki öze) ermişsen isteyemezsin. Çünkü gerçek âşıkta arzu kalmaz. Çünkü kendi kalmamıştır. Mâdemki âşık olmuştur, bu aşkın içinde sevilmek de mevcuttur. Zîra senin sevmekliğin aynı sevilmekliğindir. Eğer sen sevilmeseydin, sevemezdin... 

… Cenâbı Hak, âşıklardan tecellî etmiştir. Âşıkların çokluğu ona perde olmuştur. Eğer sen Hakk’ı görmek istersen benliğini ortadan kaldır. O vakit, yalnız onu görürsün. Çünkü aşkın sırlarından biri de budur ki ona ikilik sığmaz ve ayrılık gayrılık olmaz. Elektirikte bile piller birleşmedikçe şûle çıkmıyor...

…Öyle ya… âşık mâşûkun boyasiyle boyanıp kendi vücûdu katresini, mâşûkun deryâsına saldıktan sonra ve mevhum olan  (var sandığın) vücûdu (lâ) sını ifnâ (yok)  ederek İllâllah’ı bulduktan sonra elbet o da mâşuk olur.
Mâşuk, kesreti (çokluğu) kendini görmek için îcât eylemiştir. Sorarım sana, şu camda kendini görebilir misin? Muhakkak arkasına sır vurmak lâzımdır ki yüzünü görebilesin. O sır da işte vücuttur, beşeriyettir (insanlıktır), taayyündür (vücud bulmuşluk, şekle bürünmüşlüktür)... ”

İlâhî aşkı talep etmek demek, dünya nîmetlerinden soyutlanmak mı demektir? Yaratılmış her zerrede Hakk’ı görebilen için bu durum neyi ifâde eder?
“… Hâkim Rızâ Bey:
İnsan hiçbir şeyi sevmemeli...dedi.
“Niçin? Dünyâda sevilecek pek çok şey vardır. Fakat hakîkî aşk, bu sevilecek şeylerin her birinin üstündedir. Gerçek âşık, mâşukundan bir hitap bir dâvet duysa, bütün diğer sevilecek şeyleri bırakıp gidebilen kimsedir…

...Bu dünya, ona rağbet ve îtibar eden için mihnet evi (zorluk mekânı), lezzetlerini terkedenler için nîmet evidir. İbretle nazar edenler (bakanlar) için hikmet ve mânâsını idrak edenler için selâmet evidir. Ana rahmine nisbetle cennet misâli ve bekã (ölümsüzlük) âlemine nisbetle zulmet evidir.

…yaşamak ve hayat, mârifet ve aşk demektir.”…

Kenan Rifâî Büyükaksoy

Kaynak: http://kenanrifai-1.com/