30 Eylül 2013

Güvercinin kaderi gerdanlık olmuştur boynuna

kader kısa kesse bile iyi insanın sevgisini
o sevginin izleri sürer gider insanlarda
bir canın titreşimleri gibi

Ravigupta


Değişmez yazgımsa
Benim kaderim artık…

İlhami Çiçek


Yeniden dünyaya gelmek varsa eğer
Yaz Orhan Veli’ ye
Güzelinden bir kader !

Olmaz ki
Kader dediğin böyle de yazılmaz ki!

Necati Ünsal


İnsan
Kader
Yayını kurmuş telaşsız şaşmaz avcın

Cahit Zarifoğlu


İşte ben hep böyle bildiğin gibi:
Kaderi öpüp başıma komuşum,

Turgut Uyar


Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum
Herkesin derdinden pay isterken
Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden

Turgut Uyar


Göğsümde gezinen ağır el
Kal dedi.
Beklemek kaderidir incinin
Olmak kaderi
Kal çukurunda.

Bejan Matur


Sevgilinin kaşları eğdi kaderimizi
O günden bugüne dek düşmüş yaratıklarız.

Hafız


Garip. Ya da kader midir?
Tabiat bu şehri, kurşun rengine boyar.

Çelik Gülersoy


Saatlerin denizinde saniyelerin gemisiyle taşınırken
Kaderin sularına gömülüyor kederden düşler

Mehmet Baş


Duayla alay eder, onu küçümser misin
Dua nelere kâdir, nereden bileceksin
Gecenin okları hedefi şaşmaz ama
Zamanı vardır
Ulaşır yerine saati dolduğunda
Rabbim istemezse tutar okları
Kaderin hükmü varsa, açar yolları.

İmam Şâfiî


bir evde anne çay, baba ekmektir
ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış
bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir

Yağız Gönüler


sen kader ağacı değilsin – nedeni bu
tutkularına bırak kendini
bir soluk var yaşıyor uzak uzak
bu daha ölmemişsin demektir

Ece Ayhan


Doğuştanmış kadersizliğim
çocukluğumun
sıradan bir şubat ayının
soğuk çarşamba akşamında
annemin ağlamaklı çığlıklarına
kurban gittiğinde anlamalıydım

Lou Salome

Kalkıyor musun? Kalk, ama
Kaderinin sesini unutma, gönül gözünün yanına.

Birhan Keskin


Yola heves et önce kaderini sal yola
ve gittiğin yeri unutmadan yolculuğu
sakın anlatma, hâl böyle: çok yol alan
menzili unutmalı! Adını da alma yanına
gözlerini de, ama geride de bırakma onları,
unut, yalnızca yürektir göze alan her şeyi,
sen kalabalıksın de onlara seni götüremem,
ve yolu asla onu bilen birine sorma
yitirirsin yanlışını, kaderini yitirir gibi,
kaderini gölgeye bırakanı yol duyar,
yola heves edeni ayrılıklar uğurlar!

Haydar Ergülen


Sus artık. İzle son kez
Yıkılışını umutlarının. Vermemiş bize kader
Bir armağan ölümden başka. Küçümseme kendini artık,
Doğayı, her kötülüğün ardında gizli o acımasız gücü,
Ve bir de her şeyin sonsuz bomboşluğunu.

Giacomo Leopardi

Ardıç ağaçları… Bana da bir kuş, kaderinizden
Yoksa yapraklarınızdan bir musalla taşı…

Şükrü Erbaş


Yazılan gelir başa
alınyazısı kader
bir gezinme olacaktır
bir dağa tırmanma olacaktır
kişi sonunda ancak kendini yaşar!

Salih Mirzabeyoğlu


Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.

Yahya Kemal Beyatlı


Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lakin vatandan ayrılışın ıztırabı zor.

Yahya Kemal Beyatlı


Korkarım bu şiir planladığın gibi bitmeyecek Memet.
Korkarım kader diye bir şey var rastlantıyla Yazılan
İstemesem de kader diye bir şey var

Mehmet Yaşın


Vakt olup da ahkâm-ı kadrini senden ilelebed
tefrîk ettiği zaman tahattur et!
Bu kalb-i nevmidi kader nefy ve seneler mürûru
mahv eylediği zaman!
Hazin aşkımı düşün, o ulvî vedâ’yı yâda getir!
İnsan sevdiği zaman hicrânın ve zamanın hükmü yoktur.
Kalbim hareket ettiği kadar sana diyeceği işte
budur: tahattur et!

Alfred de Musset

Kaderin elinde boynum kıldan ince
Tüysüz kuşa dönerim ecel gelince
Yine de toprağımdan desti yapın siz
Dirilirim içine şarap dökülünce

Ömer Hayyam


Kader , beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!….

Necip Fazıl Kısakürek


Öpüşümüz gizli olmalı
Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli

Cahit Zarifoğlu


Vermediler bize geçit iyilik mahallesinde
Beğenmiyorsan eğer sen değiştir kaderi

Hâfız


Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;

William Shakespeare


ve kadere küsmüştü o, bir kere
sevgiyi öldürdü diye…

Ahmet Muhip Dıranas


bunların hepsi, ey Kader, gel gör ki, bunların hepsi,
kıyılarımızı döven bu dağ gibi varlık dalgaları,
bir damla ölümün yanında ne ki?

Cahit Koytak


bıçağımı taşıyan elde kader çizgim de gizli!
bitiyor
sancıda safları sıklaştıran o garip haz bitiyor
bir kez olsun samimi bak
bak! gecenin eteklerine eşkiya ayrılıklar siniyor!

Küçük İskender


Hâyır, hâyır yalan bütün bunlar!
Artık ne kadere inanıyorum, ne fala.

Bekir Sıtkı Erdoğan


Faili meçhul cinayetlere adım yazılıydı
Kader ve baht kelam ve kalem,
Bizden yana değildi hiçbir tarih

Dündar Sansur


Herkesin ama herkesin
İnce örülü bir kaderi ve giydiği kazaklara
Bile sinmiş bir kederi var!

Hüseyin Atlansoy


ey göğe sürülmüş alınyazım, karakaderim
mutluluk
çıkıp gelsen sana korkak diyeceğim

Faris Kuseyri


Hayın kaderin fırtınaları altında
Soldu güller açan taç yaprağım da
Yaşıyorum hüzünlü ve yalnız
Ve gelir mi sonum diye bekliyorum.

A .S. Puşkin


Kaderim kaderleri demişim güzelim
Sen olmasan ben böyle değildim
Böyle uysal ve kırılmış değildi şiirlerim
Bir yangın sonu yorgunluğu yakıyor avuçlarımı
Yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek

Hasan Hüseyin Korkmazgil


kaderde senden ayrı düşmekte varmış
doğrusu bunu hiç düşünmemiştim

Ümit Yaşar Oğuzcan


Büyüklüğündür bitiremeyişin,
Hiç başlayamayışınsa kaderin.

Goethe


almışken seni kaderinden, kıyasıya bağlamışken kendime
asıl sen tutsak etmişsin beni
dünyaya kapalı kapıların ardındaki
içi boş sessizliğine

Murathan Mungan


Gelmez zannederek bu koşmanın sonu
Yaşadı bu oyunu kaderince

Sabahattin Kudret Aksal


Bir an gülümseyen talih, değişen kader
Ömrümde bir tek o sonbahar.
Ömrüm oldukça anacağım,
Bir rüya görür gibi geçtiğimiz sokaklar.

Ziya Osman Saba


O şiiri aradım
Ben aradıkça o düştü ardıma
Kuyruğunun peşinde bir köpek gibi
Ha yakaladım ha yakalayacağım diyerek
Döndüm durmadım
Âr ettim bana has bir kader vehminin musavviri olmaktan

Kitabın Ortası


Eşyaların ve saatlerin güzel ruhu adına
Anlattıkça inandığım bir kader yazdım

Süleyman Unutmaz


Bir top çizer havada, uzunca bir eğri
Ayağına, belki kader, geçmiş gün, bir kadının
Düşer bir karanfil.. (neyse kısa keselim)

Behçet Necatigil


“Değil mi;
Biri
yetmez miydi
kaderimi yazmaya?
Yalnız olan ben
etmedim feryat!

Ahmed Şamlu


Bütün ışıkları yanıyor üzüntümün
Gitmek istemezken gittiğim o yer
Güneşin yok saydığı çelimsiz günler,
Bir anlık öfkeye verdiler beni;
Dünya zemin kat, yüksek kader…

İbrahim Tenekeci


Evden kaçabilirsin artık çocuk,
ama kaderden asla!
Babam
Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan
Kader neydi sanki o zaman,
Masada açık unutulmuş
Turuncu kulaklı bir makastan başka.

Didem Madak


köpürttün akıl atını kapaklandın
hükmünde âdil olan yalnız o’dur
çünkü “kadim kabarık bir öyküdür alınyazısı”
ve her şey kaza ve kader mühründe kazılı

Arif Ay


bu benim kaderim değil kabulümdür
kendini bana süren merheme çareyim

Veysi Erdoğan


Biz bize yaşıyorduk kendi kaderimizi
Bütün yaratıklardan habersiz.
Ve yuvada bekleşen sabırsız, küçük
Serçeler gibiydik ikimiz.

Yavuz Bülent Bakiler


Ah! ihtiyattan doğan sakıncalar!
Keşke tedbirim koruyabilse beni

Kaza ve kaderin hükmünden

Muhyittin İbn-i Arabi


Kaderini değiştiren kişi derler,
değil, ta kendisidir kaderin. Onu tanıyabilirsen
tanırsın kendini de. -Ve az daha yürürsen
deniz görünür yukarıdan.-

Mehmet Yaşın


Hatırla, gün gelip beni kader
Sonsuza dek senden ayırınca,
Üzüntü, sürgün ve seneler
Bu çaresiz kalbi soldurunca;
Düşün son elvedayı, hazin aşkımı düşün!

Alfred De Musset


Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini
Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata
Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla
Buna kader deme sakın

Küçük İskender

Vurulduk Ceylan gibi…

Herkes kendi kaderiyle baş başa kaldı diye oldu bunlar, vurulduk bir başına.
Vurulduk çaresiz.

Sıtkı Caney


Çorak tepeler arasında kederlenip ,
Acı yaşlar dökerek ,
Kaderlerine yandılar.

Antanas Baranauskas


Kaderin sunduğu ne olursa olsun bir kadına;
Çoğu erkek, bir köleymiş gibi bakar ona.
İzin vermeyin, tatlı dilin sizi aldatmasına;
Yutuvermeyin yalanlarını bir anda! Bırakın, şakısınlar;
Çünkü nazik erkekler benzerler beyaz kuzgunlara!

Anna Bijns


Ah hanginize baksam bir bahçe dağınıklığı
Geçsem içinizden geçsem
Kaderimdeki faytonun ağır aksaklığı

Gonca Özmen


Olmasaydın kaderin sayfalarında
Var ederdim ey sevgilim

Nizar Kabbani


neyleyim ki
kaderime sayıp dilime perçin
ayağıma pranga vurdum

abdurrahman adıyan


Günlerdir karanlık deliklerde
Yanıp sönüyordu gözleri.
Sevinç değil ki paylaşılsın
Kendi kendinindi kaderi.

Cahit Külebi


Bizim köyün meteliksiz Memiş’i
Yoksulluktan yiyemezdi yemişi
Kader ile ters giderdi her işi
Adamcağız çekti çekti ölmedi

Âşık Baba Karakılçık


Diz çök zorlu kader, önümde diz çök!
Heyben hayat dolu, deste ve yumak.
Sen bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, ebedî olmak.

Necip Fazıl Kısakürek


kadere inansaydım
sana inanırdım
Düşürmem sigaramın ucundaki külü ben

Arkadaş Z. Özger


Ateşidir arzu, yaşamın
Ve ruhudur zaferin,
Yaşamı arzularsa ruhlar
Kaçınılmazdır cevap vermesi kaderin!

Ebu’l Kâsım Eş-Şâbbî


kaderimiz Stêr’im sadece şu oldu; sessizlik

Mehmed Uzun


Ve batıda yanmaya başlayınca kaderin ateşi
Ve yürek bitkin bir hale düşünce
Ve haykırınca deniz misali
Bütün gece dalgaların benim için yaptığı gibi
Ömür boyu ağlamak beyhude…

Arthur Symons


hiç bir aşk çıraklık dönemini tamamlayamıyor nedense
aşkın kaderi bu olsa gerek.

köksal özyürek


derler ki imlası kırık kaderin
içinden geçermiş ferhatın kahrı
ya ben sana nasıl gelirim şirin

Cafer Turaç


Ben de senin gibiyim, hiç aldatmadım,
ama sonra kaderle başbaşa kaldım,
meşenin altında bir yatak hazırladım,
gel, her şey herkese anlatılmıyor.

Ahmet Güntan


Çok çabuk çekildin hayatımdan
Kaderle el eleydin,
Bense kederle sarhoş…
Yarım kalmıştı hikayemiz
Göçmen kuşları gibi gelip geçtin bu şehirden

Abdulhak Hamit Tarhan


aşktı, ‘kaderim ol’ derdik, olurdu
aşktı, en çok ona dua ederdik
aşktı, yokluğunda kendimize küserdik
aşktı, ‘sebebim ol’du, olmadı
sanki tanrı kabilemizi sınadı
aşktan da kaldık hayatta ölümden de
kaldık ve ‘var’ımız yoğumuz oldu
daha çok ‘var’ olacakmışız meğer
daha çoğumuz ‘yoğ’umuz oluncaya dek

Haydar Ergülen


Ve kaderin yatağında buz tutmuş gibi hissederiz

Léo Ferré


bir elime kaderi alıp
bir elime koysam yüreğimi
ne yazık ortada kalır,
ağmaz bir yana terazi

Akide Ufuk Türkelli


Çok görmüşlüğüm var böylelerini,
Omuzlarına ağır gelir kader;
Kararsız, rüzgârda yaprak misali;
Gözleri kısık lambalara benzer;
Kalpleri işler kapıları gibi.

Guillaume Apollinaire


Dalından düşen bir yaprağın kaderini yaşıyorum

Mustafa Özçelik


Kaderleriniz bir… yürüdüğü yol aynı
Aşk dolu… hançerin keskin ağzında
Gölgesi bir sedef gibi
Gölgesi dizili hüzün gibi
Kaderiniz aynı uykuya dalmış
Denizde aşkınız kopan dalgalarda
Parçalanarak… milyonlarca defa…
Yenilen krallar gibi geri dönerek…

Nizar Kabbani


Aman yavrum der böyle gözleri titreyerek,
Aman yavrum, uzak dur başına bir iş gelir
Kader var be baba derim, ecel var, Allah var;
Gelecek olan varsa kaçsam da gelir.

Dilek Kartal


Kaçmak mı mümkün mü alınyazımdan
Kaderdir yüklendim yıkılmışlığı

Akif İnan


Kader akışı alkışlanıyor her kârım
Nazlı buluş git git kabarıyor dalgalar

Cahit Zarifoğlu


Biz seninle iki mutlak kaderiz artık
Kuş dili bir zamana bütünlemeli

A. Hicri İzgören


sessizce deviriyorlar
bir kader gibi deviriyorlar kadehlerini
gözyaşlarımızın yamacından

Sıtkı Caney


Uzunları yakmış geliyor kader.

İbrahim Tenekeci


Türkçe konuş Ya Rabbi anlamıyorum Sen’i
Yokluğa katık olmuş sevecen varlıkların
Sessiz kaderlerinde diz dize karşımdalar
Bende Sen’den bir şey var, söylesem bakarlar mı?

Süleyman Unutmaz


Yalanlarını omzuma levha yaptıkça yaşamak
Başıboş yürüyüşlerden dokunan kader kumaşı

Süleyman Unutmaz


Kuşlar da kaderle uçar..

Cahit Zarifoğlu


Kaderlerimiz kalındı sevinçlerimiz çabuk
Yaşamadan dağılıyor yarısından çoğu

Attila İlhan


ve dünyanın en güzel adresine taşındım, senin yanına
kader renkli bir matematik gibi gerçekleşiyordu; senin matematiğin

Osman Konuk


Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Didem Madak


Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Sevdiğini aşka nişân edersin.

Neyzen Tevfik


aşk yalnız bende sadık
yalnız ben kaderle yaşamışım
benim dışımda aşk mutlak yalan

Murat Kapkıner


Ve sevgilimi uzaklarda
Kadere teslim ettim

Mustafa Burak Sezer


Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları,
Geniş ovalarda kaybolur kokuları…

Ceyhun Atuf Kansu


Erimek üzere varsın, kaderine inanırsın.

Birhan Keskin


- Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lakin yarın, Ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare, kader!

Tevfik Fikret


Ve kaderimi sessizce kabul ettim.

Hermann Hesse


Beni burdan alın
Birer kılıç darbesi
Kaderin her çizgisi
Alnında bu adamın

Cevdet Karal


tek mülküm kaderimdi, vedalaştım
unutulur emanette zaten, ruhum da

Akif Kurtuluş


o kızı bir daha görememekten
kul vefasızsa kader ne yapsın diyememekten
korkuyorum Allah’ım ve görünürde bir yorgan yok
yani durum son vapuru kaçırmak kadar tehlikeli

İsmail Kılıçarslan


Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.

Neyzen Tevfik


Bir gün, nereden, hangi tesadüfle gelirler?
Aşk onları sevk ettiği günlerde, kaderden.

Yahya Kemal Beyatlı


her aşk gibi kaderi
acı olan bir aşkın
ırmağına uğradın

İlhan Berk


Ben, bir ışıktım sancılı bahçelerde,
Kadere boyun eğişin eşliğinde,
Parıltısıyla, yoksulluğun evini nura boğan.

Georg Trakl


Kader ağlarını örer derler, anlamam hiç böyle sözleri.
Saçlarımı örerdim ben gençliğimde; nerede, ne zaman
çözüldüler…

Mehmet Erte


Kaderi yazılmış bir ruha dair duyulan korkuyu yumuşatan
Zalim sükunetini, itaatin sefaletini
Son ver, sessiz aşk! Benim bet bahtım!

James Joyce


Heceleme beni artık Allah’ım
Bırak okunaksız kalayım
Kaderimin hepsi pek iyi olmasın varsın
Bak, ömrüm eriyor işte

Didem Madak


anlasana gece kara dert kara
bembeyaz bir kader ve sessiz günah
kalbimi açtım ben sert rüzgarlara
yenik isyanlara parça parça ah
anlasana gece yara aşk yara

Sıtkı Caney


Ve denir ki;
Kaderinizi sevin
Sevin kaderinizi
Ve hayat için
Tatlı bir tesadüf deyin.

Bejan Matur


Kader cellâdına
Sessiz uzat boynunu;

Ahmet Hamdi Tanpınar


İki elim iki yakasında kaderin,
iki yakam iki elinde sevdalığın
vuslat demidir beklediğim, heyhat!
bir yüreğim, bir şiirim, bir de âhım
âhım ki ben buradaysam gelir diye davetinin

M. Ragıp Karcı


Olanların olacağı belliydi çoktan;
İyiyi kötüyü yazmış kaderi yazan;
Ta baştan gereği düşünülmüş her şeyin:
Neden boşuna uğraşır, dertlenir insan?

Hayyam


Kaderdir bu rüzgârın estirdiği; bırak, gelsin,
gelsin ne varsa tutkulardan, ve ne varsa uğruna
körü körüne yanıp tutuştuğumuz…”

R.M.Rilke


Kader dediğimiz ki, sade mutluluğu değil,
acıyı da ve her şeyi alır geriye…

R.M.Rilke


Kader şimşeklerini çakarken,
Ne tatlıdır, bir dosta sığınmak!..

Thomas Thaarup


Sen ey , ilahi kader!
Tam alevleri parlamıştı ki ,
Yağmur yağdırdın üstüne!…

Jorge Manrique


Kötü kaderimiz şu ki; mutsuz süreceğiz,
Ömrümüzün sayılı günlerini…

Yevgeny A. Baratynsky


Kaderime doğruca gözlerinin içinden bakarım…

Jerry Zondo


Hayın kaderin fırtınaları altında
Soldu güller açan taç yaprağım da…

A.S.Puşkin


Acı ruhuna onun! Ben her şeyi biliyorum, fakat o
bir melek gibi saf, bilmiyor hiçbir şey ve bu onun kaderi…

Alfonsina Storni


Şimdi, fırtınaları kaderin
Geçmişimi ve günümü karartınca,
Bırak ışısın geleceğim
Senin ve senin olanın tatlı ümidiyle…

Edgar Allan Poe


İyi geceler, ey kader! Bir kez daha gülümse…

W Shakespeare


Buradan bir nice acıyla, özlemle gittin,
Sonra yalvardın yakardın amma
Eline düşmüştün bir kere kaderin,
Ne fayda sevgili, ne fayda…

Mevlânâ Celâleddîn


Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Sezai Karakoç


kaderi çok az çıkar insanın karşısına

Murathan Mungan


Bugün geniş havasını alıyoruz aşkların
Yarın bizi de kapatacak kader.

Ezra Pound


Dost gibi kapılar kapalı kaderimde.

Şafak Temiz


Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi

Yavuz Bülent Bakiler


değiştirir bazen attığın ufacık bir adım baştan sona kaderi

Akide Ufuk Türkelli


asılı kalıyor boğazımda ayetler: belki tekasür
belki değil tekasür ve çoğalarak nice arzın ırmağından
eğilerek su dökmek için kaderimin ellerine

İsmail Kılıçarslan


Bana yalan söylediler;
Kaderden bahsetmediler.

?


Sendin kaderimdeki yalnızlık

Erdem Beyazit


Allah’ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin
kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?

Murat Menteş


Allah’ım kaderimden şikayetçi değilim

Murat Menteş


kaderin ve insanların gözünden düştüğümde

William Shakespeare


Kader tek sebep,

İbrahim Berber


Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

Sohrab Sepehri


Herkes kaderine boyun eğmeli.

Hasan Durak


o senin en ezel gününden kaderin
sen onu nasılsa bin kere daha seveceksin.

Birhan Keskin


Kader defterimi yeniden yazabilseydim
Kendime gönlümce bir hayat seçerdim;
Bütün dertleri siler atardım dünyamızdan

Sevinçten göklere uçardı düşüncelerim.

Ömer Hayyam


Kul başına âlemde gelen hükm-i kaderdir
Ol hükm-i kader bizlere mîrâs-ı pederdir

Aşık Dertli

Kurtuluş Bir Semt Adıdır

Beni bu odaya kapatmışlar Salih
Üzgünüm, seni kapı aralığına, ipteki bir mandala
Ben belki ayazda kalmış bir coğrafya dersiyimdir
Yeri yakasından tutup göğe fırlatmışlardır belki

Doğu ekspresi elleri cebinde uyuklayan bir çocuktur bilirsin
97 yazında nereyi vuracağını şaşırmıştı sanki gurbet
Dikimevi’ne sapınca ağzımızı büyük bıçaklarla dikmiştik
Rahatımız kaçmıştı çünkü kalbin kalbe pusu atmasından
Hokka diye etimize batırmıştık elimizde kalan fişekleri

Sonra bir dağı buruşturur gibi bakmıştık kalın ciltli kitaplara
Kâğıt yere serilirse gürültü koparmış şiirden
Laf işte, sabahtan akşama kadar insanı dolandıran!
Raydaki tren, trendeki adam, adamın belindeki öfke
Usulca toplamıştık ağaçla mürekkebin arasında yatan harfleri

Üzgünlük, seni severim bilirsin
Bizim evin balkonunda çay içmişliğin bile var senin
Şimdi de bana, yalnız tavşanlar mı küser dağına
Bana ömrün gönlünü alacak sözü getir

Engin Özmen

Bir Şey Kalır

toprağı ve suyu seyredişini öveceğim
son cemrelerin dansa kaldırdığı
ablaların için uzaktan sevinişini
bir portakal trenini alkışlar bir çocuk
bunu hatırlar şimdi görenler seni

bunu hatırlar görenler şimdi seni
bende hatırlarım ama usul usul
tok atlar otlakta gibi, akşama daha çok var gibi
sonra unuturum bunu, başka şeyleri unuturum
anılar gömülüdür zaten ben bir daha gömerim
çocuk olmuşum, hasta olmuşum, deniz olmuşum
yalnız bir sincabım belki
gömdüğü cevizlerine küsen

biz ayrılalım: sen kuzeye git
atımı seninle paylaşırım eğer istersen
meyve al yanına biraz su ve kibrit
bir şarkı için beklettiğimiz kanı,
yıkadığımız sesi ama unutma.


Ahmet Murat

Kalbin Kararı

Önce sola, sonra sağa, yine sola
Bakan akıldır, kalp uzatmaz
Akıl iki kere ikiyi iyice bilir
Kalp ikiyi inkar edecektir.

İnsan uykudadır, ölünce uyanır
Günün adamıdır ve karşılanır
Can uyanır ve karar anıdır kalp için
Allah sürprizdir, Rabbül âlemin

Kalbin kararını akıl tartar
Bu şuna benzer: akıl esnaftır
Şuna da: akıl yaralanır
Kalp yaralanmaz çünkü yaradır

Ahmet Murat

Küçük Naat

Göz seni görmeli ağız seni söylemeli
Hafıza seni anmak ödevinde mi
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli
Sen eskimoların ısınması sevgililer mahşeri

Aklım yeni bir akıldır çiçeklerden
Mantığım mantığın üstünde yeni
İçimde Nuh’un en yeni tufanı
Dünyaya ayak basıyorum yeniden

Göz seni görmeli ağız seni söylemeli
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli

Yüzlerce yıl geçiyor belki bir bulut geçiyor
Ben yeni doğmuş bir çocuk gibi
Herkesin konuştuğu dilden mahrum
Ama yepyeni bir dil konuşmanın sevinci

Bütün deniz kıyılarında seni anmalı
Sen buzulların erimesi eskimoların ısınması

İkinci sokaklarda bandolar mızıkalar
Yaklaşan çok yaklaşan muhteşem bir gün var
Bütün yollarda zafer takı
Eriyen kar derin denizlerde katafalk

Gün doğuyor her yer çiçek ve kar
Bütün çocuklar kurtuldu demektir

Göz seni görmeli ağız seni söylemeli
Hafıza seni anmak ödevinde mi
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli
Sen eskimoların ısınması sevgililer mahşeri

Sezai Karakoç

29 Eylül 2013

Çıkmaz Sinir

Dün hayatıma bir köpek girdi
Köpek, basbayağı köpek, sokak köpeği
Dün girdi, dün 22 nisan salı
Şapkamla beraber oturuyordum,
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı şehirde
Aklımda yalan yere fiiller
Yapayalnız, ben bana oturuyordum;
Bir köpek geldi, hayatıma girdi
Köpek, basbayağı köpek, sokak köpeği...
Bakışlarımız birden buluşuverdi
Evvelâ gözlerim baktı, sonra ben baktım
Kucağıma aldım sonra, sevdim okşadım
Simitçi geçseydi simit ısmarlardım
Küçük küçük doğrardım önüne,
Simitçi geçmedi avucumu yalattım
Köpekti ama anlayışlıydı
Öyle köşede kalmış, öyle korkak
Evvela benim gözlerime baktı, sonra ben baktım...
Gölgemi gördüm yerde sonra, seni hatırladım
Bir tekme yapıştırdım köpoğluna
Baktım saat kulesi orda, akrep altıda
Baktım insanlar eski yaşamlarında
Baktım bir şarkı almış gidiyor dudaklarımı
Gölgemi gördüm de yerde, seni hatırladım
Belinin ortası budur diyerek
Bir tekme yapıştırdım köpoğluna...
Cemal Süreya


Şiir Belki

şiir belki

benim sana aşık olmamdır
ve senin de
her kimi istiyorsan
ona…

Nahid Sereşki
Çeviren: M. Bülent Kılıç

Gülün niçini yoktur, açtığı için açar

Mesih bin defa Beytlehem’de doğsaydı bile, sende doğmamış olsaydı
Ebediyen mahvolmuş olarak kalırdın. 

Ne yazık! Biz insanlar, neden ormanın küçük kuşları gibi değiliz, 
Her birimiz sevinçle kendi havasını vererek hep birlikte çığlık atmıyoruz. 

Gülün niçini yoktur, açtığı için açar, 
Kendine dikkat etmez, onu görüp görmediklerini sormaz. 

Eğer Cennet daha önce sende değilse, 
İnan bana, hiçbir zaman oraya giremezsin. 

Ey soylu ruh, kopart bağlarını, bırakma kendini böyle zincire vurulmuş olarak, 
Tüm azizlerden daha ihtişamla Allah’ı bulabilirsin. 

Çiçek aç, ey donmuş hıristiyan, Mayıs ayı kapındadır, 
Ebediyen ölmüş olacaksın, eğer burada ve şimdi çiçek açmazsan

Kendime kapadığımda onu, merkezim;
Aşktan eridiğimdeyse içinde, çemberimdir.
.

Johannes Scheffler (Angelus Silesius)
Kerubin’lu Gezginci



Keşke dikenler anlayabilse

Ey şu mezarlar arasında oturan!
Yatanları toprak ve kurt olmuş çoktan!
Ey dostum şu ağladığın kimse var ya;
şüphe yok,
ya bir sırdaş, ya bir dost, ya bir kurt,
ya da de ki en iyi insan.

Lakin,
yarın onu unutacaksın.
Bana gelince;
toprak altındayım ömrümce,
söküyorum kokuşluğumun artıklarını,
nice değerli istekler önemsiz oluyor hemen,
fani yaşamımızın bir anında ve de aniden.

Ey kuruş kuruş servet yığan!
Gündüzünden evvel, gecesini tüketen,
günlerin de yıllar gibi beyhude!
Altından gayrı rengi kalmamış,
bir kör gibi nereye gittiğini bilmeyen...

Mihail Nuayme


Özgeçmiş Yazmak

Ne yapmanız mı gerek?
Başvurunuzu tamamlayın
Ve özgeçmişinizi ekte yollayın

Ne kadar çok yaşarsanız yaşayın
Özgeçmiş kısa olsa iyi olur.

Az ve öz, iyi seçilmiş gerçekler kural olarak konulmalı,
Adresler manzaraların yerini tutmalı,
Titrek hatıralar titremeyen tarihlerle değiştirilmeli,

Bütün aşklarınız arasından, sadece evliliğinizden bahsedin;
Bütün çocuklarınız arasından, sadece doğmuş olanları yazın.

Kimin sizi tanıdığı sizin kimi tanıdığınızdan daha önemlidir.
Yalnızca yabancı ülkelere yaptığınız yolculuklardan bahsedin.
Nerelere üye olduğunuzu söyleyin, fakat neden üye olduğunuzu değil,
Aldığınız ödülleri söyleyin, fakat nasıl kazandığınızı değil,

Sanki hiç kendi kendinizle konuşmazmışsınız gibi yazın öz geçmişinizi
Herzaman kendinizi arka planda tutaraktan, kol boyu uzakta.

Köpekleriniz, kedileriniz ve kuşlarınız, tozlanmış mallarınız,
Dostlarınız ve düşlerinizi sessizce es geçin.

Kendiniz olarak sattığınız zatın,
Fiyatı sizin fiyatınızla bir değil,
Ünvanı özgeçmişdeki ünvana benzemez,
Ayakkabısının numarası gittiği yere uymaz.
Ayrıca, bir tek kulağını gösteren fotoğrafını da unutmayın.
Önemli olan ne işittiği değil, kulağının biçimidir.
Duyacak ne var ki zaten?
Kağıt doğrayan makinaların gürültüsünden başka.


Wislawa Szymborska







Kalbî Hüseynî

                                                   -Kalbî temiz Mahmut'a-

Şiirin Kerbelâ'yla başladığını anlamak için bu yaşa geldim,
Kerbela yazdır ve şiir kış, galiba ikisinin de aynı çöl
olduğunu görmek için hayli bekledim, ömrün güzündeyim
demek ki, ömür bir rinyetten ibaret yaz gibi, tez
geçiyormuş, ben de gözümü kapadım açtım, hep güzü sevdim,
nisandan yoruldum, haziran iyiydi geçti hemen, ve kendimi
güzü beklerken buldum, beni de bekleyen var diye umdum,
vardı yoktu, Hüseyin Kerbelâ'da, çölün gözleri doldu, dedem
Hüseyin Efendi'den yadigar Fuzuli'nin "Saadete Ermişlerin Bahçesi"
gözyaşlarıyla taşkın bir nehir gibi okunmayı bekliyordu,
daldım çıkamadım: Her dem gözyaşı, her cem Kerbelâ!
İlk orada unuttum çocukluğumu, kalbî hüseyni akışlı bir nehri
taşımak neymiş gözlerime orada bildim, ve daha bu güz kendime
geldim: Auswitzch'den sonra da yazılmalıymış şiir, Sıvas'tan
sonra da, çünkü şiir çöldür bize ve her Muharrem'de kanlı
su yerine geçer, İmam Hüseyin ve kalbî hüseynî doluların aşkına,
unutmak düzyazıdır, şiirse şehitlerin çığlığı: Bir yudum su
istemeden bekleyenin muzaffer yenilgisi, "Tuz Günleri" ,
"Kanlı Düğün" , ve "Biz kırılırdık daha da kırılırız" suçsuzluğu,
çocuktum, çölde okudum masumlarla ve çok susadım,
babaannem su verdi almadım, bir cümleden de şehit olurdu
insan ve ne yazsa şair olmak istemezdi Kerbelâ'dan sonra,
olmasın, Kerbelâ'nın şiiri kalbimde hâlâ, ve çöl sürüyor:
Hüseyin Kerbelâ, Lorca Granada, Behçet Sıvas, Deniz Ankara...

Haydar Ergülen


Unutulmuş Bir Yaz İçin

anımsa bizim unutulmuş bir yazımız vardı
kıyısından çocukların dokunarak geçtiği
yaz kirli denizlerin körfezine çekildi
biten o yaz mıydı düşün istersen
bir taşra melankolisine kaptır kendini
-şimdi anımsanması gereken birşeyler vardır
bir çığlık kadar sessizlik de anımsanır
hoyrat sevinçlerle sularında yüzülen
olağan duygularla yüreği örten
bir aştan geriye suskunluk kalır-

yazdan ne kaldı sana yazdan ne kaldı
birkaç dize ölü ozanların gezindiği
kimsesiz romanlara sığınan yürek ağrısı
denizle aranızda ortak dil gibi
usulca çoğalan yaz kederleri
-her zaman paylaşılan duygular vardır
yeri gelince ölümler de paylaşılır
bölüşmek bir ölümü dostluğu ve şiiri
benzemez beyaz evlerden mavi sulara
aynı pencereden iki yabancı gibi bakmaya-

yaz bitti mi diye sorma yaz çoktan bitti
yedeğinde karartılmış sevgiler taşıyarak
nasıl özlendiğine tutkunlar gibi şaşarak
korkarak geldiği yollardan geri dönmeye
sıradan geçen bir yazın yanına gitti
-bir aşkta sıradan yazlara da yer vardır
sıradan bir aşkın sözlüğü gittikçe daralır
artık ne fısıltı gibi ilk ürpertiler
ne geceyarısının büyülü güzelliği
ayrılıklar gelir kapımıza dayanır-

incelik gibi bu şiiri bıraktı yaz giderayak
bir ozan olsam bana sorulmaz derdim
sorulsa da o yazdan inceliğin hesabı
yazık ödenmemiş bir borç gibi karşımda
uçucu bir yazdan kalanların toplamı
-de ki o umutsuz duruşunun ardında
kendinden bile sakladığı yaraları
gün gelir onulmaz özlemler gibi
ıslıkla söylenen bir aşk türküsü olur
unutulmuş yazın kırgın yolcusu
sevdalı yüreğini kıyıya vurur.

Haydar Ergülen

Yaşamayı Deneme

Yüreğimde ince bir sızı...İşsiz ve yalnızım
yıllar önce bıraktığım yerde sen yoksun
birkaç gündür sicim gibi yağmur yağıyor
bulutlarda bana düşman kesildi
üstüne üstlük ayakkabılarımda aşındı.
cebimdeki son parayı da harcadım
tuttum bir kitap aldım eskiciden
şiirle süslü bir roman.
Şaşıyorum kendime bazen
aklımdan da şüphe etmiyor değilim hani
o parayla sımsıcak bir çay içer
karnımı doyurabilirdim. Kendime değil de
atılacak bir kitaba acıdım.
Zaten senden artakalan hayatımda şiirler
romanlar yazmayı düşlemiştim. Kim bilir
belki de yarım kalan hayatımıza acıdım,
kitabı aldım yüreğime bastım.
-Hapisten çıkalı aylar oldu
ve ben hâla yaşamaktan korkuyorum
Oysa...Ne büyük hayallerimiz vardı.
Her tarafta su birikintileri....
Ayakkabılarım da su almaya başladı
batan bir gemiden farkım yok
kuru hiçbir yanım kalmadı. Üstelik
Ülserimde azdı. Delicesine yorgunum.
-Her tarafı örümcek ağı bağlamış evi(iz)e
döndüm. Her şey toz toprak içinde.
Yılar önce bıraktığım yerde sen yoksun
yüreğimde onulmaz yara...Yapayalnızım
Ev bıraktığın gibi... Doğum günü hediyen mavi
vazo, kurumuş kır çiçekleri hepsi yerli yerinde
Sen yoksun... Ev buz gibi yakacak hiçbir şeyim
yok. Soğuk sobanın yanına çöktüm. Ürkek mum
ışığıyla yepyeni umut doldu içime,
elimde aldığım kitap...Adı
YAŞAMAYI DENEME....

Umman Şahiner

28 Eylül 2013

BİR AN İÇİN ... O AN DA ...

Ne var gözlerinde
Daldın gene ...
Bir aşk şarkısında
geçmiş günlere
yandın gene ...
Gözlerin ağlamaklı,
başın önüne eğik,
cigara dudağında gene ...
çekiyorsun derin derin.
Söyle nedir seni üzen?
Söyle ...
Bak ellerin düştü iki yanına
gönlün yorgun şimdi.
Bir şeyler anlatıyor çehren
geçmişten ...
Yorgun bir edayla için
gelecekte bir şeyler var diyor sana.
Bakma.
Bakma bana ...
bakma, güleceksin ...
Güleceksin bana
Seni niçin izlediğimi soracaksın sonra.
Bilemezsin
Bilemezsin AHMET'im
GARDAŞLIK diyeceğim sana!

İstanbul Geceleri

    Boğaziçi

    Sevgilimiz vardır, yanımızda, tâ yanı başımızdadır; ammâ gene de ona yakınlığımızın şiddetinden; ya da yakınlığına kanamamış olmamızdan: Sen kimsin, kimsin sen? Nesin, neredesin? demek isteriz. Kâh ele geçen, kâh kaybolan, kâh okşanan, kâh hırpalanan bu sevgiliyi, an olur ki bir his ihtilâli, bir afet, bir hezeyan içinde âdeta tanımaz oluruz.
    Belki kâinat içinde tek gördüğümüz odur; buna rağmen görmek için dîvâne kesildiğimiz de gene onun yüzüdür. Onun yoluna dökülmek için ne yapsak az bulur, ne söylesek kifâyetsiz görürüz. Zaman olur ki hodbin, küstah, ezici ve benlik tüten bir sevgi, bir göz açıp kapama ânında, denize düşmüş bir sepet aczi içinde, teslîmiyetle istiğrâkın dalgaları arasında sürüklenip gider.
    Zaman olur ki, haşin, çiğ, şımarık bir ihtiras, çekirdeğe hiç benzemeyen, fakat onun bir inkişafından ibâret bir ağaç gibi, dallanıp budaklanır ve ferâgat meyvelerinin en leziz çeşnilerine gebe kalır.
    Gene zaman olur ki tecrübesizlikle toyluğun kanatları ortasında başımız gurur bulutlarına değimiş iken, bir vecd rüzgârıdır eser ve bizi tepesi aşağı sevdiğimizin eşiğine fırlatıp atar.
    Ah gene zaman olur ki, ona tasarruf edenin biz olduğumuz tesellisine kapılırız; ne çâre ki en başımızı havada olduğu zamanlarda da , en zelil olduğumuz anlar kadar onun keyfi elinde evrilip çevrilen, kâh göklere yükseltilip kâh yerlere fırlatılan olduğumuzu hayretle görürüz.

...

   Bakarız bir hayat gelip geçmek üzeredir. Devrânın yıpratıcı silleleri ortasında hırçın, tasalı, âvâre olmuşuzdur; böylece zaman, mûtat seyri, mutât tekerrürü içinde yürümekte iken, tesâdüf iftirâsına uğramış mukadderat, birden karşımıza aradığımızı çıkarır ve o an, hemen o an, bir ömür boyunca haberimiz olmadan aranmış olanın o olduğunu anlarız. Ne çâre ki gene hayatın cilve ve esrârı, "sevgilim!" diye haykırarak koşacağımız o bulunmuşa, kayıtsız ve bigâne kalmamız işkencesini revâ görür. O bulunmuş ki hayatımızın hâsılıdır; o bulunmuş ki bir ezel tanışığı, bir ezel düğümlüsü, mihrâkı, mânâsıdır ve bize ondan gayrı ne varsa ârızîdir, çekilmez bir yüktür. Ammâ gene de biz hayat yorgunları, uğrunda iki âlemi bir pula sayacağımız o bulunmuşa, her zaman uzak, her zaman yabancı olmak nâsibini yüklenmiş, eli ermez, gücü yetmez bir zavallı mevkiinden ileri geçemeyiz; ya da geçmek istemeyiz.

...

    Sevgilimiz vardır, belki bir kere görmüşüzdür ve belki kaşından sual sorulsa verecek cevap bulamayız. Ammâ gene de dört başı mâmur bir tahassüsle tek tanıdığımız, unutmak elimizde olmadığı için de tek unutamadığımız odur. Seneler üst üste yığılsa da, o gene kâh ıztırap, teselli, kâh hüzün, kâh ümit vedâima tek istinat noktamızdır. Bâzen alâkamızın şiddetinden, küsmek için sebepler arar, bulamazsak yaratır, ya da bir vehme sarılarak, hoyrat, hırçın ve inatçı olmakla onu hırpalamak, belki de unutmak hevesine düşeriz. Bâzı ise bir zafer gurûrundan medet umup, onu ezmekle yalancı bir bahtiyarlık duyduğumuz da olmaz değil. Ne ki bu sahte yiğitliğimizin altında en zavallı bir hezîmetin çöreklenmiş olduğunu da, şuur altı uyanışlarımızın lutfu hengâmında yüze çıkmış buluruz. Acaba isyanlarımız, firarlarımız, onu içimizde uzun uzun demlendirip, beklenmedik bir anda bu uykudan görülmemiş bir şiddetle silkip uyandırmak iştiyâkı için midir? Evet; öyle.
    Biz hodbin insanlar kanamadığımız, kanamayacağımız aşka kıyarken, bilmeyiz ki bu intikam hevesimiz geri tepmek ister gibi girdaplar yaparak döne döne akan bir suyun hud'asına benzer. Zira ilk hamlede tekrar ona koşmak, onun yoluna akmak tek yapacağımız, tek yaptığımız iştir. İşte, başlangıcı ve sonu olmayan bu sevdâlardan da, oralarda niceleri gelip geçti; yâhut bizim kısa ve mahdut hükümlerimiz gelip geçtiğini sandı.

Sâmiha Ayverdi 

İstanbul Geceleri S.165-178 
Kubbealtı Neşriyât


26 Eylül 2013

Saint-Antoine'in Güvercinleri

I.Eleni’nin Elleri

Bir gün Eleni’nin elleri geliyor
Her şey değişiyor.
İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor
Bir çocuk ilk gülüyor
Bir ağaç çiçek açıyor.

Eleni’den önce
Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
Sabahları, akşamları bilmiyordum daha
Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde
Bir gün sabah her yanım.
Eleni geliyor

Dünyaya bakıyorum
Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum
Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada
O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum
Brise Marine’i yeniden
Yeniden Annabel Lee’yi.
Eleni ile anlıyoruz
Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş
Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz.

Bir gün Eleni’nin elleri geliyor
Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor.

II. Gençlik

Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
Bir serçe yavaş yavaş uçuyor
Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor
Düştü düşecek dalından bir yaprak.

Lambodis raftan bir şişe aldı açtı
Bir bulut durdu pencerede
Lambodis işine devam etti
Ellerini sildi, hıyar, domates doğradı
Sonra oturup gençliğini düşündü.

Bir evdeydi
Eleni on sekizinde, İlyadis yirmi üç
Eleni’nin şarkıları vardı
İnsan akıl erdiremezdi
İstanbul’un her tarafı kahve
Kapalı kahve açık kahve
Şarkılar ne kadar güzel olursa olsun
Eleni’yi anlamazdı.

O günler Lambodis’in ağzında bir cigara bir aşağı bir yukarı
İstanbul’da
Eleni’nin en güzel yerleri elleri sarmısak kokan ağzı
Daha Lambodis meyhaneci değil
Daha Lambodis hiçbir şey değil
O günler her Pazar Saint-Antoine’a gidiyorlar
Eleni’nin göğsü soyulmuş badem
Güvercin gibi elleri
Daha o zamandan Lambodis’in düşmanı çok
Bütün İstanbul Eleni’nin arkasında.

Evet
Lambodis’in gençliği bir yaprak düştü düşecek
Pencereye oturmuş gelip geçenlere bakıyor
Sen de bak diyor bana
Bak insanlar geçiyor
Ben sıkıldım mı insanlara bakarım
Hiçbir şeyim kalmaz
Hiçbir şeyimiz kalmıyor.

Her iş bunun gibi ruhum
Bir kadın bir adam aynı şeyi yapıyor
Ben birazdan kalkıp Sirkeci’ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
Bir zaman hiç güneş doğmayacak sabah olmayacak, bir zaman dünyada değilmişiz gibi korkacağız.
Bunlar hep olacak ruhum
Bir gün bakacağız İstanbul güzel
Ondan sonra her gün İstanbul güzel.
Eskiden çok eskiden bu dünya daha bir güzelmiş mesela
Bu bulutlar bu gökyüzü uzanınca dokunacağımız bir yerdeymiş
Şimdi şiirdeymiş bunlar
Her şey bu hesap ruhum.

Bu dünya güzel
Gülhane ağaçlık

III. Saint-Antoine’in Sevişme Vakti

Bu gökyüzü
Her gün böyle değildir Saint-Antoine’in üstünde
Belli sevişme vakti
İşte pencereler ilk kollarını açtı
Karıncalar yuvalarından çıktı
Yosunlar uyandı
Gerildikçe gerildi gökyüzü
Dikiş diken kız penceresinde ilk kez mutlu
Denize bakan evler kahveler ilk kez mutlu
Hiç korkmamalı artık Lambodis
Eleni hiç korkmamalı
Bütün güvercinler havalandı kimse korku nedir bilmiyecek
Herşeyin uyandığı bir saatte
Aşk başlayacak
Herşey duracak
Bir kızın elleri elbisesine uzanmışken duracak
Saint-Antoine ilk sandukasından çıkıp deniz kıyısı bir yere gidecek
Onunla tüm sandukalar, evliya resimleri, İsa’nın kendisi arkasından gelecek
Herşey yerini aşka bırakacak
Sandalya aşka
Pencere aşka
Saint-Antoine’in tavanı bir başka tavana doğru yürüyecek
Kapı bir başka kapıya doğru
Hiçbir şey küçüleyim demeyecek
Daha bir büyüdüğünü göreceğiz gökyüzünün
Daha bir mavi denizi
Gözlerden gözlere bir esmerlik halinde o aşk gidecek
En güzel şarkılarla şimdi İstanbul’a gelen o
Şimdi herhangi bir yerde kızın elleri ağzı onun için büyüyor
Bir çocuk annesinin memesini onun için bırakmıyor
Saint-Antoine’in güvercinleri
Onun için havada
Şiirde bu düzen kaygusu onun için
Bu gökyüzünün başka anlamı olamaz.


İlhan Berk

Masalsız Çocuklar

Satmadınız mı?
Elma ağaçlarını
Serçeleri
Fırınları
Şelaleleri
Satmadınız mı elinizdeki şiir kitaplarını?
Ve çocukların gülüşlerini
Satmadınız mı ney inlemelerini?
Elbiselerinize kadar işlemiş olan
Ve ezginin vuruşlarını
Satmadınız mı Cenneti?
Bir harabede yaşamak için..

Nizar Kabbanî

Hırsız

pencereden giren mehtap
bu evde hırsız var
mehtapta
pencerede oturmuş
beni görüyorum

kapıyı çalsam
içerden ben çıkacağım
içerden çıkacak beni
ne kadar görmek istiyorum

penceredeki beni uyandırmalıyım
içerde hırsız var
içerdeki hırsızın
ben olacağımdan korkuyurum

Asaf Hâlet Çelebi

Bir İntihar Akşamı

Kısacık serin bir akşam
Kelebeklerin atlarla yarıştığı
Yoğun bir akşam
Bazı mektuplar damgalandı postanelerde
Oturuldu bir takım şarkılar söylendi
Bir adam bir kadının kapısını vurdu
Kısacık bir akşam

Neyi söylesem bir kahramanlıktı
İçinde azıcık buluştuğumuz
Bir bulutla bir kağıt peçete arasında
Kısacık yoğun bir akşam
Şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
Bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
Kısacık yoğun bir akşam

Her şey bir unutkanlıktı
Arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
Tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
Kısacık yoğun bir akşam
Biliyordum bir soğuktu nereye varsam
Bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
Kısacık yoğun bir akşam

Kim karıştırdı gerçekliğine
Yaşadığım sonsuzluğun
Ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
İmla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
Kısacık bir akşam
Duraladım ne yapsam

Kim karıştırdı gerçekliğine
Su terazilerindeki ensizliğin
Ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
Araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
Kısacık bir akşam
O kadar kısa ki bir akşam

Yüzümü suyun ardında buldum
Kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
Kısacık yoğun bir akşam
Serin bir akşam öyle söylediler…

Turgut Uyar

ramazan bizi camiye götür!

yarabbi bir sürü günah, bir sürü halt yedik affola
yarabbi bütün yıl karıları kestik, öldürmedik ama
yarabbi sen gafursun, sen rahimsin affola
yarabbi senin dostların bizim de dostumuzdur
o has bahçeye çirkin kokularla girmeyelim ey alemlerin efendisi
ağzımızı çalkalayarak yüz seksene taktık geliyoruz yarabbi
hamdu senalar sana selamlar habibine olsun
leybeyk leybeyk lebbeyk ya rab ellerimizi açtık,
transparan yerlerimizi kapattık, meyhaneleri de kapatacaz yarabbi
bu şerefsizler bir şey vermiyor, sırtımızı defolu kullarına, çivisi çıkmış dünyaya çevirdik
bize sen ver yarabbi hayırlı olan ne varsa
yalnız senden isteriz yine sana döneriz yarabbi
yarabbi bizi halilullaha ulaştır bizi düşür kabe yollarına
yarabbi yüzümü bütün 18 yaş üstü kemliklerden çevirdim
yüzümü çevir yoluna keklik gibi seke seke geliyorum efendim
yediğimiz bütün naneler affola

yarabbi yüzümüz yok, paramız yok, karımız yok, bursumuz yok, ölmeye niyetimiz yok
derdimiz çok, düşmanımız çok, falsomuz çok, fortçumuz çok
bizi kötülüklerden beri, hasenatlara yakin eyle yarabbi
lastiğimizi patlatma yarabbi
lastiğimizi patlatma yarabbi
lastiğimizi patlatma yarabbi
göğsümüz imanla dolsun taşsın yarabbi
bizi monica belluci'lerle imtihan etme yarabbi
karı görünce raydan çıkıyoruz yarabbi
bizi dostlarınla buluştur yarabbi
bize dervişler gelsin, biz dervişlere gidelim yarabbi
kemal da derviş mi yarabbi?
ya habibi ya aynel yakin, ya kulubel elbab
herkesler topu dikmiş, bize topu diktirme yarabbi
bizi toplara musallat etme yarabbi
bizi hottiri pottiriklere musallat etme yarabbi
bizi zottiriklerle hesap etme yarabbi

ya hannan, ya mennan, sebbit kulubune alel iman
ayaklarımızı cehennem çukurlarına kaydırma yarabbi
vel basu badel mevt iman ettik, iman üzre nefesimizi teslim etmeyi nasip et
hu hu hu hu hu ya allah ya zül celali vel ikram
namazlarımızı yamuk kılıyoruz, doğdoğru kıldır yarabbi
ezanlarımızla kafirlerin göğsünü titret yarabbi
şiirimiz kafirlerin boşluklarını doldursun yarabbi
arkada boş yer var, doldurun diyorlar, bizden çok şey istiyorlar yarabbi
biz de çok şey istiyoruz, bize hakikati istet yarabbi
kaşarların yoluna kaydırma yarabbi
tostunu yiyenler yesin, biz cennet'te kevseri içmek istiyoruz
içip aşkın şarabın kandır ya habibi

ey senden başka güce muktedir olmayan, ey kainatları yoktan var eden
ey cilloşların, sarhoşların, berduşların, yamukların, zırzopların, imansızların da rabbi olan allah
ey kalbi kararanları dilerse hidayete çeviren allah
ey imanın kimde olduğunu bilen alemlerin sultanı
ey avrupa birliğini, amerika'yı, rusya'yı, israil'i bir toz zerresine çevirebilecek el kahhar, el celal, el hakim, el adil-i mutlak
allahuekber ve lilla ilhamd
şükür ancak sanadır
her nefis topu dikecektir amenna ve saddekna
nefsimizi bize musallat etme yarabbi

büyük savaş veriyoruz, her tarafta konkon, ultra günah çukuru
her tarafta fasulye, her tarafta pandikçi, her tarafta panik kaltak
evlerimiz harap, kalplerimiz harap, ceplerimiz harap
bizi ahrette harap etme yarabbi
allah bes baki heves, amentü yarabbi
amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rusulihi vel yevmil ahiri ve bil kaderi hayriyi ve şerrihi minellahi taela
vel basü badel mevt
hakkun:
eşhedü enla ilahe illallah
ve eşhedü enne muhammeden abduhü ve resuluhü
amentü yarabbi sonsuz kere amentü
ölürken hard diskimizi çökertme yarabbi

ramazan geldi hoş geldi
evlerimize gel yarabbi
biz de geliyoruz yarabbi

Mustafa Burak Sezer

Adımı Unuttum

adımı unuttum
adı olmayan yerlerde
ne in
ne cin
ne benî âdem

zamanlar içinde
kuşlar uçuyor
kervanlar geçiyor
bir iğne deliğinden

çarşılar kuruluyor
sarayları oyuncak
insanları karınca şehirler
zamanları gördün mü
bir iğne deliğinden?

adımı unuttum
adı olmayan yerlerde
geçip gidenlere bakarak

Asaf Hâlet Çelebi

Aptal Bir Kadının Mektubu

sevgili beyim !
bu aptal bir kadının seslenişidir
daha önce hiç aptal bir kadın yazdı mı sana?
benim adım mı?
adları bırakalım bir tarafa
raniye, zeynep, hind ya da hayfa
taşıdığımız en büyük saçmalık adlardır.

beyim!
korkuyorum içimdekileri söylemeye
söylersem göğün yanmasından korkuyorum
sizin doğu'nuz sevgili beyim
mavi mektuplara el koyar
el koyar kadınların hazinelerindeki düşlere
kadınların duygularına haciz koymaya davranır
kadınlarla konuşmak için
bıçak ve satır kullanır
ve boğazlar baharı, özlemleri ve siyah saç örgülerini
ve kadınların kafataslarından yapar yüksek şeref tacını

kötüyse yazım...
kusura bakma beyim...
yazıyorum... cellât kapımın ardında
ve odanın dışında rüzgârların ve köpeklerin sesi beyim!
kapımın ardında antere el absi
boğazlayacak beni, görürse yazdıklarımı kesecek kafamı
görürse şeffaf elbiselerimi
kesecek kafamı...
eğer ben dile getirirsem acımı

sizin doğu'nuz sevgili beyim
mızraklarla kuşatır kadınları
ve doğu'nuz, ey sevgili beyim
erkeklere peygamber diye biat eder
ve kadınları toprağa gömer

rahatsız olma satırlarımdan
cağlar boyu kapalı duran kupu kırdıysam
kursun mührü çıkardıysam vicdanımdan
kaçtıysam sarayların harem odalarından
ölümüme, mezarıma, köklerime ve büyük mezbahaya
başkaldırdıysam
rahatsız olma
keşfettiysem şuurumu
çünkü doğulu erkek ilgilenmez ne şiirle ne şuurla
doğulu erkek cüretimi bağışla
kadını yatakta anlar yalnızca.

el attıysam krallığına erkeklerin
özür dilerim
büyük edebiyat erkeklerin edebiyatıdır
ve sevgi daima erkeklerin payıdır
cinsellik de her zaman uyuşturucudur size satılan
kadın özgürlüğü ülkemizde bir hurafedir ancak
yoktur erkeklerin özgürlüğü dışında bir özgürlük
benim için istediğini söyleyebilirsin, aldırmıyorum
yüzeysel, aptal, deli, alık
aldırmıyorum artik
çünkü erkeklerin mantığına göre
aptal kadındır dertlerini yazan kadın
e! mektubumun başında ben aptal bir kadınım demedim mi !

Nizar Kabbani

On Derste Birisi Ölünce Ne Yapmak Gerekir

1: ve içerki odaya koş
yatağın üstünde zıplamaya başla
bağır ki o yok artık
dünyadaki bütün gözyaşlarıyla beraber gitti

2: ölüm benim neyimdir
adamın biri olarak
en sevdiğim ön koltuk minübüs yolcusu
“bir edirnekapı uzatır mısınız”
matematik bilen biri
o yüzden mi hep üşürdü elleri

3: dünyaya yenilmenin de vahşi bir tadı var
uygun adam olmanın ve bir gece ayakta ölmenin

4: oğluyla vedalaştırılmamış bir adam mı ölür
yoksa bir “ulan tonton yanak” efsanesi mi aniden

5: bu solmuş çiçeklerin altında kimse yaşayamaz
gösterişli yırtılmalar bundan böyle bir beden bol gelsin
cüzdanında iki yaprak glayöl taşıyan bir çocuğa
“-niye?” “-ne niye?”

6: peki hanginiz vidalayacak beni bu dünyaya
bu ölüme bu matematiğe?

7: taşa saplı bir kılıcı kanırtmak gerekir

8: ölüm oyunu bıraktı
“saklambaç oynayan kaleyemumdiksin”
burnu yerine ölümü karıştıran bir çocuk
kelime oyunu sandı arkadaşları

9: geri geri zıplayan zaman, bütün bunları ezberle
dur durak bil ve hatırlan,
şiire yol aç:
annem seni istiyordu
sen beni iste-
miyordun
5imde vardın da
neden 15imde yoktun
o kadar hızlı geçmeseydin
belki duyardın dediğimi
“seni özleyebilir miyim
baba
baba
baba”

10: ben bugün babamdan öldüm
bunu bana on gün söylemediler
oğlum doğana kadar tuttum ağlamamı
şimdi ne zaman uzanıp oğlumu öpsem
alnıma sakalları batıyor babamın

Enis Akın

Sahne

Sahne bir ölüm tasarısıdır
Zille açılır perde
Silahımızı çektiğimiz yerde
Ölürüz


Şehir kutsanmamış bir taş bebektir
Yalancı umutlar sunar bize
Sahte hayatlar ısmarlarız
Tozlu antikacılardan
Ben raflardan siyahı seçerim üzerime
Sen beyaz giyersin
Bu kent beni kurban eder


Umursamaz bir delinin ölümünü
Ne boğazda balık tutan adam
Ne pembe hayaller kuran kadın


Hepimizin içinden bir İstanbul geçer
İçimizden bir şiir geçer
Okumak isteriz de
Utanırız
Okuyamayız
Okutmazlar
Anlamazlar


Sahne bir sendromun tasarısıdır
Üzerinde aşk durmaz oyuncuların
Hayat aynaların yansımasıdır
Bir kadın çığlığı
Bir silah sesi
Bir kurşun
Ve sahne kapanır...

Islamabad-Pakistan, 2006. 01. 07

Mustafa Burak Sezer

Dün Gece

Dün gece senin kayıp hatıran kalbime uğradı
Hani bahar usulca beyabanı* ziyaret eder ya
Hani frişka** çölde ayak seslerinin sessizliğini aksisedalar,
Hani huzur birilerinin hastalığı üzerine yavaşça, yumuşakça çöker ya.

*Çöl, sahra
**Meltem, hafif ve tatlı rüzgâr

Faiz Ahmed Faiz
Çeviri: Mustafa Burak Sezer


Rubai

Senin yitik anılarındı önceki gece yüreğimi ürperten
İlkbaharın çorak bahçelere gizlice girmesi gibi 
Çölü usulca yalaması gibi sabahın serin esintisinin 
Kendini iyi hissetmesi gibi bir hastanın, yok başka bir nedeni

Faiz Ahmed Faiz
Çeviri : Tuğrul Asi Balkar

Babam ‘Trevanian’ Türkiye’de çok sevildiğini biliyordu

İşte muhteşem Rodney William Whitaker'a, yani Trevanian'a dair bilmediğiniz her şey..


Okuyacağınız röportaj, Leaving Sophie Dean adlı romanı yakında bizde de yayımlanacak olan Alexandra Whitaker adlı yazarla yapıldı. Ama benim için bu röportajın önemi başka. Kendisi; Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, İnci Sokağı gibi romanların yaratıcısı Trevanian'ın kızıydı. Röportajın konusu da haliyle bu oldu

Gülenay BÖREKÇİ / HT PAZAR

Alexandra Whitaker'ın ilk romanı Leaving Sophie Dean yakında bizde de çıkacak. Fakat onu bizim için önemli kılan şey başka. O, Reagan döneminde Amerika'yı terk ederek İspanya'nın Bask bölgesine yerleşen emekli sinema profesörü Rodney William Whitaker'ın kızı. Bu söylediğim de sizin için bir şey ifade etmediyse, sıkı durun... Alexandra'nın babası aslında sizin bugüne dek Trevanian diye bildiğiniz adam. Yani Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, Hesaplaşma gibi "über-başarılı" romanların efsane yazarı. Bunu öğrenince, Alexandra'yla birkaç yıl önce kaybettiği babası hakkında bir röportaj yaptım. İşte muhteşem Rodney William Whitaker'a, yani Trevanian'a dair bilmediğiniz her şey... Üstelik kızının ağzından.

Babanız Türkiye'de çok seviliyor. Okurları ona büyük hayranlık duyuyor ve hakkındaki birçok şeyi merak ediyor. Mesela neden takma isimle yazıyordu? Bu onun için bir oyun muydu yoksa gereklilik mi?

Bu sorunun cevabı çok basit: Babam uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı ve akademik yazılarını, kitaplarını gerçek adıyla yayınladı. Bir karışıklık olmaması için de romanlarında başka isimler kullandı.

Evet ama Nicholas Sears ve Edouard Morin gibi başka takma isimleri de vardı. Mesela ben Sears'ın Ortaçağ'da geçen alegorik öykülerini okudum.

Babam gerilim, polisiye gibi türlerde Trevanian adını kullandı. Fakat aklında başka türlerde de yazmak fikri hep vardı, çünkü belirli bir türe sıkışıp kalmak ona göre dünyanın en sıkıcı şeyiydi. Yayıncılarıysa başka alanlara el atmasını istemiyordu.

Neden istemiyorlardı?
Sanırım polisiye ve gerilim türlerini ticari açıdan çok daha avantajlı buluyorlardı. Babam içinde gerilim bulunmayan romanlarını, öykülerini Trevanian adıyla bastırmakta güçlük çekeceğini anlayınca kendine yeni isimler seçti. Siz de okumuşsunuz, Nicholas Sears'ın kitapları, içerik ve anlatımları bakımından Trevanian romanlarına hiç benzemiyor. Eduard Morin ise bütünüyle ayrı hikâye... Babam, Kasaba adlı romanını Morin imzasıyla yayınlamaya karar vermişti. Fakat yayıncısı buna bile izin vermedi. Babam da kitabını isimsiz yayınladı. Müthişti. İsmi ve yüzü olmayan bir yazarın kitabının satış rekorları kırabildiğini herkes gördü. Kitap, bu çarpıcı başarı üzerine yeniden, bu kez Trevanian imzasıyla basıldı.

Hakkında sayısız efsane üretilen bir yazarı konuşuyoruz. Bir ara onun aslında Robert Ludlum olduğu söylendi. Bazıları buna karşı çıkarak Trevanian'ın bir grup yazarın ortak adı olduğunu iddia etti. Başka söylentiler de yayılmıştı. Güya babanız bir CIA ajanıymış. Ne diyordu bunları duyunca?

Bu rivayetler genellikle bizi eğlendiriyordu. Ama tabii babam kendinden daha kötü bir yazarın Trevanian olduğunu iddia ettiklerinde öfkelenirdi. Siz Ludlum rivayetlerini duymuşsunuz, biz daha kimleri duyduk, bilseniz...

Ludlum rivayetleri çıkınca, "Bu adamın kim olduğunu bile bilmiyorum. Zaten 20'nci yüzyıl edebiyatçılarının çoğunu tanımam; Proust hariç" diye bir açıklama yapmış.

Onun hakkında bu kadar çok şeyi bilmenize doğrusu şaşırdım. Her neyse, sonuçta şöhret babam için önemli sayılmazdı. Ama satışları önemsiyordu. Türkiye'de ne kadar sevildiğini, okunduğunu da biliyordu.

'Hiç sıradan biri gibi görünmedi'
Nadir röportajlarından birinde, Marlon Brando, Al Pacino, Robert de Niro gibi aktörlerin yararlandığı "metot oyunculuğu"nu yazarlığa uyarladığını söylemiş babanız. Bir kitabı yazmaya başlamadan önce "Bunu kim yazmalı" diye düşünüyor, sonra da Trevanian, Sears veya Morin gibi alter egolarından birini seçiyormuş...
Yazar olarak kullandığı isimlerin farklı karakterleri, alışkanlıkları vardı. Aslında hayat hikâyeleri, geçmişleri, sesleri, görünüşleri, her şeyleri farklıydı... Babam önce hikâyeyi nasıl birinin yazacağını belirliyor, masa başına sonra geçiyordu.

Siz romanınızda bu yöntemden yararlandınız mı?
Hayır, açıkçası bana uygun bir yöntem değil.

Ne garip durum! Dünya çapında ünlü birinin kızıydınız ama bunu kimse bilmiyor, çevrenizdeki herkes onu sıradan bir adam sanıyordu...

Çocuklar sırlara bayılır. Onun gizli kimlikleri olduğunu bilmek bizim için büyük eğlenceydi. Ama sırrını hiçbir zaman açık etmedik. Komşular, arkadaşlarımızın şüphelenen aileleri tarafından sorguya çekildiğimiz zamanlarda bile. Fakat lütfen sorunuzda bir şeyi düzeltmeme izin verin... Babam hiçbir zaman sıradan bir adam gibi görünmedi.

'Gülümseyişiyle odayı aydınlatan insanlardandı'

Babanız "kurumsallaştırılmış vasatlığından" nefret ettiğini söylediği Amerika'yı ne zaman ve neden terk etti?
Reagan iktidarı sırasında... O yıllarda ABD'nin içeride ve dışarıda yaptıkları onu çok üzüyordu. Keşke Obama'nın başkan seçildiğini görebilseydi. Gerçi Amerika siyasal açıdan onu büyük hayal kırıklığına uğrattı ama o coğrafyaya ve insanlarına sevgisinde bir azalma olmadı.

Biraz daha ayrıntı sorabilir miyim? Nasıl biriydi Trevanian; ne bileyim, nasıl bir hayatı vardı, yazma alışkanlıkları nelerdi?

Sürekli farklı yerlere taşındık, farklı evlerde yaşadık. Ama o evlerin hepsinde babam daima, aralıksız yazdı. Ortalık daktilosundan gelen seslerle çınladı. Gökgürültüsü gibi. Evi adeta sarsarcasına. Belki çocuk olduğumuz için bize öyle geliyordu, kim bilir. Yazarken kendi kendine sürekli bir şeyler mırıldanır, koltuğunda pozisyon değiştirip dururdu. Mimikleriyle, jestleriyle de yazdıklarına eşlik ederdi. Bazen çalışma odasına sessizce girip ona akşam yemeğinin hazır olduğunu söylememiz gerekirdi ama duymamış gibi sürdürürdü.

Peki yazmadığı zamanlar nasıl bir babaydı?

Çok tatlı, oyuncu ruhluydu. Kimi zaman bir öğretmen gibiydi. Çocuklara karşı sonsuz sabrı vardı. Hikâye anlatmayı seven, büyüleyici ve yakışıklı bir adamdı. Ama ruh hali değişken olabiliyordu, çabuk öfkelenirdi mesela. Bilhassa kendini yetersiz hissettiği konularda, özellikle sosyal adaletsizlik gibi meseleler karşısında... Dağcılık ve mağaracılık gibi sporlara düşkündü ve bu konularda çok iyiydi. Deri ceket giyer, motosiklet kullanırdı. Gülümseyişiyle odayı aydınlatan insanlar vardır, babam onlardan biriydi.

'Önce sesli harfleri yazıyorum!'

Alexandra Whitaker babasının sabırsız ruhunu ve şakalarını şöyle anlatıyor: "Bir yere yemeğe davetliydik. Bir kadın ona 'Nasıl yazdınız bütün o kitapları' diye sordu. Böyle sorulara hiç gelemeyen şakacı babam, çaktırmadan bana göz kırparak 'Önce sesli harfleri yazıyorum, sonra sessizleri uygun yerlere yerleştiriyorum. Bir keresinde bu sırayı tersine çevirip önce seslileri, sonra sessizleri yazmayı denedim ama sanırım pek işe yaramadı' diye cevap verdi. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. En komiği kadının 'Ah, anladım, o yüzden bu kadar mükemmeller' diye mırıldanmasıydi."

'Son romanlarında ona yardım ettim'

Babanız, Yirminci Mil, otobiyografik romanı İnci Sokağı ve henüz yayınlanmamış Street of the Four Winds'i yazarken ona asistanlık yapmışsınız...

Sağlığı iyice kötüleşmişti. Bu yüzden son birkaç romanını yazarken ona yardım ettim. Onları yine kendi yazdı elbette. Benim rolüm sadece sohbetlerimizde söylediklerini not almak ve sonradan gerekirse ona hatırlatmaktı. Yazmanın bir ekip işi olmadığını ikimiz de biliyorduk. Fakat bu konuda ondan çok şey öğrendim, çünkü harika bir öğretmendi ve "gizemli dahi" pozları takınmazdı. Çalışırken çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, kimi zaman gülmekten gözlerimizden yaşlar gelirdi. Sonra "Haydi tatlım, şimdi biraz ciddiyet" derdi.

Ondan yazmaya dair aldığınız bir dersi anlatır mısınız?

Leaving Sophie Dean'e başladığım günlerdeydi. Bir gün hiçbir şey yazamadım ve bunu ona anlattım. "Bazı günler daha iyi yazar olunur, bazı günler kötü" dedi. "Ama her durumda iyi okur olmamız gerekir. Dolayısıyla bugün sen dur, içindeki okur çalışsın... Şimdiye kadar yazdıklarını oku ve kendine 'Şimdi hangi cümle beni mutlu eder' diye sor. Sonra da oturup yaz."

İşe yaradı mı? 



Hem de nasıl!

Son olarak ne söylemek istersiniz ona dair?

Babamı çok özlüyorum ve yazarken hâlâ onu yanımda hissedebiliyorum. Hatta bazen sesini bile işitiyorum.

'TEMEL REİS GİBİYİM'

Trevanian'ın kızı Alexandra Whitaker kendisini şöyle anlattı: "İspanya'da kocam ve kızımızla yaşıyorum. Kendimi Temel Reis'e benzetiyorum, çünkü denize ve ıspanağa bayılıyorum. Benim için hayatta en önemli şey gülmek ve başkalarını güldürebilmek. Kahkahanın sevmenin minik bir şekli olduğuna inanıyorum. Nasıl biri olduğumu sordunuz, işte ipucu olabilecek birkaç kelime... Yerinde duramayan ama melankolik, çalışkan ama tembel, cesur ama korkak, yalnız ama meraklı..."
Alexandra Whitaker'ın Leaving Sophie Dean adlı romanı üçlü bir aşk hikâyesini anlatıyor. Adam Dean, karısı Sophie'yi terk ederek metresi Valerie'yle yaşamaya başlıyor. Çocuklar da Sophie'ye kalıyor. Peki Sophie ne yapıyor? Çocukların bakımını üstlenen anne reddederek bütün yükü kocasına bırakıp tek başına yeni bir hayat kurmaya gidiyor. Sonrasını anlatmayayım, siz okuyun. Şu kadarını söyleyeyim, dünyanın en eski öyküsü denebilecek bir üçlü aşk hikâyesi Whitaker'ın şakacı üslubu ve bir sürü yan karakterin de katkısıyla yepyeni ve çok eğlenceli bir roman haline gelmiş. Beni kitapta en etkileyen şey yazarın karakterlerin hepsine, en kötü şeyleri yaptıkları zaman bile derin bir şefkat ve empatiyle yaklaşması oldu.


Bugün Biraz Kustu Gök Beni

Bugün hiçbir söylediğimin anlaşılmadığı gündür:
Yağmurlar yine güzel, ellerin de

Sanki borsaları su basmış, hızla tahvillerini kaçırmak isteyen ağalar,
Çamura paçalarına kadar batmış koşturuyorlar.
Namaz beş vakittir, çünkü insan ahmaktır,
Pavlov’un köpeği gibi ezberletmek gerekir,
Kendiliğinden dönene ya pervane ya Mevlâna denir
Benim sessizliğimin de bir anlamı yok
Çünkü çok çığlık biriktirdim, üç kağıt imzalayıp
Ruhumun sesini kafesleyen puştlar
Gidip gelip nane verdiler, bu boğaz ağrına iyi gelir diye
Sonra paralarını sayıp aptallara nane yeter dediler
Aklım naneyi aldı, kalbimin çığlığına bağladı
Tuhaf mı tuhaf boğulma, incecik kokuyor Kapitalist amcalar
Parfüm, bir pislik icadı, hâlbuki abdest alırız biz, peki ya
Tesbihli ve seccadeli masalarında dağlara “eğil” komutu veren amcalar
Üzerimize üzerimize ölüyorlar, çekilin, bu irin,
Bu çok korktuğumuz gövdelerin dolgusu, çekilin!
Yahut çekin elinizi yârin boğazından, daha bir gün olsun
Benim haneme girmedi ekmeği.

Namaz beş vakittir, dua bin.
Namazdan korkup duadan korkmayan Adem!
Gel seninle Musa olmaktan çıkıp Hızır’a dönelim
Ne de olsa dünya da dönüyor bir ateşin etrafında
Adımıza mülhem pervaneler de
Âşık ve günâhkârım ve borsalarına batmış hayâllerim
Düstursuz girdiğim kapılar, Allah’ın izninde çalışmıyordu
Hükümetlerin verdiği yaşama izinleri, bazı koltuklarda
Azaltılıp nefes alma ve beyaz ekmekle yapılan diyetlere dönüştürülüyordu
Bu şiir olmayan ve kime küfrettiğine âşina güzeller devşirdiğiniz sathı
Ben bir yâr, bir dost, Allah ve düşmanla paylaşıyordum
Gittim, zamanınızda bir nişânem kalmadı
Umursamak yahut da bizim kıyıda pek durmadı
İnsan bir saat işte, abartılı bir saat,
İnsan geçip gidiyordur
İlgim yoktur.

yazılış, bir kovulma şiiri; 10 nisan 2012

Temrin-Ekim-2012
Nergihân Yeşilyurt


Salınacak

                                  “biriyim, cesurum, var mısın ellerime
                                   bir başka sabaha kadar içelim.”
                                                                 Edip Cansever


saçımdaki örgüyü açmakla başlayacağım söze
kasabalar istasyonlarından başlar, her zaman
su kenarına kurulmaz çadır ve benim ayvalarım
güneşte üşür, karıncalarım bir devin avucunda
ne kadar yel diyorsan o kadar sağırım sana
kulak arkalarım çiçeklerin tutunsun diyeydi
toprağım diyorsun ben bir avucum açar mısın meyvene
ellerin diyorum yeni çıkmış bahçeden

içimden geçen çölle dilinden geçen işaretsiz levha
şaşıralım içindi, dilinin tek bir tüyünden
kirli beyaz bir melek doğrulabilirdi ama kanatsız
su çekildi, kum dememi bekliyorsan tanrı da
bu kadar beklemişti, büyük harfle başlamaktan
başka işe yaramıyor şimdi ismi, bağışlamadan
kalkıp yıkadın en çok da boynuma haksızlık eden
nefesini, bundan mıydı kına tutmaması sesinin

bir boğumluk incir rakısıyla devam edeceğim sonra
hangi yanımdaki hangi örgümün kaçıncı boğumu
serçelerinle ördüğünden tutamları aralıklı
kız çocuklarının saçlarına kuşlar konsun diyeydi
bıyıklı babalar, ama serçelerle saç örmeyi
annem bile bilmezdi, babamın bıyık bırakmayı
kuşyemliklerini doldurmayı bilmediği gibi, bu yüzden
hızla havalanan bir salıncaktan inmedi hala çocukluğum

Didem Gülçin Erdem

Aşşşk

aslında hiçbir şey yok ayla!
sadece tecrit ettim kendimi loşluğa
ayaklarımı uzatarak, bazen de gerinerek
kış esmerliğinde şarkı söylüyorum, ayla
senin ruhun uçmuş rutubetli odalarda

üşüyor şimdi tüm eşyalar ama korkma
korkma iyiyim ayla!
koca dolabın içinde asılı tek bir ceket gibiyim
açık yerlerimi kapıyorum, uzayan tüylerimi
güneş nasıl da doğuyor yorulmadan her sabah ayla!
sen her sabah aynı sıcaklıkta kalkabilir misin yataktan?

hatta üç ayrı aşkı taşıyabilir misin?

bu şehir yokuş yukarı uzuyor ayla!
çift camlı pencereleri, parlatılmış kapı tokmaklarıyla
kıvrılıyor evler dar sokaklara

kaldır eteğini ayla!
aşk hiçbir şeydir, beraber uyumaksa tecrübe...

ayla! bazen atlamak istiyorum aşağıya

Deniz Durukan

Kız Kurusu

hayatıma giren bütün harun’ları saydım
kırmızı suratlı, hafif kambur, hatta babadan aksak
bir tek harun çıkmadı

isterdim elbet, yakası açık
vişne çürüğü yalanları olan izdivaç
kuyruğu çok uzun gelinlik…

akşam saat beşi gösterince, sıcak çorba yanında
fazla sirkeden kabarmış puf börekleri, nur topu bebekler…

tamda şurada, kurt sineklerini izleyerek geçirdim sabahı
tüy kadar hafif, arı kadar hızlı
geçti zaman dizlerimin dibinde

bir ara öper gibi bakmıştık birbirimize
yarım dakikadan az, zehre batırılmış ok
beyaz bir örtüye sıçrayan mürekkep gibiydi

Deniz Durukan