Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Deneme etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

BAĞ VE AĞ

Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı "bağ kurmak" istemiyor, sadece "network (ağ) oluşturmak" istiyor. Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar.  Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor. Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp'tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen he...

YAŞAMLARINDA "İLK"LERLE SANATÇILARIMIZ: EDİP CANSEVER

Okuduğum ilk yapıt? Gördüğüm ilk film? Dinlediğim ilk ezgi? Bugün bunları anımsamam olanaksız. Gene de bu konuda bir iki söz söyleyebilirim. Okumaya, ciddi olarak okumaya 13-14 yaşlarımda başladım. O zamanlar kendime verdiğim bir söz vardı: Günde elli sayfadan az okumamak. Bu sözü eksiksiz gerçekleştirebildim mi, şimdi pek anımsayamıyorum. Boş günlerimde sık sık kütüphanelere giderdim. Çoğu kez eski yazın dergilerini karıştırır, notlar alırdım. Çocukluğumda Saraçhanebaşı'nda oturduğumuz için, gittiğim ilk sinema da Şehzadebaşı sinemalarından biriydi herhalde. İki, hatta bazan üç film birden gösterilirdi. İlkini bilmeyi çok isterdim. İnsan ninnilerden başlayarak birçok ezgi dinler yaşamı boyunca. Ama bilinçli olarak bir seçim yapmam, yirmi yaşımı aştıktan sonra gerçekleşti. Önce kendimi batı sanat müziğine iyice alıştırmaya karar verdim. İlk işim bir pikap edinmek oldu. İlk plağım da, Çaykovski'nin bugün de hâlâ çok sevdiğim bir parçasıydı. Doğruyu söylemek gerekirse, bu konud...

BİZİ YAŞATANLAR VE ÖLDÜRENLER...

Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti'nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: " Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir." Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: "Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!" Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da...

BİZ SEVMEYİ NE ZAMAN UNUTTUK?

'Sonsuzluk ve Bir Gün' adlı filmde, Angelopulos'un bilincini yitirmiş annesinin başucunda oturan adama sordurttuğu o müthiş soru " Söylesene anne, biz sevmeyi ne zaman unuttuk? " O sevgi ki, Goethe'ye " Sevgi, insanın içinde yaşayabileceği tek iklimdir ," dedirtmiş. Yine o sevgi ki, Yunus'tan Anadolu'ya " Aşk gelicek cümle eksikler biter, " diye bir soluk estirmiş. Ve o sevgi ki, Balıkçı'dan, sevginin kendince bir tanımını yapmasını isteyen Azra'sına: " Bir defasında avucumun sıcaklığında çiçek tohumlarını filizlendirmeyi başarmıştım, budur işte sevgi!" diye yazdırtmış. Son günlerde, Muhsin Ertuğrul'un Benden Sonra Tufan Olmasın başlıklı anılarını yeniden okurken, sevgiden sanata ya da sanattan sevgiye köprü uzatmanın en soylu biçimlerinden biri olan şu satırlarla bir kez daha sarsıldım: " Çünkü yeryüzünde tiyatronun binbir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasın...

KENDİ YAŞAMININ SEYİRCİSİ OLABİLMEK...

Herhalde şimdiye kadar birkaç yerde okumuşumdur: "İnsan, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır." Şu 'aynı zamanda'yı özellikle italik yazdım, çünkü sanırım insan, sürüleşmenin bir noktasından öteye geçtiğinde 'aynı zamanda' bölümünü gittikçe daha çok unutuyor. Günlük yaşamın sıradanlığı içersinde artık erimeye yüz tuttuğunda, bu kez fazlasıyla toplumsallaşıp aynı zamanda bir başka şey, üstelik çok önemli bir şey, yani kendisi olduğunu, olması gerektiğini göz ardı etmeye başlıyor. Böyle bir göz ardı etme eyleminin tek sonucu ise, günü geldiğinde, gereksinim duyduğunda, insanın iç dünyasında sadece uçsuz bucaksız bir boşlukla karşılaşması. Montaigne'in deyişiyle ' kendi iç kalelerini kuramayanlar ', günün birinde o iç dünyada sığınacak bir yer, bir güç kaynağı bulamaz oluyorlar. Bu nedenle, kendi yaşamının da seyircisi olabilmek ve bunun için olabildiğince sık fırsat yaratmak, bana göre yaşamda olup bitenleri bilgece bir tutumla karşılayabilmenin önk...

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de. Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı. Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından d...

BİRTAKIM DUYGULARI, OLAĞAN DUYGULARI KENDİMİZ BİRER 'CEHENNEM' HALİNE DÖNÜŞTÜRÜYORUZ

Ağustos, '83 Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil. Çözmeye çalışıyorum, alışılmadık çelişkiler çıkıyor ortaya. Çok özel nedenlerle bir dostuma, 'Bir cehennem yaşıyorum bugünlerde,' dedim. 'Ben de,' diye yanıt verdi. Aslında onun bir cehennem yaşaması için hiçbir neden yoktu. Genel geçer ölçülere vurulduğunda, parası vardı, uzun süren ve belki de sıkıcı olmaya başlayan bir ilişkiden kurtulmuştu. Hatta kurtulmadan önce, bir çeşit garanti olarak, yeni bir ilişkiyi başlatmıştı. Çok düşündüm onun 'cehennem'ini. Galiba bütün sorun, alelade, çok yaygın ve geçerli yargıların, insan hayatına egemen olduğunu varsaymakla başlıyor. Birtakım duyguları, olağan duyguları kendimiz birer 'cehennem' haline dönüştürüyoruz. Sonra birden düşündüm: " Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?" Bir de kendi yaşadığımı sandığım 'cehennem'i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne a...

KIRGINLARI TANIMA REHBERİ

Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı Seanslarda çok sık gördüğüm bir insan profili var: Kırgınlar . Kırgınlar, çevrelerine göre biraz daha sessiz , sakin, içe dönük ve kendi hallerinde olurlar. Bu kendi hallerinde olma kısmı önemli. Birilerinin ne giydiğine, nereye gittiğine, hangi pozisyona yükseldiğine, neye sahip olduğuna çok bakmazlar, bunun dedikodusunu yapmaz ve kıskanmazlar. Hak eden herkesin, gönlündekine kavuşmasını dilerler. Dünyaya dair büyük hırsları yoktur. Para kazanmak, birikim yapmak, fırsat kovalamak, ince hesaplar yapmak onlar için dünyanın en önemli meselesi değildir. Maddi konularda modern dünyanın “başarı” olarak adlandırdığı şeylere ulaşamazlar çünkü bunu pek düşünmezler, dert etmezler. Genellikle cömert olurlar ve kazançlarının tuhaf bir bereketi vardır. Çok sevdikleri eşyalarını kolaylıkla paylaşırlar, hediyeleşmeyi severler. Birilerini mutlu görmek, mutlu etmek onlar için dünyanın sayılı nimetlerindendir. Kırgınlar sanıldığı gibi asık ...

KENDİ İÇİNE DÖNENLERE

Sonra üzerime bir tat geldi, hâlimi kabul geldi, hafriyatla ilgilenmez oldum. Çok da umursamaz oldum. Bu hayatı beğenir oldum, bu hayatın kendisi bana olabilecek hayatların en mânalısı geldi. Şule Gürbüz Kendini, herkesten ve her şeyden nasıl soyutladığını görüyorum. Tüm dost meclislerinden, arkadaş buluşmalarından, hafta sonu gezmelerinden kaçmak istediğinin farkındayım. Birçok ortamda nezaketen bulunuyorsun ya da iş icabı. Zihninde o anlarda dolanan tek şey, bir an önce eve gitme isteği oluyor. O ortamlarda konuşulan şeylerin artık dikkatini çekmediğini fark ettin. Sahi, bu ne zaman başlamıştı? O boş, gereksiz, dedikodudan öteye gitmeyen cümlelerden ne zaman sıkılmıştın ilk? Sanırım yaşadığın o ilk sahici sarsıntıdan sonra. İnsan, başına gelen o sahici yıkımlardan sonra, dünyada neyin gerçek neyin sahte olduğunu anlıyor ve yaşamını buna göre kurguluyor. Kendisine yük olan, zamanını ve hayatını bereketlendirmeyen beyhude insanlardan ve eylemlerden uzaklaşmaya başlayıp kendi hakikatini...

Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup...

Sevgili Cem, Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: "Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?" Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler! Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgileriniz le anladım. Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bi...

KALP DERSLERİ

İnsan görüşmediği ama kalbinde yer ayırdığı, kalben hemhâl olduğu, onun da kalbinde yerinin olduğundan şüphe etmediği kimseyi ne zaman görse sevinç duyar, onu uzun bir zaman sonra da görse ona soğukluk hissetmez ama kalp selâmı kesmişse onu her gün de görse artık bir önemi kalmaz.   Kalp, insanın âlemi, kâinatıdır. İnsanın yeri yurdu, içyüzüdür. Duygu ve düşüncelerin bağlı olduğu mihraktır. Hislerin uyandığı, serpildiği, olgunlaştığı makamdır. İnsanın hâl ve tavırlarına yön veren, onları biçimlendiren ve kişiyi kendisi kılan, kendine has güzelliklerini aşikâr eden, yüzüne, bakışına, sözüne bir ifade olarak yerleşendir. Kalp, fiil olarak bir şeyi değiştirmektir. Bir insana/nesneye etki ederek onu bulunduğu durumdan başka bir hâle/yöne doğru değiştirmektir. Bu nedenle “kalbetmek” yani değiştirmek, çevirmek, dönüştürmek diye bir fiil türemiştir. Gün değişirken kalbeder, gece gündüze, gündüz geceye döner. İnsan yolun başında başka, ortasında başka, sonunda bambaşkadır. İnsanın yüzü, ka...

AK PARTİ’YE NASIL MUHALEFET EDİLMEZ

"Önce Refah Partisi’nin, sonra da AK Parti’nin ortaya çıkışı ve yükselişi, işte bu sorunun cisimleşmiş ifadesi, siyasî yansıması. Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi." Türkiye’nin sorunu İslam mıdır? Yoksa Kemalizm midir? Gündelik anlamda sormuyorum. Şu veya bu partiye oy vermek, şu veya bu somut politikayı savumak anlamında değil, çok daha genel, uzun vadeli, tarihsel anlamda soruyorum. Geleceğin toplumunu tasavvur edebilmek açısından, daha adil, daha eşitlikçi, sömürüsüz, baskısız bir toplumun önündeki engelleri kaldırabilmek açısından soruyorum. Türkiye’de son 15 yıldır yaşanan tüm siyasî gelişmelerin temelinde bu sorunun yattığını düşünüyorum da, o nedenle soruyorum. “Yok yahu!” diyeceksiniz. Binlerce başka önemli konu sayacaksınız, ayrıntılı şeyler anlatacaksınız, meselelerin çok daha karmaşık ve çokyönlü olduğunu söyleyece...

Kalp

“Risale” dergisinde kaleme aldığım “Kuvvet ve Zâfiyet Edebiyatı” başlıklı yazımda insanı zayıflatan, duyguları hastalıklı hale getiren edebiyatı; sönük, zayıf bir edebiyat olarak adlandırdığım için bir hanımefendi beni kalpsizlikle suçladı. Kalbim var ise de atmadığını söyledi. Allah iyiliğinizi versin hanımefendi. Bilmez misiniz ki bir insana yöneltilebilecek en ağır hakaret kalbinin olmadığının söylenmesidir. Zira insan kalbinden ibaret değil midir? İnsan içinde kalp barındıran bir vücut değil, aksine örtüsü vücut olan bir kalptir. Denilir ki: “İnsan iki küçük et parçasıyla ölçülür: kalbi ve dili”. Fakat bu sözü söyleyenler dili kalp ile aynı kefeye koymak suretiyle dili yüceltmişler ve dille kıyaslayarak kalbi küçümsemişlerdir. Dil kalbin en ufak hareketlerini ve tepkilerini anlatan suskun bir anlatıcıdan başka nedir ki? Sonradan meydana gelmiş olan, ezeli olanı nasıl ifade edebilir? Yahut sınırlı olan sınırsızı nasıl kuşatabilir? Dilin sözlüğü, kainatın sözlüğüne kıyasla ne kon...

Yerleşik Bir Yabancı: Metin Altıok

‘’Ben Metin Altıok, adanmış yüreği imgelerin. Türkçenin gece gezen mahalle bekçisi’’ İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip. Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk dön...