30 Mart 2014

İnsanlar II

Her zaman, fakat bilhassa
Beni sevmediğini
Anladığım zamanlarda
Görmek isterim seni de
Annemin kucağından
Seyrettiğim insanlar gibi
küçüklüğümde...

Orhan Veli
 

Yenidoğan

1

Mektupsuz koma beni.
Bir daha, bir daha yaz adını mektubun sonuna.
Bana güler yüzünü gönder.
Yenidoğan’ı anlat.


2

Günün hangi saatte battığını görememiştik,
tepelerin arasındaydık çünkü,
sen evlere bakıyordun,
yüzündeki o çocuksu cesareti inceliyordum ben.

Evler dağları sırtlanmıştı
korumak için kendilerini çaresizlikten,
ocaklar yeryüzünün çamurunu yakıyordu.

Klarnetçiler, matbaa işçileri, bakkal karıları dolaşıyordu
günün battığı saatten sonra sokaklarda.


3

Saçlarının her teli bir dinamit fitilidir
yokuşları çıkıp yorgunluğa bıraktığın an gövdeni.


4

Mektupsuz koma beni,
denizi deniz yapan sensin,
ormanı orman yapan sensin,
sensin tezgâhta kan dokuyan,
gözlerinde serçeler yanan,
bir aşktan bir dünya kuran sensin.

Samanyoluna karışır gün ortasında attığın çığlık,
hafta sonlarında yaktığın ağıt,
tabutların ardında yürüdüğün yol,
koparıp yüzüne attığın başak.

Mektupsuz koma beni,
yılların sana öğrettiğini sen bana öğret,
parmaklarının gölgesini gönder.


5

Sevgilim, sevgili dostum,
yaşamayı pekiştiren bir çelik çivi olacak
Yenidoğan’ın acısındaki maya.

Sen o mayadaki umudu gördün.

Yaslar donanmış babaların pencere önlerinde
çocuklarına saksı sulattıklarını gördün.

Damarlarını fabrikalarda bırakan kızların
nişanlılarında yeni bir yürek bulduklarını gördün.

Nasırların yanıbaşında tarlalar gördün.

Kopan derilerin altında gökyüzü gördün.

Gördün her şeyi,
topladın her şeyi,
acına renk katıldı çeyiz sandığında.

Gülüne dipdiri bir sap takıldı.


6

Mektupsuz koma beni.
Aşkını uzun uzun anlat, utanma anlatmaktan,
senin elin benim elimi tutsun,
birlikte sıçratsın ayaklarımız
Yenidoğan’ın çamurunu,
aynı duvar halısına işlensin ceylanlarımız.

Dostum benim, yokuşlu yolum, düzgün ovam,
günün hangi saatte battığını görememiştik seninle,
tepelerin arasındaydık çünkü,
üstümüze keder çiseliyordu çünkü,
saçak altlarına sığınıyordu çocuklar,
her evin eşiğinde sessizlik vardı.

O sessizliğin marşını öğret bana,
gizli bir pınar gibi toprak altında akan
ama bütün kıtaları dolaşan marşı.

Ülkü Tamer

Ülkü Tamer'in yazdığı 'Yenidoğan' şiirinde ben üç yıl yaşadım:

Haydar Ergülen

Şiir Adımlı Bir Yolcu Haydar Ergülen / Sıddık Akbayır / Ferfir Yayınları

Kaçak Yaşamak

güz gelse yağmur yağsa yorgun olsak
özlesek uykuları yatakları yalnızca
bir anne gibi bizi oralara götürsen
hiç bir şey düşünmeden uyusak

biz çocuklar gibiyiz içli ürkek başıboş
yoruluruz günlerin gürültüsü içinde
bizi dizine yatırıp masallar söylesen
hiç büyümesek korkmasak belki de döğüşmesek
yaşama kavgasında

1962

Eray Canberk / Kuytu Sular

Elde Var Sıfır

   22 yıl reklam yazarı olarak çalıştım, bir yıl üniversitede araştırma görevlisi olarak bulundum, bir-iki başka işle birlikte, toplam 27-28 yıllık bir çalışma hayatım oldu. Son bir yıldır da 'evdeki adam' durumunda oturuyorum, Türkçesi işsizliğe çalışıyorum. Doğru bir Türkçe oldu mu emin değilim ama, işsizliğin Türkçesi böyle cümleler kurduruyor insana.
   Ordan burdan, hayattan, insanlardan, anılardan, şiirden, memleket ahvalinden dem vurarak bu köşeyi doldurmaya çalışıyorum. Bu her günü birbirinin tıpatıp aynı işsizlik zamanlarının 'keyfi' sürerken, bunu daha ne kadar yapabilirim bilmiyorum. Başta üstadımız İlhan Berk olmak üzere pek çok şair ve yazar, yazının bir cehennem olduğunu belirtir, fakat bir yandan da bundan aldıkları keyfi saklamazlar.
   Doğrusu ben de geçen yıla kadar bu cehennemdeki ateşin kelimeleri ısıttığını düşünüyordum. Ne var ki son aylarda cehennemin de soğuduğunu, yazıyı ve hayatı yeterince ısıtamadığını fark ediyorum. Evsizlerin soğuk kış günlerinde hapisaneyi özlemesi gibi, ben de işsiz bir yazıcı olarak yazının o cehennem ateşini özlüyorum.
   Biraz yüzümün yumuşaklığından, biraz da hayli makul olan ihtiyaçlarımı karşılamanın ötesinde paraya gereksinim duymayışımdan, fazla para kazanamadım. 'Memur' ruhlu oluşumdan ötürü de çok çalıştım, ama bunun maddi karşılığını pek umursamadım. Galiba biraz da 'Yetinmek sevindirir' şiarıyla yetindim. Bundan pek şikâyetim yok. 'Hakkı yenmiş'lik duygusu bana hep uzak oldu, öyle bir kıskançlığım da olmadı. Sonunda da, çalıştığım ajans geçen eylülde kapandığında, bir anlamda başa dönmüş oldum, yani 'elde var sıfır' gerçeğiyle yüz yüze kaldım: "Gerçek olan tek şey gerçek/ para eden tek şey para"ymış meğer! Parayı fazla sevmedim, nasıl kullanıldığını da pek bilemedim, fakat ne gam, çalışıyordum, kazanıyordum, bu yeterliydi. Belki de artık biraz yazarak kazanabilirdim, öyle bir imkân doğmuştu işte. Bir yıl önce doğan bu imkân artık batmaya başladı. Bildiğim en iyi iş olan yazıdan biraz para kazanma hayallerim suya düştü. Yazı ve para. Bu iki sözcük şu kısacık cümlede bile yan yana gelmiş olmaktan ne kadar rahatsız, farkında mısınız? Bilmiyor muydun diyebilirsiniz pek haklı olarak, biliyordum da, durumun bu kadar vahim olduğunu anlamam için işsiz kalmam gerekiyormuş.
   Bu yazıyı 'hal-i pür melal' diye de okuyabilirsiniz, bir yazıcının dertleşmesi diye de. Belki para ve terbiye ilişkisine bakılabilir bu noktada. Dedim ya, parayı fazla sevmedim ama, onunla şımarıp terbiyesizlik de etmedim. Belirli bir saygı çerçevesinde süren 'zorunlu' ilişkiler vardır, birbirlerinin sınırlarını zorlamadan, edep ve terbiye dairesinde kalarak sürüp giden ilişkilerdir bunlar. Parayla böyle bir ilişkim oldu, o da, iş bitince, haklı olarak aynı edep ve terbiye dairesinde beni terk etti.
   Orta yaş aşkları vardır, 20-25 yıl önceki sevgilinizle yeniden karşılaşırsınız, eski zamanları hatırlarsınız, belki de orta yaş 'cehennem'iyle içinizde bir heves uyanır, eksik mi kalmıştır, kötü mü yaşanmıştır, her ne halse artık, bir daha denemeye kalkışırsınız. Çoğu kere bir hayal kırıklığıyla sonuçlanır bu, onu yeniden kazanmanın imkânsızlığı bir yana, sonsuza dek yitirirsiniz. Benim de son bir yıldır yazıyla ve onun parayla ilişkisinde yaşadığım buna benzer bir durum.
   Yazı mı tura mı der gibi, yazı mı para mı ikilemine düşeli beri pek keyfim yok. Ne yazı tek başına yetiyor ne de para gelip yazıyı buluyor. Ekmek bedava değil ama, yazı bedava işte, hürriyet gibi. Kayıtsız şartsız hürsünüz. O zaman böyle yazıları kaleme almak da hürriyetin bir ifadesi oluyor. Bu kadar hürriyet de işsiz birine doğrusu biraz fazla geliyor.
   Hani bir uyarayım dedim, bu özgürlük ortamında günler geçmiyor!

Haydar Ergülen



Şiir ile Ankara

İstanbul'un kapısı hala Haydarpaşa'dır. Bir şehir nereye kapı açar, bir şehrin
neresinde kapı açılır diye aklınıza getiriyorsanız, Haydarpaşa'da akrar
kılmanız kaçınılmaz olacaktır. Trenden inersiniz, gar binasından geçersiniz ve
merdivenlerde bir an durup bakarsınız, işte o an kapıda geçtiğiniz andır, size
uzaktan baka biri, bu şehre kaçıncı kez geldiğinizi, kaçıncı kez o kapının
hayatınızın bir sınırı olarak ardınızdan kapandığını anlayabilir. O kapının
ardında birçok şehir duruyorsa da, onların arasında biri var ki, bu şehre
kaptırdıklarınızı kolay kolay geri alamaz. Fakat kahrından da yıkılmaz, bir
anne gibi kızlarını ve oğullarını gurbete göndererek yaşayacağını bilir,
bağrına taş basar, oturur. Ankara Ankara Güzel Ankara dedikleri o anne
şehridir, şehirlerin annesidir. İstanbul'la yarışı baştan kaybetmiştir demek
ona haksızlık olur. Ankara, yerini bilen şehirlerin başında gelir. Ankara'nın
İstanbul'la bilinen hiçbir mes'elesi yoktur, mes'ele çıkaran her zaman olduğu
gibi İstanbul'dur.

Bir şehrin kapısı her zaman hatıralara açılır, hatıralara kapanır.
Şehirler; hatıralar dükkanıdır ya. Hatıralar uzun zaman o kapının ardında
unutulur, şehirler gibi. Bir dükkanın kapısına kilit vurup açmamak gibi.
Üstümüze kapanan ne varsa biraz da yokluğumuzdur. Yokluğu çoğalta çoğalta
yaşadığınız bir yeni şehir ise, sizin eskiliğinizi gün be gün yüzünüze vurur.
Gün gelir, o yokluğun kapısını bir kez daha açmayı göze alırsınız. Gözünüzün
açtığı kapı, yokluğun kapısıdır, unutma kapısıdır, açılır bakarsınız dükkan
yeni mallarla tepeleme doludur. Kendinize ordan bula bula belki bir mendil
bulursunuz, hani olur a, gözyaşlarınız içinize akmasın diye, aksa ne olur
akmasa ne, bulduğunuz bir kağıt mendildir. Buradan açınız.

Ankara'ya başka türlü giremem, insan ardına bakmdan çıktığı bir şehre
hiçbir şey olmamış gibi, aradan neredeyse 15 yıl geçtikten sonra, bir kez
için bile olsa, yüreği titremeden girebilir mi? Gizlice girebilir ama, şehri
bulabilir mi? Bu yazı güzel olursa belki Ankara beni bağışlar ya da bu yazıyı
yazmamın tek sebebi, Ankara'ya tıpkı eskisi gibi gidebilmek içindir, çok var
ki Ankara için övgüden başka bir şey gelmiyor aklıma, hem Ankara, işime yarar
tek şeyin bir kağıt mendil olduğu o dükkan değildir, Ankara kendine mahsustur,
eskiye mahsustur, eski çocuklara mahsustur. Ankara'da vefa diye bir semt
yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir, onda vefa vardır, bizde vefa
yoktur. Hem vefa böyle bir şey değil midir, aşk gibi, birimizin aşkı ikimize
de yeter de, gün gelir insan yorulur. Ankara'nın yorulduğunu sanmıyorum. Vefa
aşktan da beterdir, aşkın bile bir sonu varken, vefa'nın hiç sonu yoktur,
vefasızlar oldukça vefanın sonu olmayacak!

İzmir. İzmir için yazabilir miyim bilmiyorum ama, İzmirliler için
mutlaka yazmalıyım. İzmirli olmak bilinmeyen bir şeydir benim için, hala.
Ankaralıların ortak özellikleri var mıdır, bunu da bilmiyorum, ama İzmirliler
için ortak özellikten bol bir şey yoktur. Fakat en ortak ve mühim özellikleri,
İstanbul'a yerleşen İzmirliler'in İstanbul'a yerleşen Ankaralılar'a "taşralı"
gözüyle bakmasıdır. Bu inanılmaz gelebilir ama, İzmirliler'de inanılmaz önemli
bir özelliktir. Çünkü İzmir sadece bir şehir değil, sanki Ege'nin başkenti
gibidir ve Ege'nin başka şehirlerinde oturanlar da İstanbul'a geldiklerinde
İzmir'i temsil ederler, Ankara'ya karşı İstanbul'un yanında saf tutarlar.
Fakat takdir etmek gerekir ki "kentlilik bilinci" İzmirlilerde pek yüksektir,
İstanbul'un geçmişine sahip çıkarak bize bir İstanbul nostaljisini yaşatanlar
arasında İzmirliler önemli bir yer tutar. Ankara'ya yüz vermemelerini ise
anlamak zor değildir. Çünkü hedef İstanbul'dur. Ankaralılarınsa böyle bir
hedefi olduğu söylenemez, onlar çoğunlukla "gelmiş bulunmuş"lardır. Anlaşılan
bu sözleri açmak ve açıklamak için bir İzmir yazısı şart oluyor, burda keselim
ve Ankara'ya dönelim.

İstanbul, Ankaralılar için bir buluşma yeri değildir. ankara,
İstanbul'a gönderdiği herkesi ayrı semtlere, ayrı kaderlere yerleştirmekle
vazifelidir sanki. Aynı trene bindirse de, yolculuk beraber geçse de, tren
Haydarpaşa'ya geldiğinde sanki herkes başka Ankara'dan geliyormuş gibi kendi
İstanbul'una doğru tek başına yürür. Onları Ankara'da buluşturan, birleştiren,
bir arada tutan şey neyse, tıpkı sudan çıkmış bir balık gibi, o şey İstanbul'a
kadar dayanır ve İstanbul'da alçı dağılır, Ankara paydos, burası İstanbul
olur.

Bu bir şehir yazısı değil, beni İstanbul'a gönderen benim Ankara'mın
yazısı. Ben öyle yazıyorum, Ankaralılar nasıl okur, İstanbullular ne der,
İzmirliler ne düşünür, bilemem. Hem bilinecek ne var anlatıyorum işte,
anlatabilme ümidiyle. Söylemiştim, Ankaralılar anlata/bilmeyi isterler,
anlamayı/bilmek üzre. Yoksa çok kırılarlar! Yok, o kadar da değil, Ankaralılar
da Ankara gibi yaralarını sarmayı, karanlıklarını saklmayı, onarmayı bilirler.
Ankara duyarlıdır, duygucu değil! Ne de olsa her şeyin bir mesaisi vardır,
şimdi yazı vakti, İstanbul'da da olunsa yazı vaktidir. Öyleyse bir pazar öğle
sonunu Ankara'da yazıya ayırır gibi yazma vaktidir. Ankara görünüşte ihmal
edilebilir, Ankara hakkında uzun süre susabilirsiniz, Ankara yok gibi
davranabilirsiniz, ama Ankara'yı gönlünüzün haritasından çıkaramazsınız.
"İnsan Yüreğinin Haritası" filmindeki eskimolu çocuk gibi, kurtulmak üzre
kaçarsanız, gider düşlerinizi gerçekleştirirsiniz, oysa en güzel düş
kurtulduğunuzu sandığınız yerdedir ve ir gün veya sonunda sakinliğin orada
olduğunu anlar, dönersiniz. Bu bir keşif değildir, olağan bir şeydir, sadece
kendinizi ihmal eder gibi orayı da ihmal etmişsinizdir, bir gün önünüzde bütün
kapıların açıldığını, başka kapı kalmadığını gördüğünüz anda, eski bir
anahtarın kilitte döndüğünü işitirsiniz, işte o unuttuğunuz kapı kendiliğinden
açılmak üzeredir size. Daha bekleyebilir misiniz? Daha ne duruyorum? Hayır,
Ankara'ya filan döndüğüm yok, daha erken, daha Ankara'nın beni beklediğini
hissetmiyorum, kilitte dönen anahtarın sesini duymadım henüz, beklemedeyiz.
Bekle beni Ankara diyerek çıkmadım ki o şehirden. Sadece unutulmamak için, ben
de senden geldim, ben de senin eski çocuklarından biriyim diyebilmek için,
İstanbul çekil aradan, Ankara ile konuşuyorum.

Orda benim neyim var? Bir lise, bir üniversite, birkaç ev, birkaç
eskiden sevgili, ki şimdi hiçbiri oralı bile değil, fakat orda benim şairlerim
var en çok; Metin Altıok ile Behçet Aysan var, onlar Sivas'a gittiler
biliyorsunuz, İstanbul'a gelenleri saymıyorum, Ankara'ya gelenleri de
saymıyorum, Ankara'da kalanlarım var, dönerse ıslık çalmasını istediklerim
var, Ergin Günçe var ya, "Güzel suçlar işledin bir tarih oldun artık" diyor,
Ankara'ya değil, gidip de dönmeyenlere, dönemeyenlere söylüyor olmalı bunu,
sevgili 'Gezgin'im Metin Altıok'a söylüyor olmalı, şimdi akşam kimdedir,

"Gün bitti lambayı hazırla;
Işık kalmadı girecek odamıza.
çek perdeleri sevdiceğim;
Kanadı kırık bir akşam
Zonkluyor durmadan dışarda."

Metin Altıok söyledi diyedir elbette bunu ve söylememiş bile olsaydı, Ankara o
küçük "Tragedyalar" başkenti. Benim 'Behçet'im var, onun Sivas'ta bir işi yok,
bir suçu yok, fakat bilmediler, bilmiyorlar, hem bilseler bundan böyle neye
yarar?

"Kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
(...)
sessiz akan bir ırmağım geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım."

Kal deseydim kalır mıydın Ankara'da tabibim? Ankara'nın Almanya'ya ödünç
verdiği bir şair Gültekin Emre var,

"Öldükten kaç gün sonra kırılır sesin
Kaç gün daha uzar sakallarım, siyaha elvada
etin kemiğe sarılmasına kim engel olabilir
Ruhum uçan balonlarda çocukları sevindirir"

diyesiymiş Gültekin'in, bir de İzmir'e armağanı var Ankara'nın, Sina Akyol,

"Elmanın
nara değdiği gün
Kış
(...)
Nakşı derin bir kadın
Uyur ve işler
Dağ: Çömelir.
Geyik: Düşer.
Avcı: Vurur
Kurşun: Kaçar
(...)
Gölde maral
sesi büyür."

Sina'nın Ankara'da "Lokman'la Geçen Şen Günleri" var. İyi ki Ankara'nın
kimselere vermediği, ölümlere kaptırmadığı, armağan etmediği, gurbete
göndermediği şairler var, onlar olmadan ben Ankara'yı nasıl özlerim, nasıl
severim? "Bir Denizin Çekildiği Bütün Kıyılar"da ve "Arka Oda"da Mehmet Taner
var, onun "mis!" gibi bir şiiri var:

"mis gibi şeftalinin sırasıdır şimdi
Haziran maziran derken o da çıkacak
(...)
aldatılmış ruhum çıkacak
(...)
Adım deliye çıkacak"

Ali var, "Ankara Ankara Güzel Ankara"nın şiirini yazdı, şairlerin alisi ki
Ankara delisi olmalı diye düşünüyorum onu ya da vefa delisi: Ali Cengizkan.
"Ankara Ankara Güzel Ankara" kitabının başına aldığı küçük yazıyı, benim
yazımın yerine de okuyabilirsiniz, ondan izin isteyerek yazıyı buraya
alıyorum:

"Ankara bir düşler kentidir, kentin kendisi insanları düşler dünyasına
taşıdığından değil: İnsan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz da ondan. Ya
yönetimle ilgili bir düşünüz olmalı, ya mutlulukla ilgili, ya iyi insanlıkla
ilgili bir düşünüz olmalı, ya da iyi sanatçılıkla ilgili. Düşlersiz yaşanmaz
Ankara'da: Çünkü ufuklar sınırlıdır dağlarla, geniş bir ufuk düşünüz yoksa.
Çünkü dereler sığdır ve 'denetim altındadır' göğsümüzde yüreğimiz bir
çağlayana bir kaynak oluşturmuyorsa. Çünkü kale terk edilmiş gözükür uzaktan,
içimizde taht kuran/hüküm süren, astığı astık/kestiği kestik ama sırasında
kendini de kesen bir yönetim yoksa. Çünkü ilişkiler köhnemiş, 'memurin' ve
hesaplıdır, yaptığınız her şeyi karşılıksız yapmıyorsanız. Onun için de Ankara
bir düşler yatağıdır. Onun çorak bir ülke, tozlu bir kent, kısır bir yaşam ve
çeşnisiz bir toprak olduğu bir yana bırakılırsa /.../ işte bu şiir bu düşleri
anlatır. Ve aşk delileri, mal delileri, göz delileri, yorgan yüzlüler,
melekler, körler, sağırlar, dilsizler, sıkmabaşlar, açık bacaklar, şaşılar,
uygun adımlar, beyin sevenler, yarım pabuçlar, zenneler, kırık boyunlular,
boksör köpekleri, telli bardaklar, yaylı sazlar, dost ölüleri ve diğerleri
adına ve onlar için yazılmıştır,"

dedikten sonra "Solfasol Otobüsü"ne bindirir şiiri:

"Hadi gel, bir kere daha deneyelim,
Mutluluk hakkını kaptırma başkasına.
Solfasol otobüsüne binelim sıkışıktır,
Yakın olmanı istiyorum bana.
Asu gel, bir kere daha deneyelim."

Adana'yı Ankara'ya tercih eden, şimdi orada bir Ankaralı gibi davranan Hüseyin
Ferhad var, "Geceyarısı Sularında" Ankara'yı ve arkadaşlarını anlatıyor:

"Hamamönü paslanıyor, Yenişehir, Tandoğan
Şakaklarıma kar yağıyor usuldan
gençliğim ve gençlik arkadaşlarım ivmeyle yaşlanıyor:
Duran Er, Ahmet Erhan, Adnan Azar, Yaşar Miraç,
Neşe Yaşın, Haydar Ergülen, Ali Cengizkan
Ağzımda yanık çayır kokusu,
Saçlarım yüzüme dökülüyor,
gözlerimi çırmalıyor 'gaflet' uykusu;
ben iyi bir kaptan değildim zaten, teknem battı, kayboldum
geceyarısı sularında."

Biz kara ahalisi değil miydik, aramızdan iyi bir kaptan çıkmazdı nasılsa! Olsa
olsa 'tayfa' olur bizden, o da olmazsa ne gam, belki bir gün doluşuruz kürkçü
dükkanı olan Ankara'ya Ahmet Telli'yi unutmamalı, ki o da 'vahim Ankaralı'lar
arasında birinciye gelir. Ona tesadüf bile edemezsiniz İstanbul'da. Bunları
okusa eminim içinden "Çocuksun sen" der, ama kibarlığından söylemezdi bana:

"Bir de belleğim başıma bela hazin ve komik üstelik
Hatırla eskiyen meydan saatini, çocukluğundur
Tayyare pulları getirdim sana evden kaçışlarım
İstersen yok say bunları tesbih de yapabilirsin."

Adnan Azar, ilk şiir kitaplarımız birlikte çıkmıştı, çok sevinmiştik, nerdeyse
koşarak İstanbul'dan Ankara'ya gidebilirdik, o gitti, ben kaldım, bakın eğer
hala bilmiyorsanız, size Adnan Azar'dan çok güzel bir şiir armağan ediyorum,
adı "Okuntu",

"Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi
özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca
bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir
gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar
arasında dünyaya en çok siz yaraştınız
(...)
Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirse
niz, geniş koltuklarda otururuz, susarız."

"Öteki Şiirler" adlı kitabının arka kapağına şunları yazmış Ahmet Erhan:

"Sanki söylenecek her şey söylenmiştir. Meyhanede arkadaşlarla bir veda
partisi. Eski bir sevgili aranmış, çocuklardan ve eğitim düzeninin
çarpıklığından konuşulmuştur. Eski fotoğraflara bakılmıştır. Sonunda orta yaşa
gelinmiştir. Şarlatanlar ve düzenbazlar kazanmıştır. Ve şiir, artık gülünç bir
şeydir onlarca; sence, bütün yenilgilerin toplamı olmuştur."

Öyle olmuştur sevgili Ahmet Erhan, gülünç olmak pahasına yazan şairlerse iyi
ki kalmıştır. Hem sen de öyle ya da böyle, buna benzer bir şey demiyor musun?

"Reis, bu şiir böyle bitmez
Aç bir daha oku uyak sözlüğünü!"

Ankara'da kim kaldı, kim kaldı, Akif Kurtuluş kaldı, hak'katen şairdir,
bilirsiniz, yazmadığı kadar çok şiiri vardır, ki buna yazdıkları dahil
değildir, Ankara'da da şairlerin var olduğu bilinsin diye kalmış gibidir:

"tren ayrıldı, unutulan bir takvimin son yaprağında
kum saatinde bir 'yitik çocuk' olarak kaldım
zaman'ın dışında yer verilmişti, ne kadar sevsen de
sevgilimin gözlerine bir leke gibi bıraktım sessizliği
(...)
yazdıklarımdan o'nun kumral hayatına sızmayacak kadar usluydum
(...)
tren ayrıldı, tuttum koyu bir karanlıkta yırttım kendimi
resim oldum, ürkek bir anı oldum, artık kim olsa kırar beni"

Ve Ankara'yı uzun uzun kimsesiz bırakan, şimdi Ankara'da onun varlığını
bilmekten sevinç duyduğum 'büyük bir adam' var, hem şair, hem adam, şimdi zor
bulunur, Ankara'da bulunur: Orhan Tekelioğlu, "Sonra beni bana bırak sevgilin
ol sevgilim" dediydi, bir de "bir adam zor bulunur yalnızlığa" dediydi, kime,
'son dostlara'. İşte böyle Ankara, işte Ankara'da çok adam var, çok şair var,
Ankara'dan çok adam, çok şair geçtiği de unutulmamalıdır, derim.

Adamlardan biri Tanpınar'dır. Onun Ankara'sı

"Bazen geniş sağrısını rüzgara vermiş bir harp gemisi gibi zaman ve
hadiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir içkale, bütüm
ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi
erişilmesi imkansız yükselir."
(Beş Şehir, s.3)

Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre bir 'zıtlar mecmuası'dır Ankara. Tanpınar, "Beş
Şehir"in Ankara'sını şu sözlerle bitirir:

"Ankara Kalesi bu akşam saatinde bana bir milletin tarihin ne kadar uzun
olursa olsun, birkaç ana vak'anın etrafında dönüp dolaştığı, birkaç büyük ve
mübarek rüyaya, yaratıcı hamlenin ta kendisi olan bir imanın devamına bağlı
olduğunu bir kere daha öğretti." (a.g.e., s.20)

Bana da şiire beraber başladığım ve şimdi pek azı orda kalan Ankaralı
arkadaşlarım öğretti desem, Tanpınar'ın bu tespitine halel mi getirmiş olurum?
Olmam zahir!

Şair Ahmet Erhan'om, keşke bulup da okuyabilseniz, "Ankara-İstanbul Karatreni"
(Edebiyat ve Eleştiri, MAyıs-Haziran 1993; sayı:8, s.46-51) adlı bir yazısı
var. Aynı Ankara'yı terennüm ediyoruz, o Ankara'dan İstanbul'a göçü anlatıyor,
ben de şimdi buradan Ankara'ya bakmaya çalışıyorum. Demek ki yanyolda,
Eskişehir'de buluşabiliriz. Ahmet'in yazısında, bir kez daha anmıştım, ilginç
saptamalar ve samimi itirazlar var, örneğin

"Türkiye edebiyatının en önemli atılımları önce Ankara'da başlamış, daha sonra
İstanbul'a tedbil-i mekan ederek ve ferahlar gibi görünerek ölmüştür. İşin
ilginç yanı, göç edenlerin hepsi de sonradan kanlı bıçaklı İstanbullu
kesilmişlerdir." (agy, s.48)

Ben önce Eskişehirli, sonra Ankaralı ve sonradan İstanbullu olduğum için,
galiba bir de şimdi bu yazıyı yazmakta olduğum için, alınganlık
gösteremiyorum. Fakat şu yazdıklarında derin bir haklılık payı buluyorum,
kendi adıma da:

"...varolma nedenleri belli bir edebiyat türünde bir şeyler yaratmak olan
insanların İstanbul'da yokedici bir çelişkiyi yaşamamaları mümkün değil. Bu
anlamda yazar-şair takımının beyin göçü aslında aldatıcı, kendi alanlarıyla
varolamadıkları, ya da çarpıtılmış alanlarda kaydıkları bir göç türü." (agy,
s.50)

Ve yazının o güzel, dokunaklı finalini bir kez daha alıyorum buraya, bana da
çok dokunduğu için:

"Ankara garından İstanbul'a günde beş tren kalkıyor: Mavi Tren iki kez,
Anadolu-Boğaziçi iki kez, Fatih Ekspresi bir kez... Karatren yok, diyorlar.
Arkadaşlarımı götüren trenin adı tarifelerde geçmiyor." (agy, s.51)

Ben seyyah değilim, şairim. Ankara'dan geçmedim, bizzat durdum orda, bakındım,
bekledim. Seyyah olsam işim kolaydı, beğenirdim, beğenmezdim, överdim, yergide
bulunurdum, anlaşılmazdı gelip konduğum, gidip durduğu. Seyyah olsam yerini
bilirdim, şimdi burası neresidir, şimdi orda kim var, şimdi ben hangi
şehirdeyim ve hangi şehir bende, benim kurulduğum şehir nerde, o yüzden benim
atmosferimde bir şehir değil, bir şiir öne çıkar, nerdeyse. Ankara o şiirle
kurulmuştu benim gönlümde, İstanbul dergilerinde yayımlanan ilk şiirlerimi
Ankara'da yazıp oradan postaya vermiştim, İstanbl'a şiirlerimi göndermiştim
önce. Haydarpaşa kapısından şehre girebilecekler mi bakalım endişesiyle değil,
adet olduğu üzre. Ankara şiir için iyi bir başkenttir, ama yayımlamak için
değil. Türk Dili, Yusufçuk, Tan, Yarın, Uçurum gibi, şiir yayımladığım için
onları anıyorum sadece, diğerlerini ve değerlerini bilmez değilim, güzel
dergileri oldu. Şimdi yayımlananları görüyorum, ama o eski hava yok gibi,
biraz taşra kokusu sinmiş gibi şimdiklerin üstüne, çünkü o eski, güzel
dergiler, Yazı'dan Oluşum'a, Yeni İnsan'dan Morköpük'e, Sözcükler'den
Doğu-Batı'ya, Türkiye Yazıları'na, Edebiyat Dostları'na ve unuttuklarım dahil,
Ankara'nın bir şiir başkenti olduğunu bilir ve gözlerini İstanbul'a
dikmezlerdi. İstanbul'a kavga etmek için çıkmazlardı, Ankara'da bir şiir
vardı, birçok şair vardı, onlar için çıkarlardı, şimdi üzülüyorum bu sinik,
tozlu taşralı tutuma, şimdi o dergilerde Ankara yok, Ankara'nın şiiri yok. Bu
sözlerime kızanlar olacak biliyorum ama, eskiden Ankara'da yayımlanan
dergilerin İstanbul'da da okur, yazar, şair müşterileri olurdu, üzerine
konuşulurdu, şimdi hangisi ve niye çıkıyor, bilmiyorum, bilinmiyor. Eski
Ankara ısrar bilmezdi, ısrar etmeyi sevmezdi, şimdilerde tuhaf bir inat var
gibi, Ankara'nın İstanbul'dan başka derdi yokmuş gibi davranıyorlar. Vahim
değilse de kadim bir Ankaralı olarak bu duruma üzülmemi de çok görmezler
herhalde. Şimdi Ankara'ya bu yazıyla kavuşmak üzereyken veda etmek gerekiyor.
Şairleri şiirin hallerine bırakmak gerekiyor, orda duran bir kaç ahbaba,
birkaç şaire, tren, mektup, şiir gibi eski moda haberleşme vasıtalarıyla,
belki bir yazıyla selam göndermek, gönülçelen olmamak gerekiyor, belki selamın
biri de Bursa'ya, Bursa'dan Ankaralı olmayı unutmayan Ramis Dara'ya gider,
gider mi gider, belki bu yazıyı da bir şehri şiirinden, ama daha çok
şairlerinden doğru özleyen, belki İstanbul'da, klasik deyimle Bizansların
çoğlamasından sıkıntı duyarak, Ankara'yı daha daha daha da özleyen birinin
sılasına yazmak ve gurbetidir diye okumak gerekiyor, belki bu yazının kusuru
olarak İzmirleri, İstanbulluları işin içine karıştırdığımızı, Ankara'nın buna
ihtiyacı olmadığı halde, demek ki Ankara'dan oldukça ve çok uzun zamandır uzak
kalmamızın bir göstergesi bu, onu bu yazıya alet ettiğimizi görmek gerekiyor,
öyleyse bu yazı için pulun sabırsızlandığını, zarfın açıldığını anlayıp demek
ki veda etmek gerekiyor artık. İki şartla veda ederim. İlki, o şiir
başkentinden uzak düşmüş biri olarak, o şehirde sevgili Funda Aras için
yazdığım şiiri yolu yok okuyacaksınız:

"haylaz bir serçenin sesinden ısındım bu ilkyaz göğüne
eskimeyen bir güneşin ışıklarıyla tutuştu gövdem
kadınım o çocuk yüreğin nasıl yoksul komadıysa hayatımı
ela gözlerin de birer yıldızdır bu lacivert geceye düşen"
(Funda İçin, 1 Nisan 1981)

İkincisi ise, Cemal Süreya'nın "Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir"inin
tamamını bulacaksınız, ben oradan kısa bir bölüm sunabilirim ancak:

"Biliyor msun başkentim nedense
Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de.
Sen yasların hiç yaslanmaz oldun
Ben acılarıma yeterince.
Tek boynuzlu yapılar arasında
iki katlı ve gözlüklü bir hayır evi
Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
Aşkım değilsen haber ver benzerimi!"

Ankara: Benim şiirim, İstanbul: Herkesin şiiri, İzmir: Bazılarının şiiri.
Ankara için günün birinde bir yazı yazacağımı düşünürken, bunun şiirsiz
olmyacağını da düşünmüştüm, şiir gibi bir yazı olmadı, farkındayım, belki
uzaktan değil, yakından bakmalıyım Ankara'ya, belki baharların birinde, ilk
veya son gidip Ankara'da, Ankara için ya da Ankaralı ya da bir Ankara şiiri
yazmalıyım, kaç kişi kalmışsa Ankara Ankara'nın güzel şairleri, kendimi
onlarla eskisi gibi hissetmeliyim, belki orda yazdığım şiiri yine ordan bir
İstanbul dergisine postalamalıyım. Belki o şiir bana iyi gelir, Ankara için
yeniden bir yazı yazmayı deneyebilirim. Yazı şart değil, mektup da olur.
Ankara'nın yalnızca şiirleri değil, mektupları da meşhurdur. Elbette zarfsız
oldukları ve puldan başka bir şey taşımadıkları için. Şimdi işim zor: Hem o
şehri bul, hem o şairleri bul, hem o şiiri bul, mektubu bul, pulu bul, pul bul
pul bul pul bu, ve anla Ankara ben sana göreyim, gitme başımdan.

Haydar Ergülen

Aylak Göz

Erkenden aşındırır aşkını
Odaların köşelerine zamansız oturur
Duyarsa bir çocuğun
Oyundan çağrıldığını

Başının her seferinde döndüğü kumarı
Gönlünü bir tarzla kurularken kazanır
Anlarsa yenilen bir kadının
Darda kaldığını

Kendi kendine ardaşak kaçağı
Arada bir bakınır ne yaptığına
Süresiz kapılır tablolara yangelir
Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin

Bu adam kitapların uçlarına
Çizilmiş itilmiş resim
Korkmadan yaşar tebessüm gösterir
Ağır başıyla nöbet alır
Dağdan kaçar şehri çevirir
Ve bırakır gönlünü bir tazı sıçramasına

Erkenden aşındırır aşkını
Anlamaz bir kadının
Süresiz kapılıp yangeldiği tablolara
Severek tebessüm attığını
Ağır başıyla kopar dağdan
Nöbet alır şehri devirir.


Cahit Zarifoğlu


Şiirimizin zarif oğlu Cahit Zarifoğlu'nun şiirleriyle 1970 yılında tanıştım. Eskişehir'de arkadaşlarıyla 'Deneme' dergisini çıkaran, ben de ilk şiir ve hikâyelerimi orada yayımlamıştım, sevgili Nabi Avcı'dan duymuştum adını. Alaaddin Parkı'nda ya da Hamamyolu'ndaki bir pasajın içindeki büroda, Nabi Avcı hem şiiri hem de çayı kutsayan sesiyle hep o şiiri okurdu: "Kendi kendine arkadaş kaçağı/ Arada bir bakınır ne yaptığına/ Süresiz kapılır tablolara yangelir/ Ve oturdu mu bir masaya/ Hakkını verir çay içmenin."
Nabi hakkını vererek ezberden okuduğu bu şiirin yer aldığı kitabı da armağan etti bana: 'İşaret Çocukları', Cahit Zarifoğlu'nun ilk şiir kitabı, o şiirse benim de artık ezberlediğim 'Aylak Göz'dü. Kitabın şiirleri kavurucuydu, ama sonradan öğrendiğim serüveni de iç yakıcıydı: Zarifoğlu, öğrenci bursunu, bu kitabı taksitle ödemek üzere anlaştığı matbaaya her ay yatırır, bu yüzden çoğu geceler aç kalır, çıktığında ise bir kitapçı yarı fiyatına yalnızca 100 kitabı satın alır, geri kalanıysa bir büroda kış boyunca ısınmak için tomar tomar yakılır. Zarifoğlu'nun Edip Cansever'i dolaşırken ezberinden okuduğu gibi, onun şiirinin de ezbere okunduğunun tanığı oldum, ben de okudum. Demek ki Zarifoğlu'nun şiirindeki yüksek ateş, öteyandan da şiirinin sağlık belirtisiymiş.
'Mavera' dergisini yayımladığı yıllarda Ankara'daydım, sonraki iki şiir kitabı, 'Yedi Güzel Adam' ve 'Menziller' ile hikâye kitabı 'İns' de yayımlanmıştı. Onları da büyük bir hayranlıkla okumuş, fakat çekingenliğimden ötürü gidip tanışamamıştım. Zarifoğlu, her ne kadar, benim de inandığım 'Şiir, şairden önemlidir' fikrini yıllar önceden beyan etmiş olsa da, okuduklarım, hayat hikâyesi ve sohbetlerde ona dair dinlediklerim, bende jestiyle, tavrıyla tam ve gerçek bir 'şair' olduğu duygusunu uyandırmıştı. 'Yaşamak' adlı günlüğündeki şu cümleler sözgelimi: "Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gele her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Nerdeyse 'dokunmayın şiire' diyeceğim."

Haydar Ergülen

Kuzguncuk Oteli

evimi bir sokakla aldattım, üstümde
ay var bu gümüş semtinde bir sokağın
üçüncü katıyım, deniz bana bakıyor,
ben artık yalnızca denize karşıyım

üstüme gelme ay hanım, Kuzguncuk otelinde
iyilik katına çık, senin konukların ağır,
ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım

ruhumun bir otelde ilk kalışı bu
aynı, oda, aynı yatak, aynı aynada
birbirimizi ilk görüşümüz, başka veda yok,
üstümdeki yabancıyla uyumalıyım

ruh semtinden kayık açma ay
hanım! sana hazır değilim, senden yanayım
kim taşınsa çıkamıyorum içimdeki evden

Kuzguncuk otelinde iyiliğin katı çok
yıldızlar gibi çık çık bitmiyor ay hanım,
sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun
ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım

Haydar Ergülen

Cümle

Cümleyi nereye kuralım, sokaklar hayli eski,
yenisi fazla evlerin odalarından geçtim, cümle
kapıları bile yok! Balkonu kursak da önce
yükseğe çıkarsak cümleyi, temiz bir dize
çıkmaz ya kirli bir cümleden:Balkon, evlerin yeni
hayvanı güneşe çıkaralım onu, cümleyi de
sokağa salalım ki sıyrılsın bütün imalardan
cümlemize sayıklayan o hayvan! Güneşe,
yağmura çıkmayışımızın sebebi o da,bulutlu
oluşumuz cümlenin tabiatından, göğe erken mi
bakmışız gönlümüzde bir ima battı, bir ima
doğdu bundan: İki kelimeyi olsun kavuşturamadık
birbirine, toplasan toplasan bir kasaba bile
etmeyen bu sıkıntıda cümle nasıl kurulsun
şemsin kamere gölgesi sayılan şu ikindiye!
"Cemil cümle bir sofrada" diyemedik ki daha,
kim ki aşk çarpıştırır biz kırılırız diyemeden
daha cümlemiz evlerde kırıldı da kurtuldu dilden
hayvan, balkon kurtuldu imadan, şu kibirli evleri de
haydin aşka kuralım da biz çekelim cümle derdini

Aşk olsun sana Tanrım, aşka kur cümlemizi.

Haydar Ergülen

Türkiye Kadar Bir Çiçek

Soğuk suda çarpa çarpa yıkadım
Yüzümün niyeti bir aşk şiiri

Ayçiçeği
Gümüş çiçeği, Kavun Karpuz Mevsimi
Çiğdem: yağmur sonu çiçeği
İlk cemreden sonra bulduğumuz çiçekler

Gül güldür, Gül de güldür
Ben bu kadar anlarım bu işten

Ekinler sarardı biçtik güz geldi
Eskiden sevdiğim kızlar çiçeği
Öpemedik birbirimizi işte bunun çiçeği
Tay gibi dururdu tay gibi bir kız çiçeği

                   Benim poliste kaydım varmış, hohho
                   Poliste kaydı olmanın çiçeği

Bir dâvet olan çiçek
Süslerler eteklerini kikirdeyerek
Kaymakam evlerinde yastık çiçeği
Diz çiçeği. Türkçenin en ayıp kelimeleri
Dul, Baldız, Bizim Güveyi
Bacanak çiçeği, ayıp çiçekler

Yüzünün ve taranmanın çiçekleri
Entarin düzelirken açan çiçek
Bir dâvettir çiçek ve çok kere gidilemez
İnsanın dairede işi vardır çünkü

                  Amerikan polisinde bile fotoğrafım var, hah
                  Hangi hırsızın polisi, hani ev sahibi

İyisin sevgilim, aceleci ve sabırlı
Belki de barışa bir savaşla varılır
Çünkü işleten sevgiyi
Öfkenin kurucu meclisidir
Tarihi hızlandırmanın çiçeği

Senin saçlarında bir Macar kırmızı var
El yazması Kur'anlar
ve Benim yanaklardaki Çerkeslik
Daha bir sürü çiçekler

                Senin de bir kaydın bulunmalı loy
                İyisin, demek ki iyisin, sabırlı ve aceleci

Kadınlar Mevlûdu, şerbet çiçeği
Geldibirakkuşkanadıylarevân ve benim uykum
Ki güzel çiçektir her zaman
Hâfız kadınların fingirdekleri
Tüccar, telsizciler, terlikçiler
Aklımda bir kasabanın çiçeğini tamamlar
Hamamı hergün turşu kokar

Demek, düğünlerde böyle oynarlar
Gözleri duvarlara, tavana bakar
Köylerin solgun aşk çiçeği
Düğün ne kadar uzundur, Sağdıç çiçekleri
Güveyi pencereden bir silâh atar
Kızevi utanarak tarar sakalını
Göğe bir duman çiçeği salınır

                Kaydımız olsa da olmasa da sevgilim, ohho
                Kaç kere yıkadık birbirimizi

Ayçiçeği
İş becermişlerin yüzündeki çiçek
Kurtuluş Savaşının kaşındaki çiçek
Asyada kabaran ekmek çiçeği
Beş bin yaşından bir komutan

Sen bu kadar yüreklisin
İnce çekingenlik çiçeği
Ha dediklerinde dağda olursun
Ha diyeceklerin ağzındaki çiçek
Umudun çiçeği
Türkiye kadar bir çiçek

               Yüzünün niyeti bir aşk çiçeği
               Bir kalkışma yüreğindeki çiçek

Eray Canberk

28 Mart 2014

Requiem

I

Sokağa çıkacağız,
sorumsuz güz çırpınırken
bir kepenkte.

Büyüsek de
yeni olduğunu savunacağız
evrimin.
Uzadığını düşleyeceğiz, sokağın,
çoğaldığını, dar, bir geçenek
gelişimi içinde karıştığını
sarmaşığa. Sıçradığını çamurla,
bulaştığını kararsız bir adıma,
girdiğini içeri,
ürkütücü, yıpratarak, içeri.

Sokağa çıkacağız,
tam
lâmbaların yandığı an:

Susacağız,
susarsak.

II

Gece bir dolama gibi düşecek,
ilkyaz sıyrılırken maviden.

Toprağa çıkacağız,
sürgün.
Yırtılan güllerin arasında,
çoğu kez,
tutamayacağız kendimizi,
yürüyeceğiz.
Boynueğik yivlerine alışacağız
sağanağın.

Çoşku
hafif tüyünden işleyecek içimize.

III

Güneşe gideceğiz.

“Sev bizi” diyeceğiz:
“Kirli, yasak, boşyereyiz”.

“Kazan bizi” diyeceğiz:
“Yokluğuz”.

“Tut bizi elimizden,
uçurumun kenarındayız;
it bizi” diyeceğiz.

Bezelerimiz acıyla
salgılayacak.
Güneşe giderken.

IV

Ateşe gideceğiz.
“İnsana güvenme” diyeceğiz.
“İnsan geçersizdir”.
“Kendine güvenme”.

Ateşe gideceğiz
usumuzda eylül
bir malûl.

“Yak bizi” diyeceğiz.
“Gerekliyiz”.

V

Dışarıda, renk
uzanacak dağa doğru.

Ağaca gideceğiz.
“Öldük biz” diyeceğiz,
“Kıyı çocuktur ve
ayaklarını toplayan çakıldır,
bak” diyeceğiz. ” adanın toprağa
umarsız sınırına,
biz öldük” diyeceğiz.

Acımız dilimize sürçecek,
sevginin tetiğini çekerken
parmaklarımız.

VI

Denize gideceğiz,
aramayı, bulamamayı bilerek.

Ölüme davranacağız; gizli,
dirençsiz.
Sevmeğe yükümlü olacağız:
Korkakça.

Yaşamın kurgusunun
çözüldüğü yerde yiteceğiz,
o anda,
bomboş bir sesle.

VII

Denize gideceğiz. Yağmur
patlarken yüzümüzde.

Gece bir çekiç gibi düşecek.


Enis Batur


Fol

Hangi kapıdan girsek
bir üçgen kuruyoruz seninle
ikimiz sığamıyoruz bu odaya,
bir fol düşlemek gerekiyor
kesintisiz ötekine. Uzaktaki
bir dost, yakındaki bir eşya,
içimdeki kangren yaklaştırıyor
kafandaki duvarı kafamdaki
duvara: Ne yapsak toplanıyor,
benden çıkartıyoruz bağrımızdaki
seni.

Le Rouge et le Noir: Aradaki romans
farkı bu. Üşenmesek yakmaya sobayı,
bir çay demleyebilsek uzun kıvrak
geceye, huysuz uykusuz sevinebilsek
ikimizde azalan kırbaçsı yalnızlığa…

Şimdi kar yağsa, üşüyorum desem,
eldivenim atkım olur musun?

Enis Batur

Çocuklara Dilekçedir…

Sevgilim çocuklar
bencilliğin kuyusuna düşmeden
düş gömüsü masallarınızın
sevgiyi öğretmelisiniz
fotoğrafını çekmelisiniz yanıp kül olmadan
son kırıntısı.

Böyle değildi büyükler çocukken
hangi kıyımda kalmıştır bilinmez
solgunlaştı yeşil saçlı peri kızları
zamanı tomurcuklandırırken evren
unuttuk ebruliyi
bahçesinde kara üzüm, dut
pırtlatan bal masalı bir de.

Hep böyle gülemezsiniz
ağaçlara tırmanmanın çağı da geçer
önce pembe bir bulut geçer sevdanızın üstünden
her zaman dirimi ansıtmaz yağmur
yağmurla gelen günler.

Günlerin sabahını anımsayın sevgilim çocuklar
sevmeyi anımsatın bize.

Bilgin Adalı
-Eskimeyen Yüreğim-


https://zeynepnazan.wordpress.com/

Hele Bir Başlasın

Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!
Hele bir kanatlansın ufuklar,
Hele bir içini çeksin orman,
Hele bir kere güneşler yansın,
Kertenkeleler üşümesin,
Hele bir kere toprak kansın,
Mevsim demlensin,
Hele bir ballansın böğürtlen dikenleri!
Gelincikler bedava,
Gökler sahipsiz
Bahçeler zilzurna..
Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!
Dudaklarında kalın kabuklu bir portakal kokusu,
Tabanlarında, kınalı keklikleri bol dağların rüzgarı karıncalansın..
Hele bir kere dallarda sallansın
İri kalçaları şeftalilerin;
Hele bir duyulsun uzaktan
Yaylı çıngırakları
Yıldızlar seslensin,
Hele bir armut ağacı temmuzu yüklensin,
Hele bir kerrecik daha yalınayak yere değsin içimdeki çocuk. . .


Bedri Rahmi Eyüboğlu

Gözlüklü Hamdi’nin Notları

1.

zehirli karanfiller büyüttüm
dargınlığımın saksılarında
biberli kokuları vardı
yazın bir akşam hazırlığına benzer
kayalık bir deniz kenarında

kanlı bir karanlıktı gördüğüm
ben mi çok geniştim dünya mı çok dardı
nasıl yaprak yaprak açılıyordu
vahşi bir bitki gibi içimde keder
ağaçlar sonbahara azalıyorlardı.

2.

dağlar hayvan uykularında uzaktan
rüzgâr seviyor ağaçları
hangi tutkudur bu döner pervanelerle
ağır mumların derviş aydınlığında
gözlerinde yıldız bulmacaları
bir sap yasemin ağzında
ne düşünmektesin
tesbihinden karanlık toprağa akan
ışıltılı tanelerle

ışık filizlerinin sürdüğü kesin
en yoğun kuytularında gecenin
yalnızlığında büyük bir kalabalık kımıldanıyor
elma tek görünse de
dalından koptuğu an
yere düştüğünde bin

dağlar hayvan uykularında uzaktan
gece bakır bir ayla tamamlanıyor
tılsımlı bir uykuda incesaz çalıyor
sakallı birtakım osmanlı bestekârların
boşluklarda gezdirdiği şarkılar
yorgun argın
ince bir hicazkâr
telâşlı şataraban
ve bazı nihaventler ki sabaha karşı
sihirli lâmbalar gibi yanıyor

ne sonu belli ne başı
hangi tutkudur bu döner pervanelerle
ağır mumların derviş aydınlığında
kimbilir ne zaman nerede başlamış
kimbilir kimlerle
buğday demeden ekmek
ağaç demeden orman
sehpalara yükselmek
ve sabah karanlığında

3.

güneşi topladım
yaprak yansımalarından
gözlük camlarında biriktirip
gecemi aydınlatmak için

kıvılcımlı karanfil kokuyordu

4.

omuzlarında kar mavisi sislerin ağırlığı
solgun kavaklar
sonbaharın büyük hüznünü saklar
içimde bir su yalnızlığı
bir su yalnızlığı

dağılıyor birden
şehre elektrik tellerinden
kan gibi yüksek gerilimli akım
içimde bir su yalnızlığı
bir su yalnızlığı

ne kadar ölüme ilerlese yaşım
işe bak
o kadar çocukluğuma yakınım
ellerime kırlangıç yağıyor.

5.

ağır yaşantıların çınarlarıdır ki onlar
duman duman
görkemli batıların ufkunda bulunurlar
bakınca uzaktan
çınarlar mıdır bulutlar mı seçemezsin
gizemli yapraklarıyla başlayıp çünkü
yağmurun perdesi ardında kaybolurlar

içimde bir türkü
tutuklandığım günkü

kuşlar boşaltır koruları
cıvıltılarını kıvılcım sürüleri gibi
ardlarında sürükleyerek
nilüferler gülümser
rüya beyazlıklarıyla
göğüs geçirerek

içimde bir türkü
tutuklandığım günkü

kasım’da sevilen kızlar
nedense tedirgin ve nazlıdırlar
belki yaprakların yansımasından
bir hayli kırmızıdırlar
gümüşlü bir pus dağıtır kirpiklerini
damlalar uzar parmak uçlarından
rüzgârda savrulur söyledikleri
ölüm yalnızıdırlar

içimde bir türkü
tutuklandığım günkü

ıssızlığın kalınlığı çökertir sazlıkları
önlenemez çünkü
sırma gibi parıldar yalnız arasıra
görünmez kazların ıslıkları

6.

o kadar hızlı düşer ki martı
asılı kalır beyazlığı
havada

gözlediği balığı tutamasa da
açlığıyla çarpışır
suda

7.

soğuk denizlerin buzlu aydınlığı
yalnızca başıboş rüzgârların dolaştığı
ve hayalet gemilerin – ki tayfaları ölmüştür
buz dağları arasından
bir balık gibi sessiz görünür
belki arada yelkenlerin ıslığı
bir de albatroslar

buz denizlerinin soğuk aydınlığından
son zıpkınlı avcıların akıllarında kalan
yaşlı balinaların bir görünüp bir kaybolarak
yağdırdıkları yorgun yağmurlar
-ki gümüş fıskıyeleri gibi parlak

hayatın bir bakıma öncesizliği ve sonrasızlığı
bir bakıma üstüste bilmem kaç sonbahar

8.

uzak kıyıların ıssızlığında göz alırlar
görmüş geçirmiş incelikleriyle
gizlice kederli
gümüşten balıkçıllar
zarif iğneler gibi
kuş yürekleri daralmış
insan tedirginlikleriyle
belki yakınlaşan kasırgadan haberli
belki yaşlanmışlar
artık uçamıyorlar
gökyüzü onlara yasaklanmış

bu yelkenli gemiler midir
gün batışını karartan
yoksa bulutlar mı parça parça
bunlar hangi dumanlar
hangi gönül pusları
hangi hüzünlerin çilentileridir
bin yıllık bir kahır görüntüsü verir
dokunduğu an
denize
kuşa
ağaca

görebilsem ah
köpüklü sevinçleriyle görebilsem yunusları
ne kadar uysal
nasıl ağırbaşlıdırlar
umut çiftçileridir ki bıkıp usanmadan
sürerler karanlık okyanusları
akşam ve sabah

gözlüğümü takar takmaz o kumsal
troçkiy’in büyükada’da yalınayak dolaştığı
sönmüş bir yanardağ gibi üzgün
bir elinde balık oltası
ötekinde tabancası var
çünkü devrimden sürgün

9.

telekleri bütün cam tozu
bakışları camekân
bulut tüylerinden bir baykuştur gece
sağ omzuma tünemiş
dağınık ve kocaman

karanlık ilk bakışta belâlı görünse de
ortalığa egemen ve adamakıllı geniş
içinde bir yerinde
bir ışık çekirdeği büyüyor gizliden
diyalektiğin aydınlık ormanlarını içeren

Attila İlhan

bir kadın

bir sisin ardına sığınmış aşk : ürkek yorgun köz

yüreğini sırlamış bir kadın bir ömür
gözlerinde en eski haritası acının
alnındaki çizgiler dünya
savaşlardan çıkmış bir yaralı can
açlık görmüş yokluk ve ölüm
kucağında sallamış zaman denen çocuğu
emzirmiş göğüsleriyle ruhunu her mevsim
hüznü sırtına çivilenmiş kambur
derdi anlam
dilleri lâl
mezar taşlarında bırakmış son türküsünü
bir şiir biliyormuş -unutmuş
elleriyle gömmüş yedi sülâlesini tarihe -ey gülüm
bakışlarında büyütmüş ‘öfke denizi’ni -kim anlar
çamura bulamış her yarasını
sevdası bir yitik öyküde sır

düşlemiş yıkık duvarlarının altında bir başka şiir
elinden tutmuş bir adam / öpmüş
aralanmış gül dudakları -ey gelmez ‘söz’
susmuş gülücüğünde ilk ve son dize
dizlerinin bağı çözülmüş düşmüş
‘sonsuz bir rü’yâ’ya dalmış : soyunmuş :
sevişmiş bir ırmağın kumunda üç gün üç gece
salmış içindeki kirli kanı -ey ‘hûzur’
mavileşmiş çatlak bedeninde ol su yatağı
dirilmiş içindeki ölüler
kuş olmuş kanatlanmış cennetine
sırra kadem basacakken uyanmış

yüreğini sırlamış bir kadın bir ömür
bir sisin ardına sığınmış aşk
köz kalmış

Tan Doğan

Değişen Nedir Güvercinleri

Rüzgârın parmaklarımın ucuna düştüğü bir akşamüstü
hüznün yağmur damlası kül kokusuyla yüreğime düştüğü
alaca söğüt dallarının mavi su mağaralarına düştüğü
akşamın bir sesten bir sessizliğe düştüğü bir akşamüstü
Çınaraltı’ndan geçtim yüzümde bembeyaz güvercinlerle

Çınar
yine saçları ağarmış bulutların duldasında
yalnız.
Masalar
yine ayışığının korusunda yolunu yitirmiş yıldız kümesi
kimsesiz ve şaşkın.
Çay bardakları
Gece üç vardiyasında çalınmış yine yarım bırakılmış uykusu
çalınmış alınteri
çalınmış el emeği göz nuruyla bezeli bedeni
çalınmış aşk gücü iş bilinci.
Üç beş sandalye
bir kırık gönül
bir ufak tepsi
ayaza kesmiş merhaba
gençliğim
hayatın nakışlı sularından sulara vuran içimdeki yankıyı
saati soran, durmadan aşkın ve acının saatini
akşamın saatini soran gençliğim
ince bir hüzünden ince bir acıya rehinli
taş baskısı suretim

Sessizce oturdum bir masaya yüreğim bozarmış
bir bardak çay: demi sevda pınarından
bir resim: avucuna kuş konmuş acının resmi
bir yüz: geçen bıldırdan, yalnızlıktan incelmiş
bir sigara: akşam içilir kederle ancak
bir kitap: “Yokuşu Tırmanır Hayat”

Acının bir acıdan bir acının kırağına düştüğü bir akşamüstü
sevdanın bir sevdadan bir karasevdanın berzahına düştüğü
yalnızlığın bir sesten bir bilge aydınlığın avazına düştüğü
aşkın bir umuttan bir sevince düştüğü bir akşamüstü
oturdum Çınaraltı’nda yüzümde bembeyaz güvercinlerle

Oturdum sessizce sana sevdalı
Çınaraltı’nda
yalnızca beyaz güvercinler
yüzümde
yalnızca
beyaz bir hüzün

Oturdum sessizce bana karalı
Çınaraltı’nda
yalnızca beyaz çığlıklar
kalbimde
yalnızca
beyazı uçmuş yüzün

Refik Durbaş

Hasar

aslında sadece bunu diyecektim:
durmadan hurdayım yanımda özen ve ısrar
yanımda boyuna kızaran yüz, burası dağılan dikkat
aslında düşünün sadece, bellek buyurun
nerdeyim, tam görünmüyorum, yalanlar uğrayacaktı bana
nerdeyim, üstelik telaşım da yok ortada

bilinir ki sadece bunu diyecektim:
iki kış bir karış devletle burdayım aslında
burdayım, burası oğulluğumun özenle suya bırakılmış semender hali
sözdü nemlenmeyecektim, sözdü sadece eğilip suyu sevecektim
ahh, kalmayacaktım kimsenin kimseye bir tespih kadar olmadığı günlerde
yalnız yüzümün karışlarına kanıp o devlete asla surat asmayacaktım
kandım, kaldım ve anladım
önümde beş öğün yangın, sonumda Sivas'ı dökülmüş ülke
herkes en çok kendine diğeri, kendi kendine surat
şaş dedim son dedim
şaş! ve olma zurnası kırık babamın davul eli
sonunda annem, elinde onun vasiyet tefi
vur haa! vur haa! vur haa...
ahh, sonra pişman pişman
annem annem
yüzüm gözüm birer birer
beni vur! vurma cinnet ikizlerimi

aslında sadece bunu diyecektim, burdayım ve bu bir oyuk
burdayım, burası hâlâ ve öylesine ağırlandığım durak günleri
dalgın yarımda şüphe, bıraktığı bıyıkta sebep arayan dedem
yanımda annem yanımda cinnet ve cinayet ikizlerim
yanımda savruk bir çift kabadayının dağılmış tespih taneleri

sorma, sadece oraya gidecektim, kötü çekilmiş bir fotoğrafa
o kimsenin kimseye bir devlet kadar kasrı yok günlerde
duası ezber, avluları dar ve toz
çeşmeleri ısrarla bozuklu çocukluğumun
orada değil, aslında durmadan burdayım burası çatık zamanda ısrar
burası özenle pişman, iki karış yüzümde terleyen telaş
sordum: sır kızıl, devlet unutkan, gördüğüm her surat tenha
sordum: törenler giz, zamanlar az, şakayla karışık:
hâlâ severken öldürülen o yavruya mı benziyor aşklar

ben buraya aslında kal diyen her yerden çıkıp geldim
şaştım, geçerken hiçbir hayata taşınmadan kaldım
taş attım kendime, kuyu kazdım
özendim kaldım geçerken uğrayan babanın çocuğuna
durmadan kendime geçtim, geçmeye devam
ben ısrarla uğrayanı özenle sevdim, sevmeye devam
elbet kendi kendine sağanak
elbet babadan kalma bir yağış biçimi
yine de ahh: gümüş ömürlerin altınkesimi
canım canım
teker teker
tane tane söyle babadan kalma oyuk günleri

aslında sadece bunu diyecektim. burdayım!
burası dövülmüş bir yüzün yüz üstü düşme hâlleri

Seyyidhan Kömürcü

Siyah

şüşa dile min şikest ! *

zafer ekin karabay içindir

işte! patlayan parantez, sırayı bozan ölüm
söndürüp ışıklarını karşıdan karşıya geçirmeye yarayan hayat
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
mutlak bir ekip çalışmasıdır
üç el oyuk bir yağış biçimidir ölüm

demişken diyelim ve öyledir;
olmayan davaların işi değildir divana kalmak
ya da aşkın ara sokağında balkondan sarkmak
çünkü çocuk oyuncağıdır harç taşımak
taş toplamak, kuyu kazmak
demişken diyelim ve öyledir;

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden eşim
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

demişken diyelim ve öyledir,
hala şüphe taşıyor her taş
süslü cami avlularında yalın ellere tapıyorum
öldüğünü bilmeyen iplerden
hala süslü siyah mektuplar alıyorum
günlerdir –makilerin ordan- yazıyorum;
sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım
günlerdir söylüyorum;
sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım

aslında günlerdir çok ileri gittiğim de söyleniyor
ısrarla yüzündeki kışa benzediğim ya da
kış dediğim aynamızın önünde elek
günlerdir hoh taşıyorum
taş topluyorum deliklerine
yani ısrarla kuyuları güldürüyorum kendime

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden hayat
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

* ‘içimdeki şişe kırıldı’; annemin ölümü karşılama cümlesidir

Seyyidhan Kömürcü

Kum Saati

Rüzgârla bozduğun sessizliğini dinledim;
seni bırakan yaprağın sesini, kuma dokununca
ve çölde çizilmiş bir ağaç gibi resmini.
oysa süngerde kalmış damlasıydım sana
ulaşamayan suyun, yanında üşürken uyu-
yordum gözlerimde seni ve öylesine sustun
kuytusunda uykumun.
kumunu içine saklayan bir saatti çöl-
de bulduğun; ters çevrilmedikçe çalışmayan.
belki giden zamanı geri getirmekti
istediğin, saatini bana bırakıp gitimekti. sanki
bilmiyordun çölün kuma göre değil sana
göre yalnızlık olduğunu, yine de yanıbaşıma
kurdun bu saatli kumu.
bu yüzden uyanamıyorum, üstelik bilmiyorum:
hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?

Zafer Ekin Karabay

Yara Bandı

Gün gizini sürdü sessizliğe, konuğunu
Bütün gece bekleyen sokak ışıklarına,
Kaldırımlara. Ben sesini duydum yüzünde
Ağlayan kedinin, acısını anladım ve annemi
Anımsadım, bacağını saklayan basma eteği
Görünce yara bandı satan kızın.

Sarıydı teni ve kirliydi elleri. Bir gecenin
Kondusu yürümüştü gözlerindeki kısa
Patikada. Çocukluğunu oyuncak bir trenden
Çıkarıp taşını sulamıştı kaldırımların.
Ve anlamıştı: insanlığın yarası olan
Varlığıyla en çok yarasını sarmayı
Gereksindiğini insanların.

"Yara bandı alın" mı diyordu yoksa
"beni sarın" mı? Anlayamadım.


Zafer Ekin Karabay



Yara bandı satan bir kız için, gündeliğe giden bir kadın için şiirler yazmıştı. Ve hayatın çürümüşlüğünü öyle kendi kabuğunda, çok uzak dünyalardan değil, içimizde, bizimle görmüş, yaşamış ve arka bahçelerini bellemiş biriydi. Onların acıları pahasına mutlu olamamıştı işte bir türlü. Hayatın acıları karşısında insanın hafifliğini kabul etmedi. “Hayat işte ne yaparsın” diyerek geçiştiremedi. Güzel bir eşi vardı, iyi bir üniversitede akademisyendi, güzel dostları vardı yani her şeyiyle “varlıklı” bir adam olarak görülebilirdi dışarıdan. Ama kendisi yoktu, kendini var edememişti.

O daha gencecik yaşında dünyayı bırakırken, son demlerini sürdürdüğü hayatındaki ailesi, dostları bir gün gideceğini biliyorlardı. Öyle bir anlık cinnet değildi onun gidişi. Göz göre göre, göstere göstere gitmişti. Kendiyle barışıp, haksızlığa alışarak yok olmaktansa,...


http://yazikarakteri.blogspot.com.tr/2011/09/daha-ne-kadar-dayanabilirdim-herkesin.html


Şairin İntiharı

Bir süredir masamın üstünde tek sayfa bir mektup duruyor.
"Şuna bir göz at" diye elime tutuşturulmuş bir mektup...
13 Eylül 2002 tarihli... Düzgün bir el yazısıyla yazılmış.
En üstte büyük harflerle "Aslında bütün mesele neydi?" yazıyor:
"Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi..."
İlk okuyuşumda burada durdum. Devam etmeye korktum.
Sonra merakım yendi korkumu...
Okudum:
***
"Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim...)
Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi... Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.
Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?
Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.
Beni affedin."
***
Mektubu ileten arkadaştan öğrendim sonrasını...
"Şair - yazar - akademisyen Zafer Ekin Karabay o mektubu yazdığı gün, Eskişehir’de intihar etti."
Neden peki?
"Aslında bütün mesele neydi?"
"Şiir hem yitiş, hem kurtuluştur" diyen bir şair, niye 29’unda kemerine asar kendini?..
"Yaşamdan daha büyük olma isteği mi? 30 yaş kırgınlığı mı?
Mağrur bir an mı?"
Hayır!
Mesele (Mayakovski’den Kaan İnce’ye, Van Gogh’dan Nilgün Marmara’ya, Jack London’dan, Hemingway’e kadar) bütün sanatçıların, vicdan sahiplerinin, hayatı sevenlerin meselesi:
Ozanın, başkalarının acısı pahasına elde edilen mutluluğu kabullenememesi...
Alaattin Topçu’nun deyişiyle "hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini", "N’apalım, dünya böyle" diye geçiştirememesi...
Sokaktaki tevekkülle baş edememesi... Sokaktakilerden olmayıp, onları dönüştürmeye de gücünün yetmemesi...
Ve "kendiyle barışıp" haksızlığa alışarak yok olmaktansa, intihar ederek var olmayı tercih etmesi...
Nilgün Marmara da "Ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben" deyip gitmedi mi?
***
"Son mektup"un üzerinde bir not var:
"Bunu Kül’de yayınlarsanız sevinirim" deyip muzipçe soruyor:
"Nasıl sevineceksem?"
Sonra da bu talepteki tutunma çabasına dikkat çekiyor, parantez içinde:
"Bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?"
Son kitabını göremeden ölmüş bir ozanın son mektubunu yayımlatma isteği... Vahşeti yüreğinde hisseden "yabancı"nın dayanılmaz bozgunu...
"Kaçış değil onlarınki, reddediş", biliyorum.
Ama yine de "Bu reddiyenin başka yolları olmalı" diyorum.
Bunca haksızlığı ve bizim onca haksızlığa alışmışlığımızı böyle yumruk gibi yüzümüze vurmadan, canına kıymadan...
Bizi şiirsiz, şairsiz koymadan...
Hayatla başa çıkmanın ozanca bir yolu olmalı...
Çünkü Karabay’ın dediği gibi;
"Yolculuğa çıkmışlar için hem limansa şiir, hem de gemi..."
O gemiyi en son şair terk etmeli...

Can Dündar

Saklı

uyurdum,
dokunduğum camlar kırılırdı derinliğinde uykumun.
Nil, gözlerimden geçsin diye
güne kirpiklerim kırılırdı.
oysa, saklambaç oynayan bir çocuktu büyüttüğüm;
babasının dudaklarına sıkışmış ve unutulmuş...

sobelendim, saklandığım saydam düşlerin ardında.
sunacak başka birşeyim yoktu, bir çocuğun
bayram sabahındaki beklentisini sundum yaşama
ve tedirginliğini oğlu savaşta bir annenin.
uzak ezgisini dinleyerek bırakıp gitmelerin.

nil güne akarken şubat gibi biriktim;
dört yıl topladığı acısını
yirmidokuzuncu adımında gösteren.
ve çıktım yaşama
onun sakladıklarını sunarak saklandığım yerden.
sonra kendime dönüp dinledim
yeniden acılarıma sordum:
yaşamın neresinde saklanmalı ozan,
yada nasıl saklamalı yaşamı?


Zafer Ekin Karabay

Karınca Kumu

Işıl'a

Yine gittin o karanlık odaya
Karanlık uykularına.
Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar.
Bir bakardım gözlerinde
Güneşli ve sıcak iki hurma.
Bir bakardım hayata dikleniyor
Diktiğin horoz ibikleri saksılarda.
Biriciğim, kardeşim ne oldu sana?

Karşıyaka vapurunda alıştı dilim en çok acıya
Acı çaylar içer ve bakardım karanlık sulara
Bir balığın uykusunu düşlerdim
Karanlık sularda kaybettiği rüyaları,
Sigaramdan kopup giden iki kıvılcım
Merak ederdim ne konuşurlar aralarında?
Sen beni hep merak ederdin,
Sen beni hep yemeğe beklerdin,
Seni sıcacık evimizde bulduğumda
İki kıvılcım buluşmuş gibi olurdu
Balığın karanlık uykusuyla.
Bir kesmeşeker koymuş gibi olurdun sanki
Dilimin ucuna.

Berekettir diye hani geçen hıdrellezde
Karınca kumu toplayıp getirmiştin
Kimse bereketi öyle getirmedi bana
Küçük, küçücük bir torbada
Az gerçi cüzdanımda hala kağıtlar,
Ama bozuklar harmandalı oynuyor,
Zil oluyor parmağımın ucunda,
Küçücük insanlar şimdi cüzdanıma her bakışımda
Neşeli bir ateşin üstünden atlıyor.
Kardeşim, biriciğim, kimse yoksulluğu benim için
Böyle sevimli kılmadı şimdiye kadar.

Kötü rüyalar görürdüm durmadan
Bağırırdı bir yaşlı kadın:
Mavi alevlerin ortasına,
Bu kırmızı elbise giymiş kadın yakışır.
Sanırım birileri beni yakacak
Diye tuttururdum sabahları.
Ateş iyidir derdin sen, başarıdır,
Çok şeyler başaracaksın.
Kardeşim, biriciğim sen olmasan,
Ablanın kâbuslarını kim hayra yorardı?

Yine gülsen, gülüversen,
Ben böyle saymazdım
Çarşafımdaki kırmızı gülleri o zaman,
Sayıyorum, sayıyorum
Hiç bitmiyor güller,
Sensiz hiç bitmiyor zaman.
Çıksan o karanlık uykudan,
Kilerde fazla güneşimiz kalmış mı bir baksan.
Bütün serotonin geri alım inhibitörleri birleşseler
Geri alamazlar çünkü,
Hayra yorulmuş bir rüya kadar sevinen hayatı,
Geri alamazlar bir avuç karınca kumunun huzurunu.


Didem Madak

27 Mart 2014

Hayır ben gerekçe üretirim yaa gerekçe problem değil

Ahmet Davutoğlu: Yalnız diğer şeyi yarım kaldı ben tam anlayamadım. Dışişleri yapması gereken ne? Yok şey için söylemiyorum. Bizim yapacağımız başka şeyler var. Eğer buna karar verirsek bizim bugün Birleşmiş Milletlere Suriye rejiminin İstanbul konsolosluğuna her hangi şey gerekirse bir bildirimde bulunmamız gerekiyor değil mi?

Feridun Sinirlioğlu: Yalnız orada harekata karar verirsek, sürpriz etkisi olması lazım yani. Böyle bir şey yapacaksak. Ne yapacağımızı bilmiyorum da neye karar verirsek verelim önceden haber verirsek doğru olmaz.

Ahmet Davutoğlu: Yav tamam da onun bir hazırlığını yapmak lazım, Uluslararası hukuk açısından açığa düşmemek için, içeride cumhurbaşkanıyla konuşurken aklıma geldi, bizim Türk tankı girdiğinde zaten girmiş olmuyor muyuz?

Yaşar Güler: Girmiş oluruz.

Ahmet Davutoğlu: Hayır şimdi uçakla girmekle tankla girmek arasında...

Yaşar Güler: Suriye başkonsolosluğuna şu belki söylenebilir, IŞİD şu anda zaten rejim ile beraber çalışıyor, oradaki bir Türk toprağıdır. Oraya kesinlikle

Ahmet Davutoğlu: Ama söyledik. Bu konuda daha önce nota verdik.

Yaşar Güler: Suriye'ye.

Ahmet Davutoğlu: Evet kaç defa nota verdik. Onun için açıkçası ben Genelkurmay Başkanımızın bizim bakanlıktan beklentisini bilmek isterim.

Yaşar Güler: Belki bunu kastediyordur, ben bilmiyorum, Hakan bey ile görüşmüş.

Hakan Fidan: Yani bu kısmını söyledi de sonra detayına girmedik.

Yaşar Güler: Belki bunu kastediyordur yani Suriye'ye bir note.

Hakan Fidan: Belki de koordine görevi dış işlerinindir.

Ahmet Davutoğlu: Koordine iç savaş diplomasiyi koordine ederim ama askeri

Feridun Sinirlioğlu: Ben orada da söyledim. Bir kere durum farklılaştı. Bir kere IŞİD'e dönük harekatın uluslararası hukuk zemini var. Bunu El-Kaide diye tanımlayacağız, El-Kaide çerçevesinde orada bir sıkıntı yok. Ayrıca hele şimdi iş Süleyman şah Türbesine gelince aten ülke toprağını savunma söz konusu.

Yaşar Güler: Bizim o konuda bir sıkıntımız yok.

Hakan Fİdan: O olduğu andan itibaren içeride bir çok bomba patlar. Sınır kontrol altında değil,

Feridun Sinirlioğlu: Yine içeride bomba momba tabi tabi onları yapacaklar. Ama 3 sene önce konuşmamızı hatırlıyorum.

Yaşar Güler: İvedi olarak Hakan Beyin desteklenip silah ve mühimmatı muhaliflere ulaştırmasını sağlamamız lazım. Sayın bakanla konuşmanız lazım. İçişleri bakanımız, savunma bakanımız. Bunu konuşmanız lazım bir yere getirmeniz lazım sayın bakanım.

Ahmet Davutoğlu: Kuzey Irak'ta bir tehdit varken biz nasıl özel kuvvetleri devreye sokabildik? Orada da sokmalıydık. Oradaki adamları eğitmeliydik. Adamları göndermeliydik. Neyse biz bunu yapamayız ki, diplomaside ne ise onu.

Feridun Sinirlioğlu: Ben o zaman söyledim, o tankları nasıl soktuk paşam ya Allah aşkına, siz vardınız o zaman?

Yaşar Güler: Hangi bizim şeyleri mi?

Feridun Sinirlioğlu: Tabi yaa Irak'ta tankları nasıl soktuk? Nasıl soktuk? Özel kuvvetleri nasıl soktuk, taburları nasıl soktuk? Ben vardım işin içinde yaa. Hükümet kararı hiçbir şey yoktu, bir emirle soktuk. Gayet açık olarak söyleyeyim.

Yaşar Güler: Yani ben size katılıyorum. Bir defa yani onu tartışmıyoruz da. Ben Suriye'nin yapabileceği şu anda farklı şeyler var.

Ahmet Davutoğlu: Sayın Paşam, zaten adamların kapasitesini bildiğimiz için biz girmeyelim diyoruz.

Yaşar Güler: Şimdi bakın efendim. MKE bizim sayın bakanın emrinde değil mi efendim? Efendim yani şu anda parayla Katar mühimmat arıyor. Peşin para üretsin versinler. Sayın bakanın emrinde.

Ahmet Davutoğlu: İşte burada entegre hareket edemiyoruz, koordine olamıyoruz.

Yaşar Güler: O zaman sayın Genelkurmay başkanı ile sayın bakanı aynı anda çağırsın sayın Başbakanımız. Yanında konuşsun efendim.

Ahmet Davutoğlu: Onun için Feridun Beyle biz yalvardık başbakana neredeyse beraber bir toplanalım bu işin gidişi kötü diye.

Yaşar Güler: Bir de kalabalık olmasın sayın bakanım. Zatıaliniz olsun, sayın savunma bakanı, İçişleri bakanımız bir de genelkurmay başkanımız dördünüz oturun. Bu kadar kimseye ihtiyaç yok. Çünkü oradaki ihtiyaç sayın bakanım silah ve mühimmar. Silah da değil mühimmar. Biraz önce konuştuk biz şimdi efendim. 1000 kişilik bir ordu kuruyoruz diyelim orada. Biz bunun asgari 6 aylık mühimmatını burada deoplamadan bu adamları oradaki muharebeye sokarsak sayın bakanım iki ay sonra bu adamlar bize döner.

Ahmet Davutoğlu: Döndüler zaten şimdi.

Yaşar Güler: Döner sayın bakanım.

Ahmet Davutoğlu: Şeyden döndüler. Neydi o? Çobanbeyden döndüler.

Yaşar Güler: Evet. Evet efendim. Bu iş sadecehakan beyin sırtına kalmış bir konu olmuş yani. Olacak iş değil. Yani anlayamıyoruz biz yani. Neden?

Ahmet Davutoğlu: O akşam hepimiz bir şeyde mutabık kalmıştık. Ben de tamam işte düzene giriyor işler. Bizim bu

Feridun Sinirlioğlu: Ertesi gün biz o MGK kararını yazdık. Sonra paşamla konuşup

Ahmet Davutoğlu: Bizim bu zaafımızı o kadar iyi takip ediyor ki o güçler de. Ben burayı elde edeceğim dersin. Orada bunların bulunması risk unsuru dersin. Geri çekersin. Elde edersin. Oraya sağlamlaştırırsın. Askerini tekrar gönderirsin.

Yaşar Güler: Kesinlikle sayın bakanım. Kesinlikle haklısınız.

Ahmet Davutoğlu: Değil mi? Ben böyle anlarım. Ama tahliye ettiğiniz anda bu bir askeri gereklilik değil bu bir başka bir şey.

Feridun Sinirlioğlu: Küresel ve bölgesel jeopolitikte ciddi kaymalar var. Şimdi daha başka yerlere de yayılabilir. Bugün siz söylediniz, başkaları da destek oldu... Şimdi farklı bir oyuna doğru gidiyoruz. Bunları da görmemiz lazım. Bu IŞİD'ler gibi ne idüğü belirsiz yapılar manipülasyına kullanılmaya son derece açık yapılar. Bunlardan oluşan bir alana komşu olmak bizim için fevkalade hayati bir güvenlik riski yaratır. Ve işte içerideki işte PKK'ya karşı da biz Kuzey Irak'a girdiğimizde buraları patlatma ihtimalleri hep vardı zaten. Bu riskleri eğer biz iyi düşünü somut olarak ama şimdi sayın paşaımız da dedi yani.

Yaşar Güler: Sayın bakanım. Biraz önce zatıaliniz içerideyken onu konuştuk. Açık açık. Yani bu silahlı kuvvetler her dönemde sizlere lazım olan bir tool.

Ahmet Davutoğlu: Tabi canım. Sizin gıyabınızda da hep başbakan her yerde konuştuğumuzda ben akademisyen şeyiyle söylüyorum hard power olmadan bu topraklarda durulmaz. Ama hard power olmadan soft power olmaz. ( sert güç olmadan yumuşak güç olmaz)

Yaşar Güler: Efendim.

Feridun Sinirlioğlu: Ulusal güvenlik politize edildi. Yani Türk tarihinde ben böyle bir şey hatırlamıyorum. İç politika konusu haline geldi. Artık tamamen ülke topraklarını, sınır güvenliğimizi, oradaki egemen toprağımızı falan savunmakla ilgili tamamen ulusal güvenliğimizle ilgili yaptığımız konuşmalar son derece pespaye, bir ucuz iç politika malzemesi haline geldi.

Yaşar Güler: Aynen bu durumda.

Feridun Sinirlioğlu: Hiç daha önce böyle bir şey olmadıç. Maalesef yani.

Yaşar Güler: Yani ülke güvenliğinin bu kadar zirvede olduğu bir noktada bir tane muhalefet partisi efendim size destek oluyor mu? Peki böyle ulusal bir güvenlik düşüncesi olabilir mi sayın bakanım?

Feridun Sinirlioğlu: Hi yani ben böye bir dönem hatırlamıyorum.

Yaşar Güler: Yani biz hangi konuda bir arada olabileceğiz. Yani böyle bir ulusal güvenlik olmadığımız halde hangi kouda beraber olabileceğiz. Hiç.

Ahmet Davutoğlu: 2012 yıl, 2011'de yapmadık. 2012 yazında bile cesur kararlar almış olsaydık

Feridun Sinirlioğlu: 2012'de en zayıf noktaydılar.

Ahmet Davutoğlu: Geri dönmüştü içeride Libya gibiydi yani. İçeride o iniyor bu gidiyor bu gidiyor falan ama bizi ilgilendirmiyor. Ama bazı şeyler

Yaşar Güler: Sayın bakanım yani bir yanlışlık olmasın yani 2011'de de bizim ihtiyacımız silah ve mühimmattı. 2012'de, 13'te ve bugün de. Aynı gene aynı noktadayız. Bunu mutlak surette bulup burayı da kurtarmamız lazım.

Ahmet Davutoğlu: Orası o kadar silah ve mühimmat gerek değil ki. İnsan unsurunu biz orada düzene sokamadağımız için.



Ortam dinlemesinin ikinci bölümündeki konuşmalar şöyle:


Yaşar Güler: Yani biz hangi konuda bir arada olabileceğiz. Yani böyle bir ulusal güvenlik olmadığımız halde hangi konuda beraber olabileceğiz. Hiç.

Ahmet Davutoğlu: 2012 yıl, 2011'de yapmadık. 2012 yazında bile cesur kararlar almış olsaydık.

Feridun Siniroğlu: 2012'de en zayıf noktadaydılar.

Ahmet Davutoğlu: Geri dönmüştü içerde Libya gibiydi yani. İçerde o iniyor bu gidiyor bu gidiyor falan ama bizim ilgilendirmiyor. Ama bazı şeyler

Yaşar Güler: Sayın Bakanım yani bir yanlışlık olmasın yani 2011'de de bizim ihtiyacımız silah ve mühimmattı. 2012'de, 13'te ve bugün de. Aynı gene aynı noktadayız. Bunu mutlak surette bulup burayı da kurtarmamız lazım.

Ahmet Davutoğlu: Orası o kadar silah ve mühimmat gerek değil ki. İnsan unsurunu biz orada düzene sokamadığımız için

Hakan Fidan: 2000'e yakın tır malzeme gönderdik biz oraya

Yaşar Güler: Bence orada silaha ihtiyaç yok. Benim şahsi görüşüm. Orada mühimmata ihtiyaç var. Evet efendim. Sayın Bakanım Hakan bey burada, bir tane general verelim dedik. Hakan bey burada sağolsun o başta kendisi istedi. Biz verelim dedik. Generali belirledik. General gitti.

Feridun Sinirlioğlu: Pratik olmak gerekirse savunma bakanımızın derhal bu millet için gerekli imzayı atması lazım. Tekrar başbakanımızın çok açık bir şekilde bu talimatı vermesi lazım.

Ahmet Davutoğlu: Esas beni bu bu gece

Yaşar Güler: Bu gece efendim hiç sorunumuz yok.

Feridun Sinirlioğlu: Bu gece harekat emri verilmiş zaten

Yaşar Güler: Biz harekat yıldırım mesajı yayınladık. Hakan bey kendisi biliyordur belki.

Ahmet Davutoğlu: Hakan, tank göndermeye kalksa orada bunun komplikasyonları nedir?

Hakan Fidan: Şimdi koordinasyon olmadan, güç dengelerini göze aldığımız zaman

Yaşar Güler: Zaten biz onun için MİT'in koordinesini istiyoruz sayın bakanım

Hakan Fidan: Silahlı insan varlığı ve kapasiteleri ile olmaz

Yaşar Güler: Yani biz onun için başından beri MİT'in koordinasyonu şart koşuyoruz. sayın bakanım. Yani sizin bu gece endişe edeceğiniz bir durum yok sayın bakanım. Bu gece de yok sonra da yok. ama bizim uzun vadede çözmemiz gereken iş var sayın bakanım

Ahmet Davutoğlu: Şeyi ben opsiyonel hep düşünüyorum da adamları ikna edemedik. Biz tank sokma içeriye tahkim edeceğiz. O andan itibaren biz bir savaş halinin göz önüne almak ve onu yapmakla savaşa girmek arasında harekat işte harekat yapıyoruz.

Yaşar Güler: Direk savaş sebebi. Yani yapacağımız iş direk savaş sebebi

Hakan Fidan: Suriye ile bir savaş sebebi, değil.

Feridun Sinirlioğlu: Suriye ile bir savaş sebebi değil.

Yaşar Güler: Hayır adamlar

Hakan Fidan: Ama şimdi ben şuna geliyorum; şimdi biz iki iki daha 4 eder biliyoruz. Şimdi eğer biz, orada, oradaki şeyin bizim için bir anlamı stratejik manada yok, imaj vesaire var da... Şimdi biz eğer savaşa gireceksek biz bunu baştan planlayalım ve girelim. Yani şimdi benim..

Yaşar Güler: Biz başından beri bunu söylüyoruz.

Hakan Fidan: Yani benim kabul edemediğim şey şu; burada ben almıyım, şimdi biz silah kullanma, Süleyman Şah gibi bir türbe için silah kullanmayı şeye alıyoruz, yani işte vatan toprağının işte bu oda kadar yaklaşık 10 dönümlük bir yer için silah kullanmayı göz önüne alıyoruz, ordaki 22-28 tane askerimizin şeyi için, yahu kaçbin kilometre vatan toprağı var sınırda kaç milyon insanın hayatı için almıyoruz. Bakın bu mantık değil! Onu söliyim. Eğer biz silah kullanacaksak baştan bunu yapalım, Bu adamlar tehditse..

Feridun Sinirlioğlu: Şimdi bir gerekçesi var onun.

Hakan Fidan: Bunu gerekçe olarak kullanmak ayrı. O ayrı, o ayrı..

Yaşar Güler: Şimdi dışişleri hiçbir zaman diğerine bir gerekçe bulamaz. Buna bulur ama..

Hakan Fidan: Yav bakın ben size bir şey söliyim

Ahmet Davutoğlu: Laf aramızda başbakan telefonda bu (Süleyman Şah türbesine saldırı) gerektiğinde bir imkan gibi de değerlendirilmeli bu konjonktürde dedi yani

Hakan Fidan: Şimdi bakın bakın komutanım şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o! Gerekçe üretilir. Olay böyle bir iradenin ortaya konması. Biz savaş iradesi ortaya koyuyoruz, her zaman yaptığımız şeyi, akıl yürütme hatasına düşüyoruz.

Feridun Sinirlioğlu: Şimdi şunu söyliyim, 10 dönümlük arazi. Burada 10 dönümlük bir yurt toprağı uluslararası hukukta çok sağlam bir gerekçe ayrıca meşruiyeti açısından da böyle bir harekatın IŞİD'e karşı bir harekatı yapıyor olmak bütün Dünya arkamızda olur. Bin kere onda hiçbir tereddüdünüz olmasın

Yaşar Güler: Hayır hiçbir tereddüdümüz yok.

Feridun Sinirlioğlu: Hayır ben hepimize söylüyorum. O konuda yani

Yaşar Güler: Yani biz oradaki kuvvetler 1 senedir hazır bekliyor sayın bakanım. Dün aldığımız bir tedbir değil, 1 yıldır orda adamlar

Hakan Fidan: Biz niye illa Süleyman Şahı bekliyoruz ben onu anlamadım.

Ahmet Davutoğlu: Biz şeyi diplomatik olarak yapılabilecek herşeyi yaptık.

Feridun Sinirlioğlu: Gerekçe lazım sağlam gerekçe

Hakan Fidan: Hayır ben gerekçe üretirim yaa gerekçe problem değil

Feridun Sinirlioğlu: Hayır gerekçe üretmek başka da ortada çok sağlam bir gerekçe var yaa

Hakan Fidan: Gerekirse oraya da ( Süleyman Şah Türbesi) bir saldırı düzenleriz, oraya da, oraya da biz saldırtırız önden canım. Şey yaparız yani ben şeyi anlamaya çalışıyorum.

Feridun Sinirlioğlu: Bunlar yapılır tabii gerekirse her şeyi yaptırırız da yani,

Hakan Fidan: Yani bu kadar şeyi kullanmaya biz hazırsak yerinde ve zamanında amacını biz belirleyerek yapalım biz

Ahmet Davutoğlu: Hakan yani dediğin kadar, kastettiğin bir strateji eksikliği dolayısıyla bir gerekçe üretmek şeyiyse doğru haklısın. Yav şu adamlara karşı

Görevli: efendim şey olmadan

Ahmet Davutoğlu: Oraya geçicez tamam bak alın geliyorum. Bir daha Amerikan dışişleri bakanına eee sert tedbir alalım diyemezsiniz.

Hakan Fidan: Şimdi hocam bakın benim dediğim şu

Ahmet Davutoğlu: Adam der ki sen kendi toprağını bile savunmadın, efendim biz çoğu kere dostane görüştük aramızda, çoğu zaman Kerry bana aynen şunu söyledi peki siz kararınızı verdiniz mi dedi bu vurma ve şey yapma...

Yaşar Güler: Efendim biz verdik, 100 kere verdik. Amerikayla..

Feridun Siniroğlu: Şimdi bakın 3 gün önce geçen gün Genelkurmay'dan bir şey olmuş, bu şey geldi kriz koordinasyon toplantısı yapmışlar. İlk defa ben görüyorum onu. Amerikalılar

Yaşar Güler: Hayır devamlı yapıyoruz onu!

Feridun Sinirlioğlu: Hayır hayır Amerikalılar bu toplantıda No Fly Zone planlarını dağıtmışlar. İlk defa bu toplantıda. Senin haberin var mı?

Hakan Fidan: Şimdi ee benim çizdiğim nokta hocam şimdi bu kadar ciddi bir kararı biz böyle bir nedenden dolayı vereceksek Süleyman Şah türbesinden dolayı bu kadar böyle bir kararı vermeye biz hazırsak

Feridun Sinirlioğlu: Değil sadece Süleyman şah değil

Hakan Fidan: Yav ben bir şey söylüyorum, şimdi biz bunu vermeye hazırsak, biz şu ana kadar çoktan bu kararı vermiş olmalıydık. Elimizde tehdit ve menfaatlerden dolayı benim anlatmak istediğim bu. Yani devlet olarak acziyet, stratejik kararı

Ahmet Davutoğlu: Evet o kararı çok daha küçük ölçekte verseydik bugün bu tercile karşı karşıya kalmazdık.

Yaşar Güler: Hayır bir dakika biz bu kararı verdik,

Hakan Fidan: Uygulanmadı

Yaşar Güler: Kararı uygulayamıyoruz, yani çeşitli nedenlerle felç olmuş vaziyetteyiz yani sıkıntımız o anlamda sayın bakanım. Devletin enstrümanları çalışmıyor şu anda.

Ahmet Davutoğlu: Ben şunu anlamam açık söyleyeyim, ben kendi kanadıma bakarım, aldığım devlet terbiyesi gereği. Siz şunu kabul eder misiniz; dışişleri bakanlığında efendim bir takım siyasi tartışmalar yüzünden işler aksıyor...

Ahmet Davutoğlu: Şimdi böyle bir şey, meşru bir şey olmaz ki! herkes üzerine düşeni kararlı bir şekide sürdürecek. Dese ki sayın bakanım beni götürebilirler herkesi götürüyorlar dese bir büyükelçi ne yaparsın? Sen emekliye ayrıl yerine bu işi yapacak adam getiririz demez miyiz? Yani böyle bakılır olaya. Demokraside böyle işler...

Yaşar Güler: Sayın bakanım, çok haklısınız

Ahmet Davutoğlu: Şu anda devlet düzgün karar alabilen birkaç birimin ve birkaç kişinin üzerinde yürüyor ben bunu

Yaşar Güler: Kesinlikle efendim kesinlikle

Ahmet Davutoğlu: Peki biz bundan cayacak mıyız yani?

Yaşar Güler: Hayır caymayacağız sayın bakanım caymayacağız.

Ahmet Davutoğlu: Neyse peki öbür tarafa geçelim.