Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Huzursuz Ruhlar

Birisini çok sevseniz... Ona aşık olsanız... Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese... Yıllarınızı birlikte geçirseniz... Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız... Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse... Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız... Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz... Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız... İçinde isimler olan bir defter bulsanız... Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada... Ne yaparsınız? Ne hissedersiniz? Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte. Sevdiği kadının seviştiği erkekler... Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon. Çok ağır yaralanmıştı. Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunm...

Sıradan Pencereler

Erkekler o gerçekleri taşıyamaz. Neredeyse hiçbiri kadınların gizledikleri gerçekleri bilerek yaşamayı sürdüremez. Kendilerine duydukları güven, büyük ölçüde kendilerine söylenen yalanlara dayanıyor çünkü. Kadınların söyledikleri yalanların erkeklere yapılan bir iyilik mi yoksa kötülük mü olduğuna karar vermek çok zor. Hangisi daha vahşice olurdu? Gerçeği söylemek mi, saklamak mı? Havuzun kenarındaki şemsiyelerle şezlongları kaldırmışlar. Yaz günlerinde üç-dört garsonun çalıştığı büfe boş raflarıyla geniş bir oyuk gibi gözüküyor, büyük buzdolabının kapısına bir asma kilit takmışlar. Ortalıkta kimsecikler yok. Hafif bir yağmur çiseliyor. Suyun üstünde bir iki kuru yaprak yüzüyor. Mevsim kapanmış ama suyun temiz tutulması için çalıştırılan motorun vınıltısı duyuluyor, belki yüzmek isteyen birileri çıkar diye suyu hálá temizliyorlar. Gökyüzü kapalı ama hava ılık. Suya girdiğinde önce bir serinlik hissediyorsun, sonra ateşe batmışsın gibi bir yanma yayılıyor her yan...

Menekşe Alanı

Geçmişe doğru bir yükselmeyle elde edilen herhangi bir menekşe alanı, düşlerin kurulduğu ve orada tutsaklandığı bölge; kendini ancak bizim imgelememizde var kılan ve hep orada yinelenen mor şenlik türküsü. Nilgün Marmara Kağıtlar / Everest Yayınları / 2016

kağıt (hamur) anneyse kalem de babadır

Defterler eski elbise dolabında, gündüzleri açık artırmada! Geceyse uzun yollar giyinir           ve uyur, Göksüz küçük yıldızımız! Kızları boyladı. (Levh-i Mahfuz) Saklı Kitap Akaşa -akaşik kayıt- dünta belleği. * Eğer kağıt (hamur) anneyse kalem de babadır ve her sözcük içindeki herflerin diziliş bağlantılarıyla avlularda, bahçelerde, kumda oynayan kardeşlerin kendilerine ördükleri zarif ilmeklerdir. Beyaz perde gergin bir çarşafsa (duvar) sinemada onu örten kıvrımlı ağır kumaş da annenin eteğidir, yavaş kalkınca duvardaki gölgeler göze geri döner. Nilgün Marmara

Anlatamıyorum

"Bu şiiri size adayabilseydim şayet Acım bir nebze olsun dinebilirdi" Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum!.. Orhan Veli

Bir Şehit Mezadı

Oturduğumuz evin karşısında bir küçük kahve vardı; zâbitlerimiz burayı kendilerine mahsus bir kıraathane haline koydular; bütün boş vakitlerini, burada, İstanbul gazetelerini, Ankara’dan gelen ajans haberlerini, kimbilir hangi tarihten kalmış bazı eski risaleleri okumakla geçiriyorlardı. İki muharebe arasındaki fasıla bu ateşli gençler için pek can sıkıcı bir intizar devresidir. Bütün malihulyalar insanı hep bu devrede yakalar; eski hâtıralar hep bu devrede uyanır ve daüsıla denilen bu yumuşak pençeli canavar kalbin içine tam bu devrede yerleşir. O zaman harbin en çetin, en korkunç, en kanlı safhaları bile iştiyak ile özlenir. Karşımızdaki bu zabitler kıraathanesine arasıra ben de uğrardım; en yenisi on günlük gazeteler üzerine eğilmiş başlar, pencereden dışarıda yağan yağmura dalmış gözler, mütemadiyen çay içen ve mütemadiyen sigara dumanları ile dolup boşalan ağızlar... Her gidişimde gördüğüm manzara bundan ibaretti. Lâkin, bu sâkin ve bunalmış yerde bazen pek heyecanlı saatler o...

Hicret

I Damlara bakan penceresinden Liman görünürdü Ve kilise çanları Durmadan çalardı, bütün gün. Tren sesi duyulurdu, yatağından Arada bir Ve geceleri. Bir de kız sevmeye başlamıştı Karşı apartmanda. ** Böyle olduğu halde Bu şehri bırakıp Başka şehre gitti. II Bu şehri bırakıp Başka şehre gitti. * Şimdi kavak ağaçları görünüyor, Penceresinden, Kanal boyunca. Gündüzleri yağmur yağıyor; Ay doğuyor geceleri Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda. * Onunsa daima; -Yol mu, para mı, mektup mu?- Bir düşündüğü var. Orhan Veli

İstanbul Halkının Ölüm Karşısındaki Duyguları

Cenevre Üniversitesi Dahiliye Kliniği profesörü Dr. Roch ile 1933 senesi yazında Eyüp Sultan’da, Gümüşsuyu’na çıkarken yokuşta tesadüf ettiğimiz mezarların üzerlerinde neler yazıldığını sordu. Taşlarda bazı mısraları kendisine terceme ettim. Mânâlarından çok mütehassıs oldu. “Mezaristan-larınız bir âlem, halkın ölüm hakkında felsefî fikirlerinin bir bahçesi. Bunlar acaba toplanmıyor mu? Buna dair yapılmış bir tedkikat var mı?” dedi. Buna merak ettiğimi fakat ufak bir kısmı müstesna hepsini toplayamadığımı söyledim. O zamandan beri ne vakit bir mezaristandan geçersem birkaç taş okur, halkın ölüm karşısındaki düşüncelerinden birkaçını daha öğrenirim. Bunları yeniden beraber dolaşarak okuyalım ve bunlardan birkaçını misal alalım: Karaca Ahmed’de: Dûçâr olmuştu bir emrâza eyvah olmadı çare Olur mu mevte çare eylesek bin kerre vâveyla Ne güzel bir tevekkül numunesi. Dûçâr olduğu hastalığın çaresi bulunamamış. O halde vâveylaların ölüme çaresi yoktur. * Karaca Ahmed’de: Ziyaretten mu...

Ateşli Hastalıklar

 I   Bir ateşli hastalık   Orak ucu gibi geçmiş karnına   Bilinmez rahmet saatı   Birden çıtçıt - çıtçıt - çıt   İsyan davulunu o   Asmış boynuna   Baktı ki bu ölümün ayak sesleri   Daraldı mekan   Can çekiliyor ayak uçlarından   Tırnaklar soğuyor hücreler sahipsiz kalıyor   Ve ömründe ilk kez   Başlıyor duaya   Bilinmez ne zaman birden açılır kapı   Korku ve recade cennet yanıkları   Neredeyse ilk kez ömründe başlıyor duaya  Ama aklı önden atıldı  Gönlü bir türlü titreşmedi:  "Hiç yönelmedim Tanrıya" dedi"onca zaman"  "Şimdi ölüm geldi   Yalvarmak boşuna"   Ama ölmedi orak uca çekildi   Ateş   Serin dağ başlarının   Ahu ceylanına benzedi   Dünya güzelleşti şarap lezzet kazandı   Rahmet saatı devrini tamamladı   İsyan davulu boyunda kaldı   Ölüm sanki hiç yokmuş   Olmayacakmışcasına uzağa durdu   ...

Büyük Hayat

 I   Kuru dalı ağacın   Artık çok yaşlı, beli solgun   Ve yok tomurcuklanmak umudu   Böyle bakıyor çocuksuz  geleceğine   Taş dolu ve güneşle kavrulu kuyuya   Dikmiş gözlerini yıllardır   Bakmakta gibi bir çöllü   Oysa o seçilmişlerdendir   Bir peygamberdir o   Adı ibrahimdir   Gür bir ağızdır o   Bid şelale başıdır   O kupkuru ve iklimsiz görünen   Bir hayat çanağıdır   İbrahim   Yıldızlara bakıyordu sayısız   Gece   İbrahim aleyhisselam   Irmak ağzı olundu   Çoğalarak genişleyerek akmak   İstiyordu ve işitildi   Günler geçiyor   İki hanımı iki ayrı hayat kaynağı   Birinden büyük akıyor   Ötekinden en büyük   Derken   Doğuyor o mührü taşıyan   Çünkü istendi ve işitildi   Büyüdün   Çocuk   Hangi çöle ilk adım   Anne   Götür   Hangi yöne çevrilecek yüzü   Anne b...

Benim Şiirlerim

"-Sen kalbsizsin; hani senin gençliğin hayatı?" Aşklarım mı? Bir nefeste solabilen bu şeyler, Bir yanardağ ateşiyle kömür gibi karardı; Şimdi ise yerlerinde bir sıtmalı yel eser. Evet, benim her şi'rimde yılan dişli diken var; Sizler gidin bal verecek yeni açmış gül bulun. Belki benim acı sesim kulakları tırmalar; Sizler gidin, genç kızların türküsüyle şen olun! Varın sizler, onlar ile korularda el ele Gezin, gülün, bir çift bülbül aşkı ile yaşayın; Yalnız kendi, yalnız kendi ruhunuzu okşayın! Zavallı ben, elimdeki şu üç telli saz ile Milletimin felâketli hayatını söyleyim; Dertlilerin gözyaşını çevrem ile sileyim!.." Mehmet Emin Yurdakul

San'at

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek, Bizim diyarımız da binbir baharı saklar! Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek, İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar. Sen kubbesinde ince bir mozayik arar da, Gezersin kırk asırlık bir mabedin içini. Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda, Bize heyecan verir bir parça yeşil çini. Sen raksına dalarken için titrer derinden, Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin; Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden, Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin. Fırtınayı andıran orkestıra sesleri, Bir ürperiş getirir senin sinirlerine; Iztırab çekenlerin acıklı nefesleri, Bizde geçer en hazin bir musikî yerine! Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun, Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini; Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun, Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini. Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken, Söylenmemiş bir masal gibi Anadolu'muz. Arkadaş! Biz bu yolda türküler tuttururken, Sana uğurlar olsun… Ayrıl...

Sanat

Dinle, yeni şair, eski ozanı, Okuyor yürekten Altun Destan’ı... Deme, “Kopuz kırık, yoktur çalanı!,, Çalgı gönül sesi, kopuz bir ağaç. Kutlu-taş’ı yoksa ilhâmı kutlu, Kanı gür içmezse kımız ne mutlu, Umut bir kanatsa, daim umutlu, Ona ozan derler, yoluna Ortac. Diyor ki: Siz Parnasse, biz Ortac-eri, Bizden olan her fert görür ileri, İğreti sanattan, milli hüneri İstemez yabancı eserlerden bac! Aruz sizin olsun, hece bizimdir, Halkın söylediği Türkçe bizimdir, Leyl sizin, şeb sizin, gece bizimdir, Değildir bir mana üç ad’a muhtac. Irmağız, her akan sele uymayız, Şark’tan, Garp’tan esen yele uymayız, El uysun bize, biz ele uymayız, Biz dilmac değiliz, yalvacız yalvac. Halk bir viran kale, duvarı siyâh, Giren de peşîman, girmeyen de ah, Duyarız biz ona hürmet, siz ikrah, Size dert veren şey bize bir felah! Bu yerde biz bulduk gizli bir hazne; Dağarcık omuzda girdik içine, Bu inci gerdanlık, şu elmas iğne Hep ondan çıkmıştır, gözlerini aç. Ey şair, Parnas...

Mukaddime

                        Karaosmanzâde Câvide Hayri Hanımefendi'ye Zannetme ki güldür, ne de lâle Âteş doludur, tutma yanarsın Karşında şu gülgûn piyâle... İçmişti Fuzuli bu alevden, Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn Şi'rin sana anlattığı hâle... Yanmakta bu sagârdan içenler, Doldurmuş onunçün şeb-i aşkı Baştanbaşa efgân ile nâle... Âteş doludur, tutma yanarsın Karşında şu gülgûn piyâle! Ahmet Haşim

Yandım

Men könlüme hemdem seni sandım, Saymaz yana keçdin göz önümden. Yandım ele yandım, yandım ele yandım! Sahilde ayaq izlerimiz var, Sen eşqine and içdin o yerde, Her kelmene, qelbimle inandım. Heyhat, niye qelbimdeki odlar Sönmür, yene sönmür, yene sönmür! Gel, sanma bu yanmaqdan usandım. Saymazyana keçdin göz önümden Yandım, ele yandım, ele yandım! Süleyman Rüstem

Sensiz

Annemle karanlık geceler bazı çıkardık; Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık Sessiz uzatır tâ ebediyyetlere kollar... Guyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar Tenha gecenin vehm-i muhâlâtını dinler... Yüksekte sema haşr-ı kevâkiple dağılmış, Yoktur o sükûtunda ne rüya, ne nevâziş; Bir sâ'ir-i mechul-i leyâli gibi rüzgâr, Hep sisli temasiyle yanan hislere çarpar. Göklerde ararken o kadın çehreni, ey mâh! Bilsen o çocuk, bilsen o mahlûk-u ziyahâh, Zulmette neler hissederek korku duyardı. Guyâ ki hafî bir nefesin nefha-i serdi, Ruhunda bu ferdâ-yı siyah rengi fısıldar. Sakin geceler şefkat olan encüm-ü bîdâr, Titrer o karanlıkların evc-i kederinde, Hüsran ü tahassür gibi matem nazarında; Guyâ ki o dargın geceler ruhu boğardı Her şey bizi bir korkulu rüyayla sarardı. Zulmet ki müebbet, mütehâcim, mütemâdi, Eşkâle verir ayrı birer şekl-i münâdi. Dallar kuru eller gibi mebhut ü duâkâr, Zânuzede dullar gibi hep tûde-i e...

Nehir Üzerinde

Akşam… Sarı bir hasta semâ… Bir gam-ı mechûl… Sisler gibi tutmuş yine sahilleri eylûl, Bir hüzn-i müzehheb gibi durgun yine Dicle, Sessizliği olmuş yine rü’yâlara hacle. Faslın yeni lerzişleri her sâyede mahsûs, Gûyâ ki uyur kalb-i tabiatta bir “efsus!” Her şey o kadar gamlı, soluk, mübhem ü bî-fer, Gûyâ ki ölür hüzn-i sevâhilde perîler… Çıkmıştık o gün Dicle’ye, sessizce kürekler Nehrin zehebî sîne-i emyâhını yırtar, Ağlardı o altın suyun üstünde bir âhenk, Serperdi o bî-kes sese akşam sarı bir renk, Gûyâ ki o gün Dicle’nin üstündeki mâtem, Âfaaka sürükler sarı güller, kırizantem… Solmuştu onun hüzn ile simâ-yi berîni, Bir ince tül altında duran zülf-i zerîni; Akşamları enfâsına düşmüş uçuşurken Sarmıştı o sâkin yüzü bir gölge semâdan Dalmıştı o gözler ebediyetlere… Yorgun, Yorgundu o gözlerle bakan rûh-ı  melûlün; Akşam gibi a’sabı geren reng-i garibi… Gûyâ ki kamer!.. Sendin onun rûh-ı necîbi, Sendin ki eden hüznünü mehtâba müşâbih; Her şey o nazarlar...

O

Bir hasta kadın, Dicle'nin üstünde her akşam Bir hasta çocuk gezdirerek, çöllere gül-fâm Sisler uzanırken o senin doğmanı bekler. Yorgun gibi mühmel duran asude ufuklar Titrer, silinir... Dâmen-i şeb her şeyi saklar, İklim-i hayalâta bakan bir nazar-ı dûr Hüzniyle doğar necm-i sema sâkit ü mahmur; Bir mâilik üstünde yanar gizli ziyalar Leylin bütün ezhârı semalarda açarlar, Leylin bütün ezhârı, bütün ruh-ı ziyası; Bir nefha-yı meçhulenin eşyaya teması, Zulmetlerin esrarını baştan başa sallar, Sen, ah, doğarsın o zaman, mest ü ziyadar... Sahilleri sessiz dolaşan hasta hayale, Bir nûr-ı teselli taşır alnındaki hâle; Hatta o soluk çehreye nûrun dokunurken, Bir buseye benzerdi ki gelmiş ona senden. Nehrin gece, rüya vü serâirle boğulmuş, Ufkunda tahassürler okur gamzede bir kuş. Bir giryeli ses - belki kadın, belki de erkek - Söyler gecenin şi’rine bir aşk, bir ahenk... Nûrun dökülür, sahil erir, karşıki yerler Bir hâb-ı münevverde hep eşkâlini gizler; Sîmîn ...

Temâşâ-yı Hazân

Gel bugün de, sükût ile güzelim, İhtizâr-ı hazanı seyredelim: Ey benim, ey hazan-lika güzelim. Bir dimagî vedad u ref’etle Kalalım ser-be-scr tabîatle; Elem-i arza iştirak edelim; Mevsimin kâinat-ı ye’sinde Olalım biz de bir gam-ı zinde... Bu soluk mevsim-i küdûretten Dağılır bir veda-ı bî-kelimât. Pek hayalî, rakîk bir “heyhât!...” Za’f ile diz çöken tabîatten Yükselir bir fecî’ vaz’-ı dua. Gizli bir şehka, bir sükût-ı reca. Böyle leb-beste terk-i ömr etmek. Nazarî bir lisan ile ancak Ebedî iftirakı anlatmak. Bir tahassürle dem-bc-dem dönere Eylemek cebhe-i hayata nazar Bu azîmette bir fecaat var!... Sevgilim, dinle, işte bâd-ı hazan Müteverrim misali öksürüyor. Hem de bir öksürük ki çok sürüyor. Bir bahar-ı terennümün her ân Çâk olur sanki sadr-ı hâtırası: Bu suâlin kesilmiyor arası; Kâinat oldu sanki ser-tâ-ser Bir büyük hastahâne-i etfâl. Öyle bir yer ki pür-hurûş-ı suâl. Bâd-ı pür-va’d-i nevbaharı eder Bir enîn-i elîm ile tekzîb Öksüren, in...

Makdem-i Yâr

Pervâne-i zerrin gibi her zühre-i zerrin Titrerdi zümürrüd-geh-i lerzân-ı çemende Çağlardı leb-i sîm-i hıyâbân-ı semende Bir çeşme-i billûr ile bir cûy-i bilûrin Düşmüştü siyeh berg-i şebe şebnem-i sîmîn Şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde Bir şeb-pere-i hutfe bir âhû-yı çerende Vermişti bu nüzhet-gehe bir vahşet-i nermîn Âhû ile şeb-perre vü evrâk ile azhâr Nâ-gâh fısıldaştı leb-i âb-ı revânda Zîrâ şu perî-hâneye karşı bu evânda Ey dürr-i yetîm-i sadef-i şefkâtim, ey yâr Sen bir meh-i zî-ruh gibi yükseliyordun Muzlim korunun zıllı içinden geliyordun Cenap Şahabettin

Her bir merâm yâra tamâm söylenilmiyor

Her bir merâm yâra tamâm söylenilmiyor Olmazsa yâr âşıka râm söylenilmiyor Muhtâc bûs-ı lâ‘line yârın recâ-yı vasl Mest olmadıkça asl-ı merâm söylenilmiyor Tenhâda bulsam ol perî-zâdı telâşdan Lüknet gelip zebâna kelâm söylenilmiyor Dahl etme bana derd-i dilin söylemez deyü Âşık ne yapsın âh a paşam söylenilmiyor Vâsıf bezimde böyle gazel dest-i yârdan Nûş itmedikçe bir iki câm söylenilmiyor Enderunlu Vasıf

Mersiye

Tıfl-ı nâzeninim unutmam seni Aylar günler değil geçse de yıllar Telh-kâm eyledi firâkın beni Çıkar mı hatırdan o tatlı diller Kıyılamaz iken öpmeğe tenin Şimdi ne hâldedir nâzik bedenin Andıkça gülşende gönce-dehenin Yansın âhım ile kül olsun güller. Tegüyyürler gelip cism-i semîne Döküldü mü siyâh ebrû cebîne Sırma saçlar yayıldı mı zemîne Dağıldı mı kokladığım sümbüller? Feleğin kînesi yerin buldu mu Gül yanağın, reng-i rûyun soldu mu Acaba çürüdü toprak oldu mu Öpüp kokladığım o pamuk eller? Akif Paşa

Bir Kış Gecesi

Pencereye yağan karla bezeniyor, Uzun uzun çalıyor akşam duası çanı, Evin donanımı dört dörtlüktür Sofra hazırdır birçok kişiyi ağırlamaya. Avare dolaşanlar, birkaçın üstünde sayıları, Karanlık yollarda varırlar kapıya. Altın çiçekler açan lütuf ağacı Yeryüzünün serin çiğini soğuyarak. Avare sessizce atar adımını içeri; Acı eşiği taşa döndürmüş. Durur masasının üstünde ekmek ve şarap Duru bir parlaklık içinde. Georg Trakl

Güzellik Geride Kaldı

Benim yüzüm, yüzünden baştan başa hüzündür. İkisinden birisi ikimizden biridir Görmeli'dir, eskidir, yaşamış'a dönmüştür Yarışa çıktıkları güzelliği geçmiştir. Ağladığını bilir bilmediği şeylere Güldüğünü unutmuş, hiç görmemiş gibidir. Taşınmayan ne varsa bir yerden öbür yere Seve seve taşımış, sırtına yüklemiştir. Parayla ölçülmeyen sevgi saygı borcunu Ne aldıysa ve kimden aldıysa ödemiştir. Verdiğini unutmuş onun ne olduğunu Ne verdiyse ve kime verdiyse yok bilmiştir. Özdemir Asaf

Aşkın Başlangıcı

Ey gülümseyiş, ilk gülümseyiş, bizim gülümseyişimiz, İnsan nasıl da o: ıhlamurların kokusunu soluyuş, park sessizliğini dinleyiş, birden, birbirimizdeyken, yukarlara bakış ve şaşkınlık, gülümseyinceye dek biz. O gülümseyişte anımsanması vardı bir tavşanın, karşıki çimende oynayan. O gülümseyişin çocukluğu böyleydi. Daha ağırbaşlı bir etki bıraktı onda sonradan gördüğümüz kuğunun devinmesi: durgun havuzu bölüyordu kuğu, sessiz akşamı ikiye bölercesine. Ve saf, açık göğe çizilmiş, gelecek gecelerle kaynaşan ağaçların tepeleri o gülümseyişin taslağını çizmişlerdi yüzümüzde esriyen geleceğe karşı. Rainer Maria Rilke

Duino Ağıtları - Rainer Maria Rilke

1. AĞIT Tuhaf şey elbette, artık şu yeryüzünde oturmamak, Unutmak bundan böyle daha yeni edinilmiş alışkıları, İnsanca geleceğin anlamını verememek Güllere, vaatlerle dolu öbür şeylere; O sonsuz korkulu ellerde ne idiysek Onu artık olmamak ve öz adını bile Koyup gitmek bir kırılmış oyuncak gibi. Ne tuhaf, dilekleri dileyememek daha, Bütün olan her ne varsa darmadağın uçuşur Görmek uzayda. Zahmetli şey ölü olmak, Yeni baştan, ağır ağır alışmak öyle zor ki, Biraz olsun bengilik sezer insan zamanla - ama yaşayanların Hepsi de yanılır, böyle kesin ayırarak. Derler ki, çoğu zaman bilemezmiş melek, dirilerin mi, Yoksa ölülerin mi arasında yürüyor. Bengi akıntı Her iki ülkede çocuğunu, yaşlısını Birlikte sürükler, tümünün sesini bastırır. 2. AĞIT Çünkü bizler duydukça azalıyoruz; bizler Geçiyoruz verdiğimiz solukla; közden köze Hafifliyor kokumuz. Belki biri çıkıp diyecek: evet, İçimde kan oluyorsun, bu oda ve bahar seninle Doluyor…neye yarar, bizi tutamaz o da; On...