Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Sappho

Git artık odana Yatağına gir Usulca sev, okşa erkeğini * Sağlığına içiyoruz, Mutlu güvey! İstediğin güzel Gelinin oldu Sana yaransın diye! * Ne garip! En iyi davrandıklarım Bugün en çok incitenler beni. * Bir öfke kasırgası Kopunca yüreğimde Bir sersemin yüzünden, Dilimi ısırıyorum patlamamak için. * Eh! Ben yitirdim, Andromeda Kazanan sen oldun Bu alış verişte. * Bir o yana bir bu yana Dönüp duruyorum, Ne yapacağımı bilmeden. * Acım…Damla damla akan * Şu kadarını biliyorum Ölüm kötü bir şey: Bak, işte tanrılardan belli. İyi bir şey olsaydı ölüm, Önce tanrılar ölmez miydi? * Sordum kendime: Sappho dedim, Elinden ne vermek gelir, Her şeyi olan Aphrodite gibi birine? * Belli artık, Bal da, bal arısı da Haram bana bundan böyle * kasırga nasıl sökerse meşeleri kökünden öyle sarsıyor yüreğimi aşk * Sappho, yeter dedim. Boşuna ne uğraşıyorsun Yumuşatmaya o taş yüreği? * Bütün ayrılık müddetince: Hoş geldin Grimna...

Yalınlığın Anlamı

Basit şeylerin arkasına gizleniyorum, beni bulasınız diye; beni bulamazsanız, nesneleri bulacaksınız, dokunacaksınız elimin dokunduğu yere, birleşecek ellerimizin izleri. Ağustosun ayı parlıyor mutfakta kalaylı tencere gibi (size söylediğim şeyden dolayı böyle oluyor) aydınlatıyor boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini- her zaman diz çökmüştür sessizlik. Bir yola çıkıştır her sözcük bir buluşma için; sık sık vazgeçilen- ve bir sözcük gerçektir ancak, bu buluşmada direttiği zaman. Yannis Ritsos

Kadınlar

Kadınlar çok uzakta. "İyi geceler" kokar çarşafları. Masaya ekmek koyarlar yokluklarını hissetmeyelim diye. Sonra anlarız suçun bizde olduğunu. Sandalyeden kalkıp "Bugün çok yoruldun," deriz ya da "Boş ver, lambayı ben yakarım." Kibriti çaktığımızda, o yavaşça döner ve tarifsiz bir dikkatle mutfağa yönelir. Sırtı nice ölülerle, kamburlaşmış, hüzünlü bir tepe-aileden ölüler, onun ölüleri, senin kendi ölümün. Adımlarının gıcırtısını duyarsın eski döşemede, bulaşık telindeki tabakların ağlayışını duyarsın sonra da treni, askerleri cepheye götüren. Yannis Ritsos Çeviren: Cevat Çapan

Karşılaşma

Donmuş tarlalardan geçiyorduk bir vagonla şafakta. Kızıl bir kanat havalandı karanlığın içinde. Ve birden koşarak bir tavşan geçti yoldan. İçimizden biri eliyle gösterdi bize. Aradan çok zaman geçti. Artık ikisi de sağ değil, Ne tavşan, ne de tavşanı eliyle gösteren adam. Ah sevgilim, nerdeler, nereye gidiyorlar Elin çakıp sönüşü, koşunun hızı, çakıl taşlarının hışırtısı. Çektiğim acıdan değil, meraktan soruyorum. Czeslaw Milosz

Elsa'ya İlahi

Sana dokunuyorum tenini seyrediyorum ve sen nefes alıyorsun Ayrı yaşadığımız günler çoktan kaldı geride Yanımdasın giriyorsun çıkıyorsun ve bana nüfuz ediyorsun güzel günler için de kötü günler için de Ve hiçbir zaman böylesine uzak kalmadın bana kendi isteğimle İkimiz kavuşacağız harikalar ülkesinde Rengi koşulsuzluk olan o gerçek mutluluğa Ama yeniden doğuyorum ikimiz aklıma geldiğinde Ve eğer dert yanarsam kulağına Elveda kelimeleri gibi bir şeyi sakın duyma O şimdi uykuda uzun uzadıya sessiz kalışını dinliyorum Sarmışım kollarımla onu ama bununla birlikte O yok orada yine ve ben iyice tek başıma Daha yakın durduğum için onun esrarına Bir satranç oyuncusuyum sanki taşlara bakınca kaybedeceğimi anlıyorum Koparır alır gibi olur onu yokluğun elinden gün ışığı kendisinden güzel ve daha çekici olarak teslim eder bana Karanlıktan geriye güzel kokular kalır onda Sanki beş duyunun rüyası Aslında daha karanlıktır onu taşıyan gün ışığı Elimizi tırmalayan her günkü dike...

Alba

Vadideki zambağın solgun ve ıslak yaprakları kadar soğuk Yanıma uzandı, şafakta Ezra Pound

Hatırla

Hatırla, çekingen Tan Güneşe Mutlu sarayını açtığı zaman; Hatırla, geçerken dalgın gece Düş kurup gümüş tülünün altından; Göğsün küt küt atarken hazlar davet edince, Gölge seni akşamın düşlerine çekince, Ormanların dibinde Bir ses mırıldanır, dinle: Hatırla. Hatırla, gün gelip beni kader Sonsuza dek senden ayırınca, Üzüntü, sürgün ve seneler Bu çaresiz kalbi soldurunca; Düşün son elvedayı, hazin aşkımı düşün! Yokluk ve zaman hiçtir insan sevmeye görsün. Kalbim çarpıp durdukça, O hep diyecek sana: Hatırla. Hatırla, soğuk toprak altında Kırık kalbim sonsuza dek uyurken; Hatırla, yalnız çiçek mezarımda Böyle usul usul açıyorken, Seni bir daha görmeyeceğim, ama ölümsüz ruhum Sadık kızkardeş gibi dönüp gelecek sana. Gecenin içersinde İnleyen sesi dinle: Hatırla. Alfred De Musset Türkçesi: Ahmet Necdet

Gözler

Efendimiz dinlen artık, yorgunuz yorgun, Duyalım biraz da rüzgarın parmaklarını Üstümüzü örten şu durgun Şu kurşun gibi ağır kapaklarda. Dinlen artık kardeş, gün ağarıyor bak dışarıda! Soldukça soluyor sarı ışık Eridikçe eriyor mum. Salıver bizi, dışarda en tatlı renkler, Yosun yeşili, çiçek renkleri, Ağacın altı serinlik. Salıver bizi, tükeniriz yoksa Akıp duran tekdüzeliğinde Kara kuru baskıların Ak kağıt üzerinde. Salıver bizi, biri var ki Bir gülüşünün verdiğini vermez sana Yıllanmış bilgisi tüm okuduklarının Ona bakalım ona. Ezra Pound Çeviri: Bülent Ecevit

Amber

Uykun Uykumda dinlensin bir tanem Aşk, acı, iş dinlensin... Görünmeyen çarkları üstünde dönen gecede Uyumuş amber gibi safsın bana sarılıp Başka kimse düşlerimde uyumayacak aşkım Gideceksin, birlikte gideceğiz zamanın suyunda... Ayım, güneşim, ölümsüzüm Karanlıkta, yanımda senden başka hiçbir kadın yolcuya yer yok Ellerin açılmış bileklerin narin, Amaçsız tatlı işaretler indi avuçlarından İki gri kanat gibi yumuldu gözlerin Örsün yazgılarını gece, rüzgar ve dünya Ben senin içinde yalnızca beni götüren o suyun Sensiz rüyandan başka hiçbir şey olamam ben Pablo Neruda

Güzde Unutulmuş

Saat yedi buçuğuydu güzün Ve ben bekliyordum Kimi beklediğim önemli değil. Günler, saatler, dakikalar Bıktılar benle olmaktan Çekip gittiler azar azar Kaldım ortada, tek başıma Kala kala kumla kaldım Günlerin kumuyla, suyla Bir haftanın artıklarıyla kaldım Vurulmuş ve hüzünlü Ne var, dediler bana Paris'in yaprakları Kimi bekliyorsun? Kaç kez burun kıvırdılar bana Önce ışık, çekip giden Sonra kediler, köpekler, jandarmalar Kalakaldım tek başıma Yalnız bir at gibi Otların üstünde ne gece, ne gündüz Sadece kışın tuzu Öyle kimsesiz kaldım ki Öyle bomboş Yapraklar ağladılar bana Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi Düştüler son yapraklar Ne önceleri, ne de sonra Hiç böyle yalnız kalmamıştım Bu kadar Ve kimi beklerken olmuştu Hiç mi hiç hatırlamam. Saçma ama bu böyle Bir çırpıda oldu bunlar Apansız bir yalnızlık Belirip yolda kaybolan Ve ansızın kendi gölgesi gibi Sonsuz bayrağına doğru koşan. Çekip gittim, durmadım Bu çılgın sokağın kıyısından Usul ...

Bizler Susuyorduk

Bilmek acı çekmektir. Ve bildik; Karanlıktan çıkıp gelen her haber Gereken acıyı verdi bize: Gerçeklere dönüştü bu dedikodu, Karanlık kapıyı tuttu aydınlık, Değişime uğradı acılar. Gerçek bu ölümde yaşam oldu. Ağırdı sessizliğin çuvalı Pablo Neruda

Ağıt

Nehirler gibi, Ağlamak istiyorum, Garip bir başıma ben; Kaygılar almalı beni, Dalıp gitmeliyim, Eski maden gecelerin gibi. Neden, Pırıl pırıl anahtarlar, Neden harami elinde? Kalksana Oello ana, Aç sırrını, Bu bitmez gecenin Yorgunluğuna; Akıl ver damarlarına, Senin olsun, Yupanqui'ler güneşi Uyku hali konuşurum Seninle, Toprak toprağa. Sıradağların; Döl yatağı; Sen ey Perulu ana, Nasıl oldu nasıl oldu da Saplandı, Bu hançerler çığı, Senin gebe kumluğuna? Ellerin içindeyim, Kıpırdamam, Duyuyorum: Madenler yayılıyorlar, Yeraltı boğazlarına. Köklerinden olmuşum, Ben, senin; Bilmem neden, Toprak vermez bilgeliğini Bana. Geceden gayrı, Gördüğüm yok; Yıldızlı topraklar, Altında. Bu uyduruk, Bu cinli hayal da ne? Sürünür gider, Ta kızıl bir çizgiye? Yasın gözleri, Bitki, kapkara. Nasıl vardın, Bu acı rüzgara; Nasıl oldu, nasıl oldu da, Öfke taşları arasından, Kopak; Kaldırmadı kil tacını, O gözler kamaştıran? Yanayım kara bahtıma, Çad...

Denizin Sunduklarına Elveda

Denize, denize dönün bu sayfalardan! Balıklar, yumuşakçalar, yosunlar, soğuklardan kaçan herkes, Pasifik'in ortasına dönün, dalganın sevinçli öpücüğüne, gizemli mantığına kayanın. Ey, suda yüzenler, denizin içindekiler, kaygan canlılar, ayrılma ve kavuşma zamanı şimdi: kağıt destek çıkıyor bana; mürekkep, mürekkep hokkaları, basımevleri, harfler, resimler, simgeler ve sayılar karıştıkları nehir yataklarından karşılıyorlar beni: sevgimi, dostluğumu isteyen kadınlar ve erkekler, ozanla şakalaşmak isteyenler, toplanın Petorka'dan, Atakama'dan, Arauko'dan, Lonkoçe'den gelen çocuklar! Bir tren bekliyor beni, elma yüklü bir gemi, bir uçak, bir saban, birkaç diken selamlıyor. Elveda, suyun verimli ürünleri, hoşça kalın, gösterişli karidesler, döneceğim, döneceğiz şimdi bozulmuş olan birliğimize. Kuma aitim ben: Devinen denize döneceğim ve çiçeklerine, öfkesine: ama şimdilik dolaşacağım ıslık çalarak sokaklarda. Pablo Neruda...

Umutsuz Bir Şarkı

Çıkıp geliyor hayalin beni saran geceden. Denize karıştırıyor inatçı yakınışını ırmak. Terk edilmiş, gün batımındaki rıhtımlar gibi. Ayrılık saati bu, ey terk edilmiş! Yağıyor yüreğime soğuk taç yaprakları. Ey yıkıntı uçurumu, vahşi mağarası kaza geçirenlerin. Sende toplanır savaşlar ve uçuşlar. Yükselir senden şarkı kuşlarının kanatları. Bir uzaklık gibi yuttun her şeyi. Deniz gibi, zaman gibi sende battı her şey! Saldırı ve öpüşün mutlu saatiydi o. Deniz feneri gibi parıldayan o esrime saati. Uçuş korkusu, kör dalgıç öfkesi, çalkantılı esrikliği aşkın, sende battı her şey! Kanatlandı, yaralandı ruhum pusun çocukluğunda. Kayıp keşif, sende battı her şey! Sarıp sarmaladın acıyı, tutunuyorsun arzuya, kendinden geçmişsin üzüntüyle, sende battı her şey! İttim gölge duvarını geriye, arzu ve eylemin ötesine, yürüdüm gittim. Ah, ten, benim tenim, sevip yitirdiğim kadın, seni çağırıyorum yaslı saatte, sana adıyorum şarkımı. İçine aldın sonsuz sevecenliği bir f...

Sevmiyorum Dememden Bileceksin Sevdiğimi

yaşamın iki yüzü olmasından gelir bu, söz bir kanattır sessizlikten gelen, soğuk değil midir ateşin bir yarısı… Seviyorum işte, başlasın diye seni sevmek, ersin diye nihayete, dahası hiç vazgeçmeyeyim diye: henüz sevdim diyemem bu yüzden de. Elimde iki anahtar tutuyorum sanki: Biri sevmek seni, öbürü sevmemek, biri mutluluk, mutsuzluk bir yazgı ihtimali öbürü. İki ihtimali var aşkımın seni severken. Bundandır seni sevmediğim zaman da sevmek, bundandır seni sevdiğim zaman da sevmek. Pablo Neruda Türkçesi: Adnan Özer

Ve Artık Hükmü Kalmayacak Ölümün

Ölüler çırılçıplak birleşecek tek bir gövdede Yeldeki ve batı ayındaki adamla; Kemikleri ayıklanınca ve yitince arı kemikler Yıldızlar olacak dirseklerinde ve ayaklarında; Delirseler de uslu olacaklardır her zaman Batsalar da denize doğacaklardır yeni baştan; Sevenleri kaybolsa da sonrasız yaşayacaktır sevgi; Ve artık hükmü kalmayacak ölümün Ve artık hükmü kalmayacak ölümün. Kıvrımları altında denizin Yatacaklar upuzun ölmeksizin yelcene; Kıvranıp işkence aletleri üstünde Adaleleri çözülünceye dek Kayışla bağlasalar tekerleğe ezilmeyecekler Avuçlarında ikiye bölünecek inanç, Tek boynuzlu canavarlar yönetecek onları Yıpratamayacakları her şeyi o paramparça kıracak; Ve artık hükmü kalmayacak ölümün. Ve artık hükmü kalmayacak ölümün. Martılar ağlamayacak artık kulaklarına Dalgalar kırılmayacak gürültülerle deniz kıyılarında; Bir mayıs çiçeği soldu mu hiçbir çiçek Başkaldırmayacak vuruşlarına yağmurun; Çılgın ve ölü olsalar da çiviler gibi, Başları çekiç gibi vura...

Dünyasal Şiirler

İşte güneş soğudu ve yeryüzü nimetleri yok oldu ve tepelerde soldu otlar ve sonra sığmadı toprağa ölüler. Ve gece birleşmişti topluluk ve başkaldırıyla bir ayna görüntüsü gibi bulanık bütün renksiz pencerelerde ve yollar bırakmıştı karanlığa doğrultularını. Gayrı düşünmedi kimse sevdayı gayrı düşünmedi kimse utkuyu ve düşündüğü de yoktu kimsenin artık. Yalnızlığın kovuklarında doğdu boşluk afyon ve ban-otu kokuyordu kan gebe kadınlar başsız çocuklar doğurdu ve beşikler utanç içinde gömütlere gizlendi. Karanlık ve buruk zamanlardı. Ekmek yok etti yalvaçsı tansıkların gücünü aç ve umutsuzca göçtü peygamberler adanmış topraklardan ve yitik kuzular duyamadı artık çoban seslenişlerini. Devinim, renk ve biçim dönüyordu sanki aynaların gözlerinde yukarı ve aşağı doğru ve ışıtan kutsal bir hâle yandı ateşler içindeki bir şemsiye gibi kaba soytarıların kafaları ve utanmaz fahişelerin yüzleri etrafında. Acı ve zehirli buharıyla çekti alkolün bataklığı etki...

Öpücük

her iki gözünde onun günah gülüyordu yüzüne ay ışığı gülüyordu o suskun dudakların geçişinde sığınmasız bir yalaz gülüyordu utangaç ve silik bir istekle dolu bakışları sarhoşluk renginde olmalı gözlerine baktım ve söyledi: aşktan bir ürün almalı bir gölge eğildi diğer gölge üstüne gecenin gizlisine saklandı bir soluk kaydı bir yüze iki dudak ortasından öpüş alazlandı Furuğ Ferruhzad Çeviren : Haşim Hüsrevşahi

aşk yaraları da arada bir sızlar

Madalyonu aldı, parmaklarının arasında çevirdi. “Seni günlerimin sonuna kadar tanıyayım.” Gözlerini kaldırdı. “Uygun sanki. Kırılan kalpler bazen düzelmez değil mi? İnsanın dokusuna yerleşen şarapneller gibi, aşk yaraları da arada bir sızlar. Bana kalırsa Yuri’nin durumu da böyleydi. Onurlu bir karar verip, Nina’yla yaşadı ama sanırım kalbinde bir bölüm sonuna kadar Lydia’nın kaldı.” Glenn Meade - Romanov Komplosu

Arınma

Bu yağmur bu sokağı kim bilir kaç kez Ansızın bastıran konuklar gibi böyle Kuşanıp bulutların yumuşak giysilerini Islattı iplikince, çekingen ve gülümser… Ak baldırları balkonlarda birer buğulu ırmak Kadınlar topladı telaşla çamaşırlarını Bir çocuk fırladı odalardan yalınayak Yüzü rüzgârın ucunda bir sevinç salkımı Uzattı camlardan saçlarını bir genç kız Gülerek bulutlar içinden Sıyrılan güneşler gibi iyimser ve güzel… Uzun uzun baktı gökyüzünün derinine Toprağın anıların bir ömrün üzerinden Gittikçe ağaran yüzüyle bir ihtiyar. Ağaçlar ayine durdular açıp avuçlarını İncecik iç geçirdi otlar sevinçten Sığındı pencere pervazlarına kuşlar Evler genişledi ferahladı tazelendi… Bu yağmur bu sokağı kim bilir kaç kez Besleyip damla damla gökyüzünün ışığıyla Yıkadı, çoğalttı, arıttı kirinden… Şükrü Erbaş -Kimliksiz Değişim-

Öpüş Tadında

Bir şiir Tek bir şiir yazmalıyım Uyağı rüzgâr olan Yağmura bürünmüş soluğu Bir gün Tek bir gün kalmalı Benden kalacaksa geriye Bir öpüş tadı dudağımda Ve bir öpüş tadında Olmalı o şiir de Ahmet Uysal

Okuyucunun Bana Şiiri

Duyuyorum, bir geçen var evin önünden;  biraz durup, yoluna devam ediyor.  Paylaşıyor yüzünü ayak sesleri  benim uğraşım olan gizemle.  Aşk şiiridir bütün şiirler,  ama kaç kişi durup okur onları!  Ben önünden geçtiğimde bu şiirin,  Sen onu yazmıştın bile. Henrik Nordbrandt Çeviren : Murat Alpar

Bizansa Benziyor Aşkımız

bizans'a benziyor aşkımız, son demlerini yaşıyor. düşünüyorum da, yüzlerindeki parıltı caddeleri dolduranların ya da öbek öbek toplananların köşebaşlarında ve meydanlarda fısır fısır konuşanların yüzlerindeki parıltı, bana bakıp da saçını arkaya atarken yüzünde görülen parıltıya benziyordur. düşünüyorum da, uzun uzun konuşmamışlardır, konuştukları da havadan sudan, bir şeyler söylemeye çalışıp duraksamışlardır, anlatmayı becerememişlerdir söylemek istediklerini, yeniden vazgeçerek birbirlerine bakıp yere indirmişlerdir bakışlarını. çok eski ikonlar mesela böyle parıldar yanan bir kentin alevi gibi veya yaklaşan ölümün ışıltısı gencecik ölenlerin resimlerinde, geride kalanların anılarında yaşayan. sana doğru döndüğümde yatakta, uzun yıllar önce yanmış bir kiliseye girer gibi oluyorum ikonların gözlerindeki is kalmış yalnızca, içleri onları yok eden alevle dolu Henrik Nordbrandt Çeviren : Ergin Koparan

Sen Bu Şehirden Gidince

Sen bu şehirden gidince ben bir tuhaf oluyorum Ne bileyim ellerimi cebime sokup öyle yürüyorum Gülmeyi geçtim tebessüm edemiyorum. Senin ellerini tutmak, Yoksul bir sahaftan alınmış yirmi beş yıllık kitaba dokunmak gibi. Senin gözlerine bakmak, Dört mevsimin tamamını yirmi dört saat içinde yaşamak gibi. Sen bu şehirden gidince ben bir tuhaf oluyorum Ne bileyim trafik lambalarını siyah beyaz görüyorum Atkımı takıyorum ama boynu bükük geziyorum. Seni doyumsuzca sevmek, Bir annenin; saçını koklayarak kızına şefkat göstermesi gibi. Senin bu şehirden gidişini izlemek, Bir babanın; sırtını sıvazlayarak oğlunu askere göndermesi gibi. Yağız Gönüler

Ölü Doğanlar

keskin rüzgarla kulağımı sıyıran bir mermi sesi çok uzaktan geldi, kalbimle gördüm sıcak hiçbir şey kalmamış o topraklarda, kan hariç gözlerim hezimete uğradı şaşkınlığım karşısında ilk uyarı: şiir en iyi sırdaştır ve fakat ne kadar ortak olabilir bir çocuğun ortadoğudaki çığlıklarına… psikopat bir yamyamı bile yola getirebilir ince ince, alttan alttan gelen kanun nağmeleri kanunlara karşı ölümler hep kıldan ince incelik, annesi ölmüş bir kızın kalbi son uyarı: Sabrın sonu selametse yakındır bundan sonra olacaklardan sorumlu annesiz çocuklardır… Yağız Gönüler

İki Sünnet Üç Farz

bir, aklın yolunda dinlenme tesisi kalptir uçmağa varsa da uçamaz önce kendinden vazgeçmeyen vicdan tümseğinden geçerken sızlamalıdır beyin amortisörleri arada bir duygu nabzı kontrol edilmesi gereken, kalptir iki, lafın belini doğrultan daima nezakettir kibir kişide durduğu gibi durmaz yürür it ürür kervan yine de caymaz istikametinden insanı insana ısındıran ve battaniye gibi saran, nezakettir üç, Allah’ın hakkı kimsede kalmaz yorumsuzdur kulun gördüğü kusur göz kapağının ardında saklanır bayramlar en insani ve ahlaki barış harekatlarıdır hayvanı hayvana vurduran hayvan ise, yorumsuzdur dört, dönsen de aklın alamaz çevrende gördüklerini kainat nasıl süslenmiş lütfen modacılar cevap versin yüksek lisans alçak karakterlerde rönesans kadar sırıtıyor şair bu şiirinde sıkça sorulanları cevaplıyor beş, kardeşlik soyadı hanesinde yazandan çok ötesidir bir evde anne çay, baba ekmektir ne kadar demlenir ve ne kadar pişersin sana kalmış bir an evvel görün, kaderin gözü üzerimizdedir Yağız Gönü...

Gül İçin İlahi

İnsanlar bir gülü bir senetle Değiştirmeye alıştılar İnsanlar başka insanların hayatını Bir hezaren sandalye midir hayat Dizip kaldırmaya alıştılar İnsanlar yüreği ve onuru, alıştılar Yelin üflediği yaprak mıdır onur Yürek arsız otlar gibi ayak altında Tanımıyor kimde kimseyi Ve kendini tanımak istemiyor İnsan tanımazsa kendini insan Nasıl varolabilir Bu yüzden dünya hey koca dünya Dönüyor bir ölüler ülkesine Susanlar şimdilik Oyunun dışına düşenler Yalnız onlar doğrulup kalkacaklar Gün kıyamete erdiğinde Gülten Akın

Kalbim Gerçekten Kırık

Kalbim gerçekten kırık ve eylülün ortası yürüdüm yazmadığım şiirlere basarak yalancı ömrün bilmem bu kaçıncı vartası her solukta yeniden eksilerek artarak yüzümün sezildiği zamanlar da olmuştur dünya leylak olmuştur akşam duru gün beyaz öter ağzın örtükken o ne mene bir kuştur değme ezgi insanı bu kadar hırpalamaz. Süleyman Çobanoğlu

Mektup

Mermerle bir yazılmışsa tarihi Gönderilmeyen mektuplar da gider -anla nereden geldiğini hüznün- Bütün ömrüm ölü bir dilde başlar, ölü bir dilde biter, mektuplar gibidir ömrüm. Adım orda kaldı, bütün adlarım: m e r m e r! Gönderilmeyen mektuplar da gider. Şerif Erginbay

Işığım Söndü

-madencinin son mektubu- Karıcığım hoşçakal, ışığım azalıyor, Yanımda ölü arkadaşlarım. Artık kömür kokulu ekmekler getiremeyeceğim sanırım. Buraya kadarmış çocuklarım, hoşçakalın, Hakkınızı helal edin; anacığım, babacığım. Işığım azalıyor, hoşçakalın.. Üstüme değil içime çöken ocağın sessizliğinde Tek tek seslerinizi duyuyorum, yüzlerinizi görüyorum, Işığım azalıyor, soluğum azalıyor, biliyorum, Yavaş yavaş dünyanın kara kalbine gömülüyorum. Işığım söndü, işte gidiyorum.., Ah, en çok da şimdi, bir bilseniz Nasıl da bulutları, ağaçları, gökyüzünü özlüyorum. Işığım söndü.. Hoşçakalın, arkadaşlarım çoktan gitti, Artık ben de gidiyorum… Şerif Erginbay

Karıma Mektup

Bir tanem! Son mektubunda: "Başım sızlıyor yüreğim sersem!" diyorsun. "Seni asarlarsa seni kaybedersem;" diyorsun; "yaşayamam!" Yaşarsın karıcığım, kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda; yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı. Ölüm bir ipte sallanan bir ölü. Bu ölüme bir türlü razı olmuyor gönlüm. Fakat emin ol ki sevgili; zavallı bir çingenenin kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli geçirecekse eğer ipi boğazıma, mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar ...

Lodos

Uzaklarda çok uzaklarda kurbağalar Bataklıkların bilinen sesi Bir duruyor bir başlıyor Yer altından gelir gibi Işıklar oluyor kör kandil Öyle zayıf en uzak yıldızlar utanıyor Alıp dikmek istiyoruz başucumuza Işıklar büyür mü birleşince Sevgiler gibi Bir yerlerde bir yara durup durup kanıyor Durup durup hatırlıyoruz Daha dün ölmüş oğlumuzu -Mavi gözleriyle nasıl olmuştu da- Ya da bize dün gibi geliyor Kar-altı aydınlık mıdır Kardelenler başverir son kışta Bembeyaz umut çiçekleri talim yerlerinin Birbirinden uzak nice toprakta Bir lodostu besbelli Kimbilir ne zaman çıkmıştı yola Koşa koşa geliyordu simsiyah Dalgalarla. Uzaktı Simsiyah bir uğultuydu henüz Ama gelecekti hepimiz biliyorduk Gelecekti ıslatmağa köpüklerle Bembeyaz köpüklerle Yürümeyi unutmuş ayaklarımızı. Mehmet H. Doğan

kar kesti yolu

kar kesti yolu sen yoktun oturdum karşına dizüstü seyrettim yüzünü gözlerim kapalı gemiler geçmiyor uçaklar uçmuyor sen yoktun karşında duvara dayanmıştım konuştum konuştum konuştum ağzımı açmadım sen yoktun ellerimle dokundum sana ellerim yüzümdeydi. Nazım Hikmet

Yalnızlıklar 1

Neresinden bakılırsa bakılsın, her cümlede bir çift göz vardır ve her noktada bir insan. O insan ki, bakar bize ve ötemize; ve o insan ki, giyindiği zamanın gerisinden sorar hep kaygılanır, duraksar ve sessizdir. Ve geldim demenin bir sessizliği varsa, öpüşelim demenin, sen hâlâ gitmiyor musun demenin ya da ölmek istemenin bir sessizliği varsa, kelimeleri de vardır sessizliğin duruşun kelimeleri vardır; bakışın kelimeleri vardır; bakışın, uzanışın, gülüşün… Ama, yalnızlığın kelimeleri yoktur. O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir. Hasan Ali Toptaş

Yalnızın Şarabı

Seven kadının o garip bakışı var ya, Sere serpe yıkansın diye güzelliği Dalgalı ayın titrek göle gönderdiği Beyaz ışın gibi bize doğru kayar ya; Bir kumarbazın sonuncu para kesesi; Çapkıca bir öpücüğü sıska Adeline’in; Tıpkı uzak sesi gibi insan derdinin, Sinirlendirici, tatlı bir müzik sesi, Bütün bunlar değmez, derin şişe, senin Dindar ozanın susamış yüreği için Bağrında tuttuğun etkili balsılara; Umut, gençlik, yaşam boşaltısın içlere, - Ve onur, hazine bütün dilencilere, Ki bizi yengin ve eş kılar Tanrılara! Charles Baudelaire

Düşman

Üç beş yerine parlak güneşler vuran Karanlık bir fırtına oldu gençliğim; Bitik bahçemde yıldırımla yağmurdan Tek tük pembe yemiştir bütün derdiğim. Vardım düşüncelerin güzüne demek, Suyun yer yer mezarlar gibi oyduğu Sele gitmiş toprakta düzlemem gerek Kürekler, tırmıklarla her bir oyuğu. Gelişir mi bilinmez bir güç bulurda Düşündüğün o yeni çiçekler burada, Kumsal gibi yıkanmış yerde kim bilir? -Ey acı! Ey acı! Varlığı yer zaman, Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir Bağrımızı kemiren o sinsi düşman! Charles Baudelaire Çeviri : Sait Maden Düşman Gençliğim bir karanlık fırtına oldu, Birkaç yerinde parlak güneşler açan; Öyle harap çıktım ki bu fırtınadan, Bahçemde kızarmış tek tük meyve kaldı. İşte fikirlerin güzüne ulaştım, Suyun mezarlar gibi çukur açtığı sel basmış toprakları durmayıp gayrı, Kürekler, tırmıklarla onarman lazım. Boyatacak mı ki sırrî gıdayı bulup hayal ettiğin yeni çiçekler acap Bir kumsal gibi yıkanmış bu topraklardan -Ey acı! ey a...

Kalpler Daralıyor İnsanlar Büyüdükçe

Masaya bıraktığım düşüncelerimden kaçışan uzaklar, Daha bir sınırsız şimdi, daha bir sakin. Kanatlarına sinmiş, Eski zamanlardan kalma Derlenmiş toparlanmış bir fısıltının sesi. Renk renk, mis kokulu uzaklar; Bağrına basar Bir gün yıktığın, bir gün altında kaldığın Sınırsız sevgimin mevsimsiz sessizliğini... Yüreğinin yakınlarındaydı, Duymalıydın Sözünü sakınmaz çağırışlarını rüzgarın. Zamanın kıyılarındayız şimdi Ve tek başımıza Renk renk, mis kokulu uzaklar Bağrına basar Tersine dönmüş düşlerimi. Dağların keyfi yerinde, Şarabın alevi uzaklarda göğü boyuyor. Kalpler daralıyor insanlar büyüdükçe Uzaklarda umut var, Umut var dağların güneşte kurutulmuş özünde. Sonra yavaş yavaş gece dokununca tenime, Yıldızlar bulaşıyor gözlerime. Uzaklarda umut var, Umut var yıldızların ışık huzmelerinde. Fatoş Balı

Bırakıp Gittin Beni

bırakıp gittin beni bütün kapılarda bütün çöllerde tek başıma kodun şafakta arayıp öğle vakti yitirdiğim vardığım hiç bir yerde değildin sensiz bir odanın sahrasını nasıl anlatsam hiçbir şeyin seni andırmadığı bir pazar kalabalığını denizde dalgakırandan da boşluğunu bir günün seslenip de senden cevap alamadığım sessizliği bırakıp gittin beni kalarak olduğun yerde hareketsiz her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin düşen hep ben oldum en küçük kımıldanışında senden başını çevirdiğin için ağladığımı görmedin hiç bana bakıp görmediğin için ben yokken içini çektiğin için ayağına düşen gölgene acıdın mı hiç sen Louis Aragon

Dualardan Bir Dua

bilerek kimseyi aldatmadım, sanırım, elimden geldiğince yani yapmamaya çalıştım bunu, Allah’ım; ama emin değilim, doğrusu, sizin de buyurduğunuz gibi; emin değilim, evet kendimi iyi, yapıp ettiklerimi, yazdıklarımı güzel göstermek istediğim olmuştur, illâki, başka türlü de olamazdı, öyle değil mi ama, öyle değil mi? çünkü şiir yazıyorum, ne de olsa, ve kendimi ben şair yapmadım, bunu en iyi siz biliyorsunuz, kendimi şair buldum, yoksul ve şair, daha çıkarken yola. iyi şairlerse, çok iyi biliyorum, aldatmayı başardıklarında başkalarını, mutlaka aldatmış olurlar önce, zamanlarının en safı, en kolay kananı olarak kendilerini. öyleyse, beni bana aldattırma, Allah’ım! ama şiiri elimden almadan yap bunu; şiiri, melekleri, uçan şeyleri hayatlarından sinek ilacıyla kovan kullarına muhtaç etme, rüsva eyleme beni! Amin! 19 Ocak 2013 Süssüz Dualar Kitabı Cahit Koytak

Ephemera

“ Bir kez olsun gözlerimden yorulmayan gözlerin Hüzünle eğiliyor artık sarkmış göz kapaklarının altında, Sevgimizin solmasından” “Tükeniyor olsa da sevgimiz gel bir kez daha duralım gölün o ıssız kıyısında uykuya daldığında tutku; o çaresiz yorgun çocuk, o soylu saatte beraberce. Ne kadar uzakta görünüyor yıldızlar Ve ilk öpüşmemiz ne kadar uzak Ve ah, yüreğim ne kadar yaşlı” Dalgın gezindiler kuru yapraklar boyunca Usulca dokunarak kadının ellerine: “ Tutku, çok yıprattı yüreklerimizi.” Ağaçlar çevreledi onları ve sarı yapraklar dökülmüştü karanlığa solgun ağanlar gibi ve o an yaşlı ve aksak bir tavşan sıçradı patikaya, Sonbahar üzerindeydi adamın: ve bir kez daha durdular gölün o ıssız kıyısında. Ölü yaprakları sürüklediğini görmüştü kadının Döndüğünde Sessizce topladığını onları, gözleri Göğüsleri ve saçları gibi nemli. “Ah hüznü bırak Yorgunuz bizi bekleyen başka aşklar için, Sevmek ve nefret etmek için kaygısız saatler boyu Ölümsüzlük uzanır önümüz...

sirk hayvanlarının kaçışı

i bir konu bulmaya çalıştım, boşu boşuna bir konu, beş altı hafta boyunca her gün durmadan. belki de kırgın bir ihtiyar olduğum için artık olanla yetinmeliydi kalbim; gel gör ki, kış demeden, yaz demeden, yaşlanıncaya değin gösteriyi sürdürmüştü sirkteki hayvanlarım, sırıkla yürüyen cambazlar, o yaldızlı araba, aslanla kadın, tanrı bilir başka neler. ii ne yapabilirim bu eski konuları sıralamaktan başka? önce o üç büyülü adaya, simgesel düşler peşinde burnundan sürüklenen denizci oisin'in o boşuna sevinci, boşuna savaşması, boşuna dinlenmesi kırgın bir kalbin konuları bunlar ya da bence öyle, eski şarkılara süs ya da saray oyunlarına; ama neden bendeki bu kaygı, onu kışkırtan ben, ben ki, onun masalsı nişanlısının peşine düşmüşken? derken tam tersi bir gerçek çıktı ortaya, prenses cathleen adını verdim ona; o da merhametle çılgın ruhunu feda etti, neyse ki gökler araya girdi onu kurtarmak için. sandım ki sevdiğim kadın yok edecekti ruhunu, öyle köle etmişti ...

Herşey Ayartabilir Beni

Herşey ayartabilir beni şu şiir uğraşından: Gün olur bir kadının yüzü ya da daha kötüsü Çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun; Şimdi daha kolayı yok Elimin alıştığı bu işten.Gençken Metelik vermezdim türkülere, Sazını çalmaz mıydı ozan? Kılıç kında beklercesine; Razıyım, dileğim yerine gelsin de tek Balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya. William Butler Yeats Çeviren: Cevat Çapan

Sandalda

Şu havaya bak reis şu suya bak Deniz kadın gibiymiş hadi be Marika’dan da güzel bu mübarek Tövbeler olsun katil olur insan Sağımız adalar solumuz dalyan Ben kürekteydim Mehmet karşıda Mavi beynime vurmuş Mehmet dedim Mehmet yahu Ateşle dinamiti fırlat gitsin Yüze vursun karagözü izmariti istavriti Hiç unutmam yine böyle bir gün Ada’da Hıristos tepesinde Deniz tabak gibi önümüzde Sedef adası Medef adası Maden Böyle şey görmedim ömrümde Bir hışırtı insanı ürperten Binlerce on binlerce leylek İstanbul’a döndüler üstümüzden Bir daha anladım denize karşı Uzandım sandala yumdum gözlerimi Yaşamak mademki bunca güzel Dövüşülür uğrunda ölünür Anladım ki hürriyet aşkı barış aşkı Yaşama sevincinden ayrı değil Günümüz bu inançla böyle taze Mavilik bu yüzden pırıl pırıl Oktay Rifat

Penceremin Yanındaki Sığırcık Yuvası

Arılar yuva yapıyor sıvası dökülen Duvarın çatlaklarında ve oraya Çerçöp ve sinek getiriyor kuşların anaları. Duvarımın sıvaları dökülüyor, bal arıları, Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın. Her yandan kuşatılmışız ve kapılar kilitlenmiş Kararsızlığımızın üstüne, bir yerde Bir adam öldürülüyor, bir ev kundaklanıyor, Ama açıkça anlaşılmıyor olup bitenler: Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın. Taşlardan ya da odunlardan bir barikat, On dört günü geçen bir iç savaş; Dün gece o genç askerin ölüsünü Kanlar içinde yolun ortasına yuvarladılar: Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın. Boş düşlerle beslemişiz kalplerimizi, Kalpler saldırganlaşmış bu yüzden; İçimizdeki kin daha yoğun Duyduğumuz sevgiden; Ey bal arıları Gelin, sığırcığın boş yuvasında kendi yuvanızı yapın. William Butler Yeats Çeviri : Cevat Çapan

İki Yıl Sonra

Kimse söylemedi mi sana o korkusuz, Seven gözlerin daha uyanık olmalı diye? Ya da hatırlatmadı mı kimse nasıl umarsız Olduklarını yanarken pervanelerin? Ben uyarabilirdim seni; ama gençsin sen Ve başka başka diller konuşuyoruz ikimiz. Ah, ne verilse almaya hazırsın sen Ve bütün dünya dost senin gözünde. Annen gibi sen de çekeceksin, Sen de öyle incineceksin sonunda. Ama ben yaşlıyım, sen gençsin Ve barbarca bir dille konuşuyorum ben. William Butler Yeats Çeviri: Cevat Capan

Yıllar Değerini Artırır İnsanların

Düşlerle yıpranmışım ben; Havanın aşındırdığı mermer Bir salyangoz kabuğu derelerde; Ve bütün gün sabahtan akşama Gözlerim bu kadının güzelliğine takılı Sanki bir kitap açıp Orada resmini bulmuşum Bakanların gözlerine şölen Ya da dinlemesini bilen kulaklar Duyduğu için sevinen ve bilgeliğe Aldırmayan bir güzelin; Oysa oysa, Bir düş mü bu benim gördüğüm, yoksa gerçek mi? Ah keşke karşılaşsaydık Gençliğimin ateşi sönmeden! Oysa düşler içinde kocuyorum ben, Havanın aşındırdığı mermer Bir salyangoz kabuğu derelerde. William Butler Yeats Çeviri : Cevat Çapan

Misket

Bu işi nefsimi karıştırmadan halletmeliyim Nefsimi cezayire sürdüm gitmiyor Seni kendime istesem çok olur Üstün kalsın böyle giyinik duralım Bir çocuk vardı, misket oynardık, hep üterdim Ben nefsime laf geçiremiyorum, çok acaip, Bilmezsin geçtin mi bastığın yer tütüyor Bir çocuk vardı büyümüş artık ütemiyorum Misket olsan alır çantama koyarım Akşam evde döner döner sayarım Bir bir bir bir bir bir bir bir bir bir bir Sen beni çok kırıyorsun haberin yok Nefsimin bir adı da izzet, kalender çocuk Ne yapsan ağrına gidiyor, lafımı dinlemez Ben o çocuğu yine üterim ya, ona da yazık Ama işte burdayım ben bana da yazık Bilmiyorum belki biraz sana da yazık Hareket eden her şeyi sen sanıyorum Misketim yok ben hala varsayıyorum Kitabın Ortası'ndan

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

Temaşa Suresi

Andolsun temaşaya Ve sözün başına Ve zihinden uçuşuna güvercinin Ki bir kelime var kafeste Sözlerim bir parça çimenlik gibi açıktı Bin dedim onlara: Dergahınızın yanında bir güneş var Açarsanız kapıyı parlar amellerinize Ve dedim onlara: Süs taşı yok dağlarda Nasıl kazmada bir süs değilse maden Yerin avucunda görünmez bir cevher var Gözleri kamaştı parıltısıyla tüm resullerin Cevher peşinde ölüm Lahzaları götürün risalet otlağına Ulağın ayak sesiyle müjde verdim onlara Ve günün yakınlığıyla, rengin artışıyla Kırmızı gülün tınısıyla kaba sözlerin çiti ardından. Ve dedim onlara: Kim bir bahçe görürse tahtanın hafızasında Ebedî, coşku ormanının esintisinde kalacaktır yüzü Kim dost olursa hava kuşuyla Düşü olacak dünyanın en huzurlu düşü Zamanın parmak ucundan ışık toplayan Açar âh ile pencerelerin düğümünü Bir söğüt altındaydık. Bir yaprak kopardım üstümdeki daldan dedim: Açın gözünüzü bundan iyi âyet mi istiyorsunuz? İşitiyordum konuşuyorlardı aralarında: ...

Şair Olarak Düşünür

Yol ve yük Basamak ve söz Tek bir yürüyüşteler. Durmaksızın yol al Soru ve elindekiler O biricik yolunda birleşmişler. Sabahın ilk ışıkları yavaşça Dağların üstünden doğduğu zaman… Dünyanın karanlığı asla ulaşamaz Varlık’ın Işığına. Tanrılar için çok geç kalmışızdır artık Ve çok erken Varlık için. Varlık’ın şiiri, Ki başlamıştır artık, insandır. Bir yıldıza doğru. -yalnızca bu. Düşünmek kendini tek bir düşünceye Sınırlamaktır, ki o, dünyanın göğünde bir gün Bir yıldız gibi durur. Kulübenin dışında, pencereki küçük rüzgar gülü Toplanan fırtınayı haber verdiğinde… Düşüncenin cesareti Varlık’ın iradesinden doğduğunda Başlar yol almaya kaderin dili. Nesneler gelir gelmez gözümüzün önüne Ve kalplerimizde söz için doğduğunda bir kulak Düşünce gelişir. Yeter derecede bir iki şey tecrübe edilmiştir İlmin nesnesi ile öz düşünce Arasındaki farkta. Eğer düşünmede yalnızca taraflar değil Onların da karşıtları varsa Sonuç daha bir güzel olacaktır. Yağmur bulutları i...