Ana içeriğe atla

Çok hazin bir yakarış...

Elveda İstanbul! Aziz ve büyük şehir, çocukluğumun rüyası, gençliğimin emeli, hayatımın unutulmaz hatırası! Elveda, Şark’ın güzel ve ölümsüz kraliçesi! Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve çocukların seni bir gün benim seni gördüğüm ve terk ettiğim aynı delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsinler.


Otuzuna yaklaşmışken İstanbul’a gelen İtalyan edibi Edmondo de Amicis, imparatorluk başkentini büyüleyici bir belde olarak yorumlar. Zaman, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine çok yakın.

Büyülenişine yer yer yıkık yıprak, bayındırlıktan uzak, karanlık, kasvetli görünümler eşlik etse bile, yazar bu kenti, bu kentin doğal güzelliklerini hayranlıkla ifade etmekten kaçınmaz. “Bir göl gibi durgun ve mavi İon Denizi”nden, “gün batışıyla yaldızlanmış Ege”den geçerek İstanbul Boğazı’na varmıştır. Deniz yolculuğu on sekiz gün sürmüştür.

O zamanların seyyahları için, sağda Asya’nın, sol yakada Avrupa sahillerinin ‘karşı karşıya’ belirmesi, iki büyük uygarlığın bir mucize gibi sarmaşmasıyla eşanlamlıdır. De Amicis, beyaz, yeşil, pembe pırıltılara boğulur. Yalnız deniz değil, kent de yansılar, yakamozlar kuşanmakta.

Sıra sıra selviler, öbek öbek sakız, çam ağaçları, ulu çınarlar İstanbul (1874) yazarının gönlünü çeler. Korular ortasında kaybolmuş köşklerin çatıları, süslü küçük kasırlar, gümüş alacası kubbeler gezgini heyecanlandırır. Sır ve hüzün dolu bu kentte bembeyaz birtakım yapılar ilk bakışta dikkati çekmektedir.

Sokaklar huzurludur, İstanbul’un tepelerine “kıvrıla kıvrıla giden binlerce küçük” sokak. Gerisini Beynun Akyavaş’ın eşsiz çevirisinden okuyalım:

“Her şey tam mânasıyla şarklıdır. Çeyrek dakikalık yol yürünür ama ne kimseye rastlanır ne de bir ses duyulur. Orada burada, rengârenk boyanmış, birinci katı zeminden, ikinci katı birinci kattan taşmış küçük ahşap evler vardır; büyük evlere bağlı küçük evler görünüşündeki her tarafı camlı ve kafesli şahnişinler sokaklara hüzün ve esrar dolu, kendine mahsus bir hava verir.”

De Amicis’in eserini okuyan Çelik Gülersoy, özellikle bu satırlara vurulmuş; Soğukçeşme Sokağı’nda onarttığı evlerin canlı renkleriyle alay edenlere bu satırları birinci elden bir tanık saymıştı. Şimdi nasıl hatırlamam...

Boğaziçi’nin bir Osmanlı-Türk köyü olduğu söylenmiştir. Edmondo de Amicis de, Boğaziçi’nde Bizans zamanlarından söz açmayı gereksinmez. Boğaziçi’nde gördüğü her yer dünkü uygarlığımızdan bir şeyler taşır.

Bir gün, Anadolu yakasındaki Küçüksu mesiresine gider ve Doğu’ya tutkun yabancı ressamların pek hoşlanacakları bir tabloyla karşılaşır. Müslüman Türk kadınları mesire yerindedir. Renk ve doğa bir kez daha etkiler. Zaten İstanbul (1874) bir şairin olduğu kadar, bir ressamın da eseridir; burada renk cümbüşü konuşur.

Küçüksu sık dokulu korusu, küçük deresi, sanatkâr elinden çıkma çeşmeleri ve oraya buraya serpiştirilmiş kahveleriyle koskocaman bir bahçe gibidir. Sık koruların en önemli özelliği, sıcak yaz günleri güneş ışıklarını geçirmiyor oluşudur. Yeşilden kubbeyi yine çayırın yeşili bütünler ve koru yeşil bir fanus çağrışımı yaratır. Seyyahın andığı ağaçlar, sakız, ceviz, çınar ve akçaağaçtır. Hepsi de uzun ömürlü bu ağaçların şimdiki yitimi bizi elbette şaşırtıyor, üzüyor...

Küçüksu’da bayram havası esmektedir. İstanbullu hanımlar, halayıklar, haremağaları, küçük çocuklarla birlikte eğlenmektedirler. Beyaz yaşmaklar, erguvanî, sarı, yeşil, kurşunî feraceler geçer durur. Hep renkler! Sahile yanaşan her coşkun renkli kayıktan yeni renkler, yeni ışıklar yağmaktadır. Yerlere büyük İzmir kilimleri serilmiştir. Elden ele, gümüşlü, altınlı kaplar dolaşır.

Çingeneler göbek atmakta, Bulgar çobanlar şarkı söylemektedir. Kahveciler meyve ve dondurma koşuşturur. Paşalar, beyler, delikanlılarla bu hareketli kalabalığı seyyah kamelya ve gül tarlalarının rüzgârda dalgalanmasına benzetir.

Yeşilliklerle gölgelikler Küçüksu’ya tiyatro sahnesinin feerik (perisel) görüntülerini kazandırmaktadır. O kadar ki, de Amicis alkışlamak, “Bravo!” ünlemini kondurmak isteği duyar.

Ben ‘renk’ dedim. Ama de Amicis, “Her şeyden evvel, ışık!” diyor. İstanbul bir ışık sağanağıdır. Galata köprüsünden güneşin doğuşunu ve batışını seyreden yazar, daha sonra, epey sonra Tanpınar’ın da kaleme getireceği sisler oyununa değinir. Hele sonbaharda, Haliç “ince bir sis tabakası” kuşanmıştır. Şehir, bu yöresinde, bir tiyatro sahnesidir artık:

Beyaz tüller örtünmüş hayal dünyası! Meselâ Üsküdar bir sis yumağı. Yalnızca tepelerde belli belirsiz karaltılar... Köprü, deniz şimdi ıpıssız; İstanbul henüz uyanmamış. Edmondo de Amicis, artık sonsuza kadar göremeyeceğimiz görünümü çiziyor:

“Gökyüzü Üsküdar tepelerinin arkasından yaldızlanmaya başlar. Bu ışıklı şeridin üzerinde, büyük mezarların selvileri, tepelere dizilmiş devler ordusu gibi, bir bir, kara kara, açık açık ortaya çıkar; ve Altınboynuz’un bir başından öteki başına, yeniden doğan muhteşem şehrin ilk titremesi gibi, bir ışık ürpertisi geçer.”

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul âdeta taptaze.

Bu tazelik, bu berraklık gün boyu belki biraz kararıyor. Ne var ki, günbatımlarında yepyeni bir şenlik başlayacak. “Altınboynuz ile Boğaz fevkalâde bir çivit rengine girer; doğuda ametist renginde olan gökyüzü, ufku, kâinatın yaratıldığı ilk günü düşündürüveren sayısız yakut pırıltılarıyla boyayarak İstanbul’un arkasında tutuşur; İstanbul karanlıklaşır, Galata yaldızlanır ve batan güneşin vurduğu Üsküdar, yanıyormuş gibi duran pencereleriyle parlayarak alev almış bir şehre benzer. Bu, İstanbul’u seyretmek için en güzel andır.”

Belki hemen Mâî ve Siyah’ın son sahnesi hatırlanmalı. 1897’de Halid Ziya Uşaklıgil de aynı yangınlı Üsküdar’ı, aynı yangınlı pencereleri gönlü kırık Ahmed Cemil’e gösteriyordu... Şehir harikulâde bir anındayken, Ahmed Cemil bütün mavi hayallerini öncesiz sonrasız kaybediyordu...

Üsküdar’ın tutuşmasını ben de gördüm. Bugünkü akşam kızıllığından çok farklıydı. Eski mimari doku büsbütün yitmediğinden, Üsküdar, tarihî siluetini iyi kötü koruyor; geçmişindeki tanıklarını yalancı çıkartmak zorunda kalmıyordu.

De Amicis, ışıklardan yine renklere döner, dönmekten kendini alamaz. Akşamın İstanbul renkleri: “Soluk altın, gül ve leylâk”. Tabiî, tepelerde erguvanî küçük kasabaları unutmayarak. Sonra yine ışık! Ateş dindi derken yine alev alev parlayışlar; kâh şurada, kâh burada kıpkırmızı parlayışlar. “Bunlar evvelâ iki altın taç, sonra erguvan renkli iki bere, daha sonra iki yakuttur”. Sonra ışık biter.

İstanbul’u on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda ziyaret eden seyyahlar arasında Edmondo de Amicis bambaşkadır. O, imparatorluk başkentine içtenlikle hayran olmuş; şehrin anlamını ve gizlerini çözmeye çalışmıştır. Onda Pierre Loti’nin fazla şaşaalı tutkunluğu yoktur, ama, şehri âdeta sıtmalı bir hasret içinde ‘yaşamaktadır’. Onda, İstanbul’a sevimsiz bir mesafeyle bakış, İstanbul’da kusurlar saptayış da yoktur.

Seyyah İstanbul’dan ayrılırken, sayfalarını Boğaziçi’ne tekrar açar. O, 1874 senesinin Üsküdar’ı, bahçelerle, köşklerle, korularla set set yükselir. O zaman gezgin, yürek yakıcı, bizim için adamakıllı düşündürücü bir dua mırıldanır:

“Elveda İstanbul! Aziz ve büyük şehir, çocukluğumun rüyası, gençliğimin emeli, hayatımın unutulmaz hatırası! Elveda, Şark’ın güzel ve ölümsüz kraliçesi! Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve çocukların seni bir gün benim seni gördüğüm ve terk ettiğim aynı delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsinler.”

Hazin bir yakarış.

Selim İleri


Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi