Ana içeriğe atla

Kayıtlar

uzanacağım ve ağlayacağım

Felâketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felâketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarım çocuklarına fazlasiyle iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür. Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum. Eşiklerind...

Son Bûse

Bu son buseydi anlıma koyduğun ...Ve… benim sana son seslenişim anne Kalk üzerimden topla düşürdüğün incileri ...bedenim henüz sıcakken nefesinle Yıka beni gözlerindeki hüzünle Yıka beni sözlerindeki ağıtla ?

İlişmek

Birilerinin beni aşkın, sevginin, sevdanın, adı ne ise, bunun olmadığına ikna etmesi çok zor. Bunun iyimserlikle ilgisi yok. Ben bir aşk çocuğuyum çünkü, nedeni bu. Babam anneme, annem de babama âşıktı. 1960’larda milliyetçi ve yaralı bir Ermeni adam, yetim bir Çerkes kadınına neden tutulsun ki! Annem yıllar sonra, “Aslında Markar” demişti, “Aklımın köşesinden bile geçmezdi bir Ermeni ile hayatımı birleştireceğim.” Öyle basit bir mücadeleden bahsetmiyorum. Burada ayrıntılarına da girmek istemiyorum. Sadece akrabasız büyüdüğümüzü söylemem yeterli olacaktır. Son bir sahne hatırlıyorum... Daha doğrusu sadece o sahne kazınmış görsel hafızama. Babam ilk felcini geçirmiş. Osmanbey’deki büyük evdeyiz. Yıl 1994 olsun. Annem babamı bebekler gibi giydirmiş, salonda, o eskiden oturup saatlerce kahve içip sohbet ettikleri berjerlerindeler yine, karşılıklı... Ben salonu gören Amerikan mutfakta çay dolduruyorum. İşe gitmek üzereyim. Gözüm onlara takılıyor bir an. Babam hâlâ çekici. Erkekliğinin şıkl...

Gitmek biraz ölmektir

Biliyorum gideceksin. Bir eylül ayında ve günün herhangi bir vakti gideceksin. Ne eski bir şarkı engelleyebilecek gitmeni ne de yalnızca gözlerimde sakladığım aşkım. Usul usul ve ağır başlı adımlarla gideceksin. Her adımda gitmenin acısı yankılanacak sokakta. Bir törendeymişçesine göze batan bir yürüyüşle gideceksin ve ben çocuklar gibi bakacağım ardından. Sen geriye dönüp bakmayacaksın. Gideceksin... Yalnızca gözlerimde sakladığım aşkımı sukuta kurban vereceğim. 'Keşke' diyeceğim sonra ve sonraları da ve her zaman 'keşke' diyeceğim. Söylenmemiş sözlerin ateşi yakacak tüm bedenimi. Engizisyonlarda kurban edileceğim her gün. Geç kalmış infazın korkusu kemirecek beynimi. Duvarlara bakıp hayıflanacağım. Biliyorum gideceksin... Puslu bir eylül ayında gideceksin. Gözlerinle birlikte, saçlarınla birlikte gideceksin. Geride seni hatırlatan bir tek kelebekler kalacaklar. Bir tek kelebeklerin kanatlarına bakacağım özlemle. İlan edilmemiş bir aşkın hüznünü bırakacaksın ...

Sükût İçindeyim

Tutunduğum pervanenin kanadını incitiyorum. Zaman bir kum gibi akıyor ayaklarımın altından. Kalbim bir saat gibi işliyor. Aşk takatiyle çok yorgunluğa talibim. Her çileden nasibimi arıyorum. Her yaranın hissedarıyım. Her acıdan pay alıyor, her ağlayışa gönüllü oluyorum. Sükût İçindeyim. Münire Daniş

Uzun Yıllardan Sonra

Mahzun, yarı kırık yüreklerimiz Yıllarca uzak kalmak üzere O gün, ayrıldığımızda ikimiz Sessiz ve gözyaşları içinde; Solduğunda, soğuduğunda yanağın Öpücüklerin buz tuttuğunda... Çoktan çalmıştı saati acıların... Sabahın o serin, ürperten çiyi Alnımda donuvermişti, O çiyler belki bu hüzünlerimin Gözyaşlarımın işaretiydi. Ettiğin yeminler bir bir bozuldu Gölge düştü güvenilirliğine; Paylaştığım yalnızca acı oldu Senin adını işittiğimde... Gizlice buluşmuştuk seninle... Sessiz, hüzünlenirim şimdi Çünkü ruhun aldattı ruhumu Yüreğin unuttu yüreğimi. Eğer bir gün, uzun yıllardan sonra Karşılaşırsak ikimiz yine Nasıl bakabilirim, nasıl sana Sessizce ve gözyaşları içinde LORD BYRON Uzun yıllardan sonra Sana bir daha rastlarsam Seni nasıl selamlamalıyım Susarak mı, ağlayarak mı?

Artık Gezmeyeceğiz Başıboş

Artık gezmeyeceğiz başıboş, bunun için Gecenin içine bu kadar geç vakit, Hâla sevse de kalp, Ve hâla parlak olsa da mehtap. Çünkü kılıç kınını yıpratır, Ve ruh göğsü eskitir, Ve kalp mola vermeli nefes için, Ve aşkın kendisi dinlenir. Gece başıboş gezmek için yapılmış olsa bile, Ve gün çok erken dönse de, Artık başıboş gezmeyeceğiz gene Yakınında ay ışığının biz. Lord Byron Çeviren: Vehbi Taşar

Gözyaşını Gördüm

Gözyaşını gördüm –iri, saydam gözyaşını O mavi gözden akan; Ve sonra düştüğünü gördüm Menekşe çiy tanesinin; Gülücüğü, safirin ışığını gördüm Senin yanında soldu Güçlü ışınlarla dolu bakışının Yeri doldurulamadı; Bulutlar uzaklardaki güneşten Akşamın karanlığını Ürküten koyu, tatlı bir renk aldığında En karamsar insanlara İlettiğin o kıvançlı, şen yanını Gökten usulca siler; Oysa gözlerinin arkasındaki ışık Solmaz yüreklerden. Lord Byron (Çev.:Tozan Alkan)

Elveda! Boşa Gitmeyecek Dualarım

Elveda! Gitmeyecek dualarım boşa Gökyüzüne taşıyacak ismini senin Eğer Tanrılar aldırıyorsa dualara Bizlere mutlu bir hayat sunmak için. Sözcükler, iç çekişler, hıçkırıklar boşa Kanlı gözyaşlarından daha fazla şey söyler Feri kaçmış ve suçlu gözlerde gizlenen Bir elveda sözcüğü, - Elveda! – Elveda! Bu dudaklar suskun, bu gözler kupkuru Ama yüreğimde, beynimin içinde Bitmek tükenmek bilmeyen bir ağrı Uykuya dalamaz bir daha düşünce Ruhumda ne bir yakınma ne taviz Acılar, tutkular ayaklansa bile Tek bildiğim şey boşunaydı aşkımız İçimdeki tek söz: - Elveda! – Elveda! Lord Byron

Aklından Sonsuz Yazgı Çıkmayan Adam

Bir yolcu gibi sabah, tan vakti yola çıkan, Aklından sonsuz yazgı çıkmayan mutlu adam, Uyanıyor şafakta, ruhu hep düş içinde, Elinde kutsal kitabı, dualar dilinde! Duasını ederken başlıyor gün doğmaya Güneş hem göğe doğuyor, hem onun ruhuna. Solgun ışıkta beliriveriyor eşyalar, Eşyalarla birlikte ruhunda başka şeyler, Ondan başka herkes uykuda, böyle sanıyor, Esrik bir mutluluğun huzuruna varıyor, Oysa arkasında güler yüzlü melekler var, Kitabın üzerine eğilmiş bakıyorlar. (1856) Victor Hugo Fransızca'dan çeviren: Tozan ALKAN