Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mezar ve Gül

“Senin gibi bir aşk çiçeği ne yapar Seher vakti yağdığında yağmurlar? ” Diye mezar sordu güle. “Ya senin o kuyu gibi ağzına Düşen insan ne yapar daha sonra? ” Diye sordu ona gül de. “Ey karanlık mezar, amber ve bal Kokusuna döner o damlacıklar Anladın mı beni şimdi? ” Mezar da dedi ki “Ey dertli çiçek, Melek olup göklerde süzülecek İçime düşen her kişi.” (1837) Victor Hugo Çeviren: Tozan Alkan

Ayrılık Öncesinde Veda

Anacığım! Öldürdüler evlatlarını senin Ve sabretmeyi öğrettiler sana. Anacığım! Yılları senin yaşamının benziyor birbirine mezar taşları gibi, Ve acı çekmeyi öğrettiler sana umut bağlayıp göklere. Fakat senin evlatlarının daha başka oldu yazgısı Çatladı sabır taşı ve çatladı tohumu acının ve öfke ağacı fışkırdı ondan Ve göklere bağlanan umudun sonu geldi. Umut biziz, kendimiz! Biz ki, dünün Köleleri; çıplak ırgatlar kahve plantasyonlarında: Biz ki, aç her zaman, her zaman susuz, biz ki, aydınlıktan yoksun; kör, cahil, ve bildiğimiz tek okul efendilerimizin buyruğu... Korkardık yürümekten toprak üstünde altında atalarımızın yattığı; severdik,seni hırsızlama bir başkasının malını çalar gibi; sana biz, "ana" diye seslenmeye korkardık... Anacığım, yurdum! Şimdi değiştik artık. Kendimiz kurtardık boynumuzu boyunduruktan Ve dönüşü yok artık bu yolun Yaşamdan korkmuyoruz bu, ölümden de korkmuyoruz demektir. Biziz umudu Angola'...

Düş

Kumda yürürken karar verdim senden ayrılmaya. Titreyen karanlık çamura bastım, ve battığımda ve sen geldiğinde, beni terk etmen gerektiğine karar verdim, batan bir taş gibi batırırken beni, ve hazırlandım yitişine adım adım: kestim köklerini, yalnız bıraktım seni rüzgârda. Ah, bu dakikadaydı, canım sevgilim, ki bir düş sakladı seni korkunç kanatlarıyla. Sandın ki çamur yutmuş seni, ve seslendin bana, ve yardım etmedim sana, battın, kımıltısızca, dirençsiz, boğulana dek kumun ağzında. Sonra rastladı kararım düşünle, ve ruhlarımızı ezen kopmadan sonra, yeniden çıktık ortaya, çıplak, ve seviştik birbirimizle düşsüz, kumsuz, büsbütün ve ışıltılı, ateşle mühürlenmiş. Pablo Neruda

Sözün Acıydı

Sözün acıydı, yolun dolambaçlı… Yedi uzun yıl geçerek Yedi yıl dolaştın durdun… İçimden bir his şöyle diyor: Ayrıl arkadaşlarından istasyonda Sabahleyin git kente İliklenmiş ceketinle Bir dam ara Ve bir arkadaşın çalarsa kapını Aç! Haaa…Açma… Yine de ört hislerini Rastlarsan ana babana İstanbul´da ya da başka bir yerde Yürü git yabancı gibi Yok ol köşede Tanıma! Sana armağanları olan şapkayla gizle yüzünü Göster! Aaah! Gösterme, gösterme yüzünü Yine de gizle, ört hislerini İşte burada ye şu eti, çekinme Git rastgele bir eve yağmur yağınca Otur bir sandalyeye Ama çok kalma Şapkanı da unutma Söylüyorum sana Ört hislerini Ne söylediysen bir daha söyleme Düşüncelerini bir başkasında bulursan tanıma Kimseye imzanı ya da resmini vermemişsen Kimsenin yanında bulunmamış ve kimseyle konuşmamışsan Nasıl yakalayabilirler seni Ört hislerini… Dikkat! Ölümü düşündüğünde Mezar taşın olmasın yattığın yeri belirten Üzerinde bir yazıyla seni ele veren Ölüm tarihiy...

Ben Böyle Olmamalıydım

Ben, böyle olmamalıydım İsmini duyunca, boynum düşmeliydi omzuma. İçime bir ateş düşmeliydi Ayaklarımın feri kesilmeliydi. Kendimden geçmeliydim sonra… Adını sayıklamalıydım, adımı unuttuğumda Ama bunu kimse duymamalıydı, Seni, mahşere kadar saklamalıydım. Ben böyle olmamalıydım Nisan akşamlarını ıslatırken yağmur Bahar, şarkılarını söylerken karanlığa Çalan her kapıya `sensin` diye koşmalıydım. Ayak sesleri gelmeliydi uzaktan Ben hep sana yormalıydım. Gece yıldızlarını serpince göğe Seni görmek için uyumalıydım. Şarkılar kime söylenirse söylensin Sana diye dinlemeliydim. Türküler dolmalıydı odama, Ben bir selvi boylu yârdan ayrıldım deyince bir ses Selvi boylu yâr sen olmalıydın Kömür gözlüm ateşine düşeli Senin için söylenmiş söz olmalıydı. Bir mey yokluğuna ağlamalıydı delice Bir keman, incecik çığlık olmalıydı Ama bunu kimse bilmemeliydi, Seni mahşere kadar saklamalıydım. Böyle olmamalıydım, Kelimeler Taif´i taşıyınca kulaklarıma Daha yüzüme çarpmadan T...

Şirinevler Kitabevi

Kitabevlerinin birer birer kapandığı veya pasajlara sıkıştığı bir dönemde Şirinevler meydanında (Denizbank'ın yanında) kitabı, okurun kolay ulaşabileceği noktada sunmaya çalışıyor. Eski günlere özlemle, kitabevlerinin sadece kitap alınıp çıkılan bir yer değil, oturup -her zaman taze olmasa da - bir çay içilip muhabbet edilebilen bir mekan olmasına çaba göstermekte. Hemen her gün meraklı bir komşunun; "3 liraya kitap satarak buranın kirasını nasıl çıkaracaksın" sorusuna veya "keşke kafe yapsaydın daha çok kazanırdın" tavsiyesine muhatap olması bir yana, okurun da aynı tepkileri göstermesine rağmen gülümsemeye çalışan 25 yıllık bir kitapçı tarafından işletilen bir mekan. Herkesin bakkalım, berberim, manavım dediği dönemlerin geride kalmakta olduğunu biliyorum. Ama bu alışkanlığınız hâlâ varsa, bunların arasına "kitabevim"i de katın. Ama burası ama başka bir kitabevi; Benim kitapçım dediğiniz bir mekanınız olsun lütfen.

Düşüncenin Kalbi Kitabevleri

Şehirlerde düşüncenin kalbi kitapevleri bulunmaktadır. Belli pasajlarda veya sokaklarda bulunan kitabevleri, şehre yaşam ve direnç katan unsurların başında gelmektedir. Mağaza vitrinlerinin hoyrat çağrıları, tüketim sarhoşu olmuş insanların boş ve melül bakışları arasında, başıboşluğun had safhaya vardığı şehirlerde kurtuluş limanı gibidir. 1950’li yıllardan itibaren ideolojilerin canlı olduğu dönemde kitabevleri düşünsel hareketliliğin ve etkinliğin merkeziydi. Kitabevleri bir okul vazifesi görüyordu. İdeolojiyi taşımak için kitabevi pratik bir rol üstlenmiş oluyordu. Buraya en son çıkan kitaplar gelir ve okuyucu ile buluşurdu. Ancak belli bir görüşü yansıtan kitaplar geldiği için farklı görüşleri tanımak mümkün olmuyordu. Buralar buluşma merkeziydi. İnsanlar bir araya gelir, gündemi tartışır, fikir alışverişinde bulunurdu. İdeolojik öğretilerin köprüsü işlevini görüyordu. Yasaklı kitaplar, yasaklı düşünceler buradan insanlara ulaşırdı. 12 Eylül süreci önemli bir kırılmayı da beraberi...

Bugüne kadar bir kitabımı çalan olmadı, ona üzülüyorum.

50 yaşlarında, inşaat ustası görünümlü bir beyefendi kitaplar arasında yarım saat dolaşıp Tanilli'den, Gürpınar'dan birkaç kitap seçti. Sonra başka bir raftan Durkheim ve Ortadaoğu üzerine iki pahalı kitap daha aldıktan sonra bana yaklaşıp fiyatını sordu. Bende - Bu ikisi size 10'ar lira olur. Neden diyeceksiniz. Çünkü siz profesyonel bir okursunuz. Kitabevinin tüm raflarını yarım saat boyunca dolaşıp beğendiğiniz bir şeyler bulunca seçip yanıma geldiniz. Mesleğiniz neydi üstad? Adam mütebessim cevap verdi: - Fayans ustasıyım. Şimdi bunları alacağım ama eve girerken saklayacağım. Evdekileri de sürgüne gönderdim zaten. - Sürgüne mi? Nereye? - Evde hanım çocuklar şikayet edince çatıya sürgün edildiler. İnşaatçıyım ya, orada iki oda yaptım, kendime de bir koltuk attım, çıkıp seyrediyorum bazen. Çatı katı, kapısı yok, bazen oraya koyduğum kabloları, inşaat malzemelerini çalıyorlar da, daha bugüne kadar bir kitabımı çalan olmadı, ona üzülüyorum.

İnsanlar

İnsanlar Kokularını da kendileriyle getirir, Bırakır Ve giderler İnsanlar, Bir gün gelir ve diğer gün giderler Ama Rüyalarımızda kalırlar İnsanlar, Bir gün gelir ve diğer gün giderler Ama Dünlerini kendileriyle götüremezler İnsanlar Gelirler Hatıralarını bırakır Ve giderler İnsanlar Bir gün gelirler Ve takvimin bütün yaprakları ilkbahar olur Ve bir gün gittiklerinde "Dört mevsim sonbaharı" Kendileriyle götürmezler Ama geldiklerinde Kendi şarkılarını mırıldanır Ama gittiklerinde Onu götürmezler İnsanlar Gelir ve giderler Ama özlemlerimizde Şiirlerimizde Ve gecemizin ıslak rüyalarında Hep kalırlar... Bırakmayınız Bir gün getirdiğiniz bütün her şeyi Götürünüz Gittiğinizde Asla insanın uyku ve hatıralarına geri Dönmeyiniz... Herta Müller Kaynak:  lisanifarisi.net/

Spleen (Melâl)

Bin seneden ziyâde yaşamışım gibi hatıralarım var. Hesap pusulaları, şiirler, muhabbetnâmeler, dâvâlar ve şarkılarla, makbuz kâğıtlarına sarılmış ağır saçlar dolu, çekmeli bir büyük dolap benim kötü beynimden, daha az sır saklar. Bu umumi bir mezardan ziyâde, ölüleri hâvî, bir ehramdır, cesîm mahzendir. - Ben ayın menfur bir mezaristânıyım ki orada vicdan azapları gibi uzun kurtlar sürünür ve dâimâ benim en aziz ölülerimin üzerine savlet eder. - Ben solmuş güllerle mâli eski bir kadın salonuyum; orada bir yığın, mevsimi geçmiş modalar gömülüdür, orada yalnız melûl pasteller, (buşe)nin soluk tabloları, ağzı açık bir şişenin kokusunu teneffüs ederler. Karlı senelerin sık kuş başı karları altında, mağmum meraksızlığın semeresi, melâl, ebediyyet nisbetlerini aldığı vakit, uzunlukta hiçbir şey, kısalan günlere muâdil olmaz. - Bâdemâ, sen ey madde-î zîhayat! sisli bir sahrânın umkunda uyuşmuş müphem bir koku ile muhat bir granit taşından başka bir şey değilsin; gamsız...