Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yol Şarkıları III

Geçiyor Balkan günlerim bir elmanın nazik soyuluşunda. Kalp de yaradır, diyor ayazda türküm, kanıyor her yola koyuluşumda. Ölümün dişlediği bir meyveymiş geçmiş özlemi, çocukluğun çürüyüp yapışması deriye. Ah, o kar fısıltılı bahçeler dedemi, amcamı, hele de babamı çağırırlar mı geriye... Trakya, nasıl ayrıldım senden sıvalı kerpiç bacalardan duman tüterken. Nasıl da camlarda kaldı süzgün gözlerin, akraba hayat. Dur durak yok, bir daha siliyor evimi her seyahat. Evsizin evini özlerim şimdi, eşikte gölgesiyle. Ah o inatçı, gürlek meşeler kökümü, omçamı, hele de ilk sevdamı tutarlar mı biteviye... Balkan içleri, bodur, kavi meşeler; kuru bir öksürük içimde keder. Bir karaduygundum ya, vereme kardım sonunda. Canımın içini özlerim şimdi, üşüyen nefesiyle; İstanbul dönmesem sana, dönmesem çirkin ekmek kavgasına, annemi aldın, süründürüp hastane kapılarında, bir karım vardı, dağ arpası saçlı, onu da aldın. Dökülür şimdi ıslığım, ayazın ırmağına. Ah, Trakya, kumru cu...

Anımsama

I Bak, anımsıyorum öğrenciliğimizi... Merdivenlerde rastlıyorum sana, rengim atıyor, Sen henüz farkımda değilsin ve bundan dolayı Hazırcevap kesiliyorum tamamen. Seni düşlüyorum... Ne söylesem sana Fısıltıyla söylüyorum, gülümsüyorum, Patlamış şeftali tomurcukları sanıyorum Giysindeki düğmeleri. Bir bilsen, nasıl arzuluyordu yüreğim seni, Nefesine atışlarını nasıl bağladığını... Sen artık farkımdasın ve bundan dolayı Daha da artıyor başkalarıyla sohbetin. II ... Bak, el ele tutuşmuş Dolaşıyoruz en eski semtleri. “Uzağa gidelim, görmesinler”. Demiyorsun artık eskisi gibi. Fısıldıyorsun, mırıldanıyorsun, Titreşiyor dudakların... Titriyor parmakların... Nedensiz küsüyorsun bazen, Bazen nedensiz barışıyorsun. III Kızın bir yeri ağrısa - Korkuya ve üzüntüye kapılıyorsun. Bir hayalet gibi oturuyorsun yatağının yanında, Neredeyse kederinden ölüyorsun. Öyle - Heyecandan nefesin kesilmiş Kucaklıyorsun ve okşuyorsun Ve bu dünyada istemiyorum artık Bundan ba...

Gölge

Geriye bakmaya zorlama beni hiçbir zaman, Biliyorum, yol aldıkça ardımda kalıyor hayat Ve hak ettimse gerçek tutku, Cesedime bir ışık olarak vuracak. Henüz toprağa gölgesi düşüyor, Başka bir dünyaya göçen bedenin, Kurumuş ve parçalanmış olarak, Yüzükoyun düşüyor ve acıyla ağlıyor. Ve benim yerime başkaları deniyor, Dağa dönüştürmeyi gölgenin ağlamasını. Oysa o tek başına ve bir yabani hayvan gibi Kendi tükürüğüyle sağaltıyor yaralarını. Benim gölgeye ayıracak zamanım yok şimdi, Kanatlara dönüşüyor eski günahlarım. Bu kantlarla uzaklaşıyorum yeryüzünden Ve sonsuzluğa doğru yükseliyorum. Ve belki gerçekten rastlarım bir yerde Işığa dönüşmüş tutkuma... Ne ben yeterim bu toprağa bir lokma olarak, Ne de gözyaşım doldurur ahşap kupayı. Otar Çiladze Çeviri: Fahrettin Çiloğlu

Savaşa Karşı

Kimdi korkunç kılıcı icad eden? Ne vahşi, ne katı yürekli adammış. Kan dökülüyor o gün bugün sel gibi, Savaşlarla sarsılıyor insanlık. Artık ölümün yolu kısa ve korkunç. Belki suç, kılıcı icad edende değil. Vahşi hayvanları öldürelim diye Bize armağan ettiği aracı belki Bizler kardeş kıyımı için kullandık. Başımıza gelenler, hep altın yüzünden; Tahta çanaklarla çorba içtiğimizde Savaş nedir bilmezdik. O zamanlar, Kaleler, kuleler, surlar yapılmamıştı; Sürüsünün yanında kaygısız uyurdu çoban. Sessiz sedasız yaşardık. Ne boğuşma, Ne düşman korkusuyla kıvranan yürekler, Ne de savaş alanına çağıran borazanlar. Ama, şimdi savaşa sürüklüyorlar beni. Belki de bir düşman erinin elinde, Duran silah, göğsümü deşecek. Esirgeyin beni, atalarımın tanrıları. Ayaklarınızın ucunda oynadığım Çocukluk günlerimde korurdunuz ya. Eski bir ağaçtan oyuldunuz diye çekinmeyin, Atalarımın evinde de öyleydiniz. O zamanlar inancı sağlamdı insanların, Tahta tanrılar, paçavralara bürünmü...

Yollar

Bir lâmba hüznüyle Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi; Söndü göllerde aks-i girye-veşi Gecenin avdet-i sökünüyle... Yollar Ki gider kimsesiz, tehî, ebedî, Yollar Hep birer hatt-ı pür-sükût oldu Akşamın sîne-î gubârında. Onlar Hangi bir belde-i hayâle gider, Böyle sessiz ve kimsesiz, şimdi? Meftûr Ve muhteriz yine bir nefha-yi hayâl esiyor; Bu nefha dalları bî-tâb ü bî-mecâl uyutur. Sonra eyler giyâhı nâlende. Sonra âgûş-ı ufk içinde ölür... Ey kalb Seni öldürmesin bu sâye-i şeb. İşte; bir dest-i sâhir ü mahfî Sana nûr-i nücûmu indirdi. Kuruldu işte, mesâfât içinde, lâl-i mesâ Bütün meâbid-i hiss ü meâbid-i hülyâ. Bütün meâbid-i mechüle-i ümîd-i beşer... Gurûb içinde bu eşkâl-i bî-hudûd-ı zeheb, Zücâc-ı san’at ü fikretle yükselirler hep; Büyük denizlere benzer eteklerinde sükût, Sükût-ı nâ-mütenâhî, sükût-ı nâ-mahdûd, Sükût-ı afv ü emel... Bir el Derîçelerde bir altın ziyâ yakıp indi, Aktı âb-i sükûta yıldızlar Bütün sular zehebî lerzelerle işl...

Saat Kaç?

Şimdi vakit çok geç olmalı. Keder yürekte geçirdi geceyi… Gene de huzur vermiyor acı pişmanlık- Saat kaç, saat kaç? Penceremde duruyorum, değişmiyor gece, Bütün bir sonbaharı başıma yıktı. Şimdi ancak üç olabilir, belki de- Saat kaç, saat kaç? Saat üç çeyrek olmalı, Dışarı bakınca hava karanlık. Garın gongu çalıyor onüçüncü kez- Saat kaç, saat kaç? Düşüncelere karışmış karanlık koridor, Gecenin arabacısı seçemiyor yolu. Gene acı acı çalıyor telefon- Saat kaç, saat kaç? Tanrım, neden böyle zifiri yağmur Dinmeyen katran seli sanki, Artık ağarmaz mı bu iğrenç gece! Saat kaç, saat kaç? Şöyle derdi Charles Baudlaire: “Acı ve değerli, Sarhoşluğun saatidir, şarap saatidir” Sorduklarında kendisine Saat kaç, saat kaç? Otar Çiladze Çeviren: Fahrettin Çiloğlu

"Ey iman edenler!"

" Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin . Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur." (Nisa, 4/136)

Mezarlığa gidin!

Mezarlığa gidin! Şaşırdığınıza eminiz ama zaman zaman tekrarlanan mezar ziyaretleri bu yılın mühim bir sağlık ayrıntısı olabilir. Nedeni şu: Geçmişi hatırlamak, sürekli geleceğe yaslanmak yerine günü yaşamak, eskilerin ve eldekileri kıymetini bilmek, şükretmek ve size bu alemi, bu güzellikleri bırakanlara teşekkür etmek için mezarlıklardan daha iyi bir yer olabilir mi? Bu dünyanın geçiciliği, takıntılarınızın lüzumsuzluğu ve daha pek çok sivrilikler, lüzumsuzluklar, fazlalıklar için mezarlık ziyaretleri en etkili törpüleyicilerdir. Deneyin! Osman Müftüoğlu

Şarkılar

Güller, servi dalları, sırma tellerle, Bir tabut gibi, Süsleyerek bu kitabı sevimli, hoş, Koysam içine şiirlerimi. Aşkı da koyabilsem! Yeşerir Aşkın mezarında huzur çiçeği, Büyür, açar koparılır- Benim için açması, ben ölünce! İşte şiirler, Etna'nın lavları Gibi taşkın nağrımdan Kıvılcımlar saçarak fışkırdı Etrafa bir zaman. Şimdi hepsi sessiz, ölü adeta, Donmuş, katı, buğulu, Fakat canlanırlar eski ateşte, Esse üstlerinden aşkın soluğu. Dile gelir kalpteki duygular, Aşk soluğu çiy olur üstlerinde; Geçer birgün eline bu kitap, Sevgilim! Uzakta bir yerde Heinrich Heine Çeviren: Behçet Necatigil

Maximus Kendi Kendine

1 En basit şeyleri en son öğrendim. Birtakım güçlükler bu yüzden çıktı Denizde bile yavaştım, kumanyamı alırken, Islak güverteden geçerken. Anladım benim işim değildi denizlere açılmak. Ama işim denizlerdeyken bile, yabancı kaldım en bildik şeylere. Geç kaldım, ve aklım yatmadı adamın ileri sürdüğü gibi böyle gecikmelerin artık doğası gereği olduğuna boyun eğmenin, ağır akan zamanda hepimizin geç kaldığına, başka başka insanlara dönüştüğümüze büyüdüğümüz zaman ve tek olanın kolayca tanınmadığına ... 2 Bozulan bir işten söz ediyorum, bu sabah, deniz uzanırken açıklara ayaklarımın altında. Charles Olson Çeviri: Cevat Çapan