Ana içeriğe atla

Gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz.

Byung-Chul Han: Gözetim Toplumu ve Özgürlük Üzerine

Son dönemlerde Byung-Chul Han'ın adını sıkça sağda solda duymuşsunuzdur. Tabii duymamış olma ihtimaliniz de var, sonuçta hayat bu, bir sürü derdi var, uğraşısı var, işi var, gücü var, sabah yola çıkması, okulda veya işte başarısız olması, eve dönünce yorgun olması, bir şeyler okuyacak ya da izleyecek gücü kendinde bulamaması var. İşte Byung-Chul Han, toplumun içinde eriyen bu bireylerin, başarılı olmakla koşullanmış ve başarısızlık durumunda toplumu değil de kendini suçlayan insanları ele alan, inceleyen, kendisinden önceki düşünürlerin bu meseleler üzerine neler söylediğini bir araya getiren ve bu bağlamda bir kültür eleştirisi öne süren günümüz düşünürlerinden biridir.

Adından da anlaşılacağı üzere Güney Kore asıllı olan düşünürümüz, Kore'de başladığı metalürji eğitimini yarıda bıraktıktan sonra Almanya'ya gelmiş ve felsefe üzerine aldığı eğitimini burada tamamlamış ve şayet yanılmıyorsam kendisine ün kazandıran 2010 tarihli Yorgunluk Toplumu adlı kitabını da Almanca yazmış. Şu anda da Berlin'de yaşamını sürdürmektedir.

 Tabii böyle anlattığıma bakmayın, kapsamlı bir Han biyografisi okumuş değilim, ancak geçenlerde "Müdigkeitsgesellschaft: Byung-Chul Han in Seoul/Berlin" adlı 2015 tarihli bir belgesel seyrettim, orada Han kendi ağzından hayatının bir kısmını ve temel görüşlerini parça parça ifade ediyordu. Nedendir bilmem, belgesel epey bir hoşuma gitti ve belgeselden çeşitli parçaları kesip bir kenara koydum. Şayet her şey düşündüğüm giderse ki, genelde gitmez, bunları bir seri olarak 3 veya 4 parça halinde art arda kanalda yayınlayacağım.

Yayınlamayı seçtiğim ilk kısımda, Byung-Chul Han'ın fikirlerinin temel direklerinden biri olan güçlü bir toplumsal eleştiriyi görüyoruz. Han, sosyal mecraların özgürlük fikri arkasında bizleri gönüllü olarak kendimizi ifşa etmeye davet ettiğini, diğer bir deyişle, kendimizi gözleyecek bir sisteme (panoptikon) bilerek ve isteyerek kendimiz hakkında her şeyi sunarak gözlenmeyi ve dolayısıyla da kontrol edilmeyi mümkün hale getirdiğimizi ifade ediyor. Peki, ne demek bu?

Olağan şart ve hal içerisinde, bizlerin anbean ne yaptığını, nerede olduğunu ve ne düşündüğünü bilen bir sistemin içerisinde olmak, bizler için neredeyse bir hapisteymişiz izlenimi verir. Ancak sosyal mecra içerisinde kendimizi ortaya dökme, fikirlerimizi, hislerimizi, ilişkilerimizi, yaşantılarımızı adım adım ve hatta hiç çekinmeden sergileme istekliliğimiz, aslında bizlerin kontrol altında tutulan bir kitleye dönüşmesine yol açıyor. Özgür olduğumuz, her şeyi özgürce paylaştığımız hissiyle beraber, ortalama bir kontrol sistemi içerisindeki halimizden daha fazla bilgi saçıyoruz kendimiz hakkında.

Foucault'nun ifade ettiği disiplin toplumunun bir adım ötesine geçiyor Han. Bu özgürlük yanılsamasıyla birlikte kendi kendimizi sömüren varlıklara dönüştüğümüzü ifade ediyor. Sözde özgürlüğümüzü sürdürme adına içerisinde psikopolitik şiddet içeren bir sistemi inşa ettiğimizi, bu sistem içerisinde hem mağdur hem de fail olduğumuzu iddia ediyor. Burada söz konusu olan şiddetin esas unsurunu da "aşırılık" oluşturuyor. Aşırı iletişimin kurbanı olan bizler, kendi benliğimizden adım adım uzaklaşmaya başlıyoruz ve yaşamdaki gayemizi doğru bir biçimde konumlandıramaz hale geliyoruz.

Byung-Chul Han'ın çevirmeyi planladığım diğer parçalarında, aşırı iletişimin ve başarı odaklı aşırı çalışmanın birey üzerindeki zararlarını daha açık bir biçimde görebileceğimizi umuyorum. Bir nevi girizgâh olması adına bu ilk parça ile Han serimize başlıyoruz.

Sağlıcakla kalmaya çalışın, ama şansınızı da fazla zorlamayın.


Byung-Chul Han: Başarı Odaklı Toplumda Özgür Birey Olma Sorunu Üzerine

Serinin ikinci videosunda Han, günümüzde artık doğrudan emirler ve yasaklar ile yönetilen bir "disiplin toplumunda" yaşamadığımızın altını çizerek başlıyor konuşmasına. Toplumda kabul gören düstur arık "Yapmalısın!" değil, "Yapabilirsin!" haline gelmiş durumda. Peki bu ikisinin farkı ne?

"Yapmalısın!" ifadesi, bireye dışarıdan bir direktif olarak geldiği için belli bir noktadan sonra verimliliğin düşmesine ve dış kaynaklı bu "baskı" sebebiyle toplumsal çark içerisindeki yerini sorgulamasına neden olmaktadır. Diğer bir deyişle, bu dışsal zorunluluk, bireyin başarısızlık durumunda suçu başkasına atmasına olanak sağlamaktadır. Oysa "Yapabilirsin!" düsturu, bireye dışarıdan bir direktif olarak görünmez. Birey, kendi özellikleri dolayısıyla bir şeyleri yapmak ve başarmak zorunda olduğuna inanmaya başlar. Olası bir başarısızlık durumunda kendisine dayatılan bu "Yapabilirsin!" ifadesi ile çatışmak yerine, suçu kendisinde arar ve toplumu bu hesaplaşmanın içerisine katmaz.

Diğer bir deyişle, Han'ın ifadesine göre, "Yapabilirsin!" şeklindeki motivasyon, ilk başta "Yapmalısın!" ifadesine göre daha "özgürlükçü" gibi gelebilir kulağa, ancak uzun vadede bireyin kendine yabancılaşmasına ve kendi potansiyelinin üstünde bir çaba sarf etmesine yol açtığı için oldukça birey namına daha yıpratıcı bir hale gelmektedir. Nitekim, insan kendi kendini sömürmeye başlar bu durumda ve özgür olduğu sanısı sebebiyle her zaman biraz daha fazlasını yapmak için uğraşır. Nihayetinde kendi sınırları dışına taşan insan çöküntü yaşamaya başlar. Bireyin bir şeyleri "yapamayacağını" kabullenmesi bir iç hesaplaşmayı doğurur. Daha en başta bireyin neyin yapıp neyi yapamayacağına karar veren toplumsal mekanizmaya yöneltilen bir suçlama görülmez bu durumda.

Bununla beraber, yine Han'ın ifadesine göre, günümüz toplumlarında birey, özgür olduğu sanısı ile beraber, sürekli kendisini yenileyebilen, daha iyi ve verimli hale getirebilen bir proje/ürün olarak görür. Kendi içerisindeki güce ve motivasyona odaklanan birey, istediği her şeyi yapabileceği varsayımından yola çıkarak toplumsal çarkın olabildiğinde aynı güç ve şiddette dönebilmesi için sürekli bir uğraşı içerisine girer. Bunun neticesinde de birey, değişen ve zorlaşan çevresel ve toplumsal şartlara sürekli bir biçimde uyum sağlamak zorunluluğu hissederek yine içsel bir çöküntüye doğru ilerler.

Bu noktada Han, radikal bir sonuca varır: Batı medeniyetinin temelinde yer alan ve hatta onu şekillendiren "özgürlük ideası"nın günümüzde tam anlamıyla başarısızlığa uğradığını ifade eder. Özgürleşen birey aslında daha da toplumsallaşır ve bu da ona çok çeşitli zorlamalar ve kısıtlamalar doğurur. Neoliberal anlayışın ve genel itibariyle kapitalizmin özgürlük nidasıyla bireyin üzerinde müthiş bir hak ve yetki ilan ettiğini belirtir. Diğer bir deyişle, özgür olmak için kendimizden daha fazla ödün vermemiz gerekir ve bu da temel olarak özgürlük fikri ile çelişmektedir.

Daha önce de belirttiğim gibi, bu seriye devam etme niyetindeyim, ancak kesin konuşmanın insanın başına olmadık dertler açabileceğinin de farkındayım. Dolayısıyla yeni bir Byung-Chul Han çevirisi beklemenizi ama buna o kadar da bel bağlamamanızı tüm samimiyetimle salık veririm.


Byung-Chul Han: Yorgunluk Toplumu Üzerine

Byung-Chul Han serisine son hızla olmasa bile duvarlara tutuna tutuna devam ediyoruz. Daha önceki kesitlerde bizlerin sosyal mecralar içerisinde inşasına yardım ve yataklık ettiğimiz gözetim toplumuna değinen Han, özgürlük anlayışının bir nevi baskı ve kısıtlama getirdiğinin altını çiziyordu. Bu kesitte toplumumuzun bir diğer yüzüne odaklanıyor: Yorgunluk toplumu.

Bir metroya bindiğinizde, diyor Han, uyuklayan insanlar görürsünüz: Alamadıkları uykularının peşindedir bu insanlar. Bu örneği Kore için veriyor aslında, ancak sanırım verdiği emeğin karşılığını bir türlü tam olarak alamayan yurttaşların bulunduğu hemen her ülke için geçerlidir bu. Metroda değilse bile başka bir taşıma aracında, şurada veya burada, başını cama yaslayan, gözlerini kapatan, yorgunluktan olduğu koltuğa çökmüş biçimde çevresi ile olan bağı kesmiş insanlarla dolu toplumumuz. Daha da önemlisi, diyor Han, bu insanların hiçbiri içinde bulundukları başarısızlıktan ötürü kendilerini böylesi bir yaşam sürmeye zorlayan toplumu suçlamamaktadır; hatta tam tersine, kendilerini suçlamakta, kendilerinden utanmakta, yetersizliklerinin kaynağını kendilerinde görmekte ve derin bir mutsuzluk ve hoşnutsuzluğun içine çökmektedirler.

Burada şöyle bir örnek veriyor Han: Köpekbalıkları veya ton balıkları da solungaçlarının yetersizliği yüzünden uyurken bile yüzmek zorundadırlar. Solungaçlarının verimsizliği, onları daha fazla debelenmeye itmektedir. Peki, diyor Han, insanlar da daha verimli olmak uğruna yakın gelecekte uykularından ve hatta rüyalarından feragat edecekler midir? İnsanlar bunu "isteyecekler" midir? Diğer bir deyişle, insanların en temel ihtiyacından vazgeçmesini bile arzulayacak duruma gelmesi söz konusudur Han'a göre ve bu da korkunç bir ihtimaldir.

Tüm bu yabancılaşmanın özünde kapitalist anlayışın yattığını ileri sürüyor Han. İnsanlar kendilerini de birer meta olarak görmeye başladıkları için, aşk dahil tüm duygularını tüketilebilir bir düzen içerisinde değerlendirmeye başlamışlardır. Diğer bir deyişle, her insan somut ölçütlere indirgenebilecek birtakım verimlilik hesabıyla kendi varlığını ve ilişkilerini derecelendirmektedir ve bu yüzden de iki insan arasında gerçek bir dostluk ilişkisi kurulamamaktadır. Bu da daha fazla yabancılaşma ve yalnızlaşma getirmektedir.

Bununla beraber, akıllı telefonların da artık insanların yeni ve hatta en önemli uzvu olduğunu dile getiriyor Han. Metroda şayet uyumayan birilerine rastlarsanız, diyor, onun da elindeki telefona gömüldüğünü görürsünüz. Akıllı telefonlarımız ile neredeyse obsesif bir ilişki içinde bulunduğumuzu ifade eden Han, insanların bu cihazlar aracılığıyla gerçek dünyadan bir kopuş yaşadığını ve sanal dünyanın içerisindeki sahte gerçekliğe kitlenip kaldığını ve böylece köreldiğini belirtiyor.

Peki, bir çözüm yolu sunuyor mu Han? Aslında, felsefenin günümüzde yanlış değerlendirildiğini ifade ederek bir çıkış yolu gösteriyor. Bugün felsefe, bir nevi kılavuz olarak görülüyor. İnsana doğru yolu gösteren bir pusula gibi sunuluyor. Diğer bir anlatımla, ya bir kişisel gelişim nesnesi ya da postmodern ahlaki kriterlerin kitapçığı halini alıyor ve böylece bu anlamıyla felsefeye başvuran insanlar mevcut durumları içerisinde kıpırdanmaktan başka bir şey yapamıyor. Oysa, diyor Han, felsefe insanın yolunu şaşırtmalıdır, onu kafasını karıştırmalıdır. İnsanı yakasından tutmalı, bu duvardan öbürüne çarpmalı, insanın başını kaldırıp da çevresine şöyle bir bakmasını sağlamalı, kaşlarını çatmasını, düşünmeye başlamasını, şüphe ve merak duymasını, içine hapsolduğu panoptikonun farkına varmasını mümkün kılmalıdır.

Byung-Chul Han serisinin üçüncü videosuydu bu ve eğer bir terslik olmazsa ki, her zaman olur, dördüncü ve son bir video daha yayınlayacağım. Orada Han, Oldboy'un yönetmeni Park Chan-Wook ile sohbet ederek akıllı telefonların özgürlük alanı mı sunduğunu yoksa insanı daha da köşeye mi sıkıştırdığını irdeliyor olacak. Böylece bu yılı kapatmış olacağız.

Sağlıcakla kalmanızı dileğimi bildiğinizi umarak aynı şeyleri tekrar etmemeyi arzuluyorum.


Byung-Chul Han: Park Chan-Wook ile Söyleşi

 Byung-Chul Han çeviri serimizin sonuna geldik. Bilmeyenler (ve bir zamanlar bilip de şimdi unutanlar) için bir hatırlatma yapmam gerekirse, geçtiğimiz haftalar boyunca 3 adet Byung-Chul Han videosu yayınladım kanalda. Bu videoların temel fikri, insanın toplum içerisinde, toplum tarafından dayatılan "özgürlük" kavramı ile baş edemediğidir. Bunun sebebi ise, özgürlük olarak görünen şeyin aslında bir kısıtlama ve baskı yumağı olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, özgür olduğumuzu sanarak "kendimiz" denilen şeyi sömürüye açık hale getiriyor ve daha da vahimi kendimizi bizzat kendimiz sömürüyoruz. Kendimizi sosyal mecrada sergiliyor, teşhir ediyor, kendimize ait her türlü bilgiyi kendi rızamızla veriyoruz.

Peki, ama bundaki sorun nedir? Han'a göre, bundaki asıl sorun, aşırılıktır. Bizler, aşırı iletişimin kurbanları haline geliyoruz. Aşırı iletişim bizleri özgürleştiriyor gibi görünse de, aslında ufacık kafeslere hapsediyor. Gerçekliğimizi artık bir uzvumuz haline gelen akıllı telefonların içine aktarıyoruz.

Bu noktada, bir önceki videoya gelen bir eleştiriyi de (hiç âdetim olmadığı halde) tartışmaya açmak istiyorum. Söz konusu videoda bireylerin artık akıllı telefonlara gömüldüğü iddia edilmişti ve gelen eleştirel yorumlarda bu gömülme halinin eleştirilmesinin yavan olduğu söylenmişti. Başka bir ifadeyle, insanlar sadece zaman öldürmek veya "ahmakça" şeyler izlemek ve takip etmek için telefon kullanmıyor, bilgi almak için de akıllı telefonlar kullanılıyor, oradan kitaplar, makaleler okunuyor, değerli videolar izleniyor, dendi. Dolayısıyla, diye eklendi, insanların akıllı telefona gömülmesinde sanıldığı kadar büyük bir sakınca yok.

Bu karşı-argüman, aslında Han'ın iddiasını tam olarak karşılamıyor. Han, insanların sosyal mecralarda "boş vakit" harcadığını iddia ederek bireylerin akıllı telefonları "anlamsız şeyler" yapmak için kullandığını ifade etmiyor. Bilakis, anlamlı veya anlamsız nasıl bir aktivite içinde olunursa olunsun, akıllı telefonların bizlerin algılayış biçimimizi bozduğunu ve yaşamlarımızı sömürüye açtığını iddia ediyor. Bu son videoda da "Oldboy" adlı (harika) filmin yönetmeni Park-Chan Wook ile bu meseleye değiniyorlar.

Akıllı telefonlar sayesinde (veya yüzünden) sürekli bir iletişim halindeyiz. Kaldırabileceğimizden daha fazla "veri" ile karşı karşıyayız. Buradaki temel sorun, aldığımız verinin iyi veya kötü anlamda "kalitesi" değil, bizatihi bu denli yoğun bir veriye maruz kalmamızdır. Gerçeğin bu veri akışı içerisinde bir öneminin kalmadığı, daha da vahimi, bizlerin de bu akışa hizmet ettiği ve dolayısıyla suistimale ve sömürüye açık bir sisteme dahil olduğumuz iddiasında Han. Daha açık ifade etme cesaretini kendimde bulacak olursam, gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz ve bu sebeple de "kendimiz" denilen şeyin ne idüğü belirsiz kopyalarına ve taklitlerine dönüşmeye başlıyoruz.

Aşırılık, bizleri içinden çıkılmaz bir döngüye itiyor. Kabul görmek ve başarılı görünmek kalabalıklarca belirlenen kıstaslara indirgenmiş durumda ve bu indirgeme hali bizler için çıtayı sürekli yukarılara çıkarıyor. Daimi bir başarısızlık hissine boğuluyoruz, özgürlüklüklerimiz bizleri daha fazlasını yapmaya itiyor, bunun doğurduğu baskı ile başa çıkamıyor ve tüm bu sistemi suçlamak yerine kendimizin yakasına yapışıyoruz. Gece yarısı işten gelen bir mail'i cevaplarken buluyoruz kendimizi, tatil gününde sessiz sakin dinlenirken telefondan çıkan bildirim sesiyle dikiliyoruz, şöyle bir internette gezineyim derken ne düşüneceğimizi belirleyecek veri bombardımanına maruz kalıyoruz.

Artık "ben" ve "toplum" arasındaki bariyerler kalkmış durumda. Birey olmak, birey olarak başka bireylerle hakiki ilişkiler kurmak mümkün değil. Kendimizi bu sınırsız ve doyumsuz sistem içerisinde iyi pazarlayabilmeliyiz, kendimizin doğru düzgün müteşebbisleri olmalıyız. Ortaya koyduğumuz "verim" dışında bizi anlatabilecek bir kıstas kalmadı. Büyük bir curcunanın içinde olmak, onu daha da harlamak durumundayız.

En başta ifade ettiğim, Han'ın akıllı telefonlar ile ilgili eleştirisine getirilen karşı-argüman bu açıdan yalpalayıp duruyor. Sorun, bizlerin akıllı telefonları (veya sosyal mecraları) doğru veya yanlış kullanmamamız değil, bizatihi olarak bunları kullanmamız: Her an her yerden ulaşılabilir olmanın getirdiği özgürlük aslında mesafesi uzamış prangalar olarak bileğimize takılmakta.

Peki, ama son kertede ne yapılabilir, diyecek olursanız, cevabım şudur: Bilmiyorum. Doğrusu, bu yazdıklarım benim fikirlerimden ziyade Han'ın görüşlerinden anladıklarım. Ben çoktan mahvolduğumuzu düşünüyorum, evrenin yok olacak olması başımıza gelecek en iyi şey bana göre. Neyse ki benim ve görüşlerimin bir değeri yok.

Çeviri: Ümid Gurbanov


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan