Ana içeriğe atla

Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek

Tavan arası penceresinden görüyorsun tepeyi, servi ağacını, köylülerin unuttuğu patatesleri bulmak için her alacakaranlıkta keşfe çıktığın tarlayı. Kabukları sen yiyip, içini karnı hep aç olan Mur’a ayırıyorsun.

Oğlun öylesine sıskaydı ki zayıflıktan kemikleri sayılıyordu. Önce maviye dönen sonra akşam karanlığında gözden kaybolan bir tepe, hiçbir yere gitmeyen kıvrımlı bir yolun kenarına dikilmiş bir servi ağacı ve karların erimesiyle çamur deryasına dönüşmüş bir tarla.

Tavan arası penceresi artık mutsuzluğunu kelimelere sığdıramayışından, artık sevilmeyişinden ve yemek yapmayışından bu yana dünyayla tek bağlantın.

Tarla boş sayfanın, ekin alanları satırların, servi ağacı da kalemin yerini tutuyor.

Pencere ve tavan arası sürgünde ölen eski mülk sahibine aitti, sandalye ise senin dilini bilmeyen Tatarlara ait. İpi sen ekledin.

İp tavan kirişine tutturulmuş, düğüm hazır.

Donmuş patates ararken ellerinle eşelediğin saban izlerine bir adım ötede bulunan Alabuga Mezarlığı’ndaki cenazene katılmayacak olan Mur, “Kendini asmakla iyi etti” diyecek.

“Hırsız”, “pis hırsız” diye bağırmıştı dün sana tarla sahibi. Patatesi arkanda saklayarak ondan özür dilemiştin ama suç delilini geri vermemiştin.

Bu olayı Mur’a anlattığında, omuzlarını silkti.

Mur’a artık bu hayata dayanamadığını, kendini asacağını söylediğinde duymamazlıktan geldi.

Kendini asmayacaktın, eğer oğlun daha az acıksaydı, yazmak için bir masan olsaydı ve düşman yararına casusluk yapmakla suçlanan kocan ve kızın Alya’dan haber alsaydın. Bir yıl önce tutuklanmışlardı. Belki de idam edilmişlerdi.

Kendini asmayacaktın, eğer daha az üşüseydin, Alman ordusundan kaçan yazarları taşıyan kamyonda Alabuga’ya kadar gitmek yerine Çistopol’da inmiş olsaydın.

Kendini asmayacaktın belki, eğer Boris Pasternak Moskova metrosunda beş dakikalık bir karşılaşma neticesinde beş yıldan uzun sürmüş bir mektuplaşmaya aniden son vermemiş olsaydı. Rilke ateşli mektuplarına cevap vermiş olsaydı, genç eleştirmen Bakhrakh’ın sabrını tüketmemiş olsaydın, Berlinli yayıncın Abraham Vichniak aşk mektuplarını sana tek kelime etmeden iade etmemiş olsaydı.

Kendini asmayacaktın, eğer daha az yoksul olsaydın, yazmaya devam edebilseydin ve kocanın en yakın arkadaşı yakışıklı Konstantin Rodzeviç ilişkinizi bitirmemiş olsaydı.

Yaşanmış ya da yazılmış olsun, tutkularının, sevdalanmalarının listesi uzayıp giderdi.

Bir mahkumun öteki mahkûmla kendisini ayıran duvara vurması gibi yazıyordun. Yapayalnız olsan da bu dünyanın bir parçası olduğunu hissedesin diye. Yalnız ve yoksuldun, dört bir yana saçtığın kelimeler açısından ise zengin.

Bir kiriş, bir ip, bir sandalye ve acılar yüzünden taşa dönmüş yüreğin. Bakışların, başının üstünde sallanan düğümden servi ağacına kadar kıvrıla kıvrıla giden siyah çamura ve aniden karanlığa gömülen tepeye gidiyor.

Karar vermek için neyi bekliyorsun?

Üstüne çıktığın sandalyeden inmen, ipi kirişe doğru geri atman için tek bir seslenme, kapını çalan tek bir el yetecekti; kendini başka bir sefer asacaktın, zira bu söz sürekli dilindeydi, ölüme kendi seçtiğin tarihi kabul ettirmeye kararlıydın hep. Ölümün önüne geçmeye.

Kararsızlık bütün enerjini alıyor. O melun sandalyeden inemiyorsun, sandalyenin çivileri ayak tabanlarına kadar ilerlemiş gibi çakılıp kalıyorsun, her ne kadar ellerini oynatmaya devam etsen de. Bu, zaten zorluklar karşısında hep yaptığın bir hareketti.

Sağ elinin tersiyle, omzunun üzerinden havaya vuruyorsun. “Başa gelen çekilir” diyor elin.

Yaşlanmış ellerin, toprağı eşelemekten, yer bezlerini sıkmaktan, arkasını döndüğü anda yeniden biriken inatçı tozları süpürmekten aşınmış. Aynaların önünden geçerken, yüzündeki derin kırışıklıkları, belirginleşen damarlarını, yaşlı bir ağaç kabuğu gibi çatlayan cildini bir daha görmemek için gözlerini kapatıyordun.

Yumuşak, pürüzsüz bir çocuk eli beliriveriyor gözkapaklarının altından. Karınları doysun diye, en azından sana söylenmiş olan buydu, kızlarını emanet ettiğin yetimhanenin kapısında eteğine yapışıyordu bu el, sen ise ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan hasta kız kardeşiyle bir an önce eve dönme telaşındaydın.

Feci derecede pis bir battaniyeye sardığın ateşler içindeki hasta kızınla, zeka geriliği nedeniyle senin adını telaffuz etmekte zorlandığı için kız kardeşinin adını haykıran küçük kızına bakmadan yetimhaneden ayrılıyordun.

Sevilmeyen İrina, okşanmayı bekleyen bir köpek yavrusu gibi etrafında dönüp duruyordu. Bitleri yok etmek için kazınmış kafasıyla, tüyleri yolunmuş bir kuş İrina.

Yetimhanenin kapısı arkandan kapanır kapanmaz, bir metronom gibi düzenli bir şekilde kafasını yere vurmaya başlamıştı İrina.

Merhamet duymanın zamanı değildi. Moskova’ya giden yolu bulmak, yoğun siste, her zamankinden daha erken inen gecede yolu kestirmek zorundaydın. Taş kesilmiş karın üstünde. Özellikle de eteğine yapışan küçük ellerden uzaklaşmak zorundaydın.

Alya’yı ölümden kurtarmak önceliğindi, yaşama nedenindi.

Üstün zekalı bir çocuk olan Alya daha sekiz yaşındayken günlük tutardı, oysa İrina dört yaşındayken konuşamıyor ve hâlâ altına yapıyordu.

Hayırsever kimselerin kapına bıraktıklarıyla karnını doyuran, etraftan toplanan odunla ısıtılan Alya bir aylık bakımın ardından ayağa kalkmayı başardı. Sıtmayı yendiğinde, sen de “öteki”ni hatırladın ve yetimhanenin yolunu tuttun.

“İrina öldü” demişti kapıdan girer girmez bir çocuk sana. Diğer çocuklar gibi açlıktan ve bitkinlikten ölmüştü. Günlük iki öğünü iki sıcak su çorbasıydı, ilkinin içinde bir lahana yaprağı vardı, ikincisinde de lezzet versin diye sayılı mercimekler.

İki aydır üstünden çıkarmadığı kirli pembe elbisesiyle ölmüş ve gömülmüştü ama sarı saçları yoktu; kafası bir mahkûmunki gibi tıraş edilmişti.

Ölümünden bu yana yirmi yıl geçse de bu olayı düşünmekten imtina ediyorsun, sadece gerektiğinde hatırlıyorsun, nadiren adını anıyorsun.

27 Kasım 1919’da Moskova yakınlarındaki Kurskevo köyündek yetimhane için yola çıkış, orada çocuklar daha iyi beslenecek” diye yazıyorsun günlüğüne.

“Sıkı sıkı giydirilmiş Alya için üst bas, iki kitap ve bir defter İrina’nın üstünde aynı elbise.”

Büyük olan çocuğunun önünde diz çökerek, ona mümkün olduğunca çok yemek yemesini öğütledin. Özellikle de annesini unutmamasımı.

“Bunların hepsi bir oyun sadece” diye açıkladın ona. “Küçük yetim rolu oynayacaksın. Yetimhanede değil sarayda yaşaman gerekirken, saçların kazınacak, ayaklarına kadar gelen uzun ve kirli bir pembe elbise giyeceksin ve boynuna bir numara asılacak. Sana dediğim gibi, bu bir oyun, müthiş bir şey değil mi? Harika bir macera olacak, çocukluğunun en büyük macerası. Anlıyorsun değil mi Alya? Bir tek seni sevdiğimi sakın unutma.”

Zaten ne söylediğini anlamayacak olan İrinaya tek kelime etmedin, kuş beyni her şeyi tersinden anlardı, yoksa kızağı az kalsın devirecek olan kar fırtınasından korkar ve yetimhanenin gri ve kasvetli binası karşısında ellerini çırpmazdı. Ondan bir ay hiç haber almadın. Düşüncelerin, hareketlerin Alya içindi. İrina bekleyebilirdi. Sarı saçlarını, ince boynunu, kaskatı olmuş pis elbisesini görüyorsun şimdi. Karnının aç olması, “dudu dudu” diye şarkı söylemesini engellememişti. Açlıktan uyuyamadığı zaman şarkı söylerdi, demişti arkadaşları sana. Onu da kız kardeşiyle birlikte eve geri getirseydin daha iyi olacaktı, yerin daracık olsa da, evyede bulaşıklar yığılsa da, on beş metrekarede ona da küçük bir yer bulsaydın, Alyaya olan sevginden birazını da ona verseydin.

Yüreğinde iki kızına da yetecek yer yoktu. Alyayı beslemek için İrina’nın payından kırpardın, İrinayı Alya’nın eskileriyle giydirirdin. Onu hiç öpmezdin.

Bu görüntüler hatırındayken nasıl hayatta kalabilirsin ki, Mur’un dünkü hakaretlerini, yarın NKVD’deki soruşturmanı, kocan ve kızının “artık mahkam listesinde isimlerinin olmadığını, yani idam edildiklerini nasıl unutabilirsin, komunizmin estetik anlayışına uymadığı için şiirlerinin yayımlanmadığını ve bulabileceğin tek işin Yazarlar Birliği’nin lokalinde bulaşıkçılık olduğunu nasıl unutabilirsin ki.

Daha yaşamalı mısın yoksa ölmeli mi, onu bile bilmiyorsun.

“Hırsız” diye bağıran köylünün sesi Alabuga’nın havasını delip geçiyor, yüzü bir saban izinin üstünde dalgalanıyor. Tavan arası penceresinden görünüyor, ikinci kere hırsız kelimesini tekrarlıyor sanki bir kere yetmezmiş gibi.

Ayağın, ayaklarının altındaki sandalyeyi itiyor, ipin insafina kalıyorsun. İp boynunun etrafında daraldıkça dünya da küçülüyor Köylü, tepe, tarla, bir fırtınada kaybolup gidiyor. En son giden de kurşunkalem gibi budanmış servi ağacı, kısa hayatının simgesi.

Marina Tsvetayeva ya da Alabuga’da Ölmek
Venus Khoury-Ghata
YKY Yayınları

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Francesco Petrarca AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124 Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri. Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek. Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun. Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden. 125 Se 'I pensier che mi strugge Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge,       belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;      daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, ...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Edalı Zihin

             “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir”                Bir haydar vardır heveste döner döner söylenir Zihin kekre meyvedir kurtlar da yer onu insanlar da kuyumcular nakış işler bakmazlar kimin bileğine dar gelir kimin kalbi dar gelir ona Antikadır zihin kimi zaman açık artırmalara çıkar düşer kimi zaman ihtiyar-kadınlar bileğinden bit pazarlarına Zihin gönülsüzdür otuz dört yıl odun hamalı eğri arar doğru arar söze bulaşır on yıl dağda gezer geyikler ile sonra geyikleri köye taşır şehre taşır Uzaklaştırır zihin mesafeyi sever ölçüler alır denge bulur ağırlık hesap eder urganda derisini yüzer içlenmelerin köpürdüğünü söyler insanın bir damla kanda Zihin konuşmak ister inci takar boynuna ayağına halhal dolaşır çarşı pazar ev içlerinde perde bilmek ister deva nedir eski derde yeni derde Şaşıdır zihin iki testisi vardır hep su isteyene soru sorar cevabı saklar Tatlısından mı vereyim ekşisinden mi? “B...

Ölmeden Önce Bir Kez Olsun

Ömründe bir kez olsun, sokaklarda çığlıklar atarak koşabilmeli insan kaydıraktan kayarken, yuvarlanıp düşebilmeli Tahteravallinin tepesinde asılı kalıp, arkadaşına yalvarabilmeli Bir kez olsun, avuçlarının içine sığmayan bir papatya demetini uzatabilmeli annesine Arkadaşları için kavga edip ,dayak yiyebilmeli bir kez olsun, mahallenin oğlanlarından, sonra bir kez daha bu kez annesinden ama; kavga ettiği için.. İnsan , ömründe bir kez olsun, okulu kırıp, Heybeliada’ya gidebilmeli Vapurun güvertesinde, yüzünü rüzgara serebilmeli Hiç bir zaman itiraf edilmemiş aşkın muhatabıyla, göz göze gelebilmeli Sonra kaçırabilmeli gözlerini güneşi bahane edip.. Kopya çekmeli ya da kopya vermeli arka sıradaki arkadaşına, Sözlüye kalkıp, tek söz söylemeden oturabilmeli yerine İddiadan bir kola kazanabilmek için sadece.. Aşık oldum sanabilmeli bir kez olsun.. Öyle gecenin bir vakti, herşeye dönüp sırtını Bütün herşeye, herşeyi sandığı herşeye dönüp sırtını Peşine düşüp gidebilmeli, ...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Gidiyorum. Beni Affetme

Biliyorum sen kalbime düşen en güzel ateşsin.. Ben senin kalbinde aşka düştüm.. Günahını sevabını kabul ettim, sevdim.. Seni üzmeyi göze alamam. Sensiz ben iyi olmayacağımı bilirim. Ama zaten ben çok az zamanlar iyi olurum. Sensiz biraz daha az olacak..o kadar.. Ama seni değişemem. Seni, iyiliğime değişmem.. ve sen benimle iyi değilsin Bensiz sen de belki iyi olmayacaksın ama bu az sürecek. Sende güzel kalmak istiyorum. Seni tüketmek değil. Beni güzel hatırla dedim, sende tükettiklerimle değil.. Şimdi burda ayrılıyor ya yollarımız. Senden sonsuz kere özür dilerim. Bundan sonra tutamayacağım ellerinden özür diliyorum. Göğsümde uyutamayacağım başından özür diliyorum. Her telini aşk'la öpemeyeceğim saçlarının her bir telinden özür diliyorum. Seni Seviyorum.. Gidiyorum.. Beni affetme.. Günyeli

Monogami

Kalın bir sicim bulundururdu yanında Ne zaman asacağını bilemezdi insan kendini, Bir şişe viski de vardı çantasında, her an sarhoş olmak gerekebilirdi İki paket sigara da vardı, her zaman yeniden başlamak mümkün Diye düşünürdü, Tek gidiş bir de tren bileti vardı Gitmeyi düşündüğünden değil, ama kaçmak zorunda kalabilirdi Bunların dışında normal biriydi Her sabah işine gider, akşam evine dönerdi Hiç anahtar taşımamıştı yanında Mevsimler geçti Bir gün öldü karısı ve kapıda kaldı. Otele gitti o gece Sabah işe telefon etti, “ Karım vefat etti. Bugün beni beklemeyin.” Dedi, kapattı işitmeden yanıtı, sonra çilingir açtı kapıyı, karısı soğuk yüzüyle koltukta ölü duruyordu elbette kımıltısız bir sürahi su ve akşam yemeği sofrada hareketsiz parlak bıçaklar, iki çanakta toprak ve tabaklar işlemeli bardaklar coca-coladan, tuzluklar hiltondan aşırılmış ev düzgün ve ölü kadar sessiz... Polis geldi, savcı da ardısıra ve morga kaldırıldı ceset “ Otelde mi kaldınız dün gece?” s...

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Dost Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Leopardi   Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar ...