Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Fener Taşıyan Kör

Bir kapı açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan. Susmaya talip olan akıl anahtarıyla kilitlemiyorsa dilini, düşünce penceresinde ışık ne arar! Yolcu atını bağlasın o halde, alınacak çok mesafe var. Dinlenen bir atın yol almadığını kim söylemiş! Kim söylemiş elinde fenerle bir gece vakti yürüyen körün hikâyesini? Değerli bir malı alacak kadar paran varsa kulak kesil. Zira pahalı malı ucuza satmaz Molla Câmî: “Körün biri simsiyah bir gecede elinde fener ve omzunda testi yürürken, boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey nâdân! Senin için geceyle gündüz birdir. Karanlıkla aydınlık arasında bir fark yoktur gözünde. Fenerin ne faydası olur sana o halde!’ Bu söz üzerine güldü kör ve sonra: ‘ Bu fener kendim için değildir! Senin gibi kör kalpli sersemler içindir ki, bana çarpıp da testimi kırmasınlar’ dedi.” Peki sonra? Sonra şiirini üç cam testiye koydu Câmî. Üç dîvan kurdu da yargıladı şiiri: “Fâtihât eş-Şebâb”, “Vâsitât el-İkd”, “Hâtimât ...

Kış Şiiri

Selamına cevap vermiyor kimse Başlar öne eğilmiş, Cevap vermek ve görmek için dostları Kaldırmıyor başını. Hiç kimse. Bakışlar ayak uçlarında görmüyor başka yeri Ki yol karanlık ve kaygan Ve eğer biri sevgi ile uzatsa elini Zoraki koynundan çıkartarak uzatır Zira, havada yakıcı bir soğuk var. Nefes göğüs boşluğundan gelerek bulut olur karanlıkta Ve bir duvar gibi durur gözlerinin önünde İşte budur nefes! bundan başka nesi var gözün Dostların uzak yakın gözlerinden başka? Ey benim civanmert mesihim! Ey kırışık gömleğiyle yaşlı Mesih nefeslim! Alçakça bir soğuk var havada… ahh…. Nefesin sıcak başın huzurla dolsun. Selamımı sen al aç kapıyı ! Benim ben bütün gecelerin konuğu Bir çingene gibi kederli. Benim ben o tekmelenmiş taş. Benim yaratılışın alçak sövgüsü. Ne Rumdanım ne kumdan, renksizlerin renksiziyim. Gel aç kapıyı, aç, canım sıkkın. Dostlar! Yoldaşlar! Yılların ve ayların misafiri kapının arkasında, Bir dalga gibi titremekte. Dolu yağmıyor, ölüm de...

Derviş-i Nureddin olmağa istidad-ı ezeli gerek

Derviş-i Nureddin olmağa istidad-ı ezeli gerek Cümleden fariğ olup Dost ile halvete giresi gerek Kapusunda kıtmir olmayı cümleden yeğ bilesi gerek Erenler bir kere evladım demeğe can veresi gerek Nureddin Cerrahi “Veliyy’ül-Gayb" Fotoğraf kaynak:  http://www.muzafferozak.com/digerfoto.html

Artık Bu Oyunun Tadı Kaçtı

Her oyunun bir eşref saati vardır akrep ve yelkovanın kaskatı kesildiği, aklın gizli düğmesine dokunup, film bitmeden salonun ışıklarını yakan. Teşrifatçıların kaçışan kirpilere göz kovuklarınızı gösterdiği, rüyaya devam etmeyesiniz diye gözbebeklerinizi incittiği, perdenin hayallerinizin hamaklığından vazgeçip beyaz bir gulyabaniye dönüştüğü an… Oyunda olduğunuzu fark ettiğiniz ürpertici bir kesittir bu. Filmin içinde sıcak şekerler gibi eriyip akarken yanan ışıklarla beraber sinemada olduğunuzu fark edip koltuğunuzda buz kestiğiniz o an, bir cümle ruhunuzda yanıp sönerek işaret vermeye başlar: “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” Bu öyle bir sinyaldir ki hakikatin sınırlarına girene kadar peşinizi bırakmaz. Bahçede oynayan çocuklar nasıl güneşin gitmesiyle beraber evlerinin cılız ışıklarına kelebekler gibi üşüşür ve yorgunluklarını tam o anda hissederlerse, siz de hakikatin evi dışında bir hayat alanınızın bulunmadığını anlar ve derin bir yorgunluğun sürüklediği derin bir sükûnetin eşiğin...

Erdinç Durukan - (Uzaklarda bir sevgili var...)

Uzaklarda bir sevgili var Belli belirsiz ayrımsıyorum onu bulutların arasından Ama ne yalan söyleyeyim Onu düşünürken bile örümcek ağına takılmış küçük bir yaprak gibiyim titriyorum boşlukta Erdinç Durukan Kaynak:  http://erdincdurukan.blogspot.com.tr

Portre

Gelirken gördüm içkievinden çıkmıştı yine Hep güze asılı boynuyla ne de güzel yürüyordu Camlarda aynalarda bir göle bakıyordu küçük gözleri Kimsenin bilmediği ıpıssız bir göle Gece gündüz Erdinç Durukan Kaynak:  http://erdincdurukan.blogspot.com.tr/

Pars

Sen ki sulardan geçtin sulardan Yanıbaşında akıyordu çağlayanlar Gümbür gümbür taşlar vadilerde Ağaçlar yalnız nehirle boyunca Bir avuç otla kurulmuş kuş yuvaları Uğultuyla yürüyor orman Tırmanıyor sonra pençelerin Yarıklarından akıyor taş ve kum Kıran kırana bir çığ deliriyor Bir kartal göğü okşuyor Kanatlarında ışıldıyor güneş Bıçak sırtı kayalar Korkunç bir bakış gibi uzuyor Sonunda işte bulutların arasından Dimdik gövdenle yükselen Saçlarında sonsuz yıldız Yüzünde dönen ay Ve geceye asılı gözlerinle Bir krater gölünü ısıtan Sen Erdinç Durukan

Kün

Dün gece rüyamda bir ihtiyar, aşk mahallesinde, “Bizim tarafa gel.” diye işaret ediyordu bana eliyle. MEVLÂNÂ İçki, hadi rakı diyelim, ruh hâlinin süratle değişmesine sebep olur. Hınzırın mide asidine bir gıdım minneti, bağırsak florasına zerre miskâl müdânaası yoktur. Sindirilmek için onun bunun enziminden ricacı olmaz. Ağızdan girsin, yeter. Dil ve diş etleri arasında şöyle bir gezinir ve bulduğu her delikten sızarak hızla kana karışır. Bu, rakıyı kafasına diken zat ile birlikte o zatın vücudundaki yüz trilyon hücrenin de zom olması anlamına gelir. “Ben sarhoşladım ama hücrelerim gayet şuurluydu.” diyemezsin. Sen içersen hepsi içer. Ondan sonra seyret. Hararet kontrolsüz olarak yükselirönce, sonra duygu ve davranışları hizaya getirmek zorlaşır, en sonra da “Amaaan, ölümlü dünya değil mi, boşveeer!” hâli hakim olur. Bu, fütursuzca saçmalayacak kadar rahatlama, yani artık kasmaktan vazgeçme ânıdır. Dünya yansa, içinde saten yüzlü bir yorganının olmadığı bilincine erişme ânı. ...

Manzara Gülüşlü Kız

öpüşmekte güçlük çeken bir kızdı işte üstelik düşlerimden ödü kopardı ne zaman farlar geceyi çizse teni sakallarımda yanardı soruları rahatlatan bir yanıttı belki şimdi evde olsak ne güzel yatıp uyumazdık derdi ev türkçesi ışırdı sesinde dilime dolaştıkça sözcükleri acıyı andıran bir anı artık odamın şaşkınlığı bundan düştutan akşam saatlerine usul usul damlıyor zaman gökyüzünde tuhaf bir başdönmesi Enver Ercan

Suhte

söz kesiliyor uzuyor gölgeler bir bilge yalanlarını satıyor adını bilmediğim bir çiçek açıyor ufukta mânasını çözemediğim bulmacalara bırakıyorum kendimi boş zarflar buluyorum posta kutumda sudaki aksime veriyorum bakışlarımı âks uzuyor kesilen gölgemden kanıyor söz bir taş atıp parçalıyorum yansımamı her parçam ayrı dalgalanıyor ayrı bir şarkı söylüyor her parçam mevsim kendini gösteriyor serinliğiyle bir bulut hatırlatıyor kendini gölgemi topraktan silerek vakit geceye dönünce sudaki aksim de siliniyor eve dönüyorum evsizliğime ateşe tutunca zarfları beliriyor kayboluşun harfleri “hayf,” “ hayf” “hayf” “hayfâ ki hayf” Suavi Kemal Yazgıç