Ana içeriğe atla

Kün

Dün gece rüyamda bir ihtiyar, aşk mahallesinde,
“Bizim tarafa gel.” diye işaret ediyordu bana eliyle.

MEVLÂNÂ


İçki, hadi rakı diyelim, ruh hâlinin süratle değişmesine sebep olur. Hınzırın mide asidine bir gıdım minneti, bağırsak florasına zerre miskâl müdânaası yoktur. Sindirilmek için onun bunun enziminden ricacı olmaz. Ağızdan girsin, yeter. Dil ve diş etleri arasında şöyle bir gezinir ve bulduğu her delikten sızarak hızla kana karışır. Bu, rakıyı kafasına diken zat ile birlikte o zatın vücudundaki yüz trilyon hücrenin de zom olması anlamına gelir. “Ben sarhoşladım ama hücrelerim gayet şuurluydu.” diyemezsin. Sen içersen hepsi içer. Ondan sonra seyret.

Hararet kontrolsüz olarak yükselirönce, sonra duygu ve davranışları hizaya getirmek zorlaşır, en sonra da “Amaaan, ölümlü dünya değil mi, boşveeer!” hâli hakim olur. Bu, fütursuzca saçmalayacak kadar rahatlama, yani artık kasmaktan vazgeçme ânıdır. Dünya yansa, içinde saten yüzlü bir yorganının olmadığı bilincine erişme ânı.

Duyguların üzerindeki ağır dogma kapağı hafifler böylece.

O güne kadar yerine razı olmuş, tıkıştırıldığı çukuru yurt bellemiş ruh, birdenbire inzivasını tamamlamış bir keşiş gibi hissetmeye, kapağa dayı dayı omuz atmaya başlar. Bir, iki derken yerinden oynar kapak; inak ve nas cenderesiyle hürriyet âlemi arasındaki fark belirginleşir. Oh be! Işık görünmüştür. Bunu bir koordinasyon ve muhakeme bozulması ile kol kola gelen ferah ferah rezil rüsva olma, buna rağmen kendini dokunulmaz zannetme, isteseymiş uçacakmış gibi uhrevi bir zanna kapılma hâli takip eder.

Artık hegemonların saltanat tedbirlerinden ibaret ahlâk kurallarının, önyargıların, ‘Hii ne ayıp’ların, ‘O kadar da olmaz ama’ların ve de örf, âdet ve gelenek denilen sosyal kelepçelerin çay ve ihtiyaç molası vakti gelmiştir.

Sapıtır ayyaş.

Onunla birlikte hücreleri, genleri, DNA’ları, ona dair ne varsa alayı sapıtır.

Tepki zamanı uzadıkça uzar, kendini kontrol etme ihtiyacı basar gider, tedbir, temkin ve ihtiyâr yerle bir olur, fallik, vajinal, cinai ve sair, edepten hayâdan uzak ne kadar duygu ve düşünce varsa, ruhun dili olan bedende bülbül gibi şakımaya başlar. İçi dış olur sarhoşun. Olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.

Bu kadarla kalsa ne var?

Kalmaz.

Duyular zayıflar, denge kaybolur, çift görme, mekân dışından sesler işitme gibi fiziksel dingildemeler, kadehdaşının ağzını burnunu kırma ile sarılıp sarılıp öpme arasında gidip gelen ruhsal çolpalamalar ve kendi hâline ağlama veya kendini çok komik bulma gibi algısal sapmalar başgösterir.

Bilinç, Atılgan mürettebatı gibi çıkar platforma; titreşimler içinde başka bir zaman ve mekâna ışınlar kendini.

Bu andan itibaren her varlık mâzurdur. Kusuruna bakılmaz.

Çivi çiviyi sökmez. Bu bir akşamcı yalanıdır.

Rakının tesiri rakıyla geçmez.

Bilakis şiddetlenir.

O gece de öyle oldu.

İçtikçe sapıttı, sapıttıkça içti Şeref. Tek o da değil, onunla birlikte üç yüz milyon kişi daha içti ve bin nasihatten yeğ bir musibet, o taraftan bu tarafa doğru yola çıktı.

Şöyle oldu:

Üç yüz milyon sarhoş, yalpa vura vura, birbirlerine sokula sokula, takılıp düşe düşe, düşenleri eze eze ilerliyorlardı. Ne benlikleri kalmıştı ne kimlikleri. Kim olduğunu hatırlayan bir Allah’ın kulu yoktu içlerinde. Hem çok kalabalık olduklarının farkındaydılar, hem de kimsenin kimseden haberi yoktu.

“Senin adın ne?”

“Ne’bliim.”

“Öpüjeem.”

“Götümü öp orospu şojuu.”

“Senin ananı sikerim lan!”

Kanlı kavgalar üç yüz milyon sarhoşluk nüfusu kırıyordu gayet tabii. Onlar menzile ulaşamıyor, serilip kalıyorlardı yollarda. Bir de şehvetli öpüşmeler vardı ki...

“Senin adın ne?”

“Ne’bliim.”

“Öpüjeem.”

“Götümü öp orospu şojuu.”

“Aç o zaman!”

“Al açtım, hadi sen de aç.”

Nüfus biraz da abuk sabuk cinsî münasebetler sebebiyle kırılıyordu bu suretle.

Ayakta kalanlar becerebildiklerince hızlı ilerliyor, kimse yardım isteyenin yüzüne bakmıyor, aksine her geçen düşene bir tekme daha sallıyordu. Saygı ve dayanışma sükût etmişti. Küçükler büyüklere hürmetten, güçlüler güçsüzlere merhametten uzak duruyorlardı. Şurda seksen yüz bin kişi çömelmiş kusuyor, burda adaleli ve bakımlı birkaç yüz bin kişi birkaç yüz bin tâkatsiz ufaklığı boğazlıyor, orda elli altmış bin delikanlı seksen doksan bin ihtiyarı eşek sudan gelinceye kadar dövüyordu.

Kimseciklerin elleşemediği biri vardı yalnız. Yüz bin grostonluk akıllara ziyan cüssesiyle salapuryaların arasında kendine yol açan bir buzkıran gemisi gibi usul ve kararlı, ama bir o kadar da yalpalı devam ediyordu yoluna. Ara sıra birini yakalıyor, boğazını sıkarak ayaklarını yerden kesiyor ve gözlerinin hizasına getirdiği boş gözlere bakarak hırlıyordu: “Karıııı... Nerde karııı? Sööleyin bijeee.”

Aslında tek tek yakalıyordu her seferinde kurbanlarını, ama rakının tesiriyle iki iki yakaladığını sanıyordu.

Kendi de tekti. Tekten de tek.

Yegâne.

Biricik.

Eşsiz.

Ama bunu ayırt edemiyordu artık. Rakıya çarpılmış ve kendini de çift görmeye başlamıştı.

Enselenen hiç kimse karının nerde olduğunu söyleyemiyordu elbette, çünkü daha o çelik kavrayış boğazlarına yapıştığı anda bitiyordu işleri.

Seninki, çitlek çitlemiş de kabuğunu tükürürmüş gibi cesedi bir kenara fırlatıyor, yürüyor, hırlıyordu:

“Karııı... Sööleyin bijeee...”

Leş gibi anason kokuyordu.

O kadar büyüktü ki, hiç kimse kaçamıyordu ondan. Bir adımı öbürlerinin bin adımına denk olduğundan değil. İnanılmaz iriliği onu inanılmaz yavaşlatıyor, hasbelkader ilerlediği hâlde hiç ilerlemiyormuş, en az ötekiler kadar yalpaladığı hâlde hiç yalpalamıyormuş gibi görünüyor, bu yüzden de tepesinde bittiği rakipleri onu bir dağ falan zannedip soluklanmak için yaslanmaya kalkıyorlardı. Yalan değil, bir dudağı yerdeyse bir dudağı gökteydi. Folluktan yumurta toplar gibi topluyordu ayağına dolananları.

“Nerdeee?... Karıııı...”

Yavaş kaldığı için geride kalıyordu. Bu kaçınılmazdı. Ondan çok sonra yola çıkanlar onu çoktan sollayıp geçmişlerdi ve yenileri de akıp geliyordu gerilerden. Önceki seferlerde olduğugibi bu sefer de karıya kavuşamadan bir kenara büzülüp gideceğe benziyordu.Çünkü, dile kolay, üç yüz milyon kişiden sadece biriydi ilk başta. Yol üzerinde o onu öldürdü, bu bunu saf dışı bıraktı da nüfus yarı yarıya kırıldı diye hesap et, nerden baksan yüz elli milyon kişiden biriydi şimdi. Yüz elli milyon zilzurna sarhoştan biri.

Şanssızlığı, o yüz elli milyonun içindeki en yavaş olanından bile on kere daha yavaş olması, şansı ise mekanize piyade tugayı gibi tam gaz ilerleyen yüz elli milyonluk kitledeki her bir neferin en az onun kadar sarhoş olmasıydı.

Başka birisi karıya atlamadan oraya bir ulaşabilse, hepsini parçalayacağı için işi kendisinden başkasının görme şansı olmadığını biliyordu. Aslına bakarsan her zaman ulaşıyordu oraya, ama alan almış, veren vermiş oluyor, bu da onca yolu kös kös geri dönüyordu.

“Daha şok yol var mııı? Nerde karııı? Nerrrrrrdee?”

Karı az ilerideydi ve etrafında dönüp içine girmeye çalışan heriflere bakıyordu şirret bir edâyla. Çok sarhoştu. Kusası vardı. “İlk müjjj... mujjj... müşşşteriler gellldi.” diye düşündü. Kendi boyutlarıyla kıyaslanınca ‘müşteriler’ ayın yörüngesindeki uzay mekikleri kadar küçük kalıyorlardı. Küçük ve sarhoş. “Hişbiri beş para etmezzjj. Hepsi şarhoş pezevenklerin...”

Sarhoş pezevenkler dolanıp durmaktan, kur yapmaktan yorulmuş, taarruza geçmişlerdi. Ama ne taarruz! Kimi son hızla gelip yanından geçerek duvara, kimi de öte yandan gelene saplıyordu tenasül uzvunu. Denk getirip de kapısına kafa atan tek tük herifin ise kafası patlıyordu. Büzmüştü çünkü. Kusası vardı, veresi yoktu. “Yok ki erkek gibi bi erkek...”

Taarruzun yeni neferlerle şiddetlendiğini görünce kendini daha da kastı, kabuğunu katmerledi, taş kesildi. “Bunlar niye iki iki geliyollaaa acıba?” diye düşünüyordu. Rakının serkeşliği ile çift gördüğünün farkında değildi. Şuh bir kahkaha attı. Yolun ötelerinden bir nara mı duymuştu? Kulak kabarttı. Vallahi duymuştu ayol. Hâlâ duyuyordu. Yer de sarsılıyordu üstelik. Şöyle cüssesi sesine denk bir erkek gelse... “Aah ah!” dedi. Derhâl verirdi, derhâl.

Yirmi bin yıllık ‘Y’ kromozomu yüklü devâsâ sperm hücresi, döl yolunun duvarlarına çarpa çarpa kulağına kadar gelen kahkahayı işitince şevkle kükredi ilkin.

“Karıııı...”

Demek yaklaşmıştı hedefine. İyi de niye gülüyor, kime fingirdiyordu bu amcık? Bu kez öfkeyle kükredi, ter ter tepindi. Ulan, o karıya birisi kafasını soktuysa var ya, tutacaktı kuyruğundan, yerden yere çalacaktı. Ulan... Ah ulan... Kükredi, tepindi, becerebildiği kadar hızlandı. Her zaman tek koridor olurdu burda, şimdi niye iki taneydi amına koyayım? Hangisine dalsaydı ki? Yükü ağırdı. Ağır olduğu kadar da ulvi. Yirmi bin yıldır bir tek genini bile zayi etmemiş, her birinin üstüne titremiş, iki-üç yüz bin kere falan yarış kaybetmiş, ama yılmamış, sabırla beklemişti. Hiç bu kadar yaklaşmamıştı üstelik. Rakının yapıp ettiğine şükrederek soldaki koridora daldı. Zaten başka koridor yoktu. Çift görüyordu.

Yumurta hücresi, devede bit kadar kalan spermatozoidlerin çaresiz çırpınışlarıyla daha da bir tahrik olmuş vaziyette, koridorun çiftleşme odasına açılan ağzına dikti gözlerini. Şu naralanan hayvan çıksaydı da görseydi bir. Hayır, bir hoş olmuştu yani. Ilık ılık böyle. Kafası da narası kadardıysa adamın... Ay... Neler de düşünüyordu canım... Ay hah hah hah.

Tam da o anda, ortada sarhoş sarhoş vıngırdayarak yumurta hücresine intihar dalışları yapan yüz milyona yakın spermatozoidin en az bin baş yukarısında mağara gibi bir ağız açıldı.

“Karııı...”

“Ay bu beni orta yerimden ikiye beler... böler anajııım.”

Dev hücre, yeri yerinden oynatarak ilerledi. “Ulaaan...” diye bağırıyordu bir taraftan da. “Ulan, bu sefer de atlayamassam sizze atlayajam teker tekerrrr. Aşılın ulan.”

Sperm hücreleri ölmek için doğarlar, bu yüzden de ölmekten korkmazlardı. Ama başka bir şeyle tehdit ediliyorlardı. Ayıp bir şeyle. Sarhoş da olsalar göt korkusu nedir, hatırlıyorlardı. Bir buçuk milyon kadarı “Ah, nerde o günler!” diye iç çektiysede devin işi şansa bırakmaya niyeti yoktu. Kâh ezip kâh çarparak; rakiplerini duvardan duvara savurup kellelerini uçurarak ilerledi yumurtaya doğru.

“Gel kojajııım, açtım kabığımı.”

Geldi.

Normalde ‘geldikten’ sekiz - on saat sonra kafasının parçalanması ve döllemeyi gerçekleştirmesi gerekiyordu ama bu normal bir durum değildi. Taşıdığı genetik materyal çok kıymetliydi ve bu ânı yirmi bin senedir bekliyordu. Yoktu öyle sok çıkar geç git. Tadını çıkarttı. Usul usul eridi kendi salgısında, şu çağda hiçbir erkeğin sahip olamayacağı sayısız hasleti birer birer yükledi yumurtaya. İtinâyla, ihtimamla, iltifat ve iltimasla ve fakat hunharca seviştiler. Seksen dört gün boyunca...

Döllenmiş yumurta, seksen beşinci gün bölünmeye başladı.

Nurten Çavuş, yüz altmış dört gün sonra müjdeyi verdi kocasına.

“Gebeyim hay Şeref.”

“Gaç amına sıçtıım... Biz ne zaman şey ittik gız?”

“İtmişizdir hazar. Gendi gendime gebe galmadım ya.”

“Eh o çocuk bi bana benzemesin... Var yaa...”

Ki benzemeyecekti. Karısı Maraş terliği kadar, kendisi Adana şalvarı kadar karaydı. Yirmi bin senedir atalarından atalarına, atalarından dedelerine aktarılan yirmi bin yaşındaki o devâsâ sperm hücresi ise safran kadar sarı.


Kün / Sezgin Kaymaz


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...