Ana içeriğe atla

Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır.

Münir Özkul, aktör yani tepeden tırnağa, ilikten kana, hücresinden alyuvara aktör adam Münir Özkul. Hepimizde ondan bir parça var. Hepimizden bir parçayı da o çoktan almış, basmış bağrına. Sonra on yıllara yayarak gıdım gıdım geri vermiş bize. Sesiyle, duruşuyla, oyunuyla bize kendimizi "iyi hissettiren" bir adam oluşu işte bu nedenden olmalı. Sahi ne yapıyor bu büyük aktör bu bayramda? Gidip elini öpüp sevgi saygı sunalım mı? Şeker verir mi bize? Harçlık atar mı?.. Haydi buyrun "düş gibi güzel" söyleşiye.

Paşa torunu olarak doğdu. Sanatın apoletsiz ama kavuklu paşası oldu. 
Şimdi 82 yaşında bir aktör o. Evinde "kar topluyor". Bir gün yeniden, göklerden boca olacak.
Münir Özkul'la 'düş gibi' güzel bir söyleşi yaptım. Duyduklarım da güzel bir 'düştü' sanki.

- Milliyet Sanat'a fotoğraflar çekerdim bazı bazı... Orada adınız geçtiğinde Zeynep Abla (Oral) "Çocuklukla bilgelik arasında bir büyük yetenek" derdi sizin için. Büyüdü mü o çocuk artık? 
- Nerdeee! O çocuk hep aynı yaşta, aynı afacanlık, ele avuca sığmazlık içinde. Gözü hep sokakta, topta, topaçta... 

- İnsanlar 65 yaşına gelince emekli oluyor. Sizin sadece sahne hayatınız 65 yıl Münir Abi.
- Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. 

- Ben eski bir Bakırköylü hem de Bakırköy Halkevi elemanıyım. Folklor de oynadım, amatör tiyatro da yaptım. Rahmetli Orhan Tuğsavul, Kadir Taymaz gibi ustalarımız söylerdi. "Halkevi'nin temellerinde Münir Özkul gibi sağlam direkler vardır" derdi.
- Doğru söylemişler. Çok emeğimiz var Halkevi'yle birbirimizin üzerinde.

- "Çok dirayetli, değerli, önemli bir paşanın torunudur" da derler. Şehir efsanesi mi bu, gerçek mi?
- Gerçektir. 1925, paşa torunu olarak doğdum. Askere yazılmamı isterlerdi ben Halkevi'ne yazıldım. Sonra Tiyatro Ses'te birkaç küçük rol, sonra Küçük Sahne'ye geçiş.

- Efsane kadro yani?
- Hem de ne efsane. Sadri Alışık, Cahit Irgat, Nevin Akaya, Şükran Güngör. Orada Muhsin Ertuğrul Bey'in yönettiği Steinbeck'in eserini, 'Fareler ve İnsanlar'ı oynadık, yer de yerinden oynadı.

- Sinemaya da arkadaş hatırına ve tamamen tesadüf geçmişsiniz değil mi?

- Rejisör Sırrı Gültekin çocukluk arkadaşımdı. Hep setine davet ederdi. Bir gün çok ısrar edince gittim seyretmeye. Sırrı henüz 1.asistan. Ben de askerim. Vatan Yahut Namık Kemal'i çekiyorlar. Üstümde üniforma var ya, geldi, "Bak kıyafetin de hazır, gel ufak bir rolü sen oyna" dedi. Kıramadım. Güzel bir hatıramız olsun diye geçtim kameranın karşısına. (gülerek) Bir daha da hiç ayrılmadım zaten. 

- Rekor sayıda film varçektiniz?
- Rekor mudur bilmem. 400'e yakın olduğunu biliyorum ama.

- Başroller de oynamışsınız bir dönem...
- Öyle çok da ahım şahım şeyler değildi. Ben kompozisyon oyunculuğunu seviyorum daha çok.

- Kötü adam oynadığınızı biz mi hiç görmedik yoksa zaten yok mu?
- Bazen öyle roller geldiği oldu. Arzulamadım. Sitemler hatta aforoz etmeler bile oldu. Babamdan kalan tabloyu sattım yine direndim.

- Gidip iş isteseniz kim iş vermezdi ki size abi?
- Fıtratımda yok öyle bir şey. Daha önce de işsiz kaldığım olmuştu. Mesela hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim Küçük Sahne 1957'de kapanmıştı. Muhsin Bey Devlet Tiyatroları'nın başına geçmişti. Kendime iş aramasını beceremedim. Mahcup bir yapım var. İşler baştan beri bana gelmişti. Şanslı bir adamım sanıyorum. (gülüyor) Kimbilir belki de yetenekliydim.

- Müsahipzade Celal'in bir romanı vardır hani.
- Hangisi?

- "Bir Kavuk Devrildi"
- Harika bir romandır. Sonradan filmi de harika çekildi. Necdet Mahfi Ayral senaryosunu yazdı, Muhsin Bey yönetti. Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Muammer Karaca, Halide Pişkin, Sami Ayanoğlu, Muazzez Arçay oynadı.

- Sizin hikayenizde kavuk devrilmiyor, devrediliyor; rahmetli Dümbüllü İsmail'den.
- Onun hikayesi çok matraktır aslında.

- Nasıl abi?
- Duymadınsa anlatayım. Hoş hikayedir

- Keyifle dinlerim abim...

- Sadık Şendil'in Kanlı Nigar'ını oynuyoruz. Müthiş sükse yapmış temsil. Kapalı gişeyiz her gece. Bir defasında oyunun ortasında tırak geldi bana.

- !!!!!!.
- Tırak. Yani tiyatroculara olur bu. Bir an aklından repliğin gidiverir. Öyle kalır, hatırlayamazsın.

- Eyvah!
- İbiş rolünde repliği unuttum, donakaldım. Herkes bana bakıyor, ne yapacağım diye bekliyor.

- Ne yaptınız?
- Avazım çıktığı kadar bağırdım

- !!!!!
- Oynamıyorum diye haykırdım.

- Ne oldu sonra peki?
- Sonradan toparladık tabii. Meğer rahmetli Dümbüllü de oradaymış. Ertesi sabah "Başındaki o fesi bir daha giyme. Sana kavuğumu veriyorum" dedi. Gururlandırdı beni.

- Yaşarken devredilen bir miras gibi artık o kavuk değil mi. Siz de Ferhan abiye (Şensoy) devrettiniz sanırım.
- Öyle oldu, layığı oydu çünkü.

- Orhan Aksoy'un "Fakir Kızı Leyla" filminde evin kahyası rolündeydiniz, sonra uzun zaman o tipleme yaşadı.
- Evet cuk oturdu o rol çünkü. Defalarca oynadım ardından.

- Hep eve gelen fakir genç kızı bir hanımefendi olabilmesi için eğittiniz.
- (gülerek) "Fakir Kızı Leyla"da kıza yürüyüş dersi verebilmek için kadın kılığına bile girdim.

- Bilmez miyim. Kezban Paris'te filminde de genç kızı bir kuğu haline getirdiniz. Ayşecikli filmlerde huysuz dede oldunuz. Bastonla çocuk kovaladınız. Sonra Gülşah'ın da dedesi olup torununuza yeni bir anne bulmak için elinizden geleni yaptınız.
- İyi hatırlıyorsun bravo.

- Unutulur mu o filmler abi?

- Mafya bile oldum ben biliyor musun?

- Bilmem mi. Yanılmıyorsam Hülya Koçyiğit ve Ekrem Bora'nın, "Seni Seviyorum" filmiydi. Bir de Zeki Müren'li filmlerinizden "Gurbet"i severim.
- Evet balıkçıydım orada da.

- Ama Ertem Eğilmez'li, Kartal Tibet'li seriler baş yapıtlar değil mi?
- Onların yeri bambaşka elbette. Arzu Film yılları da ömrümün sinemadaki en mutlu zamanıdır.

- Gülen Gözler, Bizim Aile, Mavi Boncuk. Fakir ama onurlu bir baba, Yaşar Usta.
- Ey gidi günler, diyelim.

- Demeyelim daha Hababam Sınıfları var. Kel Mahmut var.
- Filmlerle birlikte hayat da film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. 

-90'lı yılların ikinci yarısından sonra televizyonlar ağır basmaya başladı ama siz serin durdunuz sanki.
- Önce öyle yaptım. Sonra Kandemir Konduk "Ana Kuzusu" diye bir dizi yazdı. Perihan Savaş ve Ayşen Gruda ile birlikte rol aldım orada.

- Jübile de yaptınız aynı yıl?
- Evet Atatürk Kültür Merkezi'nde jübilesini yaptım ve sahneye 'elveda' dedim.

- Abi bunca emeğe rağmen hiçbir zaman çok paranız olmadı değil mi? Evinizi bile o jübilenin geliriyle almışsınız. Gerçek sanatçılık böyle bir şey mi?
- (mağrurca) Boşver bunu.

- Sonra aynı yıl Veli Çelik "Ay Işığında Saklıdır" televizyon filmini çekti. Nasıl ikna etti sizi de oynadınız?
- Sevdim o projeyi. Aydan Şener ve Toprak Sergen'le oynadık. İyi çocuklardı. Zaten 2 yıl sonra da Hamdi Alkan'ın "Reyting Hamdi"sinde Yarmagül' tiplemesinin dedesi rolünü aldım ama çok sürmedi o da.

- Son film hangisiydi peki?
- 2000 yılında Serdar Akar'ın çektiği "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" oldu son filmim. Güzel film yaptı oğlan.

- 26 Mart 2005'de İstanbul Beylikdüzü Academia Center içerisinde "Münir Özkul Sahnesi" açıldı. Gurur verici olmalı?
- Olmaz mı? Çok gururlandım elbette. Sen nasıl hatırlıyorsun bu tarihleri gününe kadar?

- Nasıl hatırlamam usta. 26 Mart benim doğum günüm. 27'si de Dünya Tiyatrolar Günü. (gülüşmeler)
- Az değilsin sen de ha!

- Abi bir de kitap var sizin için yazılan. "Zaten Aktör Dediğin Nedir ki" adlı...
- Evet. Kızım Güner çok ilgilendi, çok çabaladı o iş için. Eşin dostun da yazıları var hakkımızda.


Gazino hayatı
-Abi gazino meselesini ıskalamayalım.
- Bir de o dönem var haklısın.

- Nasıldı peki?
- Gazinolarda 'one man show' yapıyordum. Atlıyor, zıplıyordum. Millet bayılıyordu bunlara. Gülmekten kırılıyorlardı, ben de çok şaşırıyordum. 

- Kimdi assolistiniz?
- Zeki Müren'di. Benden sonra o alırdı sahneyi.

Evlenmekten korkmaz ama
- Abi siz 4 kez evlendiniz ve 3 çocuk babasısınız değil mi?
- (Gülerek) Doğrudur. Kızım Güner beni anlatırken; "Babam evlenmekten korkmaz. Boşanamamaktan korkar" der. 

- Özel hayata girmek anlamında değil de, biyografinizin ara başlıkları açısından kısaca bahsetsek...
- İlk evliliğimi Şadan Hanım'la yaptım.

- Kimdi acaba?
- Çok sürmedi. Anlatmasam da olur. Sonra Suna'yla. Suna Selen'le birleştirdim hayatımı. Kızım Güner, bu izdivacın meyvesidir işte. 8 yıl evli kaldık sonra, "Fazlası nasip değilmiş" dedik.

- Bir de Yaşar Hanım var değil mi?
- Yaşar Hanım var evet. Tophaneli Örümcek Yaşar...

- !!!!!!
- Şaşırmak da yok özel hayata fazla girmek de, söz verdin.

- (gülerek) Baş göz üzerine usta. Ama Umman Hanım'a da (şu anki eşi) uzun yer vermeliyim.
- 30 seneye yakın oldu. Muhteşem bir kadındır o.

- Ruh ikiziniz mi?
- Eşi benzeri yoktur ki, ikizi olsun...



EL ÖPMESİ YERİNE 
İşte sorularım işte yanıtlar. O yanıtların hepsi de gerçeği ifade ediyor. Tek nüans, Münir Özkul'a bizzat sorduklarım değil "sormak istediklerim", verdiği değil, imkanı olsaydı vereceği muhtemel yanıtlar bunlar... Böyle bir bayram günü, hayatlarımızı bayram yerlerine çeviren gönül dostlarından birine, onların en yüce örneklerinden Münir abiye saygı olsun, vefa olsun, el öpmesi olsun istedim bunları yazarak. 

GÖZDEN IRAK OLAMAZ 
Bilsin ki unutulmazlar arasındadır. Şimdi sağlığı konuşmamıza, sormamıza, yanıt almamıza elverişli değil. Ama olsun. Dedim ya, bunlar da dünya çapında bir sanatçımızı "gözden ırak" tutmamıza sebep değil. Sen hepimizin Kel Mahmut'u, hocasısın hepimiz senin göz bebeğin Hababam Sınıfı'nın öğrencileriyiz. İyi Bayramlar hoca. İyi bayramlar büyük usta.

KIZININ GÖZÜNDEN MÜNİR BABA 
Büyük usta Münir Özkul'un başarılı oyuncu ve televizyoncu kızı Güner Özkul bambaşka bir portre getiriyor önümüze. Bakın nasıl bir Münir Özkul portresi o... - Babam ben doğduğumda, aktör olmasının doğası gereği bütün ilgiyi üzerimde toplamama, bununla da yetinmeyip, ağlayıp zırlamama pek içerlemiş. Zaten hep, "Bi' çocuklarla, bi' de hayvanlarla oynamayacaksın!" der durur. Bunun üzerine, babamı hep "Benim at suratlı damadım!" diye çağıran anneannem beni büyütme işini üstlenmiş.

ŞAHANE SERSERİ 
Anneannem ölünceye kadar, sürekli çalışan ve turnelerde sürünen annem ve babam, benim için evimize gelen en sevdiğim misafirler oldu. Yedi yaşımdayken anneannem öldü ve dedemle birlikte bizim misafirlerin yanına taşındık. Bu arada, babam çoktan içkiyi bırakmış, efendi efendi çalışan biri olmuştu. Derken, annem Güner ağabeye (Güner Sümer) aşık oldu ve dedemi de alıp gitti. Biz babamla baş başa kaldık ve böylece şahane serserilik günlerimiz başladı. 

İŞTE ÖRÜMCEK YAŞAR 
Tophaneli Örümcek Yaşar adlı kadınla evlenmesi annemce de uygun görüldü ve evlendiler. Yaşar Anne, babam ve ben, Kuzguncuk'ta, Nakkaştepe'te köprüye üstten bakan bir eve taşındık. Yürümedi; bir gün Yaşar Anne bizi terk etti ve giderken de, "Bana 'Örümcek Yaşar' diyorlar ama sen benden de kötüymüşsün, akrepsin sen! Akrep Münir!" dedi. Bana melek gibi davranan babama neden 'kötü' dediğini anlamadığım gibi, akreplerin kötü olduğundan da pek emin değildim. 

AĞLAYARAK GELDİ 
Bir gün, babam eve ağlayarak geldi: "15 yıldan sonra sinemada ilk kez başrol oynayacağım..." dedi. Çok mutlu ve heyecanlıydı, hemen ne oynayacağını, kaç para alacağını sordum çok bilmiş bir çocuk olarak. "Kel Mahmut diye bir rol... Öğretmen rolü... Para mı?.. Bilmem! Beş bin lira filan galiba..." İşte böyle bir adamdı Akrep Münir, hâlâ da öyledir, paraya pula asla aklı ermez, zaten ermesini de istemez. Para işlerinden anlasa saflığını yitireceğini düşünür. 

KAN VE GÜL 
Bir de Yıldız Abla var hayatımıza giren. Havalı bir kadındı. Babam da pek severdi böyle olanları. Kısa sürede babamdan pek hayır gelmeyeceğini anlayan Yıldız Abla, bizi kanlı güllü şarkılar söyleyen biri için terk etmişti. Üst katta oturan ev sahiplerimiz babamın serseriliklerinden bıkmış ve bu gidişe bir 'dur' demeye karar vermişlerdi. Yine kovulduk. Artık Beyoğlu'na dönmüştük ve 12 yıl süren, Ferhan Ağabeyin (Ferhan Şensoy) kitabına bile giren 'Kazancı Yokuşu' maceramız başlamıştı.

ZAMPARALIK DEVAM 
Babam zamparalıklarına devam ediyor ve her yeni sevgilisine "Valla son karım beni terk ettiğinden beri elim kadın eline değmedi, kızımla başbaşayız..." mavalını okuyordu. İşin tuhafı, hepsi de bunu yutuyordu. Fotoroman yıldızı Fabio Testi hayranı Banu, uzun boylu Kumarbaz Suna ve diğerleri... Babam kendi varken evin her yerinde Fabio Testi gibi bir kazmanın posterlerinin asılı olmasına tabii ki tahammül edemezdi. "Kusura bakma... Kızım benim için her şeyden önemli... Seni sevmedi işte, ne yapayım!" deyince pılımızı pırtımızı toplayıp Kazancı Yokuşu'na geri döndük.

AZ DAHA 
Babama yaranmak için beni el üstünde tutan kadının çocuk katili olmasına ramak kalmıştı. Suna'yı ise hem annem gibi adı Suna' olduğu ve yine annem gibi uzun boylu olduğu için, hem de bana güzel kokulu sabunlar hediye ettiği için çok sevmiştim, ama paradan anlamayan babam, her nasılsa, kumarın kötü bir şey olduğunu bilirdi. "Kusura bakma... Kızım benim için..." diye başladı.

KODAMAN SOKAK 
Bu yalan kim bilir babamı kaç kez kurtardı... Ve manken Tülay!.. Çok 'cool'du... İçlerinde en güzeli, en klası oydu. Dual pikabında saatlerce Pink Floyd dinlerdik ve cep foto okurduk. Onun kadar şık bir kadın görmemişimdir belki de. Bir gün Tülay pikabı babamın kafasına fırlattı, babam eğilince pikap camdan dışarı uçup Kodaman Sokak'ta patladı. Babamın canı pek tatlıdır, deli deliyi görünce sopasını saklarmış, biz de oradan tüydük, o iş de öyle bitti. 

GÖNLERDEN BİR GÜN 
Metin Üstündağ (Met Üst), bir söyleşiye gelmişti. Umman Abla bize çay yetiştirmek için döneniyor, ben de yeni kameramla babamı çekiyor ve düşünüyorum: "Nasıl da halim selim, tonton bir ihtiyarcık gibi oturuyorsun... Babacım, bu rolü çok mu benimsedin? Yoksa gerçekten böyle mi oldun? İçindeki şeytan nereye gitti? Hani o seni sen yapan... Hani ya akrep?.."

BABA AŞKI 
Kızlar babalarına aşık olurlarmış, çocuktum, o kadınların neden o kadar üzüldüğünü anlamadım. Ama erkeklerin hep at suratlı, elleri güzel ve akıcı olanlarını, oyuncu değilse de oyunbaz ve kötü olanlarını sevdim, farklı şekillerde de olsa beni üzmelerine izin verdim. Belki de hep o kadınların acılarını anlamaya çalıştım, armut dibine düşermiş ya, ben de kötüymüşüm meğer....

Savaş Ay / 2007




Çok zampara olduğu kesin. Hiçbir zaman çok alçakgönüllü, çok mazbut değildi. Züppe bir adamdı benim babam. Oynadığı halk adamıyla alakası yok. O oyunculuk yeteneği. İstanbullu. Ukala tarafları çok vardır. Cemaat dönemleri var. Tasavvuf ve sufizme çok merak saldı, o gruplarla çok görüştü. Herkesin kendinden sandığı babamın çok ilginç bir karakteri vardı. Bağımsızdı. Bakırköy'de, ablalarının göz bebeği bir genç. O yüzden hep çocuk ve şımarık kaldı.

* Umman Hanım'la kaç yıldır beraber?

32 yıldır. Umman Abla'ya her zaman çok şaşırmışımdır. Kendi 25 yaşındaki hallerimi düşününce, kavak yelleri esiyordu benim başımda o yaşta. 25 yaşında kendinden 28 yaş büyük birine bağlan ve bu zamana kadar gel. Babam 53 yaşındaydı o zaman. 

Umman Abla çok genç yaşta bir evlilik yapmış, çocuğu olmuş ve onu kaybetmiş. Ondan sonra da babamı o çocuğun yerine koymuş bence. Bir daha da çocuk doğurmak gibi bir talebi olmamış ve hayatını babama vakfetti. Bütün sevgisini ilgisini babama verdi, inanılmaz bir şey. Üstelik, babamın çapkınlıkları oldu, Umman Abla'yı da çok hırpaladı. Hiçbir zaman durmadı. Hiçbir kadının peşinden koşmadı. Çok hızlı geçerdi. Çok üzülen, kızan kadınlar gördüm babama. Neye üzüldüklerini anlamıyordum. Ben de erkeklerin hep at suratlı (anneannem babama derdi), güzel elli, oyuncu olmasa bile oyunbaz, kötü olanlarını sevdim. Beni farklı şekillerde de olsa üzmelerine izin verdim ve belki de o kadınları anlamaya çalıştım.

* Anneniz babanızdan sonra Güner Sümer'le evlenmiş. Ve sizin isminizle aynı isimli adamı sevdiği için de "Bu kaderin Münir'e cevabıdır" demiş. Buna bayıldım...

Annem de babam da kendi dönemlerinin serseri takılan, bohem, bildiği gibi yaşayan tipleri. Annemin ilk eşi de ressam Cem Kabaağaç. Cevat Şakir'in yeğeni.

O da gayet sivri biri. Annem sıradan birini hiç seçmemiş. Güner Sümer sonra da. İsim tamamen tesadüf. Ama annem onu der, çünkü benim adım Şadan Güner. Babam ilk eşinin adını koymuş bana bilerek. "Senin kalbini kırdım ama kızıma adını koyuyorum" diyerek. Sonradan annem Güner Abi'ye aşık olunca, "Kaderin Münir'e cevabı" dedi tabii.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...