Ana içeriğe atla

Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır.

Münir Özkul, aktör yani tepeden tırnağa, ilikten kana, hücresinden alyuvara aktör adam Münir Özkul. Hepimizde ondan bir parça var. Hepimizden bir parçayı da o çoktan almış, basmış bağrına. Sonra on yıllara yayarak gıdım gıdım geri vermiş bize. Sesiyle, duruşuyla, oyunuyla bize kendimizi "iyi hissettiren" bir adam oluşu işte bu nedenden olmalı. Sahi ne yapıyor bu büyük aktör bu bayramda? Gidip elini öpüp sevgi saygı sunalım mı? Şeker verir mi bize? Harçlık atar mı?.. Haydi buyrun "düş gibi güzel" söyleşiye.

Paşa torunu olarak doğdu. Sanatın apoletsiz ama kavuklu paşası oldu. 
Şimdi 82 yaşında bir aktör o. Evinde "kar topluyor". Bir gün yeniden, göklerden boca olacak.
Münir Özkul'la 'düş gibi' güzel bir söyleşi yaptım. Duyduklarım da güzel bir 'düştü' sanki.

- Milliyet Sanat'a fotoğraflar çekerdim bazı bazı... Orada adınız geçtiğinde Zeynep Abla (Oral) "Çocuklukla bilgelik arasında bir büyük yetenek" derdi sizin için. Büyüdü mü o çocuk artık? 
- Nerdeee! O çocuk hep aynı yaşta, aynı afacanlık, ele avuca sığmazlık içinde. Gözü hep sokakta, topta, topaçta... 

- İnsanlar 65 yaşına gelince emekli oluyor. Sizin sadece sahne hayatınız 65 yıl Münir Abi.
- Eeee, zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. 

- Ben eski bir Bakırköylü hem de Bakırköy Halkevi elemanıyım. Folklor de oynadım, amatör tiyatro da yaptım. Rahmetli Orhan Tuğsavul, Kadir Taymaz gibi ustalarımız söylerdi. "Halkevi'nin temellerinde Münir Özkul gibi sağlam direkler vardır" derdi.
- Doğru söylemişler. Çok emeğimiz var Halkevi'yle birbirimizin üzerinde.

- "Çok dirayetli, değerli, önemli bir paşanın torunudur" da derler. Şehir efsanesi mi bu, gerçek mi?
- Gerçektir. 1925, paşa torunu olarak doğdum. Askere yazılmamı isterlerdi ben Halkevi'ne yazıldım. Sonra Tiyatro Ses'te birkaç küçük rol, sonra Küçük Sahne'ye geçiş.

- Efsane kadro yani?
- Hem de ne efsane. Sadri Alışık, Cahit Irgat, Nevin Akaya, Şükran Güngör. Orada Muhsin Ertuğrul Bey'in yönettiği Steinbeck'in eserini, 'Fareler ve İnsanlar'ı oynadık, yer de yerinden oynadı.

- Sinemaya da arkadaş hatırına ve tamamen tesadüf geçmişsiniz değil mi?

- Rejisör Sırrı Gültekin çocukluk arkadaşımdı. Hep setine davet ederdi. Bir gün çok ısrar edince gittim seyretmeye. Sırrı henüz 1.asistan. Ben de askerim. Vatan Yahut Namık Kemal'i çekiyorlar. Üstümde üniforma var ya, geldi, "Bak kıyafetin de hazır, gel ufak bir rolü sen oyna" dedi. Kıramadım. Güzel bir hatıramız olsun diye geçtim kameranın karşısına. (gülerek) Bir daha da hiç ayrılmadım zaten. 

- Rekor sayıda film varçektiniz?
- Rekor mudur bilmem. 400'e yakın olduğunu biliyorum ama.

- Başroller de oynamışsınız bir dönem...
- Öyle çok da ahım şahım şeyler değildi. Ben kompozisyon oyunculuğunu seviyorum daha çok.

- Kötü adam oynadığınızı biz mi hiç görmedik yoksa zaten yok mu?
- Bazen öyle roller geldiği oldu. Arzulamadım. Sitemler hatta aforoz etmeler bile oldu. Babamdan kalan tabloyu sattım yine direndim.

- Gidip iş isteseniz kim iş vermezdi ki size abi?
- Fıtratımda yok öyle bir şey. Daha önce de işsiz kaldığım olmuştu. Mesela hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim Küçük Sahne 1957'de kapanmıştı. Muhsin Bey Devlet Tiyatroları'nın başına geçmişti. Kendime iş aramasını beceremedim. Mahcup bir yapım var. İşler baştan beri bana gelmişti. Şanslı bir adamım sanıyorum. (gülüyor) Kimbilir belki de yetenekliydim.

- Müsahipzade Celal'in bir romanı vardır hani.
- Hangisi?

- "Bir Kavuk Devrildi"
- Harika bir romandır. Sonradan filmi de harika çekildi. Necdet Mahfi Ayral senaryosunu yazdı, Muhsin Bey yönetti. Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Muammer Karaca, Halide Pişkin, Sami Ayanoğlu, Muazzez Arçay oynadı.

- Sizin hikayenizde kavuk devrilmiyor, devrediliyor; rahmetli Dümbüllü İsmail'den.
- Onun hikayesi çok matraktır aslında.

- Nasıl abi?
- Duymadınsa anlatayım. Hoş hikayedir

- Keyifle dinlerim abim...

- Sadık Şendil'in Kanlı Nigar'ını oynuyoruz. Müthiş sükse yapmış temsil. Kapalı gişeyiz her gece. Bir defasında oyunun ortasında tırak geldi bana.

- !!!!!!.
- Tırak. Yani tiyatroculara olur bu. Bir an aklından repliğin gidiverir. Öyle kalır, hatırlayamazsın.

- Eyvah!
- İbiş rolünde repliği unuttum, donakaldım. Herkes bana bakıyor, ne yapacağım diye bekliyor.

- Ne yaptınız?
- Avazım çıktığı kadar bağırdım

- !!!!!
- Oynamıyorum diye haykırdım.

- Ne oldu sonra peki?
- Sonradan toparladık tabii. Meğer rahmetli Dümbüllü de oradaymış. Ertesi sabah "Başındaki o fesi bir daha giyme. Sana kavuğumu veriyorum" dedi. Gururlandırdı beni.

- Yaşarken devredilen bir miras gibi artık o kavuk değil mi. Siz de Ferhan abiye (Şensoy) devrettiniz sanırım.
- Öyle oldu, layığı oydu çünkü.

- Orhan Aksoy'un "Fakir Kızı Leyla" filminde evin kahyası rolündeydiniz, sonra uzun zaman o tipleme yaşadı.
- Evet cuk oturdu o rol çünkü. Defalarca oynadım ardından.

- Hep eve gelen fakir genç kızı bir hanımefendi olabilmesi için eğittiniz.
- (gülerek) "Fakir Kızı Leyla"da kıza yürüyüş dersi verebilmek için kadın kılığına bile girdim.

- Bilmez miyim. Kezban Paris'te filminde de genç kızı bir kuğu haline getirdiniz. Ayşecikli filmlerde huysuz dede oldunuz. Bastonla çocuk kovaladınız. Sonra Gülşah'ın da dedesi olup torununuza yeni bir anne bulmak için elinizden geleni yaptınız.
- İyi hatırlıyorsun bravo.

- Unutulur mu o filmler abi?

- Mafya bile oldum ben biliyor musun?

- Bilmem mi. Yanılmıyorsam Hülya Koçyiğit ve Ekrem Bora'nın, "Seni Seviyorum" filmiydi. Bir de Zeki Müren'li filmlerinizden "Gurbet"i severim.
- Evet balıkçıydım orada da.

- Ama Ertem Eğilmez'li, Kartal Tibet'li seriler baş yapıtlar değil mi?
- Onların yeri bambaşka elbette. Arzu Film yılları da ömrümün sinemadaki en mutlu zamanıdır.

- Gülen Gözler, Bizim Aile, Mavi Boncuk. Fakir ama onurlu bir baba, Yaşar Usta.
- Ey gidi günler, diyelim.

- Demeyelim daha Hababam Sınıfları var. Kel Mahmut var.
- Filmlerle birlikte hayat da film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. 

-90'lı yılların ikinci yarısından sonra televizyonlar ağır basmaya başladı ama siz serin durdunuz sanki.
- Önce öyle yaptım. Sonra Kandemir Konduk "Ana Kuzusu" diye bir dizi yazdı. Perihan Savaş ve Ayşen Gruda ile birlikte rol aldım orada.

- Jübile de yaptınız aynı yıl?
- Evet Atatürk Kültür Merkezi'nde jübilesini yaptım ve sahneye 'elveda' dedim.

- Abi bunca emeğe rağmen hiçbir zaman çok paranız olmadı değil mi? Evinizi bile o jübilenin geliriyle almışsınız. Gerçek sanatçılık böyle bir şey mi?
- (mağrurca) Boşver bunu.

- Sonra aynı yıl Veli Çelik "Ay Işığında Saklıdır" televizyon filmini çekti. Nasıl ikna etti sizi de oynadınız?
- Sevdim o projeyi. Aydan Şener ve Toprak Sergen'le oynadık. İyi çocuklardı. Zaten 2 yıl sonra da Hamdi Alkan'ın "Reyting Hamdi"sinde Yarmagül' tiplemesinin dedesi rolünü aldım ama çok sürmedi o da.

- Son film hangisiydi peki?
- 2000 yılında Serdar Akar'ın çektiği "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" oldu son filmim. Güzel film yaptı oğlan.

- 26 Mart 2005'de İstanbul Beylikdüzü Academia Center içerisinde "Münir Özkul Sahnesi" açıldı. Gurur verici olmalı?
- Olmaz mı? Çok gururlandım elbette. Sen nasıl hatırlıyorsun bu tarihleri gününe kadar?

- Nasıl hatırlamam usta. 26 Mart benim doğum günüm. 27'si de Dünya Tiyatrolar Günü. (gülüşmeler)
- Az değilsin sen de ha!

- Abi bir de kitap var sizin için yazılan. "Zaten Aktör Dediğin Nedir ki" adlı...
- Evet. Kızım Güner çok ilgilendi, çok çabaladı o iş için. Eşin dostun da yazıları var hakkımızda.


Gazino hayatı
-Abi gazino meselesini ıskalamayalım.
- Bir de o dönem var haklısın.

- Nasıldı peki?
- Gazinolarda 'one man show' yapıyordum. Atlıyor, zıplıyordum. Millet bayılıyordu bunlara. Gülmekten kırılıyorlardı, ben de çok şaşırıyordum. 

- Kimdi assolistiniz?
- Zeki Müren'di. Benden sonra o alırdı sahneyi.

Evlenmekten korkmaz ama
- Abi siz 4 kez evlendiniz ve 3 çocuk babasısınız değil mi?
- (Gülerek) Doğrudur. Kızım Güner beni anlatırken; "Babam evlenmekten korkmaz. Boşanamamaktan korkar" der. 

- Özel hayata girmek anlamında değil de, biyografinizin ara başlıkları açısından kısaca bahsetsek...
- İlk evliliğimi Şadan Hanım'la yaptım.

- Kimdi acaba?
- Çok sürmedi. Anlatmasam da olur. Sonra Suna'yla. Suna Selen'le birleştirdim hayatımı. Kızım Güner, bu izdivacın meyvesidir işte. 8 yıl evli kaldık sonra, "Fazlası nasip değilmiş" dedik.

- Bir de Yaşar Hanım var değil mi?
- Yaşar Hanım var evet. Tophaneli Örümcek Yaşar...

- !!!!!!
- Şaşırmak da yok özel hayata fazla girmek de, söz verdin.

- (gülerek) Baş göz üzerine usta. Ama Umman Hanım'a da (şu anki eşi) uzun yer vermeliyim.
- 30 seneye yakın oldu. Muhteşem bir kadındır o.

- Ruh ikiziniz mi?
- Eşi benzeri yoktur ki, ikizi olsun...



EL ÖPMESİ YERİNE 
İşte sorularım işte yanıtlar. O yanıtların hepsi de gerçeği ifade ediyor. Tek nüans, Münir Özkul'a bizzat sorduklarım değil "sormak istediklerim", verdiği değil, imkanı olsaydı vereceği muhtemel yanıtlar bunlar... Böyle bir bayram günü, hayatlarımızı bayram yerlerine çeviren gönül dostlarından birine, onların en yüce örneklerinden Münir abiye saygı olsun, vefa olsun, el öpmesi olsun istedim bunları yazarak. 

GÖZDEN IRAK OLAMAZ 
Bilsin ki unutulmazlar arasındadır. Şimdi sağlığı konuşmamıza, sormamıza, yanıt almamıza elverişli değil. Ama olsun. Dedim ya, bunlar da dünya çapında bir sanatçımızı "gözden ırak" tutmamıza sebep değil. Sen hepimizin Kel Mahmut'u, hocasısın hepimiz senin göz bebeğin Hababam Sınıfı'nın öğrencileriyiz. İyi Bayramlar hoca. İyi bayramlar büyük usta.

KIZININ GÖZÜNDEN MÜNİR BABA 
Büyük usta Münir Özkul'un başarılı oyuncu ve televizyoncu kızı Güner Özkul bambaşka bir portre getiriyor önümüze. Bakın nasıl bir Münir Özkul portresi o... - Babam ben doğduğumda, aktör olmasının doğası gereği bütün ilgiyi üzerimde toplamama, bununla da yetinmeyip, ağlayıp zırlamama pek içerlemiş. Zaten hep, "Bi' çocuklarla, bi' de hayvanlarla oynamayacaksın!" der durur. Bunun üzerine, babamı hep "Benim at suratlı damadım!" diye çağıran anneannem beni büyütme işini üstlenmiş.

ŞAHANE SERSERİ 
Anneannem ölünceye kadar, sürekli çalışan ve turnelerde sürünen annem ve babam, benim için evimize gelen en sevdiğim misafirler oldu. Yedi yaşımdayken anneannem öldü ve dedemle birlikte bizim misafirlerin yanına taşındık. Bu arada, babam çoktan içkiyi bırakmış, efendi efendi çalışan biri olmuştu. Derken, annem Güner ağabeye (Güner Sümer) aşık oldu ve dedemi de alıp gitti. Biz babamla baş başa kaldık ve böylece şahane serserilik günlerimiz başladı. 

İŞTE ÖRÜMCEK YAŞAR 
Tophaneli Örümcek Yaşar adlı kadınla evlenmesi annemce de uygun görüldü ve evlendiler. Yaşar Anne, babam ve ben, Kuzguncuk'ta, Nakkaştepe'te köprüye üstten bakan bir eve taşındık. Yürümedi; bir gün Yaşar Anne bizi terk etti ve giderken de, "Bana 'Örümcek Yaşar' diyorlar ama sen benden de kötüymüşsün, akrepsin sen! Akrep Münir!" dedi. Bana melek gibi davranan babama neden 'kötü' dediğini anlamadığım gibi, akreplerin kötü olduğundan da pek emin değildim. 

AĞLAYARAK GELDİ 
Bir gün, babam eve ağlayarak geldi: "15 yıldan sonra sinemada ilk kez başrol oynayacağım..." dedi. Çok mutlu ve heyecanlıydı, hemen ne oynayacağını, kaç para alacağını sordum çok bilmiş bir çocuk olarak. "Kel Mahmut diye bir rol... Öğretmen rolü... Para mı?.. Bilmem! Beş bin lira filan galiba..." İşte böyle bir adamdı Akrep Münir, hâlâ da öyledir, paraya pula asla aklı ermez, zaten ermesini de istemez. Para işlerinden anlasa saflığını yitireceğini düşünür. 

KAN VE GÜL 
Bir de Yıldız Abla var hayatımıza giren. Havalı bir kadındı. Babam da pek severdi böyle olanları. Kısa sürede babamdan pek hayır gelmeyeceğini anlayan Yıldız Abla, bizi kanlı güllü şarkılar söyleyen biri için terk etmişti. Üst katta oturan ev sahiplerimiz babamın serseriliklerinden bıkmış ve bu gidişe bir 'dur' demeye karar vermişlerdi. Yine kovulduk. Artık Beyoğlu'na dönmüştük ve 12 yıl süren, Ferhan Ağabeyin (Ferhan Şensoy) kitabına bile giren 'Kazancı Yokuşu' maceramız başlamıştı.

ZAMPARALIK DEVAM 
Babam zamparalıklarına devam ediyor ve her yeni sevgilisine "Valla son karım beni terk ettiğinden beri elim kadın eline değmedi, kızımla başbaşayız..." mavalını okuyordu. İşin tuhafı, hepsi de bunu yutuyordu. Fotoroman yıldızı Fabio Testi hayranı Banu, uzun boylu Kumarbaz Suna ve diğerleri... Babam kendi varken evin her yerinde Fabio Testi gibi bir kazmanın posterlerinin asılı olmasına tabii ki tahammül edemezdi. "Kusura bakma... Kızım benim için her şeyden önemli... Seni sevmedi işte, ne yapayım!" deyince pılımızı pırtımızı toplayıp Kazancı Yokuşu'na geri döndük.

AZ DAHA 
Babama yaranmak için beni el üstünde tutan kadının çocuk katili olmasına ramak kalmıştı. Suna'yı ise hem annem gibi adı Suna' olduğu ve yine annem gibi uzun boylu olduğu için, hem de bana güzel kokulu sabunlar hediye ettiği için çok sevmiştim, ama paradan anlamayan babam, her nasılsa, kumarın kötü bir şey olduğunu bilirdi. "Kusura bakma... Kızım benim için..." diye başladı.

KODAMAN SOKAK 
Bu yalan kim bilir babamı kaç kez kurtardı... Ve manken Tülay!.. Çok 'cool'du... İçlerinde en güzeli, en klası oydu. Dual pikabında saatlerce Pink Floyd dinlerdik ve cep foto okurduk. Onun kadar şık bir kadın görmemişimdir belki de. Bir gün Tülay pikabı babamın kafasına fırlattı, babam eğilince pikap camdan dışarı uçup Kodaman Sokak'ta patladı. Babamın canı pek tatlıdır, deli deliyi görünce sopasını saklarmış, biz de oradan tüydük, o iş de öyle bitti. 

GÖNLERDEN BİR GÜN 
Metin Üstündağ (Met Üst), bir söyleşiye gelmişti. Umman Abla bize çay yetiştirmek için döneniyor, ben de yeni kameramla babamı çekiyor ve düşünüyorum: "Nasıl da halim selim, tonton bir ihtiyarcık gibi oturuyorsun... Babacım, bu rolü çok mu benimsedin? Yoksa gerçekten böyle mi oldun? İçindeki şeytan nereye gitti? Hani o seni sen yapan... Hani ya akrep?.."

BABA AŞKI 
Kızlar babalarına aşık olurlarmış, çocuktum, o kadınların neden o kadar üzüldüğünü anlamadım. Ama erkeklerin hep at suratlı, elleri güzel ve akıcı olanlarını, oyuncu değilse de oyunbaz ve kötü olanlarını sevdim, farklı şekillerde de olsa beni üzmelerine izin verdim. Belki de hep o kadınların acılarını anlamaya çalıştım, armut dibine düşermiş ya, ben de kötüymüşüm meğer....

Savaş Ay / 2007




Çok zampara olduğu kesin. Hiçbir zaman çok alçakgönüllü, çok mazbut değildi. Züppe bir adamdı benim babam. Oynadığı halk adamıyla alakası yok. O oyunculuk yeteneği. İstanbullu. Ukala tarafları çok vardır. Cemaat dönemleri var. Tasavvuf ve sufizme çok merak saldı, o gruplarla çok görüştü. Herkesin kendinden sandığı babamın çok ilginç bir karakteri vardı. Bağımsızdı. Bakırköy'de, ablalarının göz bebeği bir genç. O yüzden hep çocuk ve şımarık kaldı.

* Umman Hanım'la kaç yıldır beraber?

32 yıldır. Umman Abla'ya her zaman çok şaşırmışımdır. Kendi 25 yaşındaki hallerimi düşününce, kavak yelleri esiyordu benim başımda o yaşta. 25 yaşında kendinden 28 yaş büyük birine bağlan ve bu zamana kadar gel. Babam 53 yaşındaydı o zaman. 

Umman Abla çok genç yaşta bir evlilik yapmış, çocuğu olmuş ve onu kaybetmiş. Ondan sonra da babamı o çocuğun yerine koymuş bence. Bir daha da çocuk doğurmak gibi bir talebi olmamış ve hayatını babama vakfetti. Bütün sevgisini ilgisini babama verdi, inanılmaz bir şey. Üstelik, babamın çapkınlıkları oldu, Umman Abla'yı da çok hırpaladı. Hiçbir zaman durmadı. Hiçbir kadının peşinden koşmadı. Çok hızlı geçerdi. Çok üzülen, kızan kadınlar gördüm babama. Neye üzüldüklerini anlamıyordum. Ben de erkeklerin hep at suratlı (anneannem babama derdi), güzel elli, oyuncu olmasa bile oyunbaz, kötü olanlarını sevdim. Beni farklı şekillerde de olsa üzmelerine izin verdim ve belki de o kadınları anlamaya çalıştım.

* Anneniz babanızdan sonra Güner Sümer'le evlenmiş. Ve sizin isminizle aynı isimli adamı sevdiği için de "Bu kaderin Münir'e cevabıdır" demiş. Buna bayıldım...

Annem de babam da kendi dönemlerinin serseri takılan, bohem, bildiği gibi yaşayan tipleri. Annemin ilk eşi de ressam Cem Kabaağaç. Cevat Şakir'in yeğeni.

O da gayet sivri biri. Annem sıradan birini hiç seçmemiş. Güner Sümer sonra da. İsim tamamen tesadüf. Ama annem onu der, çünkü benim adım Şadan Güner. Babam ilk eşinin adını koymuş bana bilerek. "Senin kalbini kırdım ama kızıma adını koyuyorum" diyerek. Sonradan annem Güner Abi'ye aşık olunca, "Kaderin Münir'e cevabı" dedi tabii.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...