Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Temmuz, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Aşk Şiiri

ben uzun yeni harmandım, sen tekinsiz bir bakış sen haldun tanerin duvar dibiydin, ben bodrum katta öğrenci evi sen yanlış alarmdın, ben sızlayan on yedi böylece karar verdim aşk şiiri yazmaya fazla tutkulu, fazla türk, fazla bilmem ne kızkulesi-üsküdar, üsküdar-kızkulesi arada boşluk yok, arada hiçbir şey fazla yakın, fazla tehlikeli dersten kaçınca içimdeki geri dönme isteği belki de tırnaklarımı yerken utanmamla ilgili belki mezar taşlarına bakarken nesneyim belki ben dün gece öldüm, farkında değilim ve cebimdeki çek yapımı makine bana en çok erkek olduğumu şimdi ben bunları düşünmesem kimsesiz kalmaktan korkuyorum iyi mi o kızı bir daha görememekten kul vefasızsa kader ne yapsın diyememekten korkuyorum Allah'ım ve görünürde bir yorgan yok yani durum son vapuru kaçırmak kadar tehlikeli İsmail Kılıçarslan

Ateşte Unutulmuş Ferman

herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam ateş tadında kum tadında kalarak derinleştirir bazı ayrılıkları zaman al ağrını git burdan en uzun eylülü ömrümüzün uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur ne göğsündeki kaplan seçilmiş taş milyonlarca taş arasından başını vurduğun çok gençti genç olmak için bile kendi zamanına muhtaç kendiyle dargın daha yolun başında görülüyordu menzilindeki noksan ömrünce sızlayacak kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman. Murathan Mungan

Sitem

"eğer şiir bağışlanma değilse o zaman hiçbir yerden medet ummamalı”... Kavafis ben ona sıkıntılı güz günlerinde yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim kırmak istememiştim duygu filizlerini büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine incinmesin diye tek acıyı bile ters yüz eden incelikli bir gülümsemeyle yüzümde ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda sıcacık bir sığınak olayım istemiştim insanlar içinde üşüdükçe güvenle gelebileceği kuşların kanatları neden vardır? bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince? bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür? tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir? konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim ben ona sabah olamasam da dingin bir ikindi olayım istemişimdir her şeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin yüzünde uçuk bir gülümsemeyle yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganı...

yalnızım, yalnızsın, yalnızız

kimse içimdeki boşluğu görmüyor bir adresi yitirmek neler hissettirir insana kalp atışlarından uzak olmak soluğunda duyamamak mevsimleri, düşünmüyor çok şey bilmenin hoş karşılanmadığı zamanlardayız ciddiye alınmıyor sorularımız gün afrikalı kalmaya kararlı bu dünyadan olmamak da yetmiyor ve siz geliyorsunuz, sarı elbisenizle bir silüet hayatımdaki eksikleri gösteriyorsunuz küçülüp silikleşiyorum, hafifliyor bedenim yalnızlığım dağılıp çoğalıyor sesinizde ben artık sadece kuşların şarkısını dinliyorum. Metin Celal

bilmez miyim hiç

Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok Kıyılar da bomboş, kır yolları da Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler Yol kenarında bir kapı, tahta Peki, kim yitirmiş evini, ya da Hangi yitikle yok olmuş o yapı Kimbilir Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya Bir taşın üstüne oturuyorum Ben oturur oturmaz Çıkıyor kuytularından bütün görünümler Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri Ve işin tuhafı bense Alışıyorum gittikçe Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden Ve bu yü...

Başkasının Kuğusu

Siz benim meleklerimden daha saydamsınız, kirlenmeyen bir tek arzumuz kaldıysa bağışlayın! rüzgârımızın arasına kibirden bir cümle, yanlış bir hayal girmesin diye sabahtan akşama kadar yalnızlığımı sulara çarpıyorum! İçimde hep bir hançer sıkıntısı var her yanım delik deşik, bir köpek gibi havlıyorum durmadan, birbirimizi bir daha görsek boğulacağız, nefesini içime dök, başım dönüyor bahçenizin nazından, ruhumu ısırıyorum!.. aşk için deniz susuyor, yaprak titriyoruz aşk için kelimelerden sihir yapıyoruz yağmurun sokağında çocuk oluyoruz dünyanın küçük ve güzel huylarını kapıyoruz arkadaşlığın gövdesini sütümüze banıyoruz gül parlatıyor, keder yontuyoruz zamanın çıtı çıkmıyor, iştah sızıyor ışığımızdan kanımız çalışkan, çıkarın şu yabancıyı aramızdan siz benim aşktaki dalgınlığımı anlamadınız, gururunuz, içinizde fenalık biriken çıkmaz bir taşraydı! başkası birimize hep fazlaydı! size her gün zarfsız mektuplar yazar, gönderemediğim için pula dönerdim! siz ...

Bir Çocuğa Layık Olmak

Çoğumuz yetişkin yanlışlarızdır aslında Katı, güvensiz, kibirli... Çocuklar yaşar yanıbaşımızda Gizlice koruyarak güzelim bir sevgiyi. Narin bir duygudur taşar içlerinden Karşılıksız henüz ve hazır bağışlamaya. Soralım kendi kendimize bazen: Layık mıyız çocuklarımıza?  Ataol Behramoğlu

Nezaket Kuralı

Gitmediğin hiçbir uzak kalmasın Yakınlarda kaybolma ihtimalin yüksek Silerek ayak izlerini kendi içimde Ayaklarım üzerinde doğrulmam gerek * Doldurarak delik ceplerine kederi Yoksanmış umutların yolculuk vakti Hatmi karşı kıyıda, kokusuna küs nergis Oysa dün yaprakları şeker pembeydi * Bir kenara yazılıp formüle dönüşse de İlle de unutulur bir kaç önemli ayrıntı İçindeki dipnotlar yalnızlığa teğelli Baştan düğüm atılmış karmaşık olma hali * İğreti duran düğme, kopma sendromları Kumaşı yanlış kesilmiş giysiden Çıkar kendini daha fazla ait olmadan Nezaket kuralı bu uygulamak gerekir * Bir sallayan yoksa, inilir salıncaktan Gökyüzü mavi yırtık, deniz yamalı bulut Bir güzel boğul tekne!.. Alabora olmadan Hülya Deniz ÜNAL

Ne İstiyorsan O

kim satın alır ki ikinci el hüzünlerimi ben şimdi ne yapayım kendimi kim çizdi altını şaşkınlığımın bu yeryüzü denen cehennemde ama kim hangi yaşam tarzı sarhoş kederlerimi sabaha varmaz öksüzlüğümü hangi merhem iyi gelir yitik aşklarıma denize bıraktım ellerimle yaktığım aşkın küllerini ve yoksaydım ne varsa bu çağlayan beni de boğar nasılsa fahişeleri ve minareleri bol olan bu şehirde çengeliyle, çengisiyle, çingenesiyle Mustafa Suphi

yenilgi günlüğü

pazartesi benim adımı bağışla . . . . . . . . . sabah uyandırıldığında pazartesiydi bunu iyice bildi, ağzı çirişli yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi coşkun bir göke uyumsuz ama kararlı durmaya, direnmeye, aşk olmaya sanki elleri ve beyni hemen çalışkan kesildi sonra birden bir ışık bir ışık bir ışık hazır bir biçimlenmeyi aldı geldi çünkü -anlar gibiydim- biraz yenildi hemen bir coşkuya gidiverir alışkanlığı oturur tıraş olur, ekmek kızartıp yer kolunda sonsuz bir güç, elinde hüner olağan sanıverir doyumsuz karanlığı inanırım böyle başlar bütün pazartesiler yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder siner buğular gibi düşüncemize her şeyin en haklısı en incesi beklemek bir tepenin mutluluğunu bir acının yakıp geçmesini beklemek... karanlık! aldım kocaman yaprakları yatağıma getirdim bir çeşit zina gibi yaratılışla ki ben kocaman balıklar tuttum, sonra bıraktım akşamlara ...

bir yılın en soğuk akşamında aşk övgüsü

yemin ederim şiir değildir, şiir değildir daha başka bir şeydir ki, göz yumulur.. nasıl yadsınabilir yüreklerde gezinmesi tozlu bir gümüş tabağın, çiçeksiz bir sardunyanın bir kadifenin avuçları kamaştıran anısı ıpışık caddelerden, armağanlık çiçeklerden kanı çekilir gibidir eski dünyanın kalabalıkta, yarışsız bir hipodrom ıssızlığında bir suyun durmadan durmadan aktığı sanısı geceyi, egemen geceyi hazırlayan akşamı bir altın yüzük gibi sıyırmak taşbebeklerden köşebaşları acımasız bir yüzdürler sunarlar kendilerini dünyada, bir güneş yılının en soğuk akşamı. iki kişinin birbirine baktığı akşam saatinde uzakta bir ırmak bir tomruğu taşıyordur elbette bir yer sızlıyor belleğimde seni bir yerden tanıyorum işte ellerin birini öldürenin elleri bir merdiven taşıyan birinin elleri belki biçimli ama ağzın ilgilendirmiyor beni sen su mu içerdin süte ekmek mi batırırdın o büyük nehir sürerken kütükleri seni tanıyorum elbet ama neye yarar uzun zamandır buluşmamıştık hem ...

Cem Gibi

gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su gecenin yenik bahçesinde dolaştım, sarı bir yağmurdu bitip tükenmeyen kayalıkların ortasında mahsur içimde titrerken anılar ve kaçışın bakır kokusu çocukluğum bir taht odası, bursa'da yenik sultanlığım bütün kapılar kapanmış, bütün kapılar sur döndüm, ardımda yansıyan o büyük aynayı gördüm varlığın ve hiçliğin kaynaştığı, göçebe yağmur. gün soldu, eteklerinde kızıl pırıltılarla damlarken su vardığımda yoktu bütün kapılar. iskele, günbatımı rodos'a doğru batık tekneler. kadırgamın şişmiş tahtalarında çırpınan rüzgârı duydum, yüzümün büyük sularına çizilen. ta orada yüksek dağlar, bu dik ve acılı yol bir at kişnemesi, yağız gül kokusu çökmüş tapınakların altında gizli geçitler ve küflü mahzenlerinde taşlaşmış ölüler korosu giden kim? bu ilkyaz şafağında yolcu edilen habersiz beyaz kefenlerine bürünmüş yürüyen bakirelerle. birden şimşek! ve göründü ve yokoldu kapılar yenilgi ve acı, kaçış ve sürgün. zama...

üzgün kediler gazeli

gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak sen bir şehir olmalısın ya da nar belki granada, belki eylül, belki kırmızı gövden ruhunun yaz gecesi mi ne çok idil, çok deniz, çok rüzgar çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun sanki bana, sanki ah, sanki olur a aşk bile dolduramaz bazı aşıkların yerini diye övgü, diye sana, diye haziran heves uykuduysa ruh çıplak gezer gazel bundan, keder bundan, sır bundan gözlerin şehirden yeni ayrılmış gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan Haydar ERGÜLEN

Orda Kaldım

giden gitti (yiten zaman) açtığın kapıdan girdim, adımı söyledim işte orda kaldım herkes nerde? (gibi yanlarında durdum) yiten zaman (onlar öyle sandı) hiç ayrılmadım ki (aklım) ben orda kaldım senden bana hiç durmadan akan neyse olsan olmasan yansıladım (yüreğim, ben) sen yoksan da iki olduk gidenlerle gittim (gibi) dünya (zaman) ben orda kaldım Gülten Akın

Yoksul Yokuşu

yoksulların çocukluk fotoğrafı az olur hiç olmaz belki de avuntunun bez bebeği misketler yuvarlanır yokuş aşağı her şey masallar kadar yakınken gerçeğe sabahları umuda yoran babalar akşamları yarı bunak ve kambur yokuşu sırtlanıp da gelirler eve çok yokuşlu semtlerde yaşadık hep derimiz de bahtımız da abanozgillerden beş taştan biri yuvarlanır dört taşa kız oyunu der çekilir erkekler eğilir topaçlar ve gazoz kapakları ölüler de yoksulluğun payandasıymış gibi eğik yatar mezarda yokuş aşağı ama gülümsemiştim bu yokuşa ben bir kez ancak ilkokula başlarken çektirdiğim ödünç yakalıklı fotoğrafımda kuş ayaklı bir sevinçtim yokuş yukarı bir kamyon freninden koptu yokuş aşağı altında ben okulda fotoğrafım avuntunun bez bebeği hiç olmadı sanırım... Nilay Özer (Zamana Dağılan Nar’dan)

İlik

Bütün evlilikler bir gün bitecek Size bunu bildirmeyi bir görev bilirim Bütün kelimesine yakışmayan Her ne anlamı varsa evliliğin Bütün koltuk takımlarıyla beraber Bütün ah canım nasılsınlar Güzel kadın çirkin kadın Hasta ve gebe hepsi bitecek Tüller de perdeler de Gündüz ve gece hepten sönecek Belki aranızdan biri ilk sabah hiç bitmesin ister İlk sabah hiç bitmeyecektir Ben bunu kastetmemiştim Ben bunu kastetmemiştim İlk sabah hiç bitmeyecektir Kuşların uğultulu kanat çırpışları yahut Huysuz ilk öpüşme İlk çocuk ve ilk günaydın İlk soğuk algınlığı dargınlık tokat Tırnakların bir ilk birlikte kesilişi Örülüşü örülecek kadar uzun bir saçın dalgalı Çaydan bir yudum almak gazeteye bakmak gözucuyla Evliyken çıkan ilk savaşı izlemek televizyonda Bunlar evet bunlar ne derecede soylu Nasıl da isteyerek alarak Yaşanmış olursa olsun Bir gün gelip bitecek Fakat ilk sabah hiç bitmeyecektir Bunu daha önce de söylemiştim Hakan Arslanbenzer

Gelincikler

gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda işi iş kasabanın su yüzlü çocuğun işi iş bir de poyraza döndü mü hava başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından faytonların turuncu tekerlekleri yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda. saat onikilerde postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi durmadan bakar ki o mektuplar nereye giderse gitsin öylesine uzundur ki kasaba gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak içlerinde kar serpintisi içlerinde bozkır içlerinde herkesin bir güneyi olan ve marangozlar upuzun kayıklar yaparlar bunun için kesersiz, çivisiz, elsiz sadece ruhlarından o kayıkları içinde domates doğranan bir akşamüstünde yüzdürürler canlanır suya değince hemen bordalarındaki nakışlar bir derya gülü alıp başını gider. yeter ki görünsün gelincikler önce tek tek görünsün sonra topluca usta bir doğramacı gibi kırm...

Kaç Kişiydik

... Dönelim Her geçen gün bir açıklamadır Biz yıllarca önce daha bir bunalırdık Kullanılmış eşyalar gibi ordan oraya Taşınır atılırdık Bir ağır çekimde yüzlerimiz Şöyleydi Su içen güvercinler gibi ürkektik, bakışıklıydık Bir de alkollere düşkündük ki, kınanırdık, niye sanki Çünkü biz bilmez miydik alkol hiçbir zaman kurtuluş değildi Üstümüzde bir karabasandı yalnızca Yalnızca Bir anlayan olsa anlatırdık gözyaşını da Hem o zaman gözyaşı bile kınanırdı Hüzün de kınanırdı, yalnızlık da Ama çoğumuz bunları yazdı Şiirde, romanda, öyküde yazdı Örneğin bir roman güzelse biraz O roman baştan sona bakımsızdı. Ve her şey Bir yudum su içip başını yastığa koyan bir hasta gibi kaldı. ... Edip Cansever Sonrası Kalır II

Ödünç Gece

1. Ay kesik yol urgan bu gece Bin yıllık bir yağmur toptan yağmış gibi Tevrat'tan bir yaprak kopmuş Ölüme bulaşmış akşam yemekleri Bu gece eşsiz bir duvar devrilmiş Şurda burda rüzgar yamyamları türemiş Gümüşlü horoz gürültüleri işitilmiş Ben bu gece çok çıraklık ettim Yarılan yağmura aşılanan ateşe İnsanları birden gökyüzüne ayarladım Gecede bir göz oldum bir sabah doğurganı 2. Bu gece ölüler şehri terk etmiş Otomobil tekerleğindeki hava gibi Ateşin üstünde bir topak kar Mezarları bir şimşek ikiye bölmüş sanki Bu şehir yerden bile ağır bu gece Altında bir tek ölü olsun kalmamış Ölenlerdir incelten hafifleten oysa Uçacakmış gibi yapan şehirleri Ay kesik ve ben yiğit bir kabir eriticisi Geceleri dolan üstün ve tembel bardak Cami dolaylarında sur kapılarında Toprak kaçkını ölülerin toplayan ölülerini Sezai Karakoç

Umutsuz Bir Şarkı

birgün gideceksin buralardan yaz yağmuru gibi süzüleceksin. ve ben, her kuzu kesilişte, başını yana yıkıp senin hüzünlenişini göreceğim ve çam kokan puşiyi sararken başıma sabahları horon çevirdiğimiz günü anacağım gözlerim acıyarak. çıkmam ki ben çıkmam ki ben sabaha gün açar mı gün doğar mı bilmem ki bir daha. bir gün gideceksin buralardan pırıl pırıl ışıklı bir istasyonda kalkarken yedi onbeş treni tüm yorgunluğunu unutmuş elinde ufacık valizin, kitapların ve göklerle baş başa bırakıp beni... İbrahim Karaca

Güneşin Altında Ölmek

I Ölüm aramızda geçinip giden zavallı yıllar gibi Hem bizimle hem bizden biri değil Sanki seninle varoldukça yaşayan bende Sokağımın yangına ateşle koşan kızı güzeller güzeli Neslime İyi bak kıvamıdır İyi bak kırmızı şarap renkli akşamlarına Ben akşamına azbuçuk kalayken azbuçuk belasıyken başının Tam zamanıyken Şiirden ölen bir şairin son bahanesi gibi bir bahane bul kendine Enazından öp beni II Bal gibi aşkın arı kovanına çomak sokulmuştur Artık çekilen acıdır Bal gibi acıyla denizin oğul verme zamanıdır dalgalar içinde Dalgalar içinde denizin oğlu bir gemide miçodur Ey dalgalar içinde oğlu olan deniz Ey denizden oğlu olan kara parçası Ey bahtı kara Açık denizlerde bir o yana bir bu yana vurgun yemiş yaralısın Yaranda süzme bal gibi hüzün süzme bal gibi hasrettir İlk dokunuşun ardından şehvetli bir bityeniği gibi gittikçe her yanı saran Sen ey denizin oğlu deli rüzgâr batık gemi İnsan azıya aldı mı gemi Aşkın gümüşten oltasına takıl...

Ev: Yalnızlık Senfonisi

I ev bomboş : burda yalnızlık bekler : ışıltı ve gölge; sesin gizlendiği sinip sığındığı kapı arkası. odada sessizliğinden korkan sessizlik, burda bekler : boşlukta tutunan körlüğü. ev bomboş : burda yalnızlık bekler : yaralı bir geyik gibi : iniltili balkon bekler soluk soluğa kuşlarını : orman ne yapar? : eşikte biriken tozlu ışık ne yapar? : çıplak ellerini. ev bomboş : burda yalnızlık bekler : rüzgâr öylesine tuhaf, kaygısız geçerken kanayan karlı akşamın fısıltısı, öpüşsüz : kalır kederden sırılsıklam aşk; körelir bakmanın bekleyişi, pencere. ev bomboş : burda yalnızlık bekler. – – II burda yalnızlık oturur : kitap tozları. burda yalnızlık oturur : salıncakta gece. burda yalnızlık oturur : ince öfke, hüzün. burda yalnızlık oturur : amcam ve kediler. burda yalnızlık oturur : duvarlar ve palto. burda yalnızlık oturur : yılkı atları. burda yalnızlık oturur : cesaret ve korku. burda yalnızlık oturur : deniz ve derinlik. burda yalnızlık oturur : günaydı...

Kadınlar Çıkmazı

Yarım bir aşk, yarım bir dudaksın sıkıntılı ikindi yağmurlarında her yeni erkekten sonra daha erkeksin tuzlu inciler dolu kuş uçmaz mavisi gözlerinin. Işıklara çarpıyorsun sokağa çıksan şehrin korkusu büyüyor pencerelerde. Avuntusu yok erkekli yatakların ne olur gitme daha kaybolacaksın. Bir yanın şarkılar kan tutmaları öbür yanın. Gülerken iki kadeh arasında nasıl ağladığın anlatılmıyor. Ne olur bu kadar kendine saklanma. Sen kapalı, mahzun odalarda kırık oyuncaklara karşı bir çocuk. Ürperiyorsun denizin çığlıklarını duydukça dudakların kaskatı öpüldükçe neden? Kaç ölüm tasarlıyorsun çıkmazında belli, yoruldun kendini denemekten. Ahmet OKTAY

Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden

Yiğit harmanları, yığınıklar Kurulmuş çetin dağlarında vatanların. Dize getirilmiş haydutlar Hayınlar amana gelmiş Yetim hakkı sorulmuş Hesap görülmüş Demdir bu... Demdir Derya dibinde yangınlar Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs... Uçmuş bir kuştüyü hafifliğinde Çelik kadavrası koruganların Ölünmüş canım, ölünmüş Murad alınmış... Gelgelelim Beter bize kısmetmiş Ölüm, böyle altı okka koymaz adama Susmak ve beklemek müthiş. Genciz namlu gibi Ve çatal yürek. Barışa, bayrama hasret Uykulara, derin, kaygısız, rahat Otuziki dişimizle gülmeye Doyasıya sevişmeye, yemeğe... Kaç yol ağlamaklı olmuşum geceleri Asıl bizim aramızda güzeldir hasret ve asıl biz biliriz kederi. İçim, bir suskunsa tekin mi ola? O Malta bıçağı, kınsız, uyanık Ve genç bir mısradır Filinta endam... Neden, neden alnındaki yıkkınlık Bakışlarındaki öldüren buğu? Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri... Nasıl da almış aklımı Sürmüş, filiz vermiş içimdeki sevdan Dost, düşman söz eder kendi ka...

Bilmiyorum Nerdeyim

Bilmiyorum nerdeyim ne haldeyim ben kimim? Ayrılırken kimliğim adresim sende kalmış Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış Akların kaybolduğu renğin ahenk bulduğu Toprağın kadehine ab-ı hayat dolduğu Bir gül için bülbülün saçlarını yolduğu Aşkın harman olduğu o mevsim sende kalmış Nerede o çocuksu o şımarık hallerim Saçlarına hasreti tanımayan ellerim Rengarenk rüyalarım toz pembe hayallerim Tekmil neş'em sevincim hevesim sende kalmış Ayıplama kınama kahveye gidiyorsam Avunabilmek için bir tavla atıyorsam Garson çay uzatırken ben 'aklımda' diyorsam Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış Dostlar da muhabbeti kestiler,luzumda yok Zaten senden ziyade sohbetim sözüm de yok Sen dönmeden kimseye bakacak yüzüm de yok Aynalarda kendimi göresim sende kalmış Allahım düşmanımı düşürmesin bu za'fa Sanki her noksanımı mecburum itirafa Hangi şarkıya girsem notalar do re mi fa Sol! diyorum sana sol! sesim sende kal...

Gökten Şiir Dökülür

yürek yorgun düşerse söyle gün neye döner gündüzlerle tükenir / elbet geceye döner bir bellek olur ışır çorum'dan alaybey'e narkoz esrarı sürer / diazem meye döner çokluk sürçen zamandır bir çifte kaburgada ürperir sultan gelin / aşk bilmeceye döner hüzne kapı açsa da dostluklar birer birer pusudaki her kurşun bir konfetiye döner tenha bir bahçedesin ki orda ahmet necdet gökten şiir dökülür / söz düşünceye döner Ahmet Necdet

Düşünceler

Pınarından özgürlüğün al bir yudum çek bir soluk rüzgarından sevdamızın seni benden ne bu kapı, ne bu duvar ayıracak seni ne bu kara kara gelen ölüm. al bir yudum pınarından özgürlüğün rüzgarından sevdamızın çek bir soluk gelir bir el kırar birgün kapıları karanlığın bahçesinde açar gülüm seni benden ne bu kapı, ne bu duvar ayıracak seni ne bu kara kara gelen ölüm ADAGİO Yaşamın vişne rengi dudakları vardır sevgilim öpüşün kadar sıcak ve tatlı özgürlük türküleri de söylenir bu dudaklarla sevda türküleri de vişne rengi dudakları vardır sevdanın gülümser dudakların gibi titrek ve dokunaklı okyanus olur sarar dünyayı olümün vişne rengi dudakları kimi kez dudaklarınca içten ve inançlı ölüm asude bahar ülkesi değildir o zaman ölüm: yiğit ve sevecen bir yaşamın mutlu günlere sunulmasıdır canlı bir gül gibi somut ayrılık yoktur artık zaman içinden yaşamın ve sevdanın, ölümün kimi kez de öpüşün kadar sıcak ve tatlı vişne rengi dudakları vardır sevgilim... ANDAN...

Aşk Onarır

söylediğin yalanlara dönerse bir gün söyleyemediğin bütün sevgiler kırılırsa incecik dallar gibi yarınlara ertelediğin düşler aşk onarır kalbindeki günlerin çan kulesi yıkılmışsa aldanışın fırtınasında rüzgarın savurduğu kum taneleri gibi kanarsa zaman avuçlarında aşk onarır konukları kendisini sevmeyen bir otel odası gibiyse yalnızlığın çıkıp gidemiyorsan çivilenmiş gölgenden paslanmışsa kilidi sığındığın anların aşk onarır geçtiğin yollardaki bütün ay perileri terk ettiğin kendinin şarkısını söylerse ve hayat birdenbire bir veda resmi gibi yırttığın albümlerden çıkıp geliverirse aşk onarır kanındaki ateşler tenini yakmıyorsa unuttuysan şarabi gecelerin rengini sevişmenin elması artık parlamıyorsa elinde kırılmışsa dokunuşun kadehi aşk onarır aynalarda bıraktığın suretine benzerse içindeki delinin bütün yüzleri her gidişin bir dönüşün eviyse o varmayan yolları, o yaralı deliyi sadece aşk onarır Ayten Mutlu

Teşekkür Sana

Bırakalım bugün güçlü gergin sözleri Yoruldu beynim, tenim, gözlerim Aşka sözcük aramaktan yoruldu Yordu beni içimin düşmanı Çitim aşıldı az önce, kapım kırıldı Bozuldu evim Bırakalım yiğitlik türkülerini Tek mektupların değsin elime Tek senin soluğun Sarsın beni sustursun Şu uğursuz bando sesini Adın tılsımdı Elimden tutan biricik Yinelendikçe en güzel günlerim Gelir yanıma, halam kızları Manda sütü, iplik olta, dereboyu Çalsın darbuka, göbekler, gülücükler Açılırdı bütün kilitler adınla Yalnız sana yazmakla dayandım Dağların, toprağın uğultusuna Buzlu karanlık, tanınmaz bakışlar İçimde yer kaymaları Seninle uyandım gün ortası, koşarken Sanaydı gülümsediğim Sesini duydum, adımı kıpırdadı Dudakların, bitti sürgün günlerim Övgü sözleri kalsın Yol bittikçe yenik Yolcuyum ben Sana dönmüştü yüzüm Sayım sayıldı, günüm doldu Bir bilet, sallanır durur Elimin ucunda Teşekkür sana, ömrümün bir yanını Okşadın, canımı yaktın Yolcu ettin Barış Pirhasan ...

Su

Set çek seline yavaş yavaş ilerle damla damla birik. Ak geç ıslattığın kayalardan: duraksama - uçurur güneş seni. Atla takıldığın çavlanlardan: duraksama - savurur rüzgar seni. Aldırma kumlara, çakıllara: çöker onlar dibe nasılsa - ilerle yavaş yavaş birik damla damla set çek seline. Oruç Aruoba

Yağmurdan Sonra

Sana Bir zamanlar birlikte yürüdüğümüz o sokakların serinliğini getirdim bu kez. Elimden tutarsan altından geçtiğimiz saçakların gölgesi, saksı saksı fesleğenlerin kokusu sinecek bakışlarına ve soluklarına. Her şeyin yitirildiği ve yeniden bulunduğu bu yol kavşağında bütün o kalabalıkla karşılaştığımızda, seni benden uzaklaştıran zamanın beni sana ne kadar yaklaştırdığını anlayacaksın. Cevat Çapan

Büyüteçle Kağıt Yakan Çocuklar

en eski kelimeleriyle yağıyor çocuk seslerinden bu yağmur unutulmuş sözlerin üstünde çıkacak yangını bekliyoruz köyler var kulakları paslı çoğul cümleler kurarken cesur gök var onu bir türlü anlatamıyor olmaktan bütün yorgunluğumuz seni seviyor oluşumu kutluyorum kendimle dünya bir şamdansa güneşe atlılar ölüp gitmişse kendi omzunu benim omzumdan tanıyorsan eğer hatırlamak pişmanlığı peşinen kabullenmek demektir yola çıkmak erkekliği bir kenara bırakıp göz yaşını namluya sürebilmektir şehre saçlarından yapılmış bir rüzgar çıkıyor garson adisyon açıyor sana bakar bakmaz masama ve gözlerini ödeyecek kadar yaram çıkmıyor tuz işine giren bir tabibe sürüyorlar kalbimi öpsem iz bırakmak suç sevişmek zatî surette yasak elini tutsam tabip bir kamyon tuzu üzerime boşaltacak dünya biz için dönmüyorsa dursun kalsın yaşamak biri şu gazete kağıtlarından bize sofralar kursun ölüme ramak… yalan değil kalbim fena çarpıyor sana şarabı açıyorum rakı dökülüyor zemzem sehpasına...

Hayal

Bu akşam bir sızı duyup etimde Kadın, kadın diye içimi oydum Ruhuma bir serin yer istedim de Alnımı mermerin üstüne koydum Birden karanlıklar sökülüverdi Odama bir hayal dökülüverdi Karşımda kıvrıldı,bükülüverdi Onu gözlerimle çırılçıplak soydum Artık ben ne günah olsa işlerim Yumuşak yastığa geçti dişlerim Bir an kadar sürdü can verişlerim Ey kadın bu akşam sana da doydum Necip Fazıl Kısakürek

Denizler geçiyor içimden

Denizler geçiyor içimden. Dalga,dalga denizler. Köpük, köpük. Dalgalı denizler içimden geçen. Soluk mavi, sonsuz mavi, açık mavi. Biraz uçuk mavi, biraz kaçık mavi denizler. İçim geçiyor. İçimden gözlerin gibi denizler geçiyor . Her geçen denizde, içim biraz daha çırpınıyor. Kesilen hayalarına ağlıyor Uranos. Bir damla kan, bir damla hayat sızıyor denizin en mahrem yerine. Kesilen hayalarına ağlıyor Uranos. Ağlıyor deniz. Ddeniz ağlıyor haykırarak kaybettiği bekaretine bacak aralarından süzülüyor Uranos bembeyaz köpük köpük, tüm erkekliğiyle. Yok edilen doğmamış çocuklara hayat sunan. Bir damla kan , bir damla hayat sızıyor denizin en mahrem yerine. İçimden geçen denizin rahminde döllenen güzellik. Kasıklarında doğum öncesi o sızı. ve Kasıklarında doğurmanın o hazzı saklı denizler.. Köpük,köpük kıyıyan vuran güzellik Aphrodit. Her doğumda ve her sevişmede yeniden kaybedilen bekaret. Masumiyet. Ve yeniden denizin bacak aralarından süzülen köpük. Arzu, Se...

3. Cemre

Hüzün eskisi eflatun bir akşam süzülürken gökyüzünden, ne zaman gittiğini bile farketmeden…. gelivereceksin. Bir bir dökülecek takvimden yapraklar. Sensiz geçen seneler tek kalemde silinecek yalnızlık defterimden. Sanki hiç gitmemiş gibi sarılacaksın bana. Ben hiç gitmemişsin gibi kucaklayacağım seni. Ayakkabılarını fırlatacaksın bir köşeye, çantan kapı ağzında öylece kalakalacak. Mantonu çıkarırken havadan sudan konuşacaksın. Havanın soğukluğunu, dolmuşların kalabalığını, topuklu ayakkabının kadınlar için bir işkence olduğunu ve zavallı ayaklarının kara yazısını. Çocuksu bir heyecanla anlatacaksın, vapurda nasıl simit attığını ve nasıl çılgınca kapıştığını martıların. Içtiğin sahlepi, burnuna kaçan tarçını. Ayrı ayrı … bir çırpıda… Sırtına bir yastık alıp uzanacaksın , bahçede ki manolyayı seyreden cam önündeki koltuğa. - Işte. diyeceksin. - Işte beni buraya bağlayan şey bu . Koltuğun, manolyalar ve sen…. Saat 6 ‘yı, yüreğim seni vuracak. Radyoda bilmediği...

Sizden Saklı

gelmediniz, ben hep sizi bekledim eksilen yanlarımla sizden saklı eskidim her şeyden önce aşk verilmiş bir sözdü benim için gün, ay, saat, hafta; takvimişi zaman yani Aldıkça dönemeçleri değişmedi hiçbir şey yalnızca ufuklar yeniledim Kaç aşktan oluşmuş bir şeydi aşk her sevgiliyle biraz daha biraz daha sizden saklı eskidim Murathan Mungan

Şimdi Gel

Sevdaydı bulduğum sende, Sende buldum senden geçtim. Terk ettim sanma sakın; Yeni bir hızla bilendim, Çağıldayan özgür sesinde. Şimdi gel durdurma beni. Çünkü sevda bir nehirdir, Akar insan bütünlüğüne. Türlü kollar alarak Katar onları benliğine. Yürekten yüreklere yönelir. Şimdi gel dondurma beni. Metin Altıok

Böyle Başlar Sevişmek

İlk önce : Benli gözlerini öptüm Sonra gözlerimin değdiği heryeri Böyle başlamaz mı Sevişmek Bir sevda için ölüp ölüp dirilmek Yanlızlığına inanıp Bir anıyı hatırlayıp Bir bukle öpücük kondurmak Yanağına Deli gibi ölürcesine Hatıralarla sarılıp Ufuklara dalmak gibi Bir kez sevip Bin defa ölmek gibi yaşam Söylesene çiçeğim Böyle başlamaz mı Sevişmek Metin Altıok

Sevmeye Başlayınca Birini

sevmeye başlayınca birini kendimi yıkıp yeniden kurarım çünkü; bu yeni bir aşktır ve temeldeki yerini mutlaka alacaktır. dikkat! .. yabancıların inşaat alanına girmesi tehlikeli ve yasaktır... Metin Altıok

Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum...

Çünkü ben hayatta sadece zambakların, güllerin, manolyalar ve yaseminlerin niye açtıklarını, beni ne biçim sevdiklerini ve bende ne bulduklarını biliyorum. Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum... Seyhan Erözçelik

Mıknatıssız Pusula

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum. adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum. hakiki cinayetler işleniyor görüyorum. isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum. ben sana düzenli olarak telefon ediyorum. yüzyıl şilisinden bir dazz javulcusu inliyor tam arlarımda hiç durmadan kentlimağlup kıyasıya mağrur ve mor bir çocuğum şimdi pişman olmak için birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım vor. seni sevmem bu savaşı kesintiye uğratmaz ama ordan bakma! bu, werther’in leş kanını gül kılar. birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim otobüsler olacak, tirenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri. gideceğim ense kökümde devlet denen şirk, göz bebeğimde kent gördükçe kırılan gıçlar, ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim bu çağın açısını dik tutacaklar. bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim ufka bir kesin ordum akıverecek elimde çözülecek makina ve cinayet marş...

Beş Kuruşa Aşk Şarkıları

Bir yalnızlık büyütürdüm saksıda kalandı çok eski günlerden bir bana yetsin, hıncımı arttırsın aşkımı pekiştirsin diye sevince. Günüydü, gelip durdu hüznümün önünde gidilmemiş bir saklı deniz sandım. Kıpırdamazdı yapraklar geceyle tüketirdi çiçeği, kuşu sevdiremeyen konyak bana neydi gülmeler, şarkılar otobüs durakları, alandaki kalabalık geldi durdu, alana merhaba dedim. Bir göz bozgundur yerine göre vururdu pencereme rüzgâr, ben hep öyle bir gözdüm çığlığını kendine saklayan. Düş kurmazdım, beklemezdim şurda burda, çiçek demetleri, bisikletler geçmezdi apansız geliverdi sokağıma. Hıncım bana kalsın gayrı sen yalnızlığımı götür. Bana çay demlemeyi öğret elimi yüzümü yıkamayı, ağzıma rakı koydurma. Hıncım bana kalsın diyorum çünki ben bu kenti kendimde büyüttüm bir barbarın vahşi ateşiyle, çünki yapılarının taşında onulmazlığım çünki şarkılar kanımın bedeli. En sevdiğim kelimeler gibisin örneğin öfke gibi hani bir zamanlar dağda ve sokakta açan. Örne...

Erken sonbahar ve Seyhan Erözçelik

Arkasına bakmadan çekip giden küstah yaza hiç aldırmadan, tenha bahçelerde dolaşan serseri kedilere, döne döne düşen kuru yaprakların sessizliğine, kırık banklarda oturan ihtiyarların durgunluğuna eşlik ederken hayallerimle avunuyordum. Erken sonbaharı müjdeleyen serin rüzgârlarla yelkenliler gibi şişen perdeler yazma arzumu kışkırtmıştı. Yeni mevsimi iştiyakla karşılayan ışıklar, onun önünde secde eder gibi usulca eğilecek, sular hafiften ürperecek, akşamüstleri boğazın laciverdi suları bakır rengine bürünüp güzelliğine inananı mest edecek, diyordum. Geçmiş sonbaharlardan kalan hatıralarla yaşama hevesimiz büyüyecekti. Ben insanı huzurlu kılan bayram yazısının rehavetiyle biraz gevşeyecektim. Günlerdir gezdiğim cami avlularında, bakışlarıma değen insanların maneviyat âlemine açılan ruh halini anlatabilmek için uğraşacaktım. Okumak istediğim bir yazının kırık dökük cümleleriyle oyalanmak beni iyileştirecekti belki. Beceremesem de ilahilerin, duaların, teravihinin, zikrin kalbi nasıl ...