Ana içeriğe atla

Erken sonbahar ve Seyhan Erözçelik

Arkasına bakmadan çekip giden küstah yaza hiç aldırmadan, tenha bahçelerde dolaşan serseri kedilere, döne döne düşen kuru yaprakların sessizliğine, kırık banklarda oturan ihtiyarların durgunluğuna eşlik ederken hayallerimle avunuyordum. Erken sonbaharı müjdeleyen serin rüzgârlarla yelkenliler gibi şişen perdeler yazma arzumu kışkırtmıştı. Yeni mevsimi iştiyakla karşılayan ışıklar, onun önünde secde eder gibi usulca eğilecek, sular hafiften ürperecek, akşamüstleri boğazın laciverdi suları bakır rengine bürünüp güzelliğine inananı mest edecek, diyordum.

Geçmiş sonbaharlardan kalan hatıralarla yaşama hevesimiz büyüyecekti. Ben insanı huzurlu kılan bayram yazısının rehavetiyle biraz gevşeyecektim. Günlerdir gezdiğim cami avlularında, bakışlarıma değen insanların maneviyat âlemine açılan ruh halini anlatabilmek için uğraşacaktım. Okumak istediğim bir yazının kırık dökük cümleleriyle oyalanmak beni iyileştirecekti belki. Beceremesem de ilahilerin, duaların, teravihinin, zikrin kalbi nasıl yumuşattığını kelamın kudretine sığınarak yazmayı deneyecektim. Acının, kederin bizi insan kıldığını, ‘yaralayanın’ aslında gün gelip bizi iyileştirebildiğini fısıldayacaktım size.

Amak-ı Hayal vardı çantamda. Ruh ve madde arasında varlığın hakiki manasını arayan Raci’nin hayali yolculuklarını okuyordum arada. Mezarlıktaki kulübesinde yaşayan Aynalı Baba ile konuşup duran Raci’nin puslu zihni her katmanda biraz daha derinleşip, açılıyordu. Karanlık ruhunun önünden bir perde kalkınca diğerine hazırlanıyordu. Onunla birlikte Hiçlik zirvesine, Zerdüşt diyarına, Kaf Dağı’na, kimsenin ayak basmadığı tımarhanelere gidip hem eğleniyor, hem de öğreniyordum. Ramazan’ın uhrevi ahengine, sadeliğine yakışır bir kitap, diyordum içimden. Yine edebiyatın şefkatine sığınarak iyileşecektim.

O hikâyelerle dolaşırken Seyhan aradı. “Naber, nasıl gidiyor, iyi misin, bütün şiir kitapların birer birer tekrar gün ışığına çıkıyor. Ne güzel değil mi” dedim. “Evet, çok seviniyorum ben de” dedi heyecanla. Öyle konuştuk biraz. “Neden acele ediyorsun, ne bu telaş bir durup kendine biraz baksana sen” diye söylendim arada. Homurdandı her zamanki gibi. Manava girdim, taze barbunya arıyordum. “Neyse, sonra konuşalım” dedim. Kısa, yanık kokan bir sessizlik oldu. “Tamam, sonra konuşalım” dedi. İki gün sonra sabaha karşı Levent aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Sonra konuşalım istersen” dedim. Kapattık. Sessizlik ağır bir taş gibi çöktü içime. Dünyanın müziği büsbütün sustu. Telefon yine çaldı. Ortak bir dostumuz daha aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Seni sonra ararım” dedi. Kapattık. Yatakta öylece içi boşaltılmış bez bir bebek gibi oturuyordum. Kalkıp çalışma odama gittim. Seyhan’ın hediye ettiği gül ağacından yapılma kutuyu açıp kokladım. Biraz ağladım. “Tamam, Seyhan sonra konuşuruz o halde” dedim. Sustum.

‘Çiçeğin açması da bir tür şiir’

Şimdi onun çok sevdiği şair ve söz yazarı Bulat Okucava’nın karnı gıdıklayan harfleri birbirine sürterek söylediği şarkıları dinliyorum. ‘Ah Arbat’ diye iç çekip, sözcükleri yumuşatarak uzatıyor şair. ‘Ah Seyhan, Ah’ duramadın, diyorum. ‘Gül ve Telve’ kitabının’ 16. Falına ek olarak koyduğu Okucava şarkısının sözleri geliyor aklıma. Kitabı fal bakar gibi açıp buluyorum o şiiri: “Geçmiş dönmez, mümkün değil, yas tutulacak bir şey yok bunda./ Her devrin kendine ait bir güzelliği var/ Ama gene de üzülüyorum işte/ Artık yemek yiyemeyeceğiz/ Aleksandr Sergeyeviç’le, Yar Meyhanesi’ne gidemeyeceğiz iki kadehliğine.” Sonra o kaseti kapının önüne bıraktığı günü hatırlıyorum. O zaman birbirine dolanan kaset bantları ve ‘çok acılı’ aşklar vardı. Dünya güzeldi, cep telefonu yoktu. Sokakların sarhoşluğundan sıkılınca birbirimizin evlerine sığınır şiirlerden ve eksik sevdalardan konuşurduk. Gürültülü kavga severdik. Ahizeli telefonların kordonları kavga ettiğimizde balkondan fırlatıp geri çekmeye yarardı. Bulaşık yıkamazdık, icap ettiğinde kirli olanları mutfağın tavernasında kırardık. Net olmak lazımdı! Öyle sever Seyhan.

O günler geçti, tortusu kaldı. Böyle bir günde ne yazacağımı tam bilmiyorum. Kontrolsüz bir yazı olacağı kesin. O ‘kontrollü’ yazılar, yazı sanatını, şiiri, edebiyatı ve her şeyi çok bilen yazarların işi. Ben Seyhan’ın tireli, kesik heceli, tıkırtılı, çıtırtılı, hışırtılı, kimsenin bilmediği dillerde yankılanın şiirinin benzersiz sesini severim. Onun ruh iklimine nüfuz edemeyen okur şiirine önce biraz yabancılaşabilir ama sanıldığı gibi ölçüsüz, hesapsız değildir Seyhan. Hayatta belki ama şiir yazarken asla öylesine sayıklamaz. Kendisin de vaktiyle tane tane izah ettiği gibi şiirlerinin bir bölümü hece ölçüsüyledir. Divan edebiyatını, geleneği, gazeli, uyağı, ölçüyü, tasavvufu, soneleri, maniyi, farklı biçimleri önemser. Onları kendi lisanında, bakışlarının aynadaki suretine değdiği yerde buluşturur. Ahmed Haşim, Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, Oktay Rifat, William Butler Yeats ve Mandelstam; Kendisine el veren şairlere ölümüne sadıktır. Vaktiyle Yeats kitabımı denize düşürünce arkasından atlayıp kurtarmışlığı vardır. O kadar...

“Gül ve Telve’deki her fal birer hayattır ve bir hayatın değişik dönemleri” demiş. Onun hiç ezbere kendi şiirini okuduğunu hatırlamıyorum. Bugün onu size duyurabilmek için fal bakıyorum. Ama seçtiğim şiir fallardan biri değil. 24 Gül Yaprağı’nı açıp kendinden yaptığı alıntıyla başlıyorum: “Çünkü ben hayatta sadece zambakların, güllerin,/ manolyalar ve yaseminlerin niye açtıklarını, beni ne/ biçim sevdiklerini ve bende ne bulduklarını biliyorum./ Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum...”

O şiirin ne olduğunu nasıl doğduğunu, nasıl öldüğünü iyi bilir. İnsanların yok oluşlarına anlam veremez ama şiirin farklı tınılarını, inişlerini, çıkışlarını yüreğiyle tanır. Kimse onun gibi sesiyle, garip jestleriyle, inadıyla, şımarıklığıyla, takıntısıyla, hüznüyle, neşesiyle daima kendisi kalarak yaşayamaz çünkü. O Bartınca, Çeçence, ‘Sansarca’ en çok da Seyhanca yazmayı, konuşmayı, uzun uzun anlatmayı sever. (Hangisinin ‘son konuşma’ olacağını bilebilir miyiz? Vedalaşmayı sevmediğini biliyorum. Eğer o gün sana barbunya aradığımı söyleseydim, bana eski usul manavları, çoktan unutulmuş cümlelerinle anlatırdın. Olsun, ‘son’ yok ki! Bugün ben senin sesin olup yükseleyim göğe): “Topuğuma kırağı battı/ Ve ben neden ölmedim?/ çünkü kırağı kalbimde/ Ruhum kırağı./ Çocukken topuğuma/ kırağı battı benim./ Annem söyledi,/ topuğuma kırağı batmış benim./ Ve ben o zaman ölmüşüm./ Yani ben bir kez öldüm./ Ben çocukken ölmüşüm./ Annem söyledi./ Bir daha ölmem./ Annem söyledi,/ ben çocukken ölmüşüm./ Bir daha ölmem ben./ (Ölüm, çocukluk hastalığıysa eğer!)

Hatıralar Dükkânı...

İlk kitabı Yeis ile Tabanca’daki ‘Hatıralar Dükkânına’ giriyorum. Dediği gibi –elbette yağmur yağıyor. Seyhan neden o kitabı yazdığını anlatıyor ama yirmili yaşların henüz kabuklaşmamış ince diliyle: “Satıcıdan işitebildiğim kadarından anladığıma göre, dükkândaki mallar az çok hepimizin bildiği, yaşadığı hatıralardı. Osun! Zaten hepimizi müşterek kılan da, bu sıradan hatıraların bizde yarattığı kırık dökük tesirler değil de nedir?” Kitabı açınca içinden 83 kasımda yazdığı bir şiir düşüyor. İsmi ‘A la Garçon Saçlar’. Ekoseli bir kâğıda binlerce el yazısı arasında seçebileceğim, kendisi bizatihi şiir olan ‘şık’ harflerle yazmış. Bunun müjdesini verdiğimde nasıl sevindiğini hatırlıyorum. Yeniden basılan kitaplara girecekti belki ya da... Arkasında “Bu şiir kitaba hiç girmedi ama o kitabın şiiridir. Artık senin” yazıyor. Umarım bu yazıyla sahibine ulaşır. Aynı kitabın içinde eksik şiirleri de tamamlamış Seyhan. Eksik yazı, düşen harf, kaybolan şiir ve tashih hiç sevmez.!

Şehirde Sansar Var kitabını elime alıyorum. “Esra, ne tuhaf bu kadar açık konuştum” diye imzalamış. Son sayfada, “Uzun zaman var ki, ithaf ettiğim şiirlerin üzerine, şiirin uyandırdıklarını eğri ya da doğru etkilediklerinden, isim yazmayı bıraktım. Oyun oynamak isteyenlere” yazıyor. “Bu harfler, kime, ne ifade ediyorsa” diye eklemiş. Gülümsüyor ve ürperiyorum: “Irmaktan şu denize aktı hilal./ Yarada durdu su. Harf susturuldu./ Kana kana içiyorum kendimi,/ Kanaya kanaya akıyorum ben./ Bacaklarından düşüyorum sana./ Üşüyorum. İçimden üşüyorum.

‘Yağmur Taşı’yla dua...

Tam da Seyhan’ın sevdiği gibi yaz denizinin pul pul kabardığı aydınlık bir öğle vakti. Çınarların arasından güneşle oynaşan denize bakakalıyorum. Ve kalabalık bir cami avlusunda cenaze namazı okunurken ben de çok üşüyorum. Üzerine dikilen begonyalar öylesine narin. Rüzgârla salınan tül yaprakları koptu kopacak. Mezarcı çiçekleri itinayla yerleştiriyor. “Güzel” diyorum. “Sırası bozulursa Seyhan çok kızar.” Bin yıl önce bir 13 mart günü tanışmıştık. Doğum gününde. Şimdi bambaşka bir gün işte. (Gelecekte bugün de kadim geçmişin bir parçası olacak.) Üstelik ölüme inat nasıl da taze, ışıl ışıl bir gün! Biraz bacaklarım titriyor. Düşmemek için dayandığım servinin reçinesi parmaklarıma bulaşıyor. Biliyorum duyuyor bizi, şiiriyle hatırlatıyor kendini: “Bir çocuk geceye Kaf’ını çiziyor-/süren gecenin incir sütü!../ Üstü başı ağaç kokuyor, elleri yapış/ yapış.../ İşte bir çocuk ağaçtan iniyor,/ pabuçlarıyla ve eve gidiyor./ Çünkü her evde eskiden kalma şeyler vaa-ridir!..

Kadir Gecesi, Süleymaniye Camii’nin avlusunda oturuyoruz. Kuru yapraklara dolanan şeffaf naylonlar rüzgârla ak güvercinler gibi kanatlanıyor. İçerdeki kalabalık dua ediyor. Hepimiz sessizce dua ediyoruz. “Esra, bak iyi dinle” diyor Seyhan: Gökkubbenin rahmet balkonuna oturmuş, kucağında Yağmur Taşı, dua eder gibi okuyor: “Aksakal, anlatıyordu. Bir arkadaşın ölecek,/ yüreği yarık, dedi./ Öldü./ İki insan var, dedi, biriyle raslaşacaksın. Bir aşkın sonunda. O, sana bir taş verecek, dedi.Ötekine, sen taş vereceksin, dedi./ ...../ O taş, onun elinde kalacak, dedi./ Kaldı./ Bir taş göreceksin, bir adada, havada durduğuna şaşma, dedi. O taş bütün insanlar için kutsaldır, onu gör, dedi./ .../ Bir ağaç olduğumu düşündüm, Ağladığımı düşündüm. Gözyaşlarımın denize döküldüğünü ve or’da kuruduğunu düşündüm. / Düşündüm mü, rüyada mıyım?/ Sonra bir ses geldi. Bildiğim bir ses. Hepimiz Biriz, diyordu, Birden Geldik./ ..../ Çölde, kumlar arasında bir kumdum. Taş oldum. Kendimin bir rüyası.... Bir güle döndüm. Kırıldım. Toz oldum...

Böyle işte... Eve dönünce tülleri havalandıran rüzgâra karşı oturdum biraz. Kucağımda ‘taş’ gibi şiirler, avucumda “yine en iyisini kaptın” diye verdiği gül ağacından yapılma kutum. Seyhan veda sevmez. Biteni, batanı sevmez. Üzerine doğan güneşi sever. Göğün çatlamış nar misali yarıldığı bir seher vakti arayıp “İstanbul kan ağlıyor, uyansana” diyor. “Daha iyi bir fikrim var. Sen uyusana artık” diyorum ona. Ama şimdi ona ne diyeceğimi, ne yazacağımı bilmiyorum.

Seyhan, taşı, yağmuru, rüzgârı, denizi, sert içkileri, kadınları, acayip müzikleri, tuhaf konuşmaları, dostlarını, net olmayı, en çok da şiiri sever. Öyleyse yine onun diliyle söyleyelim. “Taşındım./ Göğdeyim./ Ruhum, göğde./ Ruhum, gövde./ Kardeşimden ayırdılar./ Göğdeyim./ Göğden aşağı./ Yerden yukarı.


Esra Yalazan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...