Ana içeriğe atla

Erken sonbahar ve Seyhan Erözçelik

Arkasına bakmadan çekip giden küstah yaza hiç aldırmadan, tenha bahçelerde dolaşan serseri kedilere, döne döne düşen kuru yaprakların sessizliğine, kırık banklarda oturan ihtiyarların durgunluğuna eşlik ederken hayallerimle avunuyordum. Erken sonbaharı müjdeleyen serin rüzgârlarla yelkenliler gibi şişen perdeler yazma arzumu kışkırtmıştı. Yeni mevsimi iştiyakla karşılayan ışıklar, onun önünde secde eder gibi usulca eğilecek, sular hafiften ürperecek, akşamüstleri boğazın laciverdi suları bakır rengine bürünüp güzelliğine inananı mest edecek, diyordum.

Geçmiş sonbaharlardan kalan hatıralarla yaşama hevesimiz büyüyecekti. Ben insanı huzurlu kılan bayram yazısının rehavetiyle biraz gevşeyecektim. Günlerdir gezdiğim cami avlularında, bakışlarıma değen insanların maneviyat âlemine açılan ruh halini anlatabilmek için uğraşacaktım. Okumak istediğim bir yazının kırık dökük cümleleriyle oyalanmak beni iyileştirecekti belki. Beceremesem de ilahilerin, duaların, teravihinin, zikrin kalbi nasıl yumuşattığını kelamın kudretine sığınarak yazmayı deneyecektim. Acının, kederin bizi insan kıldığını, ‘yaralayanın’ aslında gün gelip bizi iyileştirebildiğini fısıldayacaktım size.

Amak-ı Hayal vardı çantamda. Ruh ve madde arasında varlığın hakiki manasını arayan Raci’nin hayali yolculuklarını okuyordum arada. Mezarlıktaki kulübesinde yaşayan Aynalı Baba ile konuşup duran Raci’nin puslu zihni her katmanda biraz daha derinleşip, açılıyordu. Karanlık ruhunun önünden bir perde kalkınca diğerine hazırlanıyordu. Onunla birlikte Hiçlik zirvesine, Zerdüşt diyarına, Kaf Dağı’na, kimsenin ayak basmadığı tımarhanelere gidip hem eğleniyor, hem de öğreniyordum. Ramazan’ın uhrevi ahengine, sadeliğine yakışır bir kitap, diyordum içimden. Yine edebiyatın şefkatine sığınarak iyileşecektim.

O hikâyelerle dolaşırken Seyhan aradı. “Naber, nasıl gidiyor, iyi misin, bütün şiir kitapların birer birer tekrar gün ışığına çıkıyor. Ne güzel değil mi” dedim. “Evet, çok seviniyorum ben de” dedi heyecanla. Öyle konuştuk biraz. “Neden acele ediyorsun, ne bu telaş bir durup kendine biraz baksana sen” diye söylendim arada. Homurdandı her zamanki gibi. Manava girdim, taze barbunya arıyordum. “Neyse, sonra konuşalım” dedim. Kısa, yanık kokan bir sessizlik oldu. “Tamam, sonra konuşalım” dedi. İki gün sonra sabaha karşı Levent aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Sonra konuşalım istersen” dedim. Kapattık. Sessizlik ağır bir taş gibi çöktü içime. Dünyanın müziği büsbütün sustu. Telefon yine çaldı. Ortak bir dostumuz daha aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Seni sonra ararım” dedi. Kapattık. Yatakta öylece içi boşaltılmış bez bir bebek gibi oturuyordum. Kalkıp çalışma odama gittim. Seyhan’ın hediye ettiği gül ağacından yapılma kutuyu açıp kokladım. Biraz ağladım. “Tamam, Seyhan sonra konuşuruz o halde” dedim. Sustum.

‘Çiçeğin açması da bir tür şiir’

Şimdi onun çok sevdiği şair ve söz yazarı Bulat Okucava’nın karnı gıdıklayan harfleri birbirine sürterek söylediği şarkıları dinliyorum. ‘Ah Arbat’ diye iç çekip, sözcükleri yumuşatarak uzatıyor şair. ‘Ah Seyhan, Ah’ duramadın, diyorum. ‘Gül ve Telve’ kitabının’ 16. Falına ek olarak koyduğu Okucava şarkısının sözleri geliyor aklıma. Kitabı fal bakar gibi açıp buluyorum o şiiri: “Geçmiş dönmez, mümkün değil, yas tutulacak bir şey yok bunda./ Her devrin kendine ait bir güzelliği var/ Ama gene de üzülüyorum işte/ Artık yemek yiyemeyeceğiz/ Aleksandr Sergeyeviç’le, Yar Meyhanesi’ne gidemeyeceğiz iki kadehliğine.” Sonra o kaseti kapının önüne bıraktığı günü hatırlıyorum. O zaman birbirine dolanan kaset bantları ve ‘çok acılı’ aşklar vardı. Dünya güzeldi, cep telefonu yoktu. Sokakların sarhoşluğundan sıkılınca birbirimizin evlerine sığınır şiirlerden ve eksik sevdalardan konuşurduk. Gürültülü kavga severdik. Ahizeli telefonların kordonları kavga ettiğimizde balkondan fırlatıp geri çekmeye yarardı. Bulaşık yıkamazdık, icap ettiğinde kirli olanları mutfağın tavernasında kırardık. Net olmak lazımdı! Öyle sever Seyhan.

O günler geçti, tortusu kaldı. Böyle bir günde ne yazacağımı tam bilmiyorum. Kontrolsüz bir yazı olacağı kesin. O ‘kontrollü’ yazılar, yazı sanatını, şiiri, edebiyatı ve her şeyi çok bilen yazarların işi. Ben Seyhan’ın tireli, kesik heceli, tıkırtılı, çıtırtılı, hışırtılı, kimsenin bilmediği dillerde yankılanın şiirinin benzersiz sesini severim. Onun ruh iklimine nüfuz edemeyen okur şiirine önce biraz yabancılaşabilir ama sanıldığı gibi ölçüsüz, hesapsız değildir Seyhan. Hayatta belki ama şiir yazarken asla öylesine sayıklamaz. Kendisin de vaktiyle tane tane izah ettiği gibi şiirlerinin bir bölümü hece ölçüsüyledir. Divan edebiyatını, geleneği, gazeli, uyağı, ölçüyü, tasavvufu, soneleri, maniyi, farklı biçimleri önemser. Onları kendi lisanında, bakışlarının aynadaki suretine değdiği yerde buluşturur. Ahmed Haşim, Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, Oktay Rifat, William Butler Yeats ve Mandelstam; Kendisine el veren şairlere ölümüne sadıktır. Vaktiyle Yeats kitabımı denize düşürünce arkasından atlayıp kurtarmışlığı vardır. O kadar...

“Gül ve Telve’deki her fal birer hayattır ve bir hayatın değişik dönemleri” demiş. Onun hiç ezbere kendi şiirini okuduğunu hatırlamıyorum. Bugün onu size duyurabilmek için fal bakıyorum. Ama seçtiğim şiir fallardan biri değil. 24 Gül Yaprağı’nı açıp kendinden yaptığı alıntıyla başlıyorum: “Çünkü ben hayatta sadece zambakların, güllerin,/ manolyalar ve yaseminlerin niye açtıklarını, beni ne/ biçim sevdiklerini ve bende ne bulduklarını biliyorum./ Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum...”

O şiirin ne olduğunu nasıl doğduğunu, nasıl öldüğünü iyi bilir. İnsanların yok oluşlarına anlam veremez ama şiirin farklı tınılarını, inişlerini, çıkışlarını yüreğiyle tanır. Kimse onun gibi sesiyle, garip jestleriyle, inadıyla, şımarıklığıyla, takıntısıyla, hüznüyle, neşesiyle daima kendisi kalarak yaşayamaz çünkü. O Bartınca, Çeçence, ‘Sansarca’ en çok da Seyhanca yazmayı, konuşmayı, uzun uzun anlatmayı sever. (Hangisinin ‘son konuşma’ olacağını bilebilir miyiz? Vedalaşmayı sevmediğini biliyorum. Eğer o gün sana barbunya aradığımı söyleseydim, bana eski usul manavları, çoktan unutulmuş cümlelerinle anlatırdın. Olsun, ‘son’ yok ki! Bugün ben senin sesin olup yükseleyim göğe): “Topuğuma kırağı battı/ Ve ben neden ölmedim?/ çünkü kırağı kalbimde/ Ruhum kırağı./ Çocukken topuğuma/ kırağı battı benim./ Annem söyledi,/ topuğuma kırağı batmış benim./ Ve ben o zaman ölmüşüm./ Yani ben bir kez öldüm./ Ben çocukken ölmüşüm./ Annem söyledi./ Bir daha ölmem./ Annem söyledi,/ ben çocukken ölmüşüm./ Bir daha ölmem ben./ (Ölüm, çocukluk hastalığıysa eğer!)

Hatıralar Dükkânı...

İlk kitabı Yeis ile Tabanca’daki ‘Hatıralar Dükkânına’ giriyorum. Dediği gibi –elbette yağmur yağıyor. Seyhan neden o kitabı yazdığını anlatıyor ama yirmili yaşların henüz kabuklaşmamış ince diliyle: “Satıcıdan işitebildiğim kadarından anladığıma göre, dükkândaki mallar az çok hepimizin bildiği, yaşadığı hatıralardı. Osun! Zaten hepimizi müşterek kılan da, bu sıradan hatıraların bizde yarattığı kırık dökük tesirler değil de nedir?” Kitabı açınca içinden 83 kasımda yazdığı bir şiir düşüyor. İsmi ‘A la Garçon Saçlar’. Ekoseli bir kâğıda binlerce el yazısı arasında seçebileceğim, kendisi bizatihi şiir olan ‘şık’ harflerle yazmış. Bunun müjdesini verdiğimde nasıl sevindiğini hatırlıyorum. Yeniden basılan kitaplara girecekti belki ya da... Arkasında “Bu şiir kitaba hiç girmedi ama o kitabın şiiridir. Artık senin” yazıyor. Umarım bu yazıyla sahibine ulaşır. Aynı kitabın içinde eksik şiirleri de tamamlamış Seyhan. Eksik yazı, düşen harf, kaybolan şiir ve tashih hiç sevmez.!

Şehirde Sansar Var kitabını elime alıyorum. “Esra, ne tuhaf bu kadar açık konuştum” diye imzalamış. Son sayfada, “Uzun zaman var ki, ithaf ettiğim şiirlerin üzerine, şiirin uyandırdıklarını eğri ya da doğru etkilediklerinden, isim yazmayı bıraktım. Oyun oynamak isteyenlere” yazıyor. “Bu harfler, kime, ne ifade ediyorsa” diye eklemiş. Gülümsüyor ve ürperiyorum: “Irmaktan şu denize aktı hilal./ Yarada durdu su. Harf susturuldu./ Kana kana içiyorum kendimi,/ Kanaya kanaya akıyorum ben./ Bacaklarından düşüyorum sana./ Üşüyorum. İçimden üşüyorum.

‘Yağmur Taşı’yla dua...

Tam da Seyhan’ın sevdiği gibi yaz denizinin pul pul kabardığı aydınlık bir öğle vakti. Çınarların arasından güneşle oynaşan denize bakakalıyorum. Ve kalabalık bir cami avlusunda cenaze namazı okunurken ben de çok üşüyorum. Üzerine dikilen begonyalar öylesine narin. Rüzgârla salınan tül yaprakları koptu kopacak. Mezarcı çiçekleri itinayla yerleştiriyor. “Güzel” diyorum. “Sırası bozulursa Seyhan çok kızar.” Bin yıl önce bir 13 mart günü tanışmıştık. Doğum gününde. Şimdi bambaşka bir gün işte. (Gelecekte bugün de kadim geçmişin bir parçası olacak.) Üstelik ölüme inat nasıl da taze, ışıl ışıl bir gün! Biraz bacaklarım titriyor. Düşmemek için dayandığım servinin reçinesi parmaklarıma bulaşıyor. Biliyorum duyuyor bizi, şiiriyle hatırlatıyor kendini: “Bir çocuk geceye Kaf’ını çiziyor-/süren gecenin incir sütü!../ Üstü başı ağaç kokuyor, elleri yapış/ yapış.../ İşte bir çocuk ağaçtan iniyor,/ pabuçlarıyla ve eve gidiyor./ Çünkü her evde eskiden kalma şeyler vaa-ridir!..

Kadir Gecesi, Süleymaniye Camii’nin avlusunda oturuyoruz. Kuru yapraklara dolanan şeffaf naylonlar rüzgârla ak güvercinler gibi kanatlanıyor. İçerdeki kalabalık dua ediyor. Hepimiz sessizce dua ediyoruz. “Esra, bak iyi dinle” diyor Seyhan: Gökkubbenin rahmet balkonuna oturmuş, kucağında Yağmur Taşı, dua eder gibi okuyor: “Aksakal, anlatıyordu. Bir arkadaşın ölecek,/ yüreği yarık, dedi./ Öldü./ İki insan var, dedi, biriyle raslaşacaksın. Bir aşkın sonunda. O, sana bir taş verecek, dedi.Ötekine, sen taş vereceksin, dedi./ ...../ O taş, onun elinde kalacak, dedi./ Kaldı./ Bir taş göreceksin, bir adada, havada durduğuna şaşma, dedi. O taş bütün insanlar için kutsaldır, onu gör, dedi./ .../ Bir ağaç olduğumu düşündüm, Ağladığımı düşündüm. Gözyaşlarımın denize döküldüğünü ve or’da kuruduğunu düşündüm. / Düşündüm mü, rüyada mıyım?/ Sonra bir ses geldi. Bildiğim bir ses. Hepimiz Biriz, diyordu, Birden Geldik./ ..../ Çölde, kumlar arasında bir kumdum. Taş oldum. Kendimin bir rüyası.... Bir güle döndüm. Kırıldım. Toz oldum...

Böyle işte... Eve dönünce tülleri havalandıran rüzgâra karşı oturdum biraz. Kucağımda ‘taş’ gibi şiirler, avucumda “yine en iyisini kaptın” diye verdiği gül ağacından yapılma kutum. Seyhan veda sevmez. Biteni, batanı sevmez. Üzerine doğan güneşi sever. Göğün çatlamış nar misali yarıldığı bir seher vakti arayıp “İstanbul kan ağlıyor, uyansana” diyor. “Daha iyi bir fikrim var. Sen uyusana artık” diyorum ona. Ama şimdi ona ne diyeceğimi, ne yazacağımı bilmiyorum.

Seyhan, taşı, yağmuru, rüzgârı, denizi, sert içkileri, kadınları, acayip müzikleri, tuhaf konuşmaları, dostlarını, net olmayı, en çok da şiiri sever. Öyleyse yine onun diliyle söyleyelim. “Taşındım./ Göğdeyim./ Ruhum, göğde./ Ruhum, gövde./ Kardeşimden ayırdılar./ Göğdeyim./ Göğden aşağı./ Yerden yukarı.


Esra Yalazan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...