Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Temmuz, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında blog arşivim

https://docs.google.com/file/d/0B7qBZYNqtrrrd3RIamxyOUc0WUk/edit?usp=sharing

Keçiyi Yardan

keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur gözümün önüne geliyor keçi hala cıvıl cıvıl gözlerinin içi ağzında ecel yeşili körpe ıslak ezilmiş yırtılmış bir çift yaprak uçurumun dibinde incecik bir su tatlı mı tatlı, duru mu duru açmış kocaman gözlerini düşünür su canlıyken ne kadar hafifti keçi şimdi ne kadar ağır Bedri Rahmi Eyüboğlu

O Yılın

... Ve kıyısında bekliyorum ben onun, bir lezzet yıldızıyla kemirilmiş olarak ... O kadının olacağını ben, ki anlamaz sözleri, erkeğin olmayan sözleri. S.J. Perse - Etroits sont les vaisseaux O yılın İlk gününe kadar o yılın Ocakta ilk gününe kadar o yılın Ey yontulmuş tümceler bir kalem gibi ey yongalar Yongaları bitmez tükenmez düşüncemin Başlaması şiirin yeniden başlaması O bitmez tükenmez başlaman senin sen ki zamansın Saymaya başlıyorum zamanın başlangıcından O yılın ilk günü kara balçıkta sarı Düşünceler vardı gene Sevgilim Ey Kış güneşim canım benim Gölgelerin uzaması bir gelişigüzel uyuyanlarca Her yönde çayırda Noel çağında yemyeşil çayırda hep Ey bitiren güzel daha güzel ey bitirmekten Sevgilim ey başlangıcı güzelliğinde yılın Ey gül başlangıcında yılın Yontun kalemini yontun hep yorgunluğumun Hiç yoktu bunca güzelbunca yeşil olduğu bunca Taze düşünceler için hiç Ve sen yanımda benim bir soluyan bir geniş tarla gibi Bir güzel kış güneşi altında bi...

Sen ki Gülsün

Sen ki gülsün bu vaktinde yılın ey gizemli gül Büyü duası gibi hâlâ yeşil kesikli bir ağaç Sadece girmiş bir ağaç asılı toprağa ve toprakta mezar karşıtı bir haç Sakat bir adamotu Kış ayında kök salan Çarşaflar altında hala sinsi bir el gibi okşayan Uykulu bacaklarını kışın Hâlâ don topraktaki kökler Hiç bir şey sezemez daha önceden bu yeşil ürperişi bu tatlı gerinmeyi Büklüm büklüm gözleriyle o yumuşak sap o dönen koltukaltı toprağın Çiyden ve etten bahar Geleceğin üstünde bu kara parmaklıktan hiç bir şey Hiç bir şey bu cırnaklar donanımından Bu cırcırlar yapmacığı bu cansız Güvercinler bürümcüğünden Hiç bir şey ele vermedi bu koku parlamasını bu gözkapaklar Patlamasını bu körpe serin pusuyu bu sereserpe Renkler solumasını ki olacak Gül Ey çalıların o her yıl yeşerme sabırsızlığı Kavrayan inanmazlık o beni her şeyin dönemecinde Lâleyle kardelen ve ilk kadifemsilerin incecik buzu Bir iç daralması bir eskisinden daha uzun görünen her şey Bu geç kalan...

Mesel

Sâdîye benzeti Bir yerde yürüyordum ayağımın altında var sanıyordum o yer Tatlı ince kusursuz ve kille kıyaslanmaz Kuma karşıt ve suya hasım Kendinde taş bilmeyen şiir diline benzer Ayağım hiç bir otu çiğnemiyordu yine de bir koku geliyordu ardınca Bir dize gibiydi ölçüsüz uyaksız Öyle gizemliydi ki bir çiçek iç çekişi yayıyordu duruşunda Elimle dokundum ayağımdaki bu güzelim toprağa Kaçtı parmaklarımdan uzun süre kuytuda bırakılmış bir şarap gibi Bellekle okşanan bir anı gibi Vücudu hafifliğiyle doldurup dudağı geçmeyen bir şarkı Karları birdenbire unutamayan bahar Bölüştürülen mutluluk günün bütün saatlerinde Çeşmede güvercinlerin içtiği inciler doğusu gibi Kokusunu getirdi parmak uçlarım bana, bilemedim ben Burcuları adlandırmak üzere yetişmedi burnum daha çocukluktan Amber mi tripoli mi lantan mı kaad-ı hindî mi * Hangi somakileşmiş günlük hangi taşıllaşmış eğrelti miski Adını söyle bana ey burcu burçu toprak ey ateş pelesengi ey kadın külü Dilimde g...

Kan

Çıt yok koskoca ovada Yapayalnız üzümler tütünler  Bağ evine vermiş sırtını  Kurtuluş savaşından bir efe  Görmüyorum ama sesini duyuyorum  Yaralı sazı elinde  Toprağa sızıyor kan  Manisada Aydında  Gelinler güveyler analar  Üzüm kurutur güneşte  Karanlıkta tütün kırar  Toprağa sızıyor kan  Güneş çıkınca kuruyacak  Zaman ne çabuk geçer  Hayat göz açıp kapamak  Toprağa sızıyor kan Sabri Altınel

Nen Var Kardeşim

bir salkım üzüm bir bardak şaraba ne kadar benzerse bir nefes tütün bir demet yaprağa ne kadar benzerse nen var canım kardeşim? her nefeste biraz daha buğulanıyor cam hep bir buzlu camın arkasından bakıyormuşsun gibi geliyor yüzüme çıldıracam iki nokta bir benek gözlerim erimiş uzanmış dökülmüş ellerim nen var canım kardeşim? hay camına camekanına büyüsüne buğusuna aldıranın kırmak mı dedin kırmayanın.. Bedri Rahmi Eyüboğlu

Şairlerin Vasiyetleri

Vasiyet nedir? Sözlük anlamına bakarsak: "Kişinin ölümünden sonra istediği şeyler" tanımı karşımıza çıkar. Hukuki olarak da hemen hemen aynısı kullanılır ama, dikkat çeken bir ayrıntı vardır ki o da 'vasiyetname ehliyeti'dir. Bu ehliyetten kasıt da 15 yaşını doldurmuş olmak ve temyiz kudretine sahip olmaktır. 'Miras Dediğin Böyle Olur' başlıklı bir gazete kupürü hatırlıyorum. İngiltere'de Terry Oxley adındaki bir çiftçi ölüm döşeğinde iken avukatını çağırarak vasiyetini yazdırır. Yıllardır yaşadığı kasabanın Kraliyet Eski Muharipler Kulübü'nde, doktorların karşı çıkmasına karşılık her gün 4 litre bira içen çiftçinin bıraktığı vasiyete göre kulüp barmeni, Terry'nin arkadaşlarına her hafta toplam 35 bardak bira verecektir. Ölümünden sonra meyhane arkadaşlarının 'ruhuna' bira içmeleri için bıraktığı 30 bin sterlin ile 571 gün bira içecek olan arkadaşları bu vasiyeti eminim ki zevkle yerine getirmişlerdir. Ya şairler, şairlerin vasiyetler...

Yalnızlık

   Eskiden arkadaşlarım, gönüldeşlerim vardı, arardım onları, bir gün görmesem edemezdim, özlerdim. Şimdi aylar geçiyor, ne onlar beni arıyor, ne de ben onları...     Konuşmak, ne üzerine konuşacağım? Tükettim bütün konuşacaklarımı. Ne söyleyeceğim kaldı, ne de öğrenmek istediğim. Şimdi düşünüyorum da anlıyorum: Oldum bittim çok değilmiş benim konuşacağım nenler: Üç dört konu, hepsi de o. Kim bilir ne türlü sıkmışımdır eskiden konuştuklarımı. Beni ilk gören, benimle ilk konuşan, benim bir değerim olduğunu, birçok nenler bildiğimi sanabilir: Dağarcığımda ne varsa hepsini önüne dökerim de onun için. Bir daha görüşüşümüzde gene onları açar, gene onları söylerim. Karşımdaki de çabucak anlar aldandığını, bir daha aramaz olur beni.  Kapanıyorum evime, yatağıma uyanıp okumak istiyorum. Okumadığım nice betikler var, alıp alıp yığmışım. Kendime çok okuyan bir kişi süsü vermek için. Baskalarını da, kendimi de kandırmak için, başkalarından çok kendimi...     "Yal...

Özür

Ey yurdumun yağmuru! Ölürsem eğer Bu yaban ellerde Dönemezsem bir daha Ağlamayasam yanında... Bağışla! Ey yurdumun kâkülü sarı kır çiçeği! Ölürsem eğer Bu yaban ellerde Dönemesem son bir kez Eğilemesem ayaklarının dibinde... Bağışla! Ey hüzünlü sevgilim! Ölürsem eğer bu yaban ellerde Dönemesem son bir defa Öpemesem seni... Bağışla Bağışla beni Öldürülmüş ulusumun bedenine akan Ey gözyaşı seli! Ferhad Pîrbal Çeviren: Osman Mehmed

Ömrüm Yolunda Tükendi

Aşkının yolunda ömrüm tükendi ey her halden anlayan sevgili İnleyiş ve ahlarım, zaman, aylar ve yıllarım hasretinle geçeli Çoktan sana helaldır kanımı istiyorsan eğer Aşk elinden deli divaneyim bende alal ve olgunluk ne gezer Sen kalbimdeki düş, cesedimdeki ruh Virane etti gönlümün mülkünü, gam ordusundan bir güruh Aşk evinde tutsağım imdadıma sen derman O Tatar'lar aklımı, dinimi, mal ve mülkümü ettiler talan Çoğaldı dertlerim, acılarım tarifsiz, el aleme dağıldı sırlarım Kerbela şehitleri dengi hasret kadehinin susamışlığıyım. Sende mi divanesin dağlanmış gönlüm misali Yeniden naz etti bana ceylan gözlü sevgili Hasretinle yaşıyorum habersizsin ey sevgili Ayrılıktan, halimden her dem bihabersin Ahvalimi canana arz eyledim canu gönülden Biganesin arzularım ve halimden, aşk çeşmesi bülbülünden Acep var mı yardan yana bir kısmetim ve nasibim Kapında bekleyen çaresizim, deli divane bir garibim Xanî'nin illetinin dermanı kavuşmaktır ey Tabibim! Derdim...

Yalnızlık

Yürüyorum Gözlerim taş be taş Ölçüyor yeri Boynu bükük Yetim bir çocuk Sessiz sokaklarda Soluğunu arıyorum annemin Kimse yok Hiçbir ses yok Kalbimin sesinden Başka Uykusuzluğun karanlığında Renkli rüyaların mutluluğunu Benden çalıyor Sıcaklığını arıyorum Ama her zaman Soğuğa bulanıyorum Harfler kaçıyor benden Ve perişanlığım elinden Günlerim Toza dönüşüyor Jana Seyda Kürtçe'den çeviren: Metin Aksoy

Ayrılık Feryadı

Saki! Böyle dön böyle dön Yüzünü dön bana kadehle dön Benim gibi müşteri az meyhanede Çoğu zaman kaygısızlar, neşe ve sefa içinde Mey haramdır duyarsız olana gamsıza Gamsızın sarhoşluğu neden yapışsın yakamıza? Bu şarap acıdır kaygının dermanıdır Haram olsun o kimseye ki derdi azdır Bu şarap kırmızıdır dertsiz için değildir Haram olsun o kimseye ki yüzü solgun değildir Kimisi için mey hançer yarasıdır Niçin tatsın da zorba yaralansın? Kimisi için mey – ki derdine ilaçtır Gamsızın biri içtiğinde zorbalıktır Kimisi için mey: dağlanmışsa eğer yüreği Niçin içmesin o tatların en yücesini? O kimse ki kimsesiz değilse ama evi harap Yılan zehirine döner onda bade ile şarap! O kimse ki tatmadıysa yaşam derdini O kimse ki görmediyse acıyı elemi O kimse ki hedefi olmadıysa kaygı oklarının Çökmediyse omuzları feleğin yükünü taşımaktan O kimse ki hissetmediyse zorbalığı Yaralanmadıysa zorbanın jiletiyle O kimse ki görmediyse geldiğini düşmanın Takılmadıysa kölel...

Tik Tak

Ne kadar aradıysam suyunda bulamadım tak'ları zaman denilen kuyunun yüzümde bu yüzden yalnızca tik'lerini taşırım çocukluğumun Yarısını tuttum çocuk doktoru olmamı isteyen anneme hasta yatağında verdiğim sözün doktor olamadım ama çocuk kaldım İki çocuk rahatlıkla oturduğumuz kapının eşiğine kendi başıma zor sığıyorum bugün büyüdükçe insan yalnız mı kalıyor ne ? Sunay Akın

Beceriksiz

Kabuğunu koparmadan ne bir elmayı soyabildim ne de iyileştirebildim bir yaramı ama karşıma çıkınca kızmadım hiç elma kurduna bendim çünkü bıçağı saplayan onun yurduna Şair diyorlar benim için bilmiyorum oysa her şiire konmalı mı uyak her yere nedense konamıyor tayyare hay dilimi arı türkçe soksun; uçak Kaptan olmak isterdim aynanın karşısında eski bir sinema yıldızı gibi ağlayan İstanbul hatlarında bir fırça hafifliğiyle gidip gelen vapurlara Eskimo bir şair dokunuyor omuzuma ve Kız Kulesi'ni göstererek bırak artık diyor üzülmeyi yedi tepeli bu şehirde şiir okunacak tek yer elbette denizin ortasındaki şu küçük buz dağı Terzi olsa da babam sökük dikmesini beceremem beni yalnızca sen anlarsın iğnenin deliğinden geçsin diye ipliklerin bir anlık ıslatıldığı dudaklara takılıp kalan annem Sunay Akın

Avarelik Yılları

Sen miydin, Tanrım, o kerem sahibi, Bir öğün yemek, bir testi şarap Ve bir gecelik barınak için Kapını çaldığımda Hizmetçilerine "Evde yok!" dedirten? Sen miydin, Lordum, Aklın taş gemisiyle ruhun çölünde Kalbim forsada kürek çekerken Gökçe krallığının tepelerinden Biraz kekik kokusu, Biraz serinlik istediğimde, Rüzgarın yalazlı dudağına "Evde yok!" dedirten? Sen miydin, Efendimiz, Sen miydin, şairlerin, yoksulların tanrısı Sözcüklerin yalancı cennetinde Dillerini bilmediğim yamaklarının, Söz cambazlarının arasında Yüreğimin kekeme diline Bir ahenk, bir düzen istediğimde, Yalnızlığın ilham perilerine "Evde yok!" dedirten? Cahit Koytak

Hüzün Denizi

Günlerin atına Bindim Acılarımla beraber yolcuyum Aşk rüzgârı Kalbimin tellerine Vurunca Istıraplar yağdı Tıpkı son demlerini yaşayan sonbahar gibi Sıcaklığı bulutlardan İstiyorum Ve yıldızlarla tutuşuyorum Ben ve acılarım Yolcuyuz Uzaklaşıyoruz Ve hüzün denizinde Yüzüyoruz Jana Seyda Kürtçe'den çeviren: Metin Aksoy

Son Gül

Avni'ye İşte son gül soluyor Gizli ve kinli eller Yaprakları yoluyor Çiçeklerle beraber. Ağaçlardan süzülen Bir asabî uğultu, Bahs ederek hüzünden, Yaralıyor sükûtu. Gösteriyor her bakış Bir ürperme, bir korku; Her yüreğe uğramış Sanki hicrânın oku. Sonbahârın zehrinden Gönlüm hisse alıyor; Titre, ruhum! derinden: İşte son gül soluyor. Nurullah Ataç

Kavalım

Şirin kavalım Sabahın seherinde Ve günün batımında Yalnızların arkadaşı Çoban ve aşıkların yoldaşısın. Sesin üzgünlerin yüreğindeki gözyaşı Ayrılmışların selamı Aşıkların ağlama ve feryatlarını Bana hatırlatan sensin Kavalım sensin Terk edilmişlerin içindeki gamları bitiren. Kavalımın sesi Dağ ve yüksek yaylalar Gül ve reyhanlarla çevrilmiş pınarlar Mağaraların derinliği ve uçurumların başı Dinleyenlerindir. Ve batı rüzgarının esintisi Ağaçların yaprakları arasında dolaştırır seni Kavalım gel Biz bu dağlardan doruklara yükselelim Güçlü rüzgarlara komşu olalım Uğultularının arkadaşları olalım Sisli ve dumanlı olanların Haykıralım bizde Çığlığımızın sesi Vadilere boşluklara yayılsın. Aşağıdaki cansız toprakları Sallasın.. Ve parlayan yedi renkli suyun dalgaları İniltimizi duysun Diyarbakır ve Suruç ovasına Yiğit beraz diyarına Ve kuzu sesleriyle At kişnemeleriyle Bize karşılık versin Kavalım bak ve hisset Güneş battı Gece yıldızı parladı Boz dağların çıkıntıları Kızıl pelerinleri Kıpkızı...

Hüzünlerimin Defterinden Bir Yaprak

(1) Ey sevgilim Bilmiyorum Nasıl daldım Karanlık gecenin kanatlarına... Nasıl da yaprak gibi.. Düştüm Göğüslerinin arasına Nasıl da karmaşık bir zaman Umutlarımın ayı söndü Yaşam balığı daldı içine Çirkin gözyaşı ayak izlerine... Ayak izleri ve ağızlara Üveyikler dallarıma kondu Acı ve ah ve ıstırap... Zihnime kazıdı Eritti umutlarımın yuvasını Eritti topraklarımı. Kalbimin sahibi Ne zaman girecek... Rüya ve düşlerime? Rüya ve düşlerime? (2) Ey sevgilim Denizlerde yüzerdim Boğuldum Gözlerinin derin denizinde Ceviz ağacının gölgesiydim Düştüm sırrına Ve dudaklarına Doruklar ve yaylaların karıydım Eritti beni, Gün ışığı ve sağanak yağışların Bir bülbül yazmıştım Uyandırdı beni o şirin ötüşü O dolgun dudakların Reyhan ve papatya kokusu... Bilmiyordum Kokusunu alana dek Zülüf ve kâkülün Keşke sevgilim Yapraklarım dökülmeden önce Ulaşsaydı bana Selâmın Selâmın (3) Ey sevgilim Gül... Ne değeri var Bülbülsüz? Göz... Ne değeri var Aşksız, Kilsiz Yağmur... Ne değeri var Düşmese güneş üzerine Ye...

Gençler

Gençlerle konuşmayı eskiden severdim. Günden güne tat almaz oluyorum onların sözlerinden. Bakıyorum da çoğu bir örnek, bir ayrılık, bir çeşitlilik yok dediklerinde. Birini dinle, birini dinlemiş gibi oluyorsun. Kendi kendilerine düşünmüyorlar da çevreden topladıkları yalan yanlış yargılarla, iri lakırdılarla yetiniyorlar. Yüksek sesle konuştular mı, büyük bir iş görmüş gibi seviniyor, övünüyorlar. Gerçekten tatsız mı onların konuşmaları, gerçekten yavan mı? Yoksa ben pek yaşlandım, pek kocadım da onun için mi anlayamıyorum artık onları? Dilerim doğrusu bu olsun. Kendimizden umudumuzu kesmek ağırdır ya, yarından umudumuzu kesmek daha da ağırdır. Salı, 24 Ocak 1956

Güneşimi Vurdular

dalgalar sırılsıklam, dökülmüş elleri kolları yorgun argın, güneşi kıyıya sürüklüyorlar kıran kırana vuruşuyor hüzün mavisi ışıkları ıskalayan tüm kurşunlar onda karar kıldılar çoktan gelmiş olmalıydı göğün ak kanatlıları beni alıp götürmedi, neden bu sabah sular sahi, unutmuşum, güneşimi vurdular denize düşerken gördüm aldırmıyordu insanlar bulutların arasından yuvarlandı koya önce burna çarptı çığlık çığlığa kayalıklar sonra can havliyle devrildi suya ah…bayram etti cümle balıklar ama bir gariplik var, hiç ağlamazdı kuşlar sahi, unutmuşum, güneşimi vurdular ışıktan öpücük konduruyor sahile sular ellerim hatırassı, güneş bulaşıığı ellerim abdest organlarımda hâlâ izi var şafağın bitmesini boşuna beklemişim gözlerime ne oldu, neden bir tuhaf oldular sahi, unutmuşum, güneşimi vurdular ne geceler atardım önüne, hepsini de yerdi ayrılığı felaket, yanımdayken burnuma tüterdi eyvah ki yalnız beni değil yıldızları da kırdılar onlarsız yapamaz, bilirim, hep koy...

Önden Yırtılan Gömlek

Ferisiler, senin elinle her yerde İsa'yı çarmıha geriyorlar, Amerika; Sen de, utanmadan seyrediyorsun olanları Yüzünü gizleyerek lobide, gazetenin arkasında. Gergedan derisinden mi yüzün senin, Fil derisinden mi, nedir? Kör müsün, sağır mısın yoksa, sen Amerika? Kuyu diplerinde kervan bekleyen Genç kardeşlerinin ve uzak kuzenlerinin Yeniyetme demokrasi taleplerine Hesapsız kol kanat geren Bir Kenanlı Yusuf olabilirdin oysa Kahire'de, Gazze'de, Dimeşk'te Ve dünyanın her yerinde, sen Amerika. İnsanlığın büyük şiirine, Bahar Rönesansına ilham taşıyan Gazzeli Musa'ya, Mısırlı İsa'ya, Humuslu Muhammed'e, Ve bu kervana katılmak için, çocukluğu Geciktikçe geciken bütün Bünyaminlere Kol kanat gerebilirdin oysa, sen Amerika; Ama kalkıp onurunu, vicdanını Ve kısacık tarihinin bütün müktesebatını Yakup'un evine kanlı gömlekle dönen Üvey kardeşlere oynamayı seçtin sen Ve kaybettin işte gökçe borsada; Gömleğin önden yırtık senin, Amerika Ve yüzün tanınmaz halde tırn...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...