Ana içeriğe atla

Kırık Kalpler

Yaratılışında "takva" ve "fücur" potansiyeline sahip olan insanın hem inşa etme, hem de imha etme özelliğini taşıdığını görüyoruz. Kan dökücü, bozguncu vasfının yanında ıslah ve imar edici boyutu ile de insan kendini gösterir. Hz. Adem (as)'ın ilk çocuklarından Kabil'in mesleğini sürdürenler kadar Habilce bir tarzı yaşam modeli edinenler de vardır... İnsanlar birbirlerinin bedenlerine suikastte bulundukları gibi yek diğerinin yüreğine de kastedebiliyor... Bedenler budandığı gibi yürekler de budanıyor... Beşeri ilişkilerinde gönüller arasında köprüler inşa ederek muhabbet hamallığı yapanların sayısı azaldıkça; yürek yaralayarak, kırıp dökenlerin oranında ciddi artışlar oluyor...

İnsanlık tarihinde bu yeni bir durum değildir. Kalbleri koruyanlar da, kıranlar da "herkes kendi şakilesine (mizaç ve meşrebine) göre bir yol tutmuştur."

Yusuf'u kuyuya atanların karakterinde baskın olan, narin ve nazif bir kalbi incitmek vardı... Yusuf’ta ise tam tersi haşin ve hain yürekleri af ile onarmak vardı.

"(Yusuf) Dedi ki: "Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi af fetsinl O, merhametlilerin en merhametlisidir." (Yusuf–92)

Hz. Eyyüb (as)ın uzun hastalık döneminde hanımı onun kalbini kırmıştı, sağlığına kavuşunca ona yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Hâlbuki hanımının emek ve hizmeti büyüktü. Cenab-ı Hak işi tatlıya bağlıyor. Yüz tane ekin sapından oluşan demetle bir kere vurulmasını yeterli görüyor.

"Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyüb'ü sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu. Daima Allah'a yönelirdi." (Sad-44)

Rasulullah (sav)'in hanımları da onun kalbini kırmamışlar mıydı? Muhayyerlik ayetleri neden nazil oldu?

Bir gün Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber (sav)'i ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğu ve Hz. Peygamber (sav)in de sessiz olduğunu gördüler. Hz. Ömer (ra)'e hitaben: "Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebubekir ve Ömer (ra) kızlarını azarladı ve: "Niçin, Nebi'yi üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri ondan istiyorsunuz?" dediler. (Müslim) Bu olay, Hz. Peygamber (sav)in o dönemde ekonomik yönden ne kadar zorluklar içinde olduğunu ve İslam'la küfrün şiddetli bir çatışma halinde olduğu o dönemde eşlerinin isteklerinden ne kadar üzüntü duyduğunu göstermektedir. O eşsiz insanın kalbi mahzun ve kırgın... Bu esnada şu ayetler nazil oluyor:

"Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim.

Eğer Allah'ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab–28–29)


Bu ayetlerden sonra hanımlarını tek tek ziyaret etti, ayetleri okudu, tercihlerini bildirmelerini istedi. Hepsi O'nu tercih etti. Kırık kalbi kazanmasını bildiler...

Şimdi bizler, yani Peygamber (sav)in güzel örnekliğinde mutabık olanlarımız aile içi hayatımızda dünyalık talep ve tartışmalardan dolayı nasılız? Aile düzenimizi ve yürek dünyamızı sarsan tüketim hastalığımızı ne yapacağız? Bunca tamah, hırs, tutku, kapris ile kalbler nasıl tutunacak? Ülfet nasıl sağlanacak?

Huneyn savaşı sonrasında da ilginç gelişmeler yaşandı... Hevazin ve Sakif kabilelerinden yüklü miktarda ganimetler elde edilmişti. Rasulullah (sav) bunları taksim ederken yeni Müslüman olan ve kalpleri İslam'a ısındırılmak üzere bulunan Mekkelilere bol bol dağıttı. Medineli Ensara ganimetlerden çok az bir pay verildi. Ensar bu durumdan rahatsızdı. Kendi aralarında konuşuyorlardı: "Allah'ın Rasulü kendi kabilesine döndü" diyorlardı. "Savaş sırasında onun arkadaşları bizlerdik. Fakat ganimetler dağıtılırken akrabaları, kabilesi onun arkadaşları oldu. Bunun nereden geldiğini muhakkak öğreneceğiz. Eğer bu Allah'tan ise sabırla kabul ederiz, fakat eğer bu sadece Rasulullah'ın bir fikrinden öte gitmiyorsa, bizi de düşünmesini isteyeceğiz."

Ensar arasındaki bu düşünce ve konuşmalar ateşlenince Sad ibn-i Ubade (ra) Peygamber (sav)e gitti ve onların neler söyleyip neler düşündüklerini anlattı. Peygamber (sav): "Peki bu durumda sen nerede yer alıyorsun, ey Sa'd?" dedi. Sa'd: "Ey Allah'ın Rasulü, ben de onlardan biriyim. Bunun nereden geldiğini öğrenmek istiyoruz." diye karşılık verdi. Peygamber (sav) Sa'd'a tüm Ensar'ın daha önce esirlerin yerleştirildiği sığınaklardan birine toplanmasını söyledi. Sa'd'ın izniyle onlara birkaç da Muhacir katıldı. Daha sonra Peygamber (sav) onlara gitti ve Allah'a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi: "Ey Ensar gönüllerinizin bana karşı olduğu haberi ulaştı. Ben sizi sapıklıkta bulmuşken Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Ben sizi fakir bulmuşken, Allah sizi zenginleştirmedi mi? Ben sizi birbirinize düşman bulmuşken Allah kalplerinizi uzlaştırmadı mı?" Onlar: "Evet, elbette" dediler. "Allah ve Rasulü en cömert ve en eli açık olandır." Peygamber (sav): "Bu söylediklerime mukabele etmeyecek misiniz?" dedi. "Nasıl mukabele edelim?" dediler. Peygamber (sav) şöyle dedi: "Eğer isterseniz 'sen bize itibardan düşmüş halde geldin, biz sana itibar kazandırdık, bize terkedilmiş geldin ve sana yardım ettik; seni toplumdan atılmış bulduk, içeri aldık, seni mahrum bulduk, rahatlattık' diyebilirsiniz. Doğruyu da söylemiş olursunuz ve size inanılır. Ey Ensar, ben sizin İslamınıza güvenmişken benim insanların kalplerini ısındırmak için kullandığım dünya malları kalbiniz de o kadar çok mu yer tutuyor? Ey Ensar, memnun değil misiniz? İnsanlar, develerini ve koyunlarını götürürken, siz evinize Allah'ın Rasulü'nü beraberinizde götürüyorsunuz. Ensar hariç bütün insanlar bir yöne gitse, Ensar da başka bir yola gitse, ben Ensarın yolundan giderim. Allah Ensar'a onların oğullarına ve oğullarının oğullarına rahmet etsin." Adamlar gözyaşlarıyla sakalları ıslanıncaya kadar ağladılar. Ve bir tek ses halinde: "Biz hissemize düşen Allah'ın Rasulünden memnunuz" dediler. (İbn-i İshak)

Kırgın olan yürekler onarıldı, Ensar onore edildi, saflar pekiştirildi.

Hz. Muhammed (sav) kendi şahsı için sahabesine kızmamıştır, beşeri zaaflarından dolayı onlara kalbinde bir kırgınlık hissetmemiştir... Geniş bir yürekle onları kucaklamıştır...

"O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi..." (Al-i imran–1 59)

Hz. Peygamber (sav) kalp kırmamak için tüm bu rikkat ve dikkatine rağmen en ağır uyarıyı yine de bu konuda almıştır.

Rasulullah (sav) bir defasında Kureyş'in ileri gelenlerinin bir topluluğu İslam'a davetle meşgulken İbn-i Ümmü Mektum adında ki fakir âma çıkageldi. "Ya Rasulallah; bana Kur'an oku ve Allah'ın sana öğrettiklerinden bir şeyler bana Öğret." Allah Rasulü Mekke önderlerini İslam'a kazandırma, derdinde olduğu için, İbn-i Ümmü Mektum'un ısrarlı taleplerinden memnun kalmaz. Hoşnutsuzluğu da yüzünden belli olur, fakat âma bunu göremez. Rasulullah (sav) ise ondan yüzünü çevirir. Bu yüz çevirme İbn-i Ümmü Mektum'u üzmüştü, kalbi kırıktı...
İşte tam bu esnada ilahi ikaz gelir: "Yanına âma bir kimse geldi diye hoşlanmadı ve yüzünü çevirdi. Ey Habibim! Ne bilirsin belki de o arınacak. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti." (Abese–1 -4)

Sen misin, sana yönelen bir gönül dostundan yüz çeviren? Vahyi ilahi bu duruma müdahale ediyor... İlk defa Rasulullah (sav) ayetlerle bu kadar şiddetle sarsılıyordu... Ömrünün sonuna kadar bunu telafi etmek için çırpındı durdu. Bu hadiseden sonra İbn-i Ümmü Mektum'a iltifat eder; her gördüğünde de ona:

"Merhaba! Yüzünden Rabbimin beni itap ettiği kimse" derdi.

Hicretten sonra iki defa Medine'de onu yerine vali olarak bırakmıştı. Bilal ile birlikte müezzinlikte ondaydı.

Hz. Nebi (sav)in terbiyesinden geçenler, kırık kalbin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı, bunun kalıcı bir maraza dönüşmemesi için çırpınıyorlardı...


Ebuzer-i Gıfari ile Bilal İbn-i Rebah aralarında münakaşa Yaptıkları sırada Ebuzer, Bilal'e: "Ey siyah kadının oğlu!" diye kırıcı bir hakarette bulunmuştu. Bunu duyan Rasulullah kızmış, Ebuzer'in yüzüne kızgın ve korkutucu bir nazar atfederek şöyle demişti: "Ey Ebuzer! Ölçü taştı, sözünü geri al beyazın oğlunun, siyahın oğluna hiçbir üstünlüğü yoktur."

Peygamber Efendimizin sözleri bütün sıcaklığı ile çok hassas olan Ebuzer'in kalbine işler. Bundan çok mahzun olur, O sözünün kefaretinden dolayı Bilal ayağını başıma basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım, der. Kalbi kıran da kırılan da yaralarını sarıyorlardı.

Bu gün kırgın ve kızgın dostlarımızla kalbi buluşmamız nasıl olacak? Kalbi yıkılışların önü nasıl alınacak? Gönül yıkımı nasıl tamir edilecek? Kalblerin hüznünü Allah önemsiyor... O halde kardeşlik ikliminde yüreğimizi kardeşlerimizin yüreğine dayamamız gerekiyor... "Biz biribirimiz içiniz" diyebilmeliyiz... Bunu diyemediğimiz zaman yollar Sıffın'a çıkar... Cemel'e çıkar... Herkes kendi yüreğine bakacak, insaf diye, af diye bir duygu, bir duyarlılık var mı, yok mu?

Davet gayretlerimiz ile uzandığımız, kazandığımız kalbler mi, yoksa kazandıktan sonra kırdığımız, yıktığımız kalbler mi daha çok? Kırıp dökerek, yürekleri yaralayarak nereye varabiliriz? Bu kalbleri nasıl onarabiliriz? Sebep olduğumuz yaraları sarmakta bize düşüyor... Siz hiç kırılan bir kalbin sesini duydunuz mu? Kalbe bir sızı saplanır... Kırılan kalbin sesi insanın yüzü ve hareketleri ile dışarı yansır...

Anne-babayı bir "üf" ile de olsa üzme, kalblerini kırma hakkımız yok... Şöyle bir yoklayalım, anne babalarımızın yürekleri bize karşı nasıl? İçlerinde bir yara, bir ukde taşıyorlar mı yoksa?

İslami çabalarımız için yüreklerin ortaya konulması gerekiyor, ancak cemaat ruhumuz sıkıntılı... Vahdet arayışlarımız problemli... Kalbde bir yetersizlik mi var? Hırs, haset, nefret ve gıybetle yaraladığımız kardeşlerden dolayı içimizde bir burkulma hissediyor muyuz?

Kalp kırıklığını nasıl tamir edebiliriz? Paranın gücü ile mi? Yani fidye veya tazminat yoluyla mı? Mahkeme kararı ile mi? Rüşvet ve iltimas ile mi?

Hayır, hayır! Kırılan kalbin, yine kalp ile tamiri mümkün! Yüreğinle saracaksın yaralı yürekleri! Sonuna kadar açık tutacaksın kalbini... Gelen yer bulabilsin... Sıcaklığınla buzları eritirsin...

Yoksa kırılan kalbleri umursamıyor muyuz? Bir kalp kırmanın neye tekabül ettiğini düşünmek, hesabımıza gelmiyor mu? Böyle düşünmek istemiyorum... Biz kalbi kırıklardan olduğumuz için, kalp kırmanında ne demek olduğunu en iyi biz biliriz...

Yüreklerin kaldıramayacağı bunca haksızlıktan sonra af ve merhamet sunmaya hazırız...

Yüreklerimizi açıyoruz... Yeter ki kırgınlıklar, kine dönüşmesin...

Yaralı yüreklerimizle, yara sarmaya razıyız...


Ramazan Kayan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Francesco Petrarca AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124 Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran gördüğü şeyden ve geçmişe dönen, öyle üzüyorlar ki beni, bazen kıskanıyorum öteki kıyıdakileri. Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır her avuntudan, bu yüzden budala zihnim dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle yaşamam gerek mücadele ederek. Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden, beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün, ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun. Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden elmastan değil, camdan her umudun ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden. 125 Se 'I pensier che mi strugge Bu düşünce, bana elem veren, keskin ve yoğun olduğunca bürünseydi uygun bir renge,       belki de beni yakıp kaçan payını alırdı sıcaktan ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;      daha az yalnız olurdu izleri bitkin ayaklarımın kırlar ve tepeler boyunca, daha az yaş olurdu gözlerimde, ...

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde

Çalab'ım bir şâr yaratmış iki cihan ârasınde; Bakıcak di'dar görünür, o şâr'ın kenâresinde. Nâgihan ol şâr'a vardım, anı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak âresinde. Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstada sunarlar; Allah'ın adın anarlar, ol taşın her pâresinde. Şehirden oklar atılır, gelir canlara batılır; Ârifler cânı satılır, o şâr'ın bâzâresinde. Şâr dediğikleri gönüldür, ne alşidir ne cahildir; Âşıklar cânı sebildir, ol şârın kanâresinde. Bu sözü Ârifl'er anlar, câhiller bilmeyip tanlar; Hacı Bayram kendi banlar, ol şâr'ın menâresinde. Hacı Bayram-ı Veli

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

Edalı Zihin

             “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir”                Bir haydar vardır heveste döner döner söylenir Zihin kekre meyvedir kurtlar da yer onu insanlar da kuyumcular nakış işler bakmazlar kimin bileğine dar gelir kimin kalbi dar gelir ona Antikadır zihin kimi zaman açık artırmalara çıkar düşer kimi zaman ihtiyar-kadınlar bileğinden bit pazarlarına Zihin gönülsüzdür otuz dört yıl odun hamalı eğri arar doğru arar söze bulaşır on yıl dağda gezer geyikler ile sonra geyikleri köye taşır şehre taşır Uzaklaştırır zihin mesafeyi sever ölçüler alır denge bulur ağırlık hesap eder urganda derisini yüzer içlenmelerin köpürdüğünü söyler insanın bir damla kanda Zihin konuşmak ister inci takar boynuna ayağına halhal dolaşır çarşı pazar ev içlerinde perde bilmek ister deva nedir eski derde yeni derde Şaşıdır zihin iki testisi vardır hep su isteyene soru sorar cevabı saklar Tatlısından mı vereyim ekşisinden mi? “B...

Eğreltiotu

Hoşça kal, dedi, eğreltiotu, hoşça kal! İlhan Berk

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Gidiyorum. Beni Affetme

Biliyorum sen kalbime düşen en güzel ateşsin.. Ben senin kalbinde aşka düştüm.. Günahını sevabını kabul ettim, sevdim.. Seni üzmeyi göze alamam. Sensiz ben iyi olmayacağımı bilirim. Ama zaten ben çok az zamanlar iyi olurum. Sensiz biraz daha az olacak..o kadar.. Ama seni değişemem. Seni, iyiliğime değişmem.. ve sen benimle iyi değilsin Bensiz sen de belki iyi olmayacaksın ama bu az sürecek. Sende güzel kalmak istiyorum. Seni tüketmek değil. Beni güzel hatırla dedim, sende tükettiklerimle değil.. Şimdi burda ayrılıyor ya yollarımız. Senden sonsuz kere özür dilerim. Bundan sonra tutamayacağım ellerinden özür diliyorum. Göğsümde uyutamayacağım başından özür diliyorum. Her telini aşk'la öpemeyeceğim saçlarının her bir telinden özür diliyorum. Seni Seviyorum.. Gidiyorum.. Beni affetme.. Günyeli