Ana içeriğe atla

Dodan’ın parçalandığı an

‘O Ses Türkiye’de Dodan’ı görmek yaralayıcıydı. Kürt olduğunu söylemediği için değil. Alevi olduğunu söylemediği için değil. O jüridekilerin onun hakkında “karar verecek” yargıçlık evsafında olmadığı için değil. 22 yıl 'ana akım'ın dışında yol yürümüş bir müzisyenin, ana akımın sahnesinde su istemesiydi yaralayıcı olan. Herkesin birbirine benzemeye zorlanması yaralayıcıdır.

Dodan yaraladı. Evet, Dodan’ın “O Ses Türkiye”de sahne alması, not alması, beğeni alması yaralayıcıydı. İçim, yüreğim, burnumun direği sızladı.

Hayır, bilenlerin ilk tahmin edebileceği gibi Kürt olduğunu söyle(ye)memesi değildi yaralayıcı olan. Adını söylerken Kürtçeden bahsetmemesi tuhaftı elbette: “Dünde kalan zaman” anlamına geliyor adı ama hangi dilde? “Doğudan” diye anladı adını jürideki müzisyenler, haklıydılar da… “Doğu” Kürt dememenin bir yolu hem, hem de işte Kürtleri işaret etmenin bir yolu. Türkçe konuşanlar için “Dünde kalan zaman” ve “geçmiş zaman” anlamında bir isim karşılarına çıktığında “Ne demek bu” sorusunu “Hangi dilde” olduğu sorusu takip edebilirdi, etmedi. Acun biliyordu tabii ki, işini bilir, programında ne söylenip ne söylenmeyeceğini bilir. Kürtçenin ne zaman yasak, ne zaman serbest olacağını bilir. Jüri, yani yargı makamındakiler doğru yargıyı verdiler ve susulması gereken yerde sustular, Dodan da sustu. Kürtçe albümleri olduğunu, repertuvarının tamamına yakınının Kürtçe olduğunu da söyle(ye)medi. Bu da yaralayıcıdır elbette. Türkiye’deki birçok yara buradan, bu “söyleyememe” meselesinden çıkar. Muş Varto denilince Kürtlük bir dert, Alevilik bir dert Ermenilik ayrı bir dert olarak taşınır. Fakat o sahnedeki en yaralayıcı yan bundan değil.

‘DOĞUŞTAN BİR ŞEY OLMALI…’

Deyişin nasıl söylenmesi gerektiğini söyledi jürideki (Athena kardeşlerden Gökhan) biri. Zaten Athena kardeşler bu işi biliyor, “doğuştan bir şey olmalı” derken yine Gökhan müziğin spontan sosyolojisini iyi bildiğini gösterdi. Gökhan ve Hakan içten sevinmişti; sevinçleri, heyecanları, iyi bir sanatçının soykütüğünü okuyabildiklerini gösterecek kadar içtendi.

Dodan, ana akımın dışını seçmiş bir müzisyen, Kürt sedasını (çoğunlukla olduğu gibi Kürtçe de söylese, nadiren olduğu gibi Türkçe de söylese) kendine özgü bir sedaya çevirip, ana akımın dışında yürütmekte başarılı olmuş bir müzisyen. O alanda geleneğe yaslanıp kalanlarla geleneği az çok düzenleyip yürüyenlerden farklı olarak, 1990’larda beliren, 2000’lerden itibaren çokça görünür hale gelen yenilikçi arayışların isimlerinden biri. Xero Abbas gibi. Nizamettin Ariç gibi. Ciwan Haco gibi. Ahmet Arslan gibi.

İlk defa, tesadüfen, Beyoğlu’ndaki mekanlardan birinde (galiba Haymatlos’tu) karşılaşmış, çok mutlu ve mesut olmuştum. Güzel bir geceydi. Gece boyu susamadan söylemişti. Ana akımların dışında, kendisine bir dünya var edebileceği inancı ve gayretiyle yol yürüyordu. Yıllar öyle geçti. 22 yıl olmuş. 2010’da bir televizyon programına çıktı, Okan Bayülgen onu, iyi bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunu bilen bir şovmen olarak, pek yapmadığı türden iltifatlar eşliğinde sunmuştu. Ama müziği değil şovu öne alan televizyon dünyası, ana akımı izleyenlerin aklında kalıcı olmayı kolay sağlamıyor çok çok uzun süredir. Bir çıktı, bir daha çıkmadı.

Elbette Dodan ve birçok benzer müzisyen, İMC TV’de sık sık göründü.


‘PEK BİR ŞEY OLAMADIK’

Sonra, işte yılar sonra “O Ses Türkiye”ye çıktı. (Biraz da İMC ve benzeri yerlerin bir bir kapatılmasından olabilir mi? Vaktiyle hiç olmamasından?) Jüri, hep birden “yüzünü ona dönerek” iltifatlarını esirgemedi. O da Hadise’yi seçti kendisini “yetiştirmesi” için. Yarıştaki koçluk için.

“Biraz münzevi, biraz mütevazı yaşayan bir adam olduğum için çok fazla şey olamadık” dedi. 22 yıllık sahne hayatı varken. Artık “mütevazı” olduğunu söyleyecek kadar tevazudan kopmak zorunda yeni sahnede, öğrenmiş. Yaralayıcı değil mi? Münzevi zaten olunmaz o sahnede. “Çok fazla şey olamadık” mı? Oysa olmuştu. Hiç az şey değildi olduğu.

Buyrun, Naim Dilmener anlatıyor beş yıl önceden, 27 Şubat 2011’de Radikal’de yazmıştı, okurun ve Dilmener’in affına sığınarak uzun bir alıntı:

“Kürt(çe) müziğine yeni kapılar aralamak isteyenlerden biri de Dodan. Bir zaman evvel Dodan Project adıyla ‘Be Naw’ adlı bir albüm yayınlamış bu genç şarkıcı, Okan Bayülgen’in programlarından birine konuk olduktan sonra herkesin merakını celbetmiş, herkes birden peşine düşmüştü. İstanbul’da, başta Haymatlos olmak üzere çok sayıda yerde sahneye çıkan Dodan’ı bir kere dahi seyredebilenler, sıradışı bir yorumcu ve müzisyenle karşı karşıya olduklarını gördüler. Sahnedeyken, şarkılarını söylerken, kelimenin tam anlamıyla kendinden geçen Dodan’ın halet-i ruhiyesi, sahneden salona her seferinde taşıyor ve anında herkesi etkisi altına alıyor. Arada söylediği bir iki Türkçe şarkı türkü dışında repertuarının tamamı Kürtçe olan Dodan, kalplere sızabilmek için ille de aynı dili konuşmak (ya da tek dilli olmak) gerekmediğinin ispatı. 
Dodan’ın yeni albümü ‘Şabun’da, Okan Bayülgen’in programında seslendirdiği ‘Neçe’ adlı şarkı da mevcut. Bu ve diğer şarkıların her biri, Dodan’ın türlü yerlerden beslenmiş benzersiz sound’unun işaret fişekleri. Öte yandan, ağırlıklı olarak cazdan beslenen Dodan için, aslında isimlerin, etiketlerin en ufak bir önemi yok gibi. Onun iddia ettiği asıl şey, başarılabilecekse eğer, “ses” ile her türlü oyunun oynanabileceği. Bu yönüyle (hem ruh hem de vokal tekniği anlamında) Klaus Nomi’nin çağdaş bir benzeri olduğunu söylemek de mümkün.”


SUSAMIŞ BİR SANATÇI

Dodan, su istedi sahnede jüriden. “Sizi tanıyalım” sorusu üstüne, “Suyunuz var mı?” Boğazı kurumuş. “Yapmış olduğumuz projelerin dışına çıkamadık” dedi bir de. Ne demek bu? Projeler mi kötüydü? Naim Dilmener “Hayır” diyor, güzeldi projeler. Dodan Project. Neydi peki o sahnede su isteten? Susuz bırakan Dodan’ı? Projelerin bir karşılığı olması gerekir, değil mi? Arkası dönük dört yargıcın huzuruna çıkmasına yol açan karşılık.

Arkası dönük jüri üyeleri, yeteneğinizi beğenirlerse size “yüzlerini dönüyor”lar. Yüzleri çok kıymetli, kolay kolay dönmüyorlar. Arkaları çok kıymetli, herkese, sanat için o sahneye gelmiş herkese arkaları dönük. Sanat çabasına ve sanat arayışına arkaları dönük. İşlerine bakıyorlar. Kendi sanatlarına. “Yırtmaya çalışan” bir dolu insanın şansını denediği bir arena kurmuşlar, yargıçlık ve koçluk yapıyorlar. Bir tür gladyatör hocası ve gladyatör seçicileri. Ne zaman ki işlerine yarayacak bir ses, seda, eda görürler, ancak o zaman yüzlerini dönerler. Jüri onlar, yargıç. Dodan’ı da yargıladılar ve pek bir beğendiler. İşte bu beğeni, Dodan’ın yargılanması, asıl yaralayıcı olandı.

Kürtlük mevzuu kenarda dursun, Alevilik mevzuu kenarda dursun, ana akımlara kapılmadan kendi yolunu yürüyen biri, yolunu ana akımın 22 yıldır yüz vermediği düzeneklerinden birine nasıl yöneltmiş olabilir? Oradaki iltifatlara ne ihtiyacı var? Eski bir sözde gizli ihtiyaç: Marifet iltifata tabidir.

Ana akım iltifatından kaçanlar, marifetlerinin iltifat görebileceği yollar, yolaklar, yaşama alanları varlığına güvenerek yol yürürler. Hem açılmış yollar vardır ana akım dışında hem açılabilecek yollar. Dodan hem açılmış yollardan yürüyordu, hem de açılabilecek yolları açıyordu. Fakat yol bitmiş olmalı ya da takat kesilmiş olmalı. O zaman Dodan, Dodan olarak ana akımın cilalı imaj (pespayelik demeyelim hadi) sahnesinde görünür ve oraya ruh katar, “paramparça eder” orayı. Athena bilir yine. Fakat, o anda, tam o anda acaba Dodan da paramparça olmamış mıdır? Yaralayıcı değil mi bu?

KENDİSİYLE YARIŞACAK

Dodan, çok beklenebileceği gibi Hakan ile Gökhan’ı niye seçmedi? Niye olacak: Aynı atmosferin sanatçısı Dodan. Yarışı sürdürmek için onlardan alacağı fazla bir şey yok, belki iyi bir alışveriş olabilirdi aralarında, zaten onlar saygılarını çok açık sergileyerek (“Siz” dediler özenle) bir “koçluk” değil, müzikal yoldaşlık arzusu sergilediler. Fakat Dodan diğer yarışmacılarla yarışmayacak ki, eksikleri müzikal değil ki, müzikal tercih yapsın! Sibel Can ve Murat Boz’un müzikal yönleri, buldukları ve doya doya içtikleri suyu saymazsak, Dodan’ın eksikleriyle zaten ilgili değil.

Peki Hadise’yi niye seçti? Hadise ona ne öğretecek? Hadise Türkiye içinde ve dışında iyi bir “pop”çu olarak, o sahneye çıkmadan önceki Dodan’ın bulamadığı suyu bulma yollarında yardımcı olacak, anlaşılan. Aradığı iltifatın “kalıcılaşması”nı sağlayacak. Anne babalar söyler, sanatla uğraşan çocukları için, “Ekmek yok bu işte. Yıllardır uğraşıyor, pek bir şey olamadı.” Pek bir şey? Para yok yani.

Dodan, diğer yarışmacılarla yarışmayacak. Dodan kendisiyle yarışacak. Eski Dodan’ı 22 yıl birçok bakımdan “çok şey olan” ama bir bakımdan “bir şey olamayan” Dodan’ı geride bırakamaz ama dışarda bırakabilir. Düzenek, eski Dodan’ı dışarda bırakma düzeneği zaten. Biz dinleyiciler için güzel bir sürpriz olan o sahnedeki Dodan, Dodan için bir boyun eğmenin, bir yenilginin, bir sıkışmanın, susuz kalmanın kendisi. Çölleşen bir iklimde susuz kalmış bir sanatçı olarak, ilaçlı suya razı gelmiş.

Eski Dodan, dünde mi kalacak? Geçmiş zamanda? “Projeleri”yle bulamadığı suyu, orada yaşadığı susuzluğu, jürinin yolladığı bir bardak suyla giderebilecek mi? Bir yanıyla evet: Ana akımlarda hayli ses getirecek kadar kabiliyet ve donanımı var. Bir yanıyla hayır: Oralarda, eski Dodan’ın bulamadığı para var belki ama peşine düştüğü sanat pek yok.

Herkesin birbirine benzemeye mecbur olduğu bir yerdeyiz. Çöl. Birbirinin aynı kum tanelerinden oluşan bir çöl. Durmadan aşındırıp kuma çeviren çöl. Şairden reklamcı çıkaran çöl. Ünlü ve gerçekten iyi öykücüyü tekstil reklamında oynatan çöl. Hegel üzerine kütük gibi doktora tezi yazmış felsefe profesörünü reklam mankenine çeviren çöl. Yarış, rekabet, çatışma dışında ilişki yöntemine saygı duymayan, duyurmayan çöl. 24 Ocak çölü, 12 Eylül çölü.

Benzememeyi becermişin benzemeye razı geldiği andı Dodan’ın o sahnedeki anı. Yarışmacı, rekabetçi gereklerden bilerek uzak durmuşken 22 yıl, karşısında durduğu yargıçların yargısına teslim oluş anı. Yaralayıcı. Dodan’ı orada güzel sesi ve yoğun çaba ürünü yorumuyla, kendi sanatına arkası dönük figürlerden su istemeye zorlayan çöl. Dilerim, umarım, Dodan bu çölü yaralanmadan geçer. O su can suyu olur sanatına, zehir değil.

Ali Duran Topuz
     

Kaynak: gazeteduvar

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...