Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Tecde’de bir sonbahar günü

Tecde, Malatya’nın üzerine şiirler yazılan müstesna bir beldesiydi. “di” diyorum çünkü artık değil… Münir Erkal, Cemal Akın ve Yaşar Çerçi adlı belediye başkanları tarafından katledildi, beton yığını hale getirildi. Hâlbuki ki, bundan tam 70 yıl kadar önce, Malatya’da öğretmenken Tecde’yi şöyle anlatmıştı büyük bayrak şairi Arif Nihat Asya; Pembem, yeşilim, tadım, kokum müjde benim… Altın yemişiyle dalları secde benim… Diller derler ki: “Malatya’nın gözbebeği” Yaz kalbine ey yolcu, adım Tecde benim. Maalesef basiretsiz ve kifayetsiz belediye başkanlarının elinde Tecde Malatya’nın beton yığını haline geldi. Sadece yeşil, meyve, ağaç yok olmadı, Tecde sıradan bir tarım arazisi değildi, Malatya’nın kültürünü, geçmişini, geleneğini, hafızasını temsil ediyordu. Aspuzu olarak bilinen Yeni Malatya’nın kalbiydi, mesire yeri, eski Malatya örf ve adetlerinin yaşatıldığı tarih hazinesiydi. Bu sabah bisiklete “atlayıp” Tecde yollarına düştüm, biliyorum yine hüzünlenecek, yine beton yığı...

İnsanın Gurbetleri içinde

Gecesel bir yer altı sesiydi kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler; açıkta lüfercilerin parıldayan lüks'leri. Av vakti, o tedirgin kaşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki oltadan ışığın yalımına kapılan. Yanılsamalar ve aldanışlar. Beklediğim inmedi trenden bir söylen olacaktı dönüşü; kara büyülere çarpılmaya hazırdım dönsündü yeter ki. Oysa kıpırtısızdı istasyon; öyleyse kırmızı bir mendille kimdi el sallayan geçen akşam? İnsanın gurbetleri içinde; sürgün yeri bu yüzden tanıdık ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi. Gide gide, yata yata bitmeyen yol değil, zindan değil; bedenin ve kırılgan sözlerin bahçıvanın budadığı dalın suladığı fidanın içinden geçen o karanlık menzil. Ezberimde tüm zulümler belleği öyle beslemez çünkü aşklar. Sevgililer! Bazılarınızı unuttum burnumda tütüyor bazınızın kokusu. Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış gülümsetiyor: parmakların arasında buruşturduğum hercai menekşenin o tuhaf hışırtısı. Vahşet vahşetle açıklanma...

Şiir insanları sevmeye yarar…

Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara’ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk oldığımda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama, içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok’u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile.. — Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı? Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke.. — Pek...

Dörtlükler

ÖNSÖZ Ey okur; bu dörtlükler uykusuz gecelerde, Contası bozuk bir musluktan damladı. Kâh ben oldu, kâh siz oldu dizelerde, Eksik gedik ne varsa bir bütüne tamladı. Umut unutulmadı elbet seğiren derisiyle Renkten renge girerek örgüyü nakışladı. Dörtlüklerin yazarı doğrusuyla eğrisiyle Bir yaşam sürecinden kesitler amaçladı. 1. “Ben” diyorsam eğer bilin ki o sizsiniz. Ne çok şey paylaşıyoruz sizinle, Sessizce ve belli belirsiz; Kiminizle acıyı, umudu kiminizle. 2. Kuyulara bakraç indirilmez ya her zaman; Havaya uçurmalar salınır coşkuyla bazan. Tek anlam bağıdır gökle yer arasında Yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan. 3. Ömrümce kendimi hep sözde buldum; Söz cehennemdi yanıp kavruldum. Yeniden doğdum kendi külümden, Ben Anka’ydım konuşuldum. 4.Sonunda her güçlük elbet bir gün çözülür. Yen ağzıyla dirsek yamaya yamaya, Bugünleri de gördük çok şükür; Ne yen kaldı, ne dirsek ortada. 5.Bir sözle soğur, ısınır bir sözle; Sözden çıkıp yine söze girerek ...

Arthur Koestler

Soğuyorum Cynthia. Bir suyum:                                Yüzü yansıyor tek bir an, yitik oğulun: eli uzandı uzanacak kapı tokmağına baba evinin. Tül perde de aralanıyor sanki: sesi de yankılanıyor hâlâ duvar saatinin: paslanıyormuş gibi köhne bir gemi.                              Zamanlar tükendi Cynthia: Gidişimin yolunda dönüşümün ayak izleri. Giz nasıl da basit: Her yaşam bir adanış            Çaresiz adanışlar, soylu adanışlar: Zerket kösnünü ey beden diyor umutsuz, bir ağu ol, onulma. General Milan Astray: “A bajo la inteligencia, viva la muerte.”                                       Zamanı kuran acılar Cynthia. Bellek sürüyor izini yenilginin. Kül harlanıyor: Malaga düştü....

Kırlaştı Saçlarım

Seviştik. Sonra sokuldum kokuna su orguydun, efsaneni dinledim “ayrılık günü bir gül getir bana” diyen karlamış sesinle ürperdim. Kırlaştılar; saçlarımı okşadın şefkatle; ışıdı o solgun suret bir ormanın ruhuydu parmakların dağıldı sesimdeki şikayet. Ayrılık bilemem ne zaman gelir sen bir okul defteri getir bana çünkü sadece yazmak tesellidir çektiğimiz acıya bu dünyada. Kırlaştı saçlarım, yakınmıyorum ölüme yargılı insan doğumda yeraltı mı daha korkunç bilmiyorum Dünya mı? yaşadım yaşadığımca.. Sen de erken dolarsa vade eğer ne olur “beyaz bir gül at” ardımdan bomboş sokağa; dağılsın her keder. Ahmet Oktay

Acile Tek Giden

İğneleri teker teker kırılan terzi Dikerim sandı yazgısını, yanılgı.. Aynada görülen: Düşecekmiş gibi durup tedirgin eden o düğme. Henüz vakit var, daha var düşmeye. Gece tek başına acile giden hastayla Kendisine hiç el sallanmayan yolcu, aynı insandır aslında. Şarkıların temizleyemediği bir lekedir yol, baktıkça artar. Camlarda dünün hesaplaşması Kafamın içinde sayısız konuşma var: -Tam vaktinde taşması gibi sütün işte yine yalnızız. -Yeteri kadar yalnız değilsin, yalın hiç değil. İç sesime dikiş atmayı düşünüyorum Ama nasıl istiyorum bunu bir bilseniz “ Tutuklular Çemberi”nden bakınca Yetişemediğin cenazeye benziyor dünya. Zeynep Tuğçe Karadağ

Keşke sarı bir kuğu olsam da yurduma geri uçabilsem

Ailem beni evlendirip dünyanın öbür ucuna gönderdi Çok uzaklara, Wu-sun hükümdarının yaban ellerine. Çadır benim evim, keçe benim duvarlarım Et yiyorum, kımız içiyorum. İçimde bitmeyen bir özlem ve kalbimde bir sızı Keşke sarı bir kuğu olsam da yurduma geri uçabilsem. Hsi Chun

Sadece Dekorlar Kaldı Geride

Aragon, her okuyuşta ben etkileyen bir şiirinde “De tant d’atroces trahisons İl n’est resté” que les décors”   diyor: “Bunca acımasız ihanetten,  sadece dekorlar kaldı geriye” .  Her yaşanan ihanetin geçtiği mekân (dekorlar) ayrıdır. Bir meslek arkadaşınızdan beklenmedik bir ihanet görmüşsünüzdür, dekorlar Beyazıt, Üniversite binası ve onun mermer sütunları olabilir. Başka bir acı olayın dekorları, Çemberlitaş, Divanyolu veya Sultan Mahmut türbesi manzarası olabilir.  Sadece ihanetler değil, güzel hatıralardan, mutlu eden olaylardan da dekorlar kalıyor geriye. Teşvikiye Cami avlusu, Şişli Cami avlusu, Levent Cami avlusu... Cami avlularından, sevilenler uğurlanıyor. Onlar beyin hücrelerine kazılmış mutlulukları, ihanetler ve onların dekorlarının hayallerin, toprak altına taşıyorlar. Bizim uğurlanmamızla, bizim âlemimiz toprak altına girecek.  Dekorlar yeryüzünde kalıyor. Bir müddet sonra onlar da kalmıyor. Nazım Hikmet’in “ Su başında...

Gündüz Ağacı

Seni sevmeye dağlardan başlıyorum Kalbine yenilmek diyorlar buna. Yürürsem yakındır, bakarsam uzak Derinleşiyor birden, evet, yaşamak. Ahmet Murat der, meyvenin hayatı Dalların ucunda bir tutam heves- İnsandan insana geçiyor ömrüm Mezar yeri aldım dünyadan bugün. İbrahim Tenekeci

Anneciğim

Ak saçlı başını alıp eline, Kara hülyalara dal anneciğim! O titrek kalbini bahtın yeline, Bir ince tüy gibi sal anneciğim! Sanma bir gün geçer bu karanlıklar, Gecenin ardında yine gece var; Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar, Yaşlı gözlerinle kal anneciğim! Gözlerinde aksi bir derin hiçin, Kanadın yayılmış, çırpınmak için; Bu kış yolculuk var, diyorsa için, Beni de beraber al anneciğim!... Necip Fazıl Kısakürek

Yıkılma Sakın

Sana durlanmış kelimeler getireceğim pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir seni çünkü dik tutacak bilirim kabzenin, çekicin ve divitin tutulduğu yerden parlayan şiir. Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı. Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan acılar bile duymadım kof yürekler önünde beynim her sabah devrimcinin beyniydi ayaklarım donukladı gelgelelim sağlığın yerinde mi? Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor halkın doğurgan dünyasına dalmakla onların güneşe çarpan sesini anlamayan dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri seyir bile edemezken içimizdeki şenliği yılgı yanımıza yanaşmazken bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat yıkılmak elinde mi? Boşuna mı sokuldu bankalara petrol borularına kundak kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi varsın zındanların uğultusu vursun ku...

her şey dökülürken

Sen ölümümdün: Seni tutabildim, her şey dökülürken elimden. Paul Celan

Lethe

Vahşi ve sağır ruh, gel kalbime, gel diyorum, Tembel, miskin canavar, sen tapılası kaplan; Şu titreyen parmaklarımı uzun zaman Ağır, yoğun yelene daldırmak istiyorum; Acılı, üzgün başımı usulca sokayım Teninin kokusuyla dolu eteklerine, Solgun bir çiçek gibi derinden derine Pis kokan ölü aşkımı içime çekeyim. Hayatdan çok uyumak istiyorum uyumak! Kuşkulu bir uykuda, tatlı ölüm misali, Vicdan azâbı duymadan öpücüklerimi Bakır gibi cilalı güzel vücûduna yaymak. Ancak senin yatağının uçurumu yutar Şimdi artık dinmiş olan hıçkırıklarımı; Senin ağzında unutuşun o güçlü tadı, Léthé ırmağı öpüşlerin içinden akar. Zevkin buyruklarına uymak, boynumun borcu, Çünkü, kaderim alnıma peşin yazılmış böyle; Ben, günahı körükleyip aşkın ateşiyle Alevlendiren uysal kurban, ben masûm suçlu, Dinsin diye bu acı, uyuşsun diye kinim Yıllardır altında hiç kalb barındırmayan Sivri göğüslerinin güzelim uçlarından Kana kana baldıran zehrini içeceğim! Charles Baudelaire

Birine mutlu demek için sonunu görmek gerekir

Sarayın önünde gururla dikilip poz veren Abası (Yakut mitolojisinde; ağaç kadar uzun boylu insan olarak betimlenen, dünyada kötü ve zararlı ne varsa Abası tarafından yaratıldığına inanılan kötü ruh) ve karısı Buus Dyalkın Hatun'u  (sallana sallana gezen buz hanımı anlamına geliyor) görünce, bu saltanatın bir sonu olur mu diye düşünürken, aklıma Lydia kralı Kroisos (Karun) ve Solon'un Herodot tarafından anlatılan hikayesi geldi. Kroisos (Karun,Krezus) M.Ö 6.yy'da 560-546 yılları arasında Lidya Krallığı yapmış, zenginliğiyle tarihte iz bırakmış bir kral. Başkent Sardes (Salihli,Sart), Kroisos döneminde gücü ve zenginliği nedeniyle,gezginlerin ve filozofların uğrak yeri olmuş. Bu ziyaretçilerden birisi de, M.Ö 640-559'da yaşamış, Atinalı hukukçu, şair ve filozof olan, eski çağın yedi bilgesinden biri kabul edilen Solon' dur. Solon, aristokrat sınıfından, orta halli bir aileye mensup.Ticaret amacıyla, başta Efes ve İon kentleri olmak üzere pek çok yer gezdikten sonr...

Adını andım, rahatladım Allah’ım!

İstediğim gibi gitmiyor bazan işler.. Dokunuyor ruhuma her ne var ise.. İncitiyor kalbimi.. Zindanda boğazı sıkılan bir adamım sanki.. Ellerim titriyor.. Dizlerim de öyle.. Artık merdivenleri sayıyorum, Yolları, yokuşları hesaplıyorum.. Gözüm kesmiyor.. Birkaç dakikada hem de çifter çifter.. Bilmem o kaç basamaklı merdivenleri, tek nefeste çıkmak geçti artık.. En az basamak, En az merdiven neredeyse oradayım.. O yolu tercih ediyorum.. Ruh yorgun, Kalb yorgun, Beden yorgun, Yorgunlar şehrinin, Ben de yorgun bir yolcusuyum.. Ama bir şey var.. Herşeyi güzelleştiren bir şey.. Zorluklar çoğaldıkça, Aczim ve fakrım arttıkça, Daha yakın hissediyorum kendimi Sana.. Daha da yakınlaşıyorum.. Hiçbir yaşta, Hiçbir çağda böyle olmamıştı.. Kendimi Sana bu kadar yakın hissetmemiştim.. Bir yanda hayatın biteceği, hesabın başlayacağı endişesi.. Titretiyor kalbimi, bir ağaçtaki son yaprak gibi.. Diğer yanda o sonsuz merhametini, Ve şefkatini gördükçe, düşündükçe.. Ümitle...

Gözlerin Gökyüzünde Bir Dolunay

Diyelim ki sessiz gecede poyraz… Sis çökmüş o heybetli dağlara; yurdun da kar altında, gözlerin gök- yüzünde bir dolunay. Diyelim ki sınamışsın uzaklığın ihanetini. Seslere çarpmış sesin, ama ulaşmamış hiçbir yere nefesin… Diyelim ki şarabın dökülmüş, suların kesik, bu hayat seni bir oyuncak sanıyor… Diyelim ki sana çıldırmak yasak, sana ağlamak yasak, yarın yasak, düş yasak sana. Diyelim ki üşüyorsun kısacık bir ömrün sığınağında; bir çay bile ısmarlamıyor hayat! Diyelim ki lekesiz hiçbir şey kalmamış artık; sis çökmüş güvendiğin dağlara… Kederli bir süvari ol orda, sen orda! Bıkma atını mahmuzlamaktan, bıkma bu puştlar panayırında berrak nehirler aramaktan… Yaslı bir kışa rehin düşse de günler, kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt; o tomurcuk düşlerinin yağmuruyla ıslansın. Çünkü her insan bir limandır başucunda tekneler; çünkü herkesin hüznü kocaman, aşkları dalgın… Kimi kanıyor şahdamarından, kimi bozgununda yetim, dervişan, kimi aşklarıyla, düşleri...

Sergüzeşt

büyüyeceksin çocuk, sıkı giyin kalbini. öğreneceksin; sana atılmayan her ok önce sana saplandığında. anlayacaksın; kavmin yanlış yerlere göçtüğünde hiçbir yerin doğru olmadığını. -bu hançer fazla büyük, iyisi mi göğsümde dursun. canımın yarısını kaybettim; denizin mavisi, kuşun kanadı kırıldı. canımın yarasını kaybettim; bir dağ oluştu kaybetmişliğimden. en iyi uzaktan bakılır sana; bir pencereden bir kapı aralığından. çünkü beni görürsen, ruhun sakatlanır biliyorum. şair olsam derdim elbet: "zorla çıkacaksa dimağınızdan sevgi dolu bir sözcük, bırakın patlamamış bir kovan gibi yerinde kalsın." -ki ben gökkuşağını gökyüzünden değil, annemin fistanından öğrendim. ah güzel adam ah güzel şair ah yara tarlası Kazım Güler

Ebabil

1. kadim sırların koynunda gece münzevi düşlerde dağılan aşk bir bakışta kırılan sırça saray dar-ı dünya ki hergün yeniden başlanan hergün yeniden saçlarına taşınan güneş. umutsuz ve muzmahil geldim kapına durdum divanına savur beni. ebabil ilk taşı bana fırlat. 2. dolar kıyılarımıza hüzzam şarkılar gözlerden okununca fasl-ı hüzün tenlerimizden kızılca bir şafak boşalır. tepeden tırnağa bir nakş-ı hayal gölgeniz ben olup çıkıyorum bir bahar kuşlarını avlıyor. 3. gülün muradı neyler iflah olmaz yarama yıldızlar ki koyu mavi karanlığın havarileri gecenin beyaz sesinde toprağa düşecekler. ebabil ipi çek azat kıl acılarımı. 4. gecenin koynunda anadan üryan kutsanmış sularla yıkanan keskin bir bıçağı kör kılan sevda. ebabil bir parçam yusuf bir parçam züleyha. yanlış yağmurları beklemekten uzak onarıyorum yüreğimi kanatarak. Ahmet Veske

Cehennem, acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.

PERDE 1 SAHNE 1 Eşkıya             : Uykun hafifmiş ahbap. Hallac             : Şöyle bir mızganmışım sadece. Eşkıya             : Neden irkildin ya seyyid, kendini sicinde mi sandın. Hallac             : ( Sakince ) Siccine ne gerek, siz varsınız ya, bu dünyada ziyadesiyle azap. Eşkıya             : ( Adamlarına ) Arayın üstünü, her şeyini filte filte edin, nesi varsa alın. ( Adamları ararlar Hallac’ı, urbasının cepleri yoktur, kitapları yığarlar ortaya,   kitaplar rulalar halindedir. Birinin üst yazısı görülür. Ahmet b Hambel, “Kitab-ül Zühd” yazmaktadır ). Urbanda cep bile yoktur, sadece kitaplar var burada. ( Göstererek “Kitab-ü...