Ana içeriğe atla

Birine mutlu demek için sonunu görmek gerekir

Sarayın önünde gururla dikilip poz veren Abası (Yakut mitolojisinde; ağaç kadar uzun boylu insan olarak betimlenen, dünyada kötü ve zararlı ne varsa Abası tarafından yaratıldığına inanılan kötü ruh) ve karısı Buus Dyalkın Hatun'u  (sallana sallana gezen buz hanımı anlamına geliyor) görünce, bu saltanatın bir sonu olur mu diye düşünürken, aklıma Lydia kralı Kroisos (Karun) ve Solon'un Herodot tarafından anlatılan hikayesi geldi.

Kroisos (Karun,Krezus) M.Ö 6.yy'da 560-546 yılları arasında Lidya Krallığı yapmış, zenginliğiyle tarihte iz bırakmış bir kral. Başkent Sardes (Salihli,Sart), Kroisos döneminde gücü ve zenginliği nedeniyle,gezginlerin ve filozofların uğrak yeri olmuş. Bu ziyaretçilerden birisi de, M.Ö 640-559'da yaşamış, Atinalı hukukçu, şair ve filozof olan, eski çağın yedi bilgesinden biri kabul edilen Solon'dur.

Solon, aristokrat sınıfından, orta halli bir aileye mensup.Ticaret amacıyla, başta Efes ve İon kentleri olmak üzere pek çok yer gezdikten sonra 600'lü yıllarda ülkesine döner ve ''her gün yeni bir şey öğrendim'' sözlerinden de anlaşılacağı üzere, bu gezilerinden edindiği bilgilerle, Attika'da ortaya çıkan tarım krizi sırasında 594'de idarede görev alarak Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Yasaları'nı hazırlayıp uygulamaya koyar.

Borçları karşılığında özgürlüğünü rehin koyan halkın tüm borçlarını silerek, el konulan topraklarını geri verir. Borç nedeniyle köleleştirilenlerin serbest bırakılmalarını sağlar. Toprak reformuna giderek edinilebilecek toprak miktarına sınırlama getirir ve borçluların, borçlarından dolayı kendini rehin gösterip köleleşmesi uygulamasını kaldırır.

Tarım krizini aşmak için; zeytin ağacını kesenlerin cezalandırılması ve zeytin ağacı dikiminin arttırılması maddesini yasaya ekleyerek, dışarıya zeytinyağı dışında tarım ürünü ihracatını yasaklar.

Tüm yurttaşlara; yasa yapma, karar alma, görevlileri seçme ve temyiz davalarına bakma gibi görevleri olan, en üst yönetim organı Halk Meclisi'ne (Ekkiesia) katılma hakkı tanır.

Görevi Halk Meclisi'nin onaylayacağı yasa tasarılarını hazırlamak olan Dört Yüzler Meclisi'ni kurar.

Tüm yurttaşlara yasalar önünde eşitlik sağlar.

Yurttaşlara, yöneticilerin kararlarına karşı, mahkemeye başvurma ve dava açma hakkı tanır.

Hazırladığı bu yasalarla Yunan Demokrasisi'nin temelini de atmış olur.

Hemen her suça ölüm cezası uygulayan ve Solon öncesi kullanılan Drakon Yasaları'nı yumuşatarak, hukuk sistemini daha insancıl hale getirir.

Solon, yasalarında aile ile ilgili düzenlemeler de yapar. Kadın ve erkeğin birbirlerine ve eve karşı görev ve sorumluluklarını belirterek, evlilik, miras ve ebeveynlik gibi konuları yasalarla belirler.

10 yıl süreyle geçerli olmasına karar verilen Solon Yasaları döner tabletlere yazılarak, herkesin görebileceği alanlara yerleştirilir. Tiranlık yapmayı kabul etmeyen ve yasaların uygulanması sırasında değişiklik için kendisine baskı yapılmasını istemeyen Solon, 10 yıl süre ile kendi isteğiyle Atina'dan ayrılarak bir nevi gönüllü sürgün eder kendisini.

Solon hukukçu ve devlet adamı kimliği yanı sıra, tarihte ilk otobiyografi yazan kişidir aynı zamanda. Otobiyografisini şiir şeklinde yazdığı için Atina'nın ilk şairi olarak da anılır. Otobiyografisinde, yaptıklarını şiirlerle anlatarak, sonraki nesillere aktarmayı ve şiirlerinde halkı bilinçlendirmeyi amaçlar.

Solon'un sözlerinden şu bir kaç örnek bile hala yaşadığımız ortamda güncelliğini nasıl koruduğunun bir göstergesi sanırım.

-Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır, daha ağır ve güçlü olanlar ise onu parçalayıp geçer.

-Haksızlığa uğramayanlar da, uğrayanlar kadar öfke duydukları zaman haksızlık ortadan kalkacaktır.

-Servetim olmasını isterim, haksızlıkla zengin olmayı, asla.

Başkenti Sardes olan Lidya Krallığı, günümüzde Manisa ve ilçelerinin bulunduğu alanı kapsar. Bu kentin içinden geçen Patraklos ırmağı (Sart Çayı) beraberinde kaynağının bulunduğu Tmolos'tan (Bozdağ) altın gümüş karışımı elektron parçalarını sürükleyip getirir. Irmağın alüvyonlarındaki bu değerli maden parçaları toplanıp, arıtma atölyelerinde ayrıştırılarak, Lidya Krallığı'nın ve Kroisos'un (Krezus, Karun) dillere destan zenginliğini oluşturan; sikke, mücevherat ve altın eşyaların yapımında kullanılır. Altın zenginliği nedeniyle Lidya'ya altın ülke yakıştırması yapılmıştır.

Lidya Krallığı'nın insanlık tarihine en büyük armağanı, sikkeyi icat etmeleridir. Kral Alyattes zamanında M.Ö 6.yy başlarında elektrondan basılan ilk sikkelerin yerini saf altın ve gümüşe bırakması M.Ö 560-547 arasında hüküm süren Kroisos zamanında olmuştur.

Sardes'te yapılan kazılarda ortaya çıkan, M.Ö 6.yy ortalarına tarihlenen arıtma atölyeleri bulunmuştur. Bu da Kroisos dönemine uymaktadır. Sardes altın atölyeleri yılda birkaç yüz kilo altını ayrıştıracak kapasitede idi. Bu altın zenginliği Kroisos'u da çok zengin bir kral yapmıştır. Kroisos adı doğu toplumlarında Karun olarak anılmaktaydı ve ''Karun kadar zengin'' deyimi ise Lidya Kralı Kroisos'a atfedilmiştir.

Yaşadığı çağda; yaptığı yasalarla halkına yüzlerce yıl atlatan, vatandaşlarının yaşadığı topraklarından eşit oranda yararlanması yönünde adım atan, eşitlik ilkesini hayata geçiren, reformist, ileri görüşlü, güç ve iktidarı halkı lehine kullanıp, gerekli gördüğü anda bunlardan feragat edebilen, şair, filozof ve bilge bir devlet adamı (Bu bilge devlet adamı sizlere de tarihimiz de sahip olduğumuz başka bir bilge devlet adamını anımsatıyor mu bilmem) ile: Ülkesinin kaynaklarını kişisel zenginliği için kullanıp, kendini ülkenin sahibi ve efendisi gören, sahip olduğu güç ve zenginlikle kendinden geçip; kendisini tanrılara denk görecek derece kibre kapılan diktatör bir kral karşılaşır ve bu karşılaşmada diktatör kral (peki ya bu diktatör kral tanıdık mı?), bilge devlet adamını kapı dışarı etme ve horlamaya çalışma gafletine düşerse sonuçları nasıl olur, Herodot'un anlatımıyla görelim;

Solon yurdundan ayrıldıktan sonra pek çok ülkeyi gezer. Mısır'a Amasis'in yanına gittikten sonra en son Sardes'e, Kroisos'un yanına gelir. Kralın konuğu olduğu sarayında üç-dört gün kaldıktan sonra; kralının emriyle adamları Solon'a hazineleri gezdirirler, üstün ve görkemli şeyleri gösterirler. Hepsini görüp iyice inceledikten sonra, Kroisos sorar:

''Sana pek çok ülkeyi gezdiren meraklı yaratılışının ve bilgeliğinin ününü bir çok kez biz de duyduk. Benim konuğum bir filozof olarak sana şunu sorma isteği uyandı bende; acaba gezdiğin yerlerde mutlulukta herkesi geride bırakacak birine rastladın mı?''

Böyle soruyordu, çünkü kendisi bütün talihli insanlar arasında en mutlu adam olmakla övünüyordu. Bunu Solon'dan da duyacağına emindi, ama Solon ona yaranmayı aklından bile geçirmeden yalnızca gerçeği düşünerek:

''Atinalı Tellos'u gördüm'' der. Bu cevaba şaşıran Kroisos,

''Tellos'u neden bu kadar talihli sayıyorsun?'' diye sorar.

''Tellos, zengin bir ülkede yaşıyordu, güzel ve erdemli çocukları vardı. Evinde torunlarının da doğduklarını ve hepsinin de yaşadıklarını gördü, üstelik talih bakımından gerekli olan maddi rahatlığı da vardı, ama asıl önemli olan şu ki; ömrü parlak bir sonla taçlandı. Atinalıların komşu kentle yaptığı savaşta, yurdunu savunurken ve düşmanı önüne katıp kovalarken buldu ölümlerin en güzelini. Düşmüş olduğu yerde, Atinalılar ulusal tören yaptılar onun için ve onu çok ululadılar.'' diye cevaplar Solon.

Solon'dan Tellos'un mutluluğunu dinlemekten usanan Kroisos, hiç olmazsa ikinciliğin kendisine geleceğinin ümidiyle;

''Ondan sonra kim gelir senin bildiğin?'' diye sorar

''Onlar, Kleobis ve Biton'dur. Argos soyundan olurlar, namuslarıyla yaşayacak kadar varlıklıydılar. Güçlü kolları vardı, pek çok yarışmada ödüller aldılar. Ama aldıkları ödüllerden başka onların mutlulukta ikinci sayılması şundandır; Argos'lular Hera onuruna bir bayram kutluyorlardı, analarının bir arabayla tapınağa götürülmesi gerekiyordu ama öküzler istenildiği saatte tarladan dönmemişlerdi. Geç kalmaktan korkan gençler, kendileri girdiler boyunduruğa ve arabayı çektiler. Arabanın üstünde anaları vardı ve kırk beş stadyon (sekiz km) boyunca gık demeden onu taşıyıp tapınağa getirdiler. Oradaki tüm insanlar bunu gözleriyle gördüler. Argos'lular çevrelerini sarmış, imrenerek bakıyorlardı onlara ve böyle soylu çocukları olduğu için anayı kutluyorlardı. Ana mutluluk içinde, tanrıçanın heykeli karşısında, başı dik, kendisine bunca onur kazandırmış oğulları Kleobis ve Biton'a insanoğlunun elde edebileceği en iyi şeyi bağışlaması için dua ediyordu. Bu duadan sonra, kurbanlar kesilip şölen yapıldı, gençler tapınağın içinde yorgunluktan uyuyakaldılar ve bir daha uyanmadılar. Argos'lular onların heykellerini yaptırdılar, üstün ve yüce kişiler sayarak Delphoi'ye sundular.''

İkinci sırayı da bu genç adamlara kaptıran Kroisos,öfkeyle:

''Atinalı yabancı, ya ben? Benim mutluluğumu sen hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları koyuyorsun ikinci sıraya?'' diye söylenir.

''Kroisos, sen tanrının insanları sürekli sınav yaptığını bilen bir kişiyi sorguya çekiyorsun. İnsan bir ömür boyunca görmek istemeyeceği çok şey görebilir, çok eziyet çekebilir. Ben aşağı yukarı yetmiş yıl sayıyorum insan ömrünü. Artık aylarla beraber, bu da yirmi altı bin iki yüz elli gün eder. Kesin olarak bir tek olay yoktur ki bugünkü yarınkine benzesin. Şu halde ey Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet görüyorum, sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama soruna cevap vermem için önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını görmem gerekir. Ama ölmeden önce, dilini tut, mutludur demek için acele etme, yalnız talihli de, o kadar. Hiç kimse tek başına her şeyi elde edemez; filanı elde eder, falandan yoksun kalır. Kim ki ömrü boyunca her zenginliğe erişir ve dünyadan hoşnut ayrılırsa, ey kral, mutlu insan adını hak eder. Her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu, zenginliği ve gücü yem olarak sunar, sonra da çeker alır elinden.''

Bunlar Kroisos'un hoşuna gidecek sözler değildir. Eldeki şeyleri hor görüp, her şeyin sonuna bakmayı öğütleyen, kendince dar kafalı saydığı bu adamı kapı dışarı eder.

Solon gider ama; şüphesiz kendini insanların en mutlusu saydığı için, tanrıların gazabı sert çarpar  Kroisos'u.

Solon gider gitmez bir rüya görür Kroisos. İki oğlu vardır; biri doğuştan sağır ve dilsiz olduğu için adı bile anılmaz. diğeri kıymetli oğlu Atys'dir. Rüyasında ucu demir bir kargıyla vurulduğunu görür Atys'in. Uyandıktan sonra oğlunu kaybetme korkusu sarar Kroisos'u. İlk iş Lidya ordularına komuta eden oğlunu bu görevden alıp nişanlar. Savaşta kullanılan kargı benzeri silah ne varsa toplatıp depolara yığdırır, ne olur ne olmaz, asıldığı yerden kopar da oğlunun bir yerine düşer endişesiyle.

Oğlu evlenme töreniyle uğraşırken, Adrastos isminde Frigya'lı bir adam gelir Sardes'e. Midas'ın torunlarından biri olan bu adam yanlışlıkla bir kardeşini öldürdüğü ve babası tarafından ülkeden kovulduğu için Kroisos'un sarayında arınma dileğinde bulunur. Kroisos ''Hatırını saydığım kişilerin oğlu, dostlar arasına geldin, bizim yanımızda kalırsan hiçbir eksiğin olmaz'' diyerek yanına alır Adrastos'u.

O sıralarda Mysia'nın Olympos Dağı (Kaz Dağları) civarında bir yaban domuzu türer ve köylüler başa çıkamaz olurlar verdiği zararlarla. Kroisos'a elçiler yollayarak oğlunun ve yiğitlerinin yardımını isterler. Kroisos gördüğü rüyanın korkusuyla oğlu yerine Adrastos ve bir grup Lidya'lıyı göndermeye karar verince, oğlu yanına gelip babasından kendisini göndermesini, çağrıldığı yere gitmezse Lidya'lıların onu hor göreceğini söyler. Üstelik avlayacaklarının bir domuz olduğunu, boynuzlarının da demir bir kargı olmadığını bu nedenle rüyasından korkmasının yersiz olduğunu hatırlatır. Bu sözler üzerine Kroisos oğlu Atys'i Adrastos'a emanet ederek ava göndermeye razı olur. Adrastos, oğluna göz kulak olacağına ve koruyacağına söz verir.

Atys ve grubundakiler Mysia'ya ulaşıp bir sürek avı başlatırlar. Yaban domuzun yerinden çıkartılıp etrafı sarılır. Herkes mızrağını domuza fırlatırken, Adrastos'un mızrağı domuzu ıskalayıp Atys'e saplanır ve Kroisos'un oğlu tıpkı rüyasında gördüğü gibi demir bir kargı ile ölür.

Kroisos'un oğlunun, himayesine alıp kolladığı bir adam tarafından öldürülmesi bizim Abası'nın himaye ettikleri tarafından, oğlunun ifşa edilen marifetlerini anımsattı bana.Eh bu da bir başlangıç olsa gerek.

Kroisos acısının üzerine iki yıl kapanır. Sonra Pers Kralı Kiros'un Med Kralı Astyages'i bozguna uğratması ve Pers ordusunun kalabalıklaşması ona yasını unutturur. Persleri daha fazla gelişip büyümeden durdurma düşüncesiyle harakete geçer. Kehanet merkezlerinden biri olan Delphi'ye Apollon Tapınağı Kahinleri'ne (Orakl) kıymetli hediyelerle beraber adamlarını gönderir.


Lidyalı sözcüler kahinlere ''Kroisos Perslerle savaşsın mı'' diye sorarlar.

Kahinlerin cevabı;''Eğer Perslerle savaşa girerse büyük bir imparatorluğu devirecektir.'' olur.

Kroisos kendine getirilen cevabı duyunca Pers Kralı Kiros'un (Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev, II.Kiros. Kyros) krallığını devireceğine emin olur ve adamlarını kahinlere tekrar göndererek, bu seferde ''saltanatı uzun olacak mı '' diye sordurur. Bu soruya kahinler bir dörtlükle cevap verirler.
 
            Günün birinde katır Med'lere kral olacak
            O zaman, ey yumuşak ayaklı Lydia'lı kaç,
            Çakıllı Hermos boyunca, tabanları yağla,
            Utanma, yüzün kızarmasın kaçtığın için.

Bu sözlere Kroisos daha da sevinir. Lidya tahtına bir katırın geçmesi mümkün olmadığına göre, demek ki iktidardan düşmeyecektir. Ordusunu toparlayıp pers'lere doğru sefere çıkar. Pteria'da (Yozgat, Sorgun ilçesi, Şahmuratlı Köyü) iki ordu karşılaşır. Her iki tarafta büyük kayıp verir ama savaşın kazananı belli olmaz. Kroisos geri çekilerek Sardes'e sarayına döner. Kiros onu takip ederek, on dört günlük kuşatma sonucu Sardes'i ele geçirir.

Kroisos'un adı anılmayan sağır ve dilsiz oğlu için başvurduğu kahinler, ona şu kehanette bulunmuşlardır eskiden:

             Lydia'nın güçlü kralı, hiç de ihtiyatlı değilsin.
             Sarayında işitmeyi isteme,
             Çocuğunun duymayı o kadar özlediğin sesini
             Çevreni saran şimdiki sessizliği daha hayırlı onun,
             Zira o, acılı bir günde konuşacak.

Kentin düştüğü gün, saraya giren Pers askerleri Kroisos'u öldürmek için üzerine doğru gelirlerken, o sağır ve dilsiz oğlan konuşmaya başlar.

Hep merak ediyoruz, Abası'yı o saraya kadar taşıyan, adı sanı olmayan, olaylara bu kadar sağır ve dilsiz kalanlar ne zaman konuşacak diye. Sanırım onlar duymaya ve konuşmaya başladığı gün Abası'nın saltanatının bittiği gün olacak.

Kroisos on dört yıllık bir saltanattan sonra, on dört günlük bir kuşatma sonunda, Perslerin eline düşer canlı olarak. Böylece yerle bir eder büyük bir imparatorluğu, tıpkı kahinin dediği gibi; ama kendisininkini.

Persler tutsak Kroisos'u, Kiros'a götürürler. Kiros odunları yığdırıp, üzerine zincire vurulmuş tutsağı çıkartır. Kroisos odun yığınlarının üzerinde ayakta durmuş beklerken Solon'un sözleri gelir aklına. ''Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir.'' ve acıyla haykırır ''Ah Solon! Solon! Solon!'
                             
Kiros bunu duyunca adamlarına ''Kroisos'tan sorun bu çağırdığı kimdir ?'' der.

Kendisine iletilen soruya cevabı ''Bir adam ki dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli olurdu''der ve Solon'la aralarında geçen konuşmayı anlatıp şimdi ona ne kadar hak verdiğini söyler. Persliler anlatılanları Kiros'a iletince, Kiros bu hikayeden çok etkilenir, Kroisos'u ateşin üzerinden indirtir ve ona sorar:

''Kroisos, kim sana söyledi bana saldırmayı ve dost yerine düşman olmayı?''

''Kral, bunu yapan senin iyi talihin, benim kötü talihim ve kendini beğenmişliğimdir. Kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir. Barışta oğulları babalarını gömerler, savaştaysa babalardır oğullarını mezara indiren.''

Kiros onun zincirlerini çözdürür ve yanına oturtur. Kroisos etrafına bakınırken gözleri Lidyalıların kentini yağma eden Perslere takılır ve sorar:

''Bu kalabalık ne yapıyor böyle canla başla?''

''Senin kentini yağma ediyorlar, hazinelerini paylaşıyorlar.''der Kiros.

''Yağma ettikleri benim kentim, benim varlığım değil artık; yağma edip alıp götürdüklerinin hepsi senin malın.''

Kroisos'un bu sözlerinden etkilenen Kiros, ondan bir dileği olup olmadığını sorar. Tek bir şey istediğini söyler Kroisos, kendisine vurulan zincirleri Delphi'deki kahinlere gönderip, neden onu yanılttıklarını sordurmak ister. Kiros bu arzusunu kabul eder ve bir grup Lidyalı zincirleri alıp Delphi'ye götürürler. Kahinlere sorulur;

''Hiç utanmadın mı, Kiros'un imparatorluğunu yıkacağına inandırıp, Kroisos'u Perslerle savaşa tutuşturmaktan? İşte o imparatorluğun yağmasından eline geçen ganimet sadece şu zincirlerdir.''

Soruya kahinlerin cevabı şu olur:

''Kahinin dedikleri doğrudur, Kroisos'un bundan yakınmaya hakkı yoktur. Kahin ona Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkmış olacaktır dedi, ama Kroisos kendini beğenmişlik yapıp bunun Pers İmparatorluğu olduğunu düşündü. Eğer düşünebilseydi tekrar sorduracaktı yıkılacak olan benimki mi, Kiros'un mu diye. Son sorusuna verdiği cevapta bir katırdan söz edilmedi mi? Kiros'tu katır. Çünkü babası ve annesi aynı soydan değildir. Annesi Media'lı, babası Perslidir. Tanrı sözünü anlayamadı, sonrasını da sormadı, o halde kendisini suçlasın.

Lidyalılar bu cevabı Sardes'e götürürler, bunu duyunca Kroisos kusurun Apollon'un rahiplerinde değil kendisinde olduğunu kabul eder.

Kaynak: http://www.arkeorehberim.com/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

Bir sürgün yeridir şiir…

Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu… Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek… * İyi bir dost ol, Ey ölüm!… * Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem ya da dönmezsem. Ne yaşıyordum ne de ölüydüm. * Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni? * Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek. Doğmanın zamanı var Ölmenin zamanı, Konuşmanın zamanı var Susmanın zamanı… * “Ben ve Kadınım, sonsuza dek” Böyle başlar aşk. Fakat bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile “Ben ve O kadın” * Gel dostça ve içten olalım: Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında. Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları. * Söyle ne söylemek istiyorsan: “Bir anlamdan diğerine yükselirim. Akışkandır hayat, damıtırım onu…” * Kuşatmada birer aralıktır hayat… * Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını… * Biz ayrılmadık. Ama asla karş...

Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ

“Şair görmüştür, size de gösterir; gördükleri ona tesir etmiştir, o da intibalarını size nakleder; dinleyicilerin/okuyucuların hepsi de onun gibi şairdir.”   Steal  Pâmâl idüp beni sıdı gam cündi kalbümi Himmet demidür ey Şeh-i Merdân yâ Alî (Gam askerleri beni ayaklar altına alarak kalbimi kırdı;  Ey yiğitlerin şahı Ali, vakit yardım etme vaktidir.) Hayretî ** Gam leşkerinden ister isen olasın emîn Var Abdî Beğ kapusın idin âhenîn hisâr  (Eğer gam askerlerinden kurtulayım dersen,  Abdi Bey’in demirden hisar gibi olan kapısına sığın.) ** Mülk-i gam sultânıyam şâhâ ayağun toprağı Kelle-i bî-devletümde tâc-ı devletdür bana  (Ey şahlara benzeyen sevgili, ben de gam ülkesinin sultanıyım;  senin ayağının toprağı benim talihsiz başıma bir devlet tacıdır.) ** Devletinde şâh-ı aşkun ben de gam sultânıyam Ey gözüm sakkâlığ it ey âh ferrâş ol bana  (Aşk şahının devletinde ben de gam sultanıyım artık.  Ey gözyaşlarım sen gam ülkesinin su dağıtıcısı ol, ...

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

AŞIRI DÜŞÜNMEK

Aşırı düşünme (overthinking) günümüzde çoğumuzun muzdarip olduğu, bizi adeta bir bataklık gibi içine çeken, enerjimizi tüketen ve içsel huzurumuzu bozan, işlevsel olmayan bir eylemdir. Araştırmalarında özellikle kadınların aşırı düşünmeye erkeklerden daha yatkın olduğunu bulan Susan Nolen-Hoeksema “Aşırı Düşünen Kadınlar” adlı kitabında, yıllarca yaptığı bu araştırmalara dayanarak kadınlar özelinde bu eylemi derinlemesine incelemekte ve çözüm yolları sunmaktadır.  1.BÖLÜM: BİR SALGINA DÖNÜŞEN AŞIRI DÜŞÜNME EYLEMİ Aşırı düşünme çoğu zaman bize bir fayda sağlamayan, aksine olumsuz duygu ve düşüncelerin altında ezildiğimiz bir haldir. Bu düşünüp durma hali, problem çözme becerimizi ve motivasyonumuzu olumsuz etkilediği gibi ilişkilerimizin ve ruhsal sağlığımızın bozulmasında da rol oynar. Nitekim kadınların depresyon ve kaygı gibi problemleri yaşama olasılığı erkeklere göre iki kat fazladır ve aşırı düşünme eğiliminin bu durumun nedenlerinden biri olarak gösterilmesi mümkündür. Yaza...