Ana içeriğe atla

Birine mutlu demek için sonunu görmek gerekir

Sarayın önünde gururla dikilip poz veren Abası (Yakut mitolojisinde; ağaç kadar uzun boylu insan olarak betimlenen, dünyada kötü ve zararlı ne varsa Abası tarafından yaratıldığına inanılan kötü ruh) ve karısı Buus Dyalkın Hatun'u  (sallana sallana gezen buz hanımı anlamına geliyor) görünce, bu saltanatın bir sonu olur mu diye düşünürken, aklıma Lydia kralı Kroisos (Karun) ve Solon'un Herodot tarafından anlatılan hikayesi geldi.

Kroisos (Karun,Krezus) M.Ö 6.yy'da 560-546 yılları arasında Lidya Krallığı yapmış, zenginliğiyle tarihte iz bırakmış bir kral. Başkent Sardes (Salihli,Sart), Kroisos döneminde gücü ve zenginliği nedeniyle,gezginlerin ve filozofların uğrak yeri olmuş. Bu ziyaretçilerden birisi de, M.Ö 640-559'da yaşamış, Atinalı hukukçu, şair ve filozof olan, eski çağın yedi bilgesinden biri kabul edilen Solon'dur.

Solon, aristokrat sınıfından, orta halli bir aileye mensup.Ticaret amacıyla, başta Efes ve İon kentleri olmak üzere pek çok yer gezdikten sonra 600'lü yıllarda ülkesine döner ve ''her gün yeni bir şey öğrendim'' sözlerinden de anlaşılacağı üzere, bu gezilerinden edindiği bilgilerle, Attika'da ortaya çıkan tarım krizi sırasında 594'de idarede görev alarak Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Yasaları'nı hazırlayıp uygulamaya koyar.

Borçları karşılığında özgürlüğünü rehin koyan halkın tüm borçlarını silerek, el konulan topraklarını geri verir. Borç nedeniyle köleleştirilenlerin serbest bırakılmalarını sağlar. Toprak reformuna giderek edinilebilecek toprak miktarına sınırlama getirir ve borçluların, borçlarından dolayı kendini rehin gösterip köleleşmesi uygulamasını kaldırır.

Tarım krizini aşmak için; zeytin ağacını kesenlerin cezalandırılması ve zeytin ağacı dikiminin arttırılması maddesini yasaya ekleyerek, dışarıya zeytinyağı dışında tarım ürünü ihracatını yasaklar.

Tüm yurttaşlara; yasa yapma, karar alma, görevlileri seçme ve temyiz davalarına bakma gibi görevleri olan, en üst yönetim organı Halk Meclisi'ne (Ekkiesia) katılma hakkı tanır.

Görevi Halk Meclisi'nin onaylayacağı yasa tasarılarını hazırlamak olan Dört Yüzler Meclisi'ni kurar.

Tüm yurttaşlara yasalar önünde eşitlik sağlar.

Yurttaşlara, yöneticilerin kararlarına karşı, mahkemeye başvurma ve dava açma hakkı tanır.

Hazırladığı bu yasalarla Yunan Demokrasisi'nin temelini de atmış olur.

Hemen her suça ölüm cezası uygulayan ve Solon öncesi kullanılan Drakon Yasaları'nı yumuşatarak, hukuk sistemini daha insancıl hale getirir.

Solon, yasalarında aile ile ilgili düzenlemeler de yapar. Kadın ve erkeğin birbirlerine ve eve karşı görev ve sorumluluklarını belirterek, evlilik, miras ve ebeveynlik gibi konuları yasalarla belirler.

10 yıl süreyle geçerli olmasına karar verilen Solon Yasaları döner tabletlere yazılarak, herkesin görebileceği alanlara yerleştirilir. Tiranlık yapmayı kabul etmeyen ve yasaların uygulanması sırasında değişiklik için kendisine baskı yapılmasını istemeyen Solon, 10 yıl süre ile kendi isteğiyle Atina'dan ayrılarak bir nevi gönüllü sürgün eder kendisini.

Solon hukukçu ve devlet adamı kimliği yanı sıra, tarihte ilk otobiyografi yazan kişidir aynı zamanda. Otobiyografisini şiir şeklinde yazdığı için Atina'nın ilk şairi olarak da anılır. Otobiyografisinde, yaptıklarını şiirlerle anlatarak, sonraki nesillere aktarmayı ve şiirlerinde halkı bilinçlendirmeyi amaçlar.

Solon'un sözlerinden şu bir kaç örnek bile hala yaşadığımız ortamda güncelliğini nasıl koruduğunun bir göstergesi sanırım.

-Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır, daha ağır ve güçlü olanlar ise onu parçalayıp geçer.

-Haksızlığa uğramayanlar da, uğrayanlar kadar öfke duydukları zaman haksızlık ortadan kalkacaktır.

-Servetim olmasını isterim, haksızlıkla zengin olmayı, asla.

Başkenti Sardes olan Lidya Krallığı, günümüzde Manisa ve ilçelerinin bulunduğu alanı kapsar. Bu kentin içinden geçen Patraklos ırmağı (Sart Çayı) beraberinde kaynağının bulunduğu Tmolos'tan (Bozdağ) altın gümüş karışımı elektron parçalarını sürükleyip getirir. Irmağın alüvyonlarındaki bu değerli maden parçaları toplanıp, arıtma atölyelerinde ayrıştırılarak, Lidya Krallığı'nın ve Kroisos'un (Krezus, Karun) dillere destan zenginliğini oluşturan; sikke, mücevherat ve altın eşyaların yapımında kullanılır. Altın zenginliği nedeniyle Lidya'ya altın ülke yakıştırması yapılmıştır.

Lidya Krallığı'nın insanlık tarihine en büyük armağanı, sikkeyi icat etmeleridir. Kral Alyattes zamanında M.Ö 6.yy başlarında elektrondan basılan ilk sikkelerin yerini saf altın ve gümüşe bırakması M.Ö 560-547 arasında hüküm süren Kroisos zamanında olmuştur.

Sardes'te yapılan kazılarda ortaya çıkan, M.Ö 6.yy ortalarına tarihlenen arıtma atölyeleri bulunmuştur. Bu da Kroisos dönemine uymaktadır. Sardes altın atölyeleri yılda birkaç yüz kilo altını ayrıştıracak kapasitede idi. Bu altın zenginliği Kroisos'u da çok zengin bir kral yapmıştır. Kroisos adı doğu toplumlarında Karun olarak anılmaktaydı ve ''Karun kadar zengin'' deyimi ise Lidya Kralı Kroisos'a atfedilmiştir.

Yaşadığı çağda; yaptığı yasalarla halkına yüzlerce yıl atlatan, vatandaşlarının yaşadığı topraklarından eşit oranda yararlanması yönünde adım atan, eşitlik ilkesini hayata geçiren, reformist, ileri görüşlü, güç ve iktidarı halkı lehine kullanıp, gerekli gördüğü anda bunlardan feragat edebilen, şair, filozof ve bilge bir devlet adamı (Bu bilge devlet adamı sizlere de tarihimiz de sahip olduğumuz başka bir bilge devlet adamını anımsatıyor mu bilmem) ile: Ülkesinin kaynaklarını kişisel zenginliği için kullanıp, kendini ülkenin sahibi ve efendisi gören, sahip olduğu güç ve zenginlikle kendinden geçip; kendisini tanrılara denk görecek derece kibre kapılan diktatör bir kral karşılaşır ve bu karşılaşmada diktatör kral (peki ya bu diktatör kral tanıdık mı?), bilge devlet adamını kapı dışarı etme ve horlamaya çalışma gafletine düşerse sonuçları nasıl olur, Herodot'un anlatımıyla görelim;

Solon yurdundan ayrıldıktan sonra pek çok ülkeyi gezer. Mısır'a Amasis'in yanına gittikten sonra en son Sardes'e, Kroisos'un yanına gelir. Kralın konuğu olduğu sarayında üç-dört gün kaldıktan sonra; kralının emriyle adamları Solon'a hazineleri gezdirirler, üstün ve görkemli şeyleri gösterirler. Hepsini görüp iyice inceledikten sonra, Kroisos sorar:

''Sana pek çok ülkeyi gezdiren meraklı yaratılışının ve bilgeliğinin ününü bir çok kez biz de duyduk. Benim konuğum bir filozof olarak sana şunu sorma isteği uyandı bende; acaba gezdiğin yerlerde mutlulukta herkesi geride bırakacak birine rastladın mı?''

Böyle soruyordu, çünkü kendisi bütün talihli insanlar arasında en mutlu adam olmakla övünüyordu. Bunu Solon'dan da duyacağına emindi, ama Solon ona yaranmayı aklından bile geçirmeden yalnızca gerçeği düşünerek:

''Atinalı Tellos'u gördüm'' der. Bu cevaba şaşıran Kroisos,

''Tellos'u neden bu kadar talihli sayıyorsun?'' diye sorar.

''Tellos, zengin bir ülkede yaşıyordu, güzel ve erdemli çocukları vardı. Evinde torunlarının da doğduklarını ve hepsinin de yaşadıklarını gördü, üstelik talih bakımından gerekli olan maddi rahatlığı da vardı, ama asıl önemli olan şu ki; ömrü parlak bir sonla taçlandı. Atinalıların komşu kentle yaptığı savaşta, yurdunu savunurken ve düşmanı önüne katıp kovalarken buldu ölümlerin en güzelini. Düşmüş olduğu yerde, Atinalılar ulusal tören yaptılar onun için ve onu çok ululadılar.'' diye cevaplar Solon.

Solon'dan Tellos'un mutluluğunu dinlemekten usanan Kroisos, hiç olmazsa ikinciliğin kendisine geleceğinin ümidiyle;

''Ondan sonra kim gelir senin bildiğin?'' diye sorar

''Onlar, Kleobis ve Biton'dur. Argos soyundan olurlar, namuslarıyla yaşayacak kadar varlıklıydılar. Güçlü kolları vardı, pek çok yarışmada ödüller aldılar. Ama aldıkları ödüllerden başka onların mutlulukta ikinci sayılması şundandır; Argos'lular Hera onuruna bir bayram kutluyorlardı, analarının bir arabayla tapınağa götürülmesi gerekiyordu ama öküzler istenildiği saatte tarladan dönmemişlerdi. Geç kalmaktan korkan gençler, kendileri girdiler boyunduruğa ve arabayı çektiler. Arabanın üstünde anaları vardı ve kırk beş stadyon (sekiz km) boyunca gık demeden onu taşıyıp tapınağa getirdiler. Oradaki tüm insanlar bunu gözleriyle gördüler. Argos'lular çevrelerini sarmış, imrenerek bakıyorlardı onlara ve böyle soylu çocukları olduğu için anayı kutluyorlardı. Ana mutluluk içinde, tanrıçanın heykeli karşısında, başı dik, kendisine bunca onur kazandırmış oğulları Kleobis ve Biton'a insanoğlunun elde edebileceği en iyi şeyi bağışlaması için dua ediyordu. Bu duadan sonra, kurbanlar kesilip şölen yapıldı, gençler tapınağın içinde yorgunluktan uyuyakaldılar ve bir daha uyanmadılar. Argos'lular onların heykellerini yaptırdılar, üstün ve yüce kişiler sayarak Delphoi'ye sundular.''

İkinci sırayı da bu genç adamlara kaptıran Kroisos,öfkeyle:

''Atinalı yabancı, ya ben? Benim mutluluğumu sen hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları koyuyorsun ikinci sıraya?'' diye söylenir.

''Kroisos, sen tanrının insanları sürekli sınav yaptığını bilen bir kişiyi sorguya çekiyorsun. İnsan bir ömür boyunca görmek istemeyeceği çok şey görebilir, çok eziyet çekebilir. Ben aşağı yukarı yetmiş yıl sayıyorum insan ömrünü. Artık aylarla beraber, bu da yirmi altı bin iki yüz elli gün eder. Kesin olarak bir tek olay yoktur ki bugünkü yarınkine benzesin. Şu halde ey Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet görüyorum, sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama soruna cevap vermem için önce ömrünün güzel bir sonla bağlandığını görmem gerekir. Ama ölmeden önce, dilini tut, mutludur demek için acele etme, yalnız talihli de, o kadar. Hiç kimse tek başına her şeyi elde edemez; filanı elde eder, falandan yoksun kalır. Kim ki ömrü boyunca her zenginliğe erişir ve dünyadan hoşnut ayrılırsa, ey kral, mutlu insan adını hak eder. Her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu, zenginliği ve gücü yem olarak sunar, sonra da çeker alır elinden.''

Bunlar Kroisos'un hoşuna gidecek sözler değildir. Eldeki şeyleri hor görüp, her şeyin sonuna bakmayı öğütleyen, kendince dar kafalı saydığı bu adamı kapı dışarı eder.

Solon gider ama; şüphesiz kendini insanların en mutlusu saydığı için, tanrıların gazabı sert çarpar  Kroisos'u.

Solon gider gitmez bir rüya görür Kroisos. İki oğlu vardır; biri doğuştan sağır ve dilsiz olduğu için adı bile anılmaz. diğeri kıymetli oğlu Atys'dir. Rüyasında ucu demir bir kargıyla vurulduğunu görür Atys'in. Uyandıktan sonra oğlunu kaybetme korkusu sarar Kroisos'u. İlk iş Lidya ordularına komuta eden oğlunu bu görevden alıp nişanlar. Savaşta kullanılan kargı benzeri silah ne varsa toplatıp depolara yığdırır, ne olur ne olmaz, asıldığı yerden kopar da oğlunun bir yerine düşer endişesiyle.

Oğlu evlenme töreniyle uğraşırken, Adrastos isminde Frigya'lı bir adam gelir Sardes'e. Midas'ın torunlarından biri olan bu adam yanlışlıkla bir kardeşini öldürdüğü ve babası tarafından ülkeden kovulduğu için Kroisos'un sarayında arınma dileğinde bulunur. Kroisos ''Hatırını saydığım kişilerin oğlu, dostlar arasına geldin, bizim yanımızda kalırsan hiçbir eksiğin olmaz'' diyerek yanına alır Adrastos'u.

O sıralarda Mysia'nın Olympos Dağı (Kaz Dağları) civarında bir yaban domuzu türer ve köylüler başa çıkamaz olurlar verdiği zararlarla. Kroisos'a elçiler yollayarak oğlunun ve yiğitlerinin yardımını isterler. Kroisos gördüğü rüyanın korkusuyla oğlu yerine Adrastos ve bir grup Lidya'lıyı göndermeye karar verince, oğlu yanına gelip babasından kendisini göndermesini, çağrıldığı yere gitmezse Lidya'lıların onu hor göreceğini söyler. Üstelik avlayacaklarının bir domuz olduğunu, boynuzlarının da demir bir kargı olmadığını bu nedenle rüyasından korkmasının yersiz olduğunu hatırlatır. Bu sözler üzerine Kroisos oğlu Atys'i Adrastos'a emanet ederek ava göndermeye razı olur. Adrastos, oğluna göz kulak olacağına ve koruyacağına söz verir.

Atys ve grubundakiler Mysia'ya ulaşıp bir sürek avı başlatırlar. Yaban domuzun yerinden çıkartılıp etrafı sarılır. Herkes mızrağını domuza fırlatırken, Adrastos'un mızrağı domuzu ıskalayıp Atys'e saplanır ve Kroisos'un oğlu tıpkı rüyasında gördüğü gibi demir bir kargı ile ölür.

Kroisos'un oğlunun, himayesine alıp kolladığı bir adam tarafından öldürülmesi bizim Abası'nın himaye ettikleri tarafından, oğlunun ifşa edilen marifetlerini anımsattı bana.Eh bu da bir başlangıç olsa gerek.

Kroisos acısının üzerine iki yıl kapanır. Sonra Pers Kralı Kiros'un Med Kralı Astyages'i bozguna uğratması ve Pers ordusunun kalabalıklaşması ona yasını unutturur. Persleri daha fazla gelişip büyümeden durdurma düşüncesiyle harakete geçer. Kehanet merkezlerinden biri olan Delphi'ye Apollon Tapınağı Kahinleri'ne (Orakl) kıymetli hediyelerle beraber adamlarını gönderir.


Lidyalı sözcüler kahinlere ''Kroisos Perslerle savaşsın mı'' diye sorarlar.

Kahinlerin cevabı;''Eğer Perslerle savaşa girerse büyük bir imparatorluğu devirecektir.'' olur.

Kroisos kendine getirilen cevabı duyunca Pers Kralı Kiros'un (Büyük Kuroş, Büyük Keyhüsrev, II.Kiros. Kyros) krallığını devireceğine emin olur ve adamlarını kahinlere tekrar göndererek, bu seferde ''saltanatı uzun olacak mı '' diye sordurur. Bu soruya kahinler bir dörtlükle cevap verirler.
 
            Günün birinde katır Med'lere kral olacak
            O zaman, ey yumuşak ayaklı Lydia'lı kaç,
            Çakıllı Hermos boyunca, tabanları yağla,
            Utanma, yüzün kızarmasın kaçtığın için.

Bu sözlere Kroisos daha da sevinir. Lidya tahtına bir katırın geçmesi mümkün olmadığına göre, demek ki iktidardan düşmeyecektir. Ordusunu toparlayıp pers'lere doğru sefere çıkar. Pteria'da (Yozgat, Sorgun ilçesi, Şahmuratlı Köyü) iki ordu karşılaşır. Her iki tarafta büyük kayıp verir ama savaşın kazananı belli olmaz. Kroisos geri çekilerek Sardes'e sarayına döner. Kiros onu takip ederek, on dört günlük kuşatma sonucu Sardes'i ele geçirir.

Kroisos'un adı anılmayan sağır ve dilsiz oğlu için başvurduğu kahinler, ona şu kehanette bulunmuşlardır eskiden:

             Lydia'nın güçlü kralı, hiç de ihtiyatlı değilsin.
             Sarayında işitmeyi isteme,
             Çocuğunun duymayı o kadar özlediğin sesini
             Çevreni saran şimdiki sessizliği daha hayırlı onun,
             Zira o, acılı bir günde konuşacak.

Kentin düştüğü gün, saraya giren Pers askerleri Kroisos'u öldürmek için üzerine doğru gelirlerken, o sağır ve dilsiz oğlan konuşmaya başlar.

Hep merak ediyoruz, Abası'yı o saraya kadar taşıyan, adı sanı olmayan, olaylara bu kadar sağır ve dilsiz kalanlar ne zaman konuşacak diye. Sanırım onlar duymaya ve konuşmaya başladığı gün Abası'nın saltanatının bittiği gün olacak.

Kroisos on dört yıllık bir saltanattan sonra, on dört günlük bir kuşatma sonunda, Perslerin eline düşer canlı olarak. Böylece yerle bir eder büyük bir imparatorluğu, tıpkı kahinin dediği gibi; ama kendisininkini.

Persler tutsak Kroisos'u, Kiros'a götürürler. Kiros odunları yığdırıp, üzerine zincire vurulmuş tutsağı çıkartır. Kroisos odun yığınlarının üzerinde ayakta durmuş beklerken Solon'un sözleri gelir aklına. ''Hiçbir canlı mutlu değildir. Her şeyin sonuna bakmak gerekir.'' ve acıyla haykırır ''Ah Solon! Solon! Solon!'
                             
Kiros bunu duyunca adamlarına ''Kroisos'tan sorun bu çağırdığı kimdir ?'' der.

Kendisine iletilen soruya cevabı ''Bir adam ki dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli olurdu''der ve Solon'la aralarında geçen konuşmayı anlatıp şimdi ona ne kadar hak verdiğini söyler. Persliler anlatılanları Kiros'a iletince, Kiros bu hikayeden çok etkilenir, Kroisos'u ateşin üzerinden indirtir ve ona sorar:

''Kroisos, kim sana söyledi bana saldırmayı ve dost yerine düşman olmayı?''

''Kral, bunu yapan senin iyi talihin, benim kötü talihim ve kendini beğenmişliğimdir. Kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir. Barışta oğulları babalarını gömerler, savaştaysa babalardır oğullarını mezara indiren.''

Kiros onun zincirlerini çözdürür ve yanına oturtur. Kroisos etrafına bakınırken gözleri Lidyalıların kentini yağma eden Perslere takılır ve sorar:

''Bu kalabalık ne yapıyor böyle canla başla?''

''Senin kentini yağma ediyorlar, hazinelerini paylaşıyorlar.''der Kiros.

''Yağma ettikleri benim kentim, benim varlığım değil artık; yağma edip alıp götürdüklerinin hepsi senin malın.''

Kroisos'un bu sözlerinden etkilenen Kiros, ondan bir dileği olup olmadığını sorar. Tek bir şey istediğini söyler Kroisos, kendisine vurulan zincirleri Delphi'deki kahinlere gönderip, neden onu yanılttıklarını sordurmak ister. Kiros bu arzusunu kabul eder ve bir grup Lidyalı zincirleri alıp Delphi'ye götürürler. Kahinlere sorulur;

''Hiç utanmadın mı, Kiros'un imparatorluğunu yıkacağına inandırıp, Kroisos'u Perslerle savaşa tutuşturmaktan? İşte o imparatorluğun yağmasından eline geçen ganimet sadece şu zincirlerdir.''

Soruya kahinlerin cevabı şu olur:

''Kahinin dedikleri doğrudur, Kroisos'un bundan yakınmaya hakkı yoktur. Kahin ona Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkmış olacaktır dedi, ama Kroisos kendini beğenmişlik yapıp bunun Pers İmparatorluğu olduğunu düşündü. Eğer düşünebilseydi tekrar sorduracaktı yıkılacak olan benimki mi, Kiros'un mu diye. Son sorusuna verdiği cevapta bir katırdan söz edilmedi mi? Kiros'tu katır. Çünkü babası ve annesi aynı soydan değildir. Annesi Media'lı, babası Perslidir. Tanrı sözünü anlayamadı, sonrasını da sormadı, o halde kendisini suçlasın.

Lidyalılar bu cevabı Sardes'e götürürler, bunu duyunca Kroisos kusurun Apollon'un rahiplerinde değil kendisinde olduğunu kabul eder.

Kaynak: http://www.arkeorehberim.com/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

Uçarken de ölür mü kuşlar

Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ’Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara Dünyada ne kadar kuş varsa Bir fazlası senin soluğunda Ülkü Tamer Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım Metin Altıok Dön bana ve dinle, Kuşlar uçuşuyor içimde Erdem Beyazıt İsterim ki; Yanmasın kanadın, gökyüzünde süzülsün ve her kitabın yanında dağılsın  hüznün Elif'çe Durgunsa kahvelerin masalarında hava Kuşsuz kalmışsa ağzım gözlerim gülmemekten Dostumdan, gökyüzüne sürmeye kuş isterim Gülten Akın Âh beni vursalar bir kuş yerine! Sezai Karakoç Bu çılgın eğlentinin karşıtı bir yürek hangi kuşun sesinde dinlensin?  Nilgün Marmara Bir kıyısız zamana kanat vuruyor,  Üzer...

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Şiir her okumada farklı gösterir kendisini

Şiirin, ağırlıklı olarak elitlerin etkinlik alanında bulunduğu Batı dünyasının aksine hayli uzun dizeleri ezberlemiş okuma yazma bilmeyen İranlılar vardır. İran, şairlerin mezarlarının süslendiği, televizyon kanallarında ezbere okunan şiirlerden başka bir şeyin gösterilmediği bir ülkedir. Büyükannem ne zaman bir şeyden şikâyet etmek istese veya bir şeye beslediği sevgiden bahsetse bunu şiir yoluyla yapardı. İran’ın nispeten sıradan insanları beraberlerinde hayat felsefelerini de taşırlar, bu da şiirdir. İş film yapmaya geldiğinde, teknik noksanlarımızı telafi edecek bir hazinedir bu.  Bir defasında, İran sanatının temelinin şiir olup olmadığını sormuşlardı bana. Ben de bütün sanatların temelinin şiir olduğunu söyledim. Sanat, açığa çıkarmadır, yeni bilgilerin yorumlanmasıdır. Gerçek şiir de benzer şekilde, bizi yüceltir. Her şeyi alaşağı eder ve bizim müzmin, alışılmış ve mekanik rutinlerimizden kaçmamıza yardım eder; bu da keşfe ve ilerlemeye giden ilk adımdır. Aksi durumda, insa...

VAN GOGH'DAN THEO'YA DOSTLUKLA BİTEN MEKTUPLAR

Hayatımızı bir yolculuğa benzetebiliriz; doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir sığınağa gideriz. Gençlik yıllarımız bir nehirde yelkenli tekneyle gitmeye benzetilebilir; ama çok geçmeden dalgalar kabarır, rüzgâr sertleşir; neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi denizde buluruz - ve yürekten Tanrı'ya seslenen yakarış kopar: Koru beni ey Tanrım, zira teknem çok küçük, Senin denizin ise çok büyük. İ nsan yüreği denize çok benzer; fırtınalar barındırır, dalgalar barındırır ve diplerinde inciler de barındırır. Tanrı'yı ve Tanrı yolunda bir hayatı arayan yürek diğerlerinden daha fırtınalı olur. Zebur'da denizdeki bir fırtınanın nasıl tasvir edildiğini görelim; yazan kişi bu tasviri yapmak için fırtınayı yüreğinde hissetmiş olmalıdır. *** Bugün birlikte olmak istiyoruz. Acaba hangisi daha iyi olur, yeniden görüşmenin sevinci mi, yoksa ayrılmanın üzüntüsü mü? Şimdiye kadar sıkça ayrılmış olsak da bu sefer, her iki tarafta da eskisinden daha fazla hüzün vardı ama aynı zamanda...

HIRAETH: VAR OLMUŞ VE ARTIK OLMAYACAK BİR ŞEYE DUYULAN ÖZLEM

Hiraeth, tek bir kelimeye sığmayan bir özlemdir. Galler dilinden gelir; ama haritası yoktur. Bir yere, bir zamana ya da bir kişiye duyulan sıradan hasret değildir bu. Hiraeth, artık var olmayan—belki de hiç var olmamış—bir eve duyulan iç sızısıdır. İnsan bazen çocukluğuna, bazen yarım kalmış bir ihtimale, bazen de sadece “orada bir yer olmalıydı” duygusuna özlem duyar. İşte o boşluğun adıdır hiraeth. Bu kelime, geri dönmenin imkânsızlığını de içinde taşır. Özlenen şeyin kapısı kilitli değildir; kapının kendisi yoktur. O yüzden hiraeth acıtır ama bağırmaz, sessizce içte kalır. Bir şarkının son notasından sonra havada asılı kalan titreşim gibidir: Ses bitmiştir ama yankı hâlâ kalptedir. Hiraeth, aidiyetin gecikmiş hâlidir. İnsan kendini dünyada biraz misafir hissettiğinde ortaya çıkar. “Ben aslında nereye aittim?” sorusunun cevapsızlığında büyür. Belki bu yüzden en çok şairlerin, göç edenlerin, kayıp yaşayanların ve içi sözcüklere sığmayanların diline yakışır. Kısacası hiraeth, hatırl...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...