Ana içeriğe atla

Genelde dar gelirli kesim satın alıyor.

Türkiye’nin son yıllardaki en büyük sorunu -belirgin bir şekilde telaffuz edilmese de- ekonomik kriz. Dile getirmekten kaçınılan bu kriz, hemen her sektörü derinden etkiledi, etkiliyor. Can Yayınları’nın sahibi Can Öz ise kitap pazarında tam aksi bir durumun yaşandığını söylüyor.

“En çok, dar gelirliler kitap satın alıyor” diyen Öz, Diken’e, okurun Türkiye’nin sorunlarından uzaklaşarak huzuru nasıl aradığını anlattı…

‘Kitap okuru Türkiye ile dertli olmaktan bıktı’

Türkiye’de ‘sessiz’ bir ekonomik kriz yaşanıyor. Enflasyon ve işsizlik rakamlarında dünyayla kıyaslandığında rekorlar kırılıyor. Kişi başına gelir her geçen gün düşüyor. Halk yoksullaşırken, bu arada kitapçılar da sessiz sedasız kapanıyor. Siz ise kitap pazarının büyüdüğünü söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor?

Mümkün oluyor çünkü yayıncılar krizin çocuklarıdır. Dolayısıyla biz kriz olmasa da, krizdeymişiz gibi yaşarız.

Niye?

Türkiye’de ekonomik kriz olduğunda, bunun olacağını önceden hisseden, daralma yaşayan ve krizden sonra da en hızlı toparlanan sektör, yayın piyasasıdır. Ayrıca insanlar kriz olduğunda, daha az sokağa çıkıyor, evlerinde kitap okuyor, kitap satışları da artıyor. Mesela geçen yıl kitap piyasası büyüdü.

Ortalama bir kitabın fiyatı 17 lira. Asgari ücretin bin 300 lira olduğu düşünülürse bir kişi ancak üç saat çalışıp bir kitap satın alabiliyor. Türkiye’de kitabı kim alıyor?

Genelde dar gelirli kesim satın alıyor. Bu süreçte sadece kitap alımının şekli değişiyor. Okuyucu kitapçı yerine internetten indirimli kitapları alıp okuyor.

Zenginler kitap okumuyor mu peki?

Zenginler çok kitap satın almaz. Zaten gelir arttıkça kitap alımının arttığı yönünde bir veri de yok.

İnternet üzerinden kitap neredeyse yarı fiyatına satılıyor. Türkiye’de klasik kitapçılık bitiyor mu?

Bence bitiyor. Tüm dünyada kapanış rotasına girdi. Ama bu Türkiye’de daha hızlı. İnternetin pazar payı yüzde 27’lere vardı. Bu oran, Avrupa ortalamasının üzerinde.

Bu sorun geçenlerde Başbakan Davutoğlu’na kitapçılar tarafından iletildi. Fransa’da devletin, kitapçılara kapanmasınlar diye maddi destek verdiği ve internet üzerinden kitap satışına da sınırlamalar getirdiği anlatıldı.  Davutoğlu ise ‘En sevdiğim şey kitapçı gezmek, biz de hemen kitapçılarımıza bu desteği verelim’ demiş. Böyle bir devlet desteği kitapçıları kapanmaktan kurtarır mı? 

Çok rahatlatır hem de. Aslında kitapçılara verilebilecek en büyük destek, kitapçıların rakiplerinin raflarında korsan kitap satmasını engellemektir.

Kitapçılar korsan kitap mı satıyor?

Üç sene önce Adana’daydım. Çamlık Plaza’da, Kitapsan’ın kitabevi var. Ve karşısında korsan kitapçılar var. Korsan kitapçı vitrinine şunu yazmış: “Eğitime yüzde 100 destek, kitapta yüzde 70 indirim.” Peki ne oluyor? Müşteri Kitapsan’dan çıktığında ‘korsan’ satıcı müşteriye “Elinizdeki kitabı ne kadara aldınız, kazık yemişsiniz bizde daha ucuz, iade edin” diyor. Hükümet gerçekten istese bu korsan işini bir haftada bitirir.

Yılda kaç kitap basılıyor ?

2015’te edebiyat ve kültür kitapları toplam 49 bin basıldı. Bu rakam Avrupa ortalamasının çok üstünde. Çünkü bunların çoğu devlet desteğinde basılan din ve eğitim kitabı.

Siz, ‘Raflar aslında kitap okurlarının dertlerini yansıtıyor’ diyorsunuz. Kitapçılardaki raflara baktığınızda sizce Türkiyeli okurun en büyük derdi ne?

Valla benim gördüğüm, en büyük derdi; dertli olmaktan bıkmak. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesine kadar Türkiye’de olan bitenle ilgili kitaplar çok daha fazla satıyordu. Özellikle siyasi, Ergenekon ve Kürt meseleleriyle ilgili kitaplar… Şimdiyse Türkiye’deki gündeme biraz daha teğet geçen kitaplara yönelim var. Benim buradan çıkardığım sonuç; insanların artık Türkiye ile ilgili düşünmek istemedikleri.

Babanız Erdal Öz bir edebiyatçıydı. Kurduğu Can Yayınları da edebiyatı kollayan bir yayınevi. Türkiye’de son yıllarda kişisel gelişim kitapları, edebiyat kitaplarıyla yarışacak güçte. Niye?

Kişisel gelişim kendi okur kitlesini yarattı, pazarda yeni bir pay oluştu. Yani edebiyat okurları edebiyattan vazgeçip de kişisel gelişim okumuyor. Aksine Türkiye’de siyasi ve basın özgürlüğü baskısı arttıkça, edebiyat okuru zıplaya zıplaya artıyor. Kişisel gelişime gelince, 2002- 2010 arasında kariyer ve hayat planlamaya dair kitaplar tavan yapmıştı. Bugünse daha spiritüel ve huzur arayışına yönelik kitapların okunduğunu görüyoruz. Raflarda artık kariyerin yerini huzur arayışı aldı.

Siyasi iktidarı eleştiren yazarların kitaplarını basan yayıncılar, baskıya uğruyor mu? Örneğin yayıneviniz, Cumhurbaşkanı tarafından bizzat tehdit edilen ve cezalandırılması istenen Can Dündar’ın kitabını bastı. Ne yaşadınız? 

Tabii ki baskı hissediyoruz. Bir kere korkuyoruz. Çünkü bir anda hedef gösterilebilirsiniz. Birtakım ilkel güruhlar kapınıza gelip sizi her an öldürebilir.  Türkiye’de her meslekte olduğu gibi böyle bir korku bizde de var, yalan değil. Ancak doğrudan bir baskıyla karşılaşmadık. Henüz Can Yayınları aranıp, ‘şu kitabı sakın basmayın’ denmedi.

Peki, ya sosyal medya? 

Orası küfür, kıyamet… Troll’ler dadanıyor sürekli. Dündar’ın kitabı çıktı, etmedikleri küfür kalmadı. Bu profillere baktığınızda az takipçili kullanıcılar olduğu ve kendilerini Can Dündar’a küfür etmeye adamış olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla baskı biz yayıncılarda değil, yazarlarımızın üzerinde var.

Siyasi iktidar, kendi görüşüne yakın yazarları ve yayınevlerini destekliyor mu?

Desteklemez olur mu? Gazetelerde köşeler veriliyor, hepimiz görüyoruz. Okullarda da oluyor bu. Mesela okul yöneticisinin yakın olduğu ilçe belediyesi başkanıyla görüşülerek, onun da akrabasının ilişkili olduğu yayınevinin kitapları alınıyor. Okullardaki etkinliklerde de yazarlar kendilerini baskı altında hissediyor.

Türkiye’de bazı yayınevlerinin aynı zamanda kendi kitabevi zincirleri de var. ‘En Çok Satanlar Listesi’nin üst sıralarına kendi yayınladıkları kitapları koydukları ileri sürülüyor. Sizce böyle bir haksız rekabet yaşanıyor mu?

Yayın piyasasında haksız bir rekabet elbette var ama bu kitabevi zincirleri üzerinden yaşanmıyor. Kitabevi kendi yayınladığı kitabı tabii ki daha çok sergiliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok bence. Asıl haksız rekabet nerede var biliyor musunuz?

Nerede var?

Bu kitaplar satmazsa çok satanlar listesinde rafların tepesine konmuyor. Ancak bu kitapların da satılması için önlerde sergilenmesi gerekiyor. Yani o listelerle ilgili çok fazla spekülasyon var.

‘En Çok Satan Kitaplar Listesi’ bizde kitabevinden kitabevine, dergiden dergiye değişiyor. Herkes kendi listesini açıklıyor…

Bu listeler aslında her hafta değişiyor ve nasıl bir ortalama alınıyor anlamıyorum. Türkiye’de bunun oturmuş bir formülü yok. Biz yayıncılar olarak bu durumdan çok rahatsızız. Herkes kendi kitabının listeye girmesini istiyor. Bununla ilgili yayıncılar olarak nasıl bir mütabakat sağlarız inanın bilmiyorum.

Kitap satın almak için kitabevine giren okur, genel bir tarama mı yapıyor yoksa en çok satanlar bölümündeki kitabı mı tercih ediyor?

Bir kitabın satış listesine girmesi kadar satışı artıran başka bir şey yok. Bu yüzden okur tercihini, kitapçının en önde görünen rafındaki kitaptan yana kullanıyor. Aslında kitabı sattıran gerçek faktör vitrinde durması. Eminim ki bu çok satan kitaplar, arkadaki raflara konsa satış rakamları düşük olur.

E-kitapta durum ne? Türkiye’de okur rağbet gösteriyor mu?

Türkiye’deki E-kitap piyasası bakkal dükkanını bile döndürmez. Bol bol indiriyoruz ama hiç okumuyoruz.

Kitap eleştirmenlerinin sayısı çok arttı. Dergiler, kitap ekleri, bloglar kitap kritikleri yayınlıyor. Eleştirmenler, okurun tercihinde etkili mi? Kötü eleştiri bir kitabı bitirebilir mi/ öldürebilir mi?

Ben de Ömer Türkeş’in, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın kitabının eleştirisi satışları nasıl etkiledi merak ediyorum mesela. Çok sert ve haksız bir eleştiriydi. Eleştirmenlerin bir kitap hakkındaki olumlu ya da olumsuz görüşleri satışları neredeyse hiç etkilemiyor.

‘Eleştirmenlerin yorumları okuyucu etkilemiyor’ diyorsunuz. Peki, köşe yazarları örneğin Ayşe Arman köşesinde bir kitabı eleştirse ne olur?

Satışlar patlar. Ayşe Arman ya da Ertuğrul Özkök gibi yazarların köşelerinde bir kitaba yer vermeleri her zaman satışları arttırır. Üstelik bahsettikleri kitapları sevmeleri ya da sevmemelerinin bir önemi yoktur. Kitaptan bahsetmeleri bile yeter. Özellikle Mirgün Cabas’ın yayından kaldırılan programında, bir kitap değerlendirilmesi yapıldığında satışlar muazzam artıyordu

Yayınevlerinde çalışan editörlerin hepsinin ortak bir derdi var. O da, ‘yazarların şişkin egolarıyla başa çıkabilmek.’ Siz, bir yayıncı olarak yazarlarla çok yakınsınız. Yazarlar sıradan insanlardan çok mu farklı?

Yazarın en büyük sermayesi yazdığı kitap. Ve bu kitabı editöre verdiği zaman tüm varlığını emanet etmiş gibi oluyor. Bu yüzden sıradan insanlara göre her zaman biraz daha hassas ve bazen de saldırgandırlar. Ama bence Türkiye’deki yazarların egosu yüksek değil, aksine güvensizler. Yayıncıya, editöre, kitabının satılacağına ve kendisine özen gösterileceğine inanmıyorlar.

İyi yazarlar gelişmiş dünyada çok zengin. Bizde yazarların hakettikleri telif ücretini almaları niye hala zor? Birgün bizim de şairlerimiz, hikaye ve roman yazarlarımız zengin olacak mı?

Bizde de zengin olan yazarlar var ama Türkiye’de kitap yazmak dışında başka bir iş yapmak zorunda kalmadan geçinen kesim, yüzde ikiden fazla değildir. Oysa ülkenin en çok kazanan yazarının normal şartlarda uçak satın alabilecek kadar para kazanıyor olması gerekir. Türkiye’dekiler, Avrupa’daki yazarlara kıyasla nal topluyor.

Minez Bayülgen



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...