Ana içeriğe atla

Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak hâlâ neden okumalıyız?

Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel "Ames Daily Tribune" gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı; "Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap". Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka. 1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi. 

Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin. Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonra sorduğunuzda vereceği bilgiler, Riggs’in ‘hızlı okuyabilen’ arkadaşının yanıtından çok fazla uzun olmayabilir.

Peki sadece ‘tuğla kalınlığında’ kitaplarla ilgili bir sorun mu bu?

Geçen yıl okuduğunuz birkaç kitabı düşünün. Neler hatırlıyorsunuz? Veya bu kitaplarda okuduklarınızla ilgili ne kadar şey anlatabilirsiniz? 

Kişiden kişiye, ilgiden ilgiye değişebilir bunun yanıtı ama değişmeyen şey hep şu olacak; Bazı istisnalar olabilmekle birlikte, neredeyse hiçbirimiz, okuduğumuz kitaplardan, sandığımız kadar şey hatırlamıyoruz. Okuduklarımızın çoğunu unutuyoruz. Bu gerçekle yüzleştiğimiz anlarımızda ise, ortamlarda okuduğumuz bir kitabın bahsi açıldığında küçük düşmekten beyin sağlığımızla ilgili endişelere kadar uzanan geniş bir yelpazede sonuçlar bizi bekliyor.

Tıpkı, New Yorker dergisinden Ian Crouch’un yaşadıkları gibi…

2013 Mayıs’ında dergide yayınlanan ‘Okuduğumuzu Unutma Laneti’ yazısında, bir arkadaşının, Richard Hughes’ın, 1929’da yazdığı “Jamaika’da Bir Fırtına” adlı romanını ona hararetle tavsiye ettiğini aktarıyor Crouch... Aynı günlerde birkaç kişiden daha olumlu eleştiriler duyunca, hemen internetten sipariş verir. Birkaç hafta sonra eline geçtiğinde de hemen hevesle okumaya koyulur. İlk sayfada yaşamaya başladığı şüphe, beşinci sayfaya ulaştığında tamamen kaybolur. Artık emindir; Bu romanı daha önce okumuştur. Hem, çok değil 3 yıl kadar önce... Hem de yine bir arkadaşının hararetli tavsiyesi üzerine...

Crouch bu şaşkınlığın tetiklediği ‘acaba diğer kitaplardan da unuttuklarım var mı’ endişesi yüklü bir merakla hemen kütüphanesine göz gezdirmeye başlar. Her kitaba baktığında, “Jamaika’da Bir Fırtına” romanı gibi ‘kitabı okuduğunu bile unutmaktan’ biraz farklı dozlarda da olsa ‘unutmalarıyla’ yüzleşir:  

‘’Raflardaki kitapların sırtları genelde tanıdık geliyor. Kitapların isimleri ve başlıkları, bazılarının karakterlerini, bazılarının da kabaca olay örgüsünü hatırlatıyor. Sıklıkla da o kitabın bende uyandırdığı temel modu veya hissi… Ama rafta dizili olanları veya okuyup da kütüphanelere geri iade ettiğim, dağıttığım, elden çıkardığım diğer yüzlerce kitabın çoğu, benim için, unutmalarımın büyükçe bir kataloğu haline gelmiş meğer...’’ 

İyi bir kitap okuru olan Crouch bu noktada ‘gerçekten kitap okumayı seven bir insan mıyım?’ diye kimliğinden şüphe duymaya başlar. Bu endişeli merakla boğuştuğu günlerde imdadına, bir okumada denk geldiği, İngiliz şair Siegfried Sassoon’ın şu tespiti yetişir; 

"İnsan olmanın kaçınılmazlığıyla, okuduklarımızın çok azını hatırlarız. Okuduğumuz her kitabı ikinci kez okumak, bize yazarın anlattığı neredeyse her şeyi unuttuğumuzu hatırlatacaktır. Okumayı bitirip de bir öyküden ve öykücüsünden ayrıldığımızda, her geçen an biraz daha solan bir izlenim kalır sadece bizde. Ve sonra yazar, kitabını, ait olduğu yere, koltuğunun altına alarak, bizden tamamen uzaklaşır.’’ 

Benzeri bir sorunu, New York Times gazetesinin kitap ekinin yayın yönetmeni Pamela Paul’un yaşadığını da Atlantic dergisine verdiği bir röportajdan anlıyoruz; "Okuduğum kitapları nerede okuduğumu, kapaklarını, hatta kitabı nereden edindiğimi bile hatırlıyorum. Hatırlamadığım ise, maatteessüf, o kitabın geri kalan her şeyi…"

Aynı itirafında Paul, güncel bir örnek de veriyor; ‘’Walter Isaacson’un Benjamin Franklin biyografisini okudum yakınlarda. Okurken Amerikan devriminin kronolojisini de öğrendim… Şu anda, yani kitabı bitirdikten iki gün sonra, Amerikan devriminin kronolojisini sorsan büyük olasılıkla sana doğru şekilde anlatamam’’.

Romancı James Collins de New York Times’ta 2010 yılında yayınlanan bir yazısında, uzun süre hep okumayı istediği halde fırsat bulamadığı bir kitaba, doğa sporları yapmak için gittiği bir tatilde tesadüf edişini anlatıyor. Tarihçi Allen Weinstein’ın ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabını, kaldığı mekana kapanarak, hiç spor yapmama pahasına günlerce elinden düşürmeden okumuş. Yıllar sonra o günleri hatırlatan bir ortama girdiğinde, yeniden aklına gelir... Kaldığı tatil evini, kitabı edinişini, okuduğu tatlı anları ve yerleri hatırlamaktadır. Bir türlü hatırlayamadığı şey ise kitabın içeriğidir.O da, sadece o kitabı değil geçmişte okuduğu çoğu kitabın içeriğini hiç hatırlamadığını böyle fark etmeye başlar…‘’Kitapların firari içeriği, ışığın bir camdan geçmesi gibi, gibi zihnimizin ruhumuzun içinden geçip gidiyor’’ diye hayıflanıyor yazısında Collins.   

Bilgisayar bilimci ve yazar Paul Graham ise, blogundaki bir yazısında, Villehardouin'in Dördüncü Haçlı Seferini anlatan tarih klasiğini 2-3 kez okuduğunu ancak kendisine kitapta anlatılanları yazması istense vereceği bilgilerin 1 sayfayı bile geçemeyeceğini itiraf ediyor.

İngiliz yazar C.D. Rose da Electric Literature’deki bir yazısında, çocukken ilk kütüphane deneyiminde okuyup muazzam derecede etkilendiği bir kitabın izini sürüşünü anlatıyor. Kitabın kapağının kırmızı olduğunu hatırlıyor. Öyküdeki bazı sahneleri hatırlıyor. Ama ne öykünün kendisi, ne karakterlerin ismi, ne kitabın adı ve ne de yazarın kimliği hakkında hiçbir şey hatırlamıyor.  

Elbette bu sorunun insan beyninin işleme sistemine ve hafıza kapasitesine bakan bir yönü var. Üstelik daha kadim çağlarda bunun 'kehaneti'nde bulunan da olmuş.

Sokrates, genç aristokrat Phaedrus ile sohbetinde, Mısır’ın bilgelik tanrısı Thoth’un alfabeyi icat etmesiyle ilgili bir kıssa anlatır. Plato’nun, ‘Diyaloglar’ında kaydedilen bu sohbette aktarılan kıssaya göre, Firavun Thamus, Tanrı Thoth’a icadından dolayı çıkışır; ‘’Senin bu keşfin, hafızalarını artık kullanmayacakları için öğrencilerin unutmasını netice verecek. Artık, harici bir takım sembollere bağlı olacaklar, anımsamayacaklar’’. 

Sözlü geleneğin sıkı bir savunucusu olan Sokrates ve Plato’nun, iddialarını desteklemek için aktardıkları bu kıssayı, binlerce yıl sonra bilmemizin biricik sebebinin ‘yazıya dökülmüş’ olması elbette ironik. Ama türümüzün hafıza kültüründe tarih boyunca pey der pey bir erozyon yaşadığı da bir gerçek. Tarih boyunca bazı öyküler, bazı bilgiler de sözlü gelenekle binlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılabildi. Çağımızda ise, bırakın 10 yıl öncesini, bırakın geçen ayı, geçen hafta hararetle konuştuklarımızı, okuduklarımızı, duyduklarımızı unutan bir türe dönüştük.  

İnternet ile birlikte farklı bir boyut yaşadığımız da gerçek. İnternet, bir çoğumuz için beynimizin ‘harici diski’ haline gelmiş durumda. Gerçi, Wired dergisinden Clive Thompson gibi bunun yararlarına inananlar da var. Thompson silikon hafızanın unutma sorununun aşılmasında çok önemli rol oynayacağına ve ‘tefekküre’ büyük bir imkan yaratacağına inanıyor. Bu düşüncedekiler, sadece alfabenin icadında değil, matbaanın icadı döneminde de benzeri bir tartışmanın yükseldiğini hatırlatıyorlar.

İnternetin genel olarak hafıza kültürümüzü, düşünce yöntemlerimizi nasıl şekillendirmekte olduğunu henüz bilmiyoruz ama kitaplarda okuduklarını unutma sorununun farkına varan her okurun yüzleşmek zorunda olduğu yakıcı soruyu biliyoruz: 

Madem kitaplardan okuduklarımızı zamanla unutuyoruz o halde niye hala kitap okumalıyız? 

Hepimizin, keyiften, bir konu veya kişiyi daha yakından tanımaya uzanan farklı okuma gerekçeleri olabilir. Özellikle roman veya edebiyat okumaları için ‘keyif’ ve ‘haz’ açıklaması bir yere kadar iş görebilir. Ama denemeler, araştırma kitapları, bilimsel kitaplar, biyografiler, tarih kitapları ve benzeri kurgu-dışı kitapları okumak çoğu zaman ‘zahmet’, ‘emek’, ‘okuma iradesi’ isteyen bir iş.

Kitap okumak elbette en önemli bilgilenme araçlarından biridir ama kitap okumanın en öncelikli amacı da malumatfuruşluk yapmak için ‘bilgi istiflemek’ değildir. Öyle olsaydı, İngilizce gibi engin bir okuma evreninde yaşıyorsanız sadece Wikipedia okumak veya maalesef günümüz Türkçesi gibi bilgi üretimi açısından son derece kısırlaşmış bir evrende yaşıyorsanız Twitter’da Tweet zincirleri okumak yeterdi. (Bu arada, çok kapsamlı konuları bile ortalama 10 cümlede anlatan bu Twitter serilerinin ‘bilgi seli’ olarak adlandırılması bile Türkçe bilgi evreninin günümüzdeki kuraklığı hakkında bir alarm belki de). 

Sığ ve basit okumalardan farklı olarak, kitap okumak, bir kişi, bir konu, bir olay veya bir öyküye zamansal, mekânsal, fikirsel ve ruhsal olarak derin ve farklı bakış olanağı sunar. Her konunun, kişinin, yerin, öykünün, olayın nüansları olduğu gerçeğine farkındalık yaratır. Bu da en başta bizi, esasında bir ergen hastalığı olan, üstünkörü yaklaşımlarla, ezbere şablonlarla, yaftalarla kestirip atan, ‘her şeyi bilen’, sinik, uzlaşılmaz ve köşeli bir karakter olmaktan çıkarıp her şeyi anlama çabası gösteren olgun bir insan olmaya evriltir… 

İnsanda başkalarına şefkat ve empati, bir başka insanla aynı ortamda olmanın otomatik olarak tetiklediği bir refleks değil. Bir toplumun en sığ bireyleri, arkadaşlarına, akrabalarına ve çocuklara empatik yaklaşabilirken, uzak komşularına, deri rengi-kıyafeti-sosyal tercihleri kendisine benzemeyenlere, yabancılara ve diğer kimliklerden olanlara empati kurmaya yanaşmaz. Bu aslında, tarihin büyük bölümünde, kaba ve sığ olmayan bireyler için de yaygın ve genel yaklaşımdı. Ancak son 200 yılda radikal şekilde olumlu yönde değişmeye başladı.

Son 200 yılda ne oldu da insan türünün empati dairesi genişlemeye başladı? 

Biyoetik profesörü ve ahlak filozofu Peter Singer’ın ‘Genişleyen Daire’ kitabında bu soruya bulduğu en önemli yanıt, 'edebiyatın kitleselleşmesi'dir.

Gazeteci Janan Ganesh de, Financial Times gazetesinde, Martin Amis’in 1989 tarihli romanı London Fields’in, 2018 tarihli aynı adlı film uyarlamasının, kitabın etkileyiciliğinden ve görkeminden neden çok uzak olduğunu sorguladığı yazısında, buna dikkat çekiyor. Bu aslında film uyarlaması yapılan bir çok büyük romanın maruz kaldığı genel bir sorun. Ganesh, romanın yazarı Martin Amis’in The Guardian gazetesine bir röportajında sarf ettiği "film gözle görüleni roman ise insanın iç dünyasını yansıtır’’ sözünü aktararak devam ediyor; "Kitap bize karakterlerin ne düşündüğünü, ne hissettiğini yansıtır; film ise ne yaptıklarını…’’. Hiçbir film, karakterlerin iç dünyasını 200 bin kelimelik bir roman kadar yansıtamaz. 

18’nci yüzyılda doğan ‘roman’, önceki çağlarda azizlerin, kralların, asillerin yaşam ve kahramanlıklarıyla sınırlı öykücülüğü, sıradaki insanın öykülerine doğru geri dönülmez şekilde genişletti. Bu da dar yaşam çevremizin dışında kalan sıradan insanlara da empatiyi büyüttü. Örneğin, kadın erkek eşitliği fikrinin yaygınlaşmasında ve buna erkek desteğinde tarihi eşiğin aşılmasında, kadın kahramanların tahammül edilemez görücü evlilikleri, hane içi şiddeti veya olağanüstü tutkulu gizli aşklarını anlatan romanların rolüne dikkat çekiliyor. 18’nci yüzyılın en önemli romanı kabul edilen Rousseau’nun Julie romanı, okuyan herkeste büyük bir duygusal çalkalanmaya neden olacaktı. Bir çok erkek okur, Rousseau’ya gönderdikleri mektuplarda, kadın kahramanın öyküsünün onları nasıl gözyaşlarına boğduğunu itiraf edeceklerdi. 

İnsan uygarlığının güncel krizlerine rağmen tarihsel olarak sürekli iyi yönde geliştiğini savunan ilericilik akımının sözcülerinden bir olan Harvard Üniversitesi psikoloji profesörü Steven Pinker da, ‘İnsan Doğasının İyi Melekeleri’ kitabında iddiayı Singer’ın bıraktığı yerden alarak daha da açıyor. Ona göre okumak bir ‘açı edinme teknolojisidir’. Bir başkasının düşünceleri beynimizin içine girdiğinde, dünyaya o insanın perspektifinden de bakabilme olanağı kazanıyoruz. Film izlerken olduğu gibi karaktere dışarıdan bir gözlemle bulunmakla yetinmiyor, onun zihin dünyasının içine girerek, kitap bitene kadar, o oluyoruzFarklı insanların açılarından bakmayı deneyimledikçe de her şeye sadece kendi tek dar açısından bakan bir insan olmaktan çıkıyoruz. Başka kişilerin de bizimkiyle aynı olmasa da tıpkı bizim gibi ‘birinci tekil’ ve ‘şimdiki zaman’ sahibi bir bilinç evrenine ve zihinsel varlığa sahip olduğunun farkındalığına eriyoruz.

Varoluşunu, ötekine düşmanlık üzerine kurmuş kitle hareketlerinin, mutaassıp örgütlerin, üyelerini, kitaplardan, en azından ideolojik çizgide olmayan kitaplardan ve hele hele romanlardan sıkı sıkıya koruma çabasının, okurluğu sürekli aşağılamasının nedeni budur. Ancak ‘dar görüşlü’ biri, ona sunulan ‘herkes bize düşman; biz herkesten özeliz’ bağnazlığını kabullenir.  

İyi bir roman, ilk sayfasından itibaren bizi, ‘kendi realitemizden’ çıkararak olasılıklar dünyasında yolculuğa çıkarır. Son sayfada artık aynı kişi olmayız. Bu yüzden de, bir romanın olay özetini okuyarak, kitabı okuduğunu sanmak büyük cehalettir. 

Kitap okumak içsel bir yolculuk olduğu için, iki ayrı okurun aynı kitapta çıkacağı yolculuk da aynı olmayacaktır. Ve yine, kitabı okurken zihinsel ve ruhsal olarak bulunduğumuz düzey, o kitaptan o anki yararlanma ölçümüzü belirler. Tıpkı, kitabı okuduğumuz mekanlardan, okurkenki ruh halimize kadar yığınla etkinin o kitabın bizi değiştirme kapasitesini belirlemesi gibi...

Bir kitabı ikinci kez okuduğumuzda ilkinden farklı, yepyeni bir ruhsal ve zihinsel deneyim yaşamamızın nedeni de budur. Hatta bir çok düşünür ve edebiyatçı, bu nedenle klasiklerin ve iyi kitapların birden fazla kez okunması gerektiğini savunur. Nabokov gibi bu konuya fazlasıyla önem verenlere göre ise ‘okur diye bir şey yoktur’. Nabokov, üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan ‘Edebiyat Dersleri’nde, ‘kitap okuru’ tabirini çok nadiren ve çok gevşek bir anlamda kullandığına vurgu yapar ekler; ‘’Kimse bir kitabı okuyamaz. Ancak sadece yeniden okuyabilir. Gerçek kitap okuru o kitabı yeniden okuyandır’’. 

İyi bir kitap bizi, ‘okurken’ yaşadığımız zihinsel ve ruhsal deneyim ile şekillendirmeye başlar. Okuduktan yıllar sonra ondan hatırlayacaklarımızla değil. Dot.com rüzgarında büyük ticari başarı yakalayan iş insanı ve yazar Seth Godin, 2007’de yayınlanan ‘The Dip’ kitabında, ‘’20 yıl önce okuduğum bir kitap hayatımı değiştirdi. Büyük Düşünmenin Büyüsü diye bir kitaptı. Bugün, kitabın içinden hiçbir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, ‘başarı’nın ne olduğuyla ilgili bakışımı değiştirdiği…’’ diye yazıyor.

Peki 'bilim' ne diyor bu sorunumuza?

Aslında bilim de edebiyatçılarla ve filozoflarla hemfikir. ‘Okumak’, insanlar için, görmek veya dinlemek gibi doğal bir eylem değil. Görmek ve dinlemekten farklı olarak okumayı ancak ‘öğrenebilirsek’ yapabiliriz. Okumanın, beynimizin, görme veya dinleme ile aktive olan bölgelerinden farklı bölgelerini aktive etmesinin nedenlerinden biridir bu. 

İnsan beyni, biyolojik olarak ‘olmuş bitmiş’ sabit bir organ değil. Yetişkinliğe ulaşınca, beynimizdeki 100 milyar nöron, artık olmaları gereken bağlantı düzeyine ulaşıp aynı düzende çalışmaya başlamış hale gelmiş olmuyor. Aksine sinir hücrelerimiz her an eski elektrik bağlantılarını kesip yeni bağlantılar kurmaya devam eder. Nöron ilmeklerinden oluşan zihni kilimimiz sürekli yeni desenler kazanır. Derinlikli bir okumanın dokuyacağı kilim ile, hiçbir düşünme zahmeti içermeyen sığlığın dokuyacağı kilimin kalitesi de aynı olmaz. 

James Collins, büyük bir ilgi ile okuduğu ‘Adaleti Yanıltmak’ kitabından hiç bir şey hatırlamamasını bir türlü hazmedemeyip, okuma – beyin ilişkileri konusundaki uzman nörolog Maryanne Wolf’un kapısını çalmaktan kendini alamadığını yazıyor yazısında.

Proust ve Mürekkep Balığı adlı kitabıyla dünyaca ünlü bir yazar da olan Wolf, rahatlatır Colllins’i… 

‘’Ben, senin, o kitabı okuduktan sonra, okumadan öncekinden farklı bir insan olduğuna inanıyorum’’ der Wolf. İnsan beyninin, kişinin farkında bile olamayacağı muazzamlıkta bir depolama kapasitesi olduğuna dikkat çeker. Hafızamız bu depolardan spesifik bilgileri bulup getirmese de okuduklarımızın hepsi oradadır ve birbirleriyle kurdukları ağlarla bir şekilde bizim düşünme kapasitemiz üzerinde fonksiyon icra etmeye devam ederler. 

Collins, ‘’Yani, okuduklarımın hiçbiri israf olmadı. Zamanımı boşa harcamadım. Bunu mu diyorsun?’’ diye sorar. 

‘’Hepsi hala orada’’ der Wolf, ‘’Sen, bütün o okuduklarının özetisin’’. 


Cemal Tunçdemir

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...