Ana içeriğe atla

Kayıp ve Yas -2

Bu yazı, bir fikri takip yazısıdır.

31 Mart seçimlerinin hemen ardından kişisel ve toplumsal kayıpları irdelemeyi amaçlayan yazımda yer alan iddia ve saptamaların yenilenen İstanbul seçimleri sonrasında gözden geçirilmesidir.

O gün gidenin ardından bu dünyada kalan kişiler açısından kaybın ağırlığını belirleyen kaybedilenin kimliğidir demiştim. Yitip giden geride kalan kişiler için ne kadar önemliyse, onlar için ne kadar fazla bir değer taşıyorsa kaybın acısı o kadar katlanır diye eklemiştim.

Anlaşılan o ki İstanbul, ekonomik ilişkiler açısından muktedir için kaybedilmesi göze alınamayacak kadar önemli ve siyaseten yitirilemeyecek kadar değerliymiş.

Aşk değil tutkuymuş yani. Başka birisiyle paylaşılamayacak kadar hırsmış. Başkasına layık görülemeyecek kadar kibirmiş...

Ama biliyoruz ki aşk ne kadar özgürlükse, tutku o kadar esarettir. Aşkın öznesi, tutkuda nesneye dönüşür. Mülke ve mülkiyete tabi kılınıp boğulur. An gelir “Ya Benimsin Ya Kara Toprağın” hezeyanıyla öldürülmeye bile kalkışılır.

Oysa aşk -tutkunun aksine-, aşığın gitme ihtimalini ilk günden kabul ederek, onu her gün kaybetmemeye çalışmaktır. Maşuğun kendisinde eriyip kaybolmasını isteyen bir teklik histerisi karşısında, bir imkânsızlık düşü olarak iki kalarak biz olmaktır aşk.

Aşk, aşıktan bağımsız olarak maşuğun bir özne olarak yaşama hakkını tanımaktır. Bu hakka saygı göstermektir. Ve günü geldiğinde kendisinin gideceğini bilip “Ben Ölürsem Sevdiceğim Sağ Olsun” diyebilmektir.

Ama kendisinden başka kimseleri sevemeyen narsistler asla aşık olamazlar. Olsa olsa kendi tutkularının esiri olurlar.

Çünkü narsistler kendilerinden başka hiçbir şeye değer vermezler. Paramparça olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başka hiç kimseyi görmezler. Gözleri, tıpkı nehirde akseden yüzüne aşık olan Narkissos gibi sadece kendilerine dönüktür.

Başarı ve yeteneklerini abartırlar, sınırsız zekâ ve güç üzerine hayaller kurarlar. Kendilerinin eşi bulanmaz özellikte birisi olduğuna inanırlar. Ancak bu özelliklerinin herkes tarafından fark edilemeyeceğini düşünerek sınırlı ve değişken bir arkadaş grubuyla temas ederler. Hiç kimsenin kendilerinin derinliğini anlayamayacaklarını zannettiklerinden dolayı çevrelerindeki insan grubunu sürekli değiştirirler. Çünkü beğenilmek, çok beğenilmek, hep beğenilmek isterler. Kendilerine yönelecek en ufak bir uyarı ve siteme dahi tahammül edemezler. Her zaman kişileri ve olayları kendi çıkarları için kullanmaya çalışırlar. Tahmin edilemeyecek kadar pragmatistirler. Her şeyi, her başarıyı, her mevkiyi hak ettiklerini düşünürler. O hak ettikleri hedefe ulaşmak için her yolu kendileri için hak olarak görürler.

Empati yapamazlar. Tuz buz olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başkasını hissedemezler. Başka bir kişinin gözlerinden dünyaya bakamazlar. Başka insanların ihtiyaçlarını zerre kadar önemsemezler. Ama herkesi kıskanırlar.

Hasettirler. Küstahtırlar.

Onlar için öteki’nin tek anlamı, öteki olarak kendilerinden başka bir değer olması değil, tam aksine muktedirliklerinin kanıtı olarak ele geçirilecek bir hedef olmasıdır sadece. Her hedef gibi ele geçirildikten sonra anlamsızlaşan ve ona ihanet edilen bir hedef...

Ne hazin ki ele geçirilecek hiçbir hedef onların egolarının kırılganlığını onaramayacaktır.

Onlar bedensel yok oluşa kadar ruhsal iğdiş edilmişliğin ıstırabıyla hem kendilerine hem de muktedirlikleri oranında çevrelerine elem vereceklerdir.

Bilelim ki, her faşizmin altında patolojik bir narsisizm ve pek çok kişi tarafından paylaşılmış patolojik bir narsistik dava saklıdır.

Şok ve İnkâr

7 Nisan 2019 günü benlikte travmaya neden olan her kayıp bir “şok” ile başlar. Kişi duyduğuna, gördüğüne, apaçık ortada duran gerçeklere inanmaz. Gerçekliği anlamsız biçimde reddeder diyerek reddedişin çoğu zaman rasyonel gerekçelerle de açıklanamayacağını yazmıştım.

Tıpkı muktedirin rasyonel gerekçelerle açıklanamayacak biçimde İstanbul seçimlerine itiraz etmesi ve hukuk dışı bir kararla seçimi iptal ettirmesi gibi.

Oysa ortada apaçık bir gerçek vardı: İstanbul gönlünü başka bir hırsıza kaptırmıştı.

Onca zamandır havuza dönüştürülmüş medya aracılığıyla her gün fırça yemekten, bir ergen gibi atılan triplerden, her yerde hep aynı yüzü görmekten, herkesin hain ilan edilmesinden bıkıp usanmıştı.

Daha önemlisi yeni aşık, ona başka bir dille seslenmekteydi. O da bu sese kulak vermişti. Birlikte biraz zaman geçirerek onu daha yakından tanımak istiyordu.

Aşığın, maşukun bu halini anlaması ve gerçeği kabullenmesi gerekiyordu. Hem belki bu flörtten beklediğini bulamayacaktı İstanbul. Dahası aşığın yaşayacağı kayıp ve özlem duygusu, aşkın insanı insanileştirdiği gibi muktedire de ölümlü bir fani olduğu gerçeğini yeniden hatırlatabilirdi. Onu yeniden insani vasıflara kavuşturabilirdi.

Olmadı: kibir ve tutkusu izin vermedi. İstanbul da bir daha geri dönmemek üzere terk etti muktediri.

Çökkünlük

Her kaybın ardından gözlenen çökkünlük dönemi 31 Mart sonrasında fazla değildi oysa. Ne de olsa yarışın sonucunu foto finiş belirlemişti.

Yani maşuğun gönlü tümüyle kaymamıştı yeni aşığa.

O gün itibariyle aşığa düşen olanı biteni layıkıyla değerlendirmekti. Nefret söylemleri ve hain suçlamalarının nedenlerini ortaya koymak, yüzyıldır yok sayılmak istenen bir halkın temsilcileriyle yeniden temaslar kurmak ve tanzim kuyruklarında ekmeğinin derdine düşmüş insanların önünde sergilenen israf ve şatafattan dolayı özeleştiri vermek gerekiyordu.

Eğer herşey yitip gitmediyse, eğer İstanbul’a gerçekten sevdalanılmışsa ayakta kalabilmek ve yaşayabilmek için neyi değiştireceğini bulmak, ötekini suçlamaktan vazgeçip sahici bir yüzleşmeyle yanlışlarını düzeltip hayata devam etmek şarttı.

Ancak yapılan bunun tam aksiydi.

Oysa bu dünyada çivi çiviyi sökmedi hiçbir zaman. Soylu’ların öfke ve nefret kusan dili hiçbir yaraya derman olmadı hiçbir zaman.

Ama gelin görün ki sadık emanetçi tarafından sürdürülen kısacık bir icraatın içinden molasının ardından bildiğimiz yüzyıllık oyunlar sahneye konuldu. Ahlâk, etik, onur kavramları maşuğu elde etme pahasına insafsızca çiğnendi.

Aslında doğruyu ifade etmek gerekirse başka da bir yol kalmamıştı onlar için. Çünkü insani sınırları çoktan aşmışlardı. Gezi’de bu ülkenin geleceğini yok etmeye kalkışmışlar, bıyıkları terlememiş çocukların annelerini miting meydanlarında yuhalatmışlar, ölüme bile saygısızlık ederek bir annenin cenazesini yedi gün sokaklarda bekletmişlerdi.

Adına Türkiye denilen bu ülkede siyasi iktidarın sınırsız öfkesinden nasibini almayan hiç kimse kalmamıştı.

Memleketin tamamında esen korku rüzgârlarının aksine muktedirin katında yatlar, katlar, çekler, köprüler ve binbir yolla aktarılan milyon dolarlık rakamlar uçuşmaktaydı.

Hayat kimileri için çekilmez oldukça, kısıtlı bir çevre için o oranda güzelleşmekteydi. Ülke içeride ve dışarıda zora ve zorluklara gark oldukça, kimileri için o oranda sefa katlanmaktaydı.

İstanbul seçimlerinin yok yere iptal edilmesi tüm bunların üzerine eklenen bir damlaydı sadece. Milyarlarca damlanın üzerine eklenen son bir damla...

Gelin görün ki an geldiğinde bir damla hayatın tüm akışını değiştirir. İstanbul örneğinde olduğu gibi maşuk, aşığın değişmeye gönüllü olmadığını, aksine kendisini kandırmaya ve bu sayede elinde tutmaya çalıştığını fark etti. Ancak bu tutum herşeyden önce maşuğun aklına, fikrine, zekâsına, onuruna ve sevgisine hakaretti. Bu nedenle aşığa temelden ve esastan bir hayat dersi oldu 23 Haziran.

Muktedirin yaşadığı şeddeli yenilginin yarattığı şokun çökkünlüğü bir önceki ile kıyaslanamaz büyüklükteydi artık.

Maşuk, kastre ederek fallik gösterenini kesmişti. Kibirini ve gücünü ayakları altına almıştı tutkusuna yenilenin...

Osman Elbek

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Su

Set çek seline yavaş yavaş ilerle damla damla birik. Ak geç ıslattığın kayalardan: duraksama - uçurur güneş seni. Atla takıldığın çavlanlardan: duraksama - savurur rüzgar seni. Aldırma kumlara, çakıllara: çöker onlar dibe nasılsa - ilerle yavaş yavaş birik damla damla set çek seline. Oruç Aruoba

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar Suskunluk ...

Gül İçin İlahi

İnsanlar bir gülü bir senetle Değiştirmeye alıştılar İnsanlar başka insanların hayatını Bir hezaren sandalye midir hayat Dizip kaldırmaya alıştılar İnsanlar yüreği ve onuru, alıştılar Yelin üflediği yaprak mıdır onur Yürek arsız otlar gibi ayak altında Tanımıyor kimde kimseyi Ve kendini tanımak istemiyor İnsan tanımazsa kendini insan Nasıl varolabilir Bu yüzden dünya hey koca dünya Dönüyor bir ölüler ülkesine Susanlar şimdilik Oyunun dışına düşenler Yalnız onlar doğrulup kalkacaklar Gün kıyamete erdiğinde Gülten Akın

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Şiirim

Bir veda havasında bu gece gökyüzü yere değecek gibi yıldızlar, kulaktan dolma korkularla deprem bekler gibi ketum kaldırımlar. … Upuzun gecemin sabah içtimasında güneşe tekmili kaytarmışım senden belli namlusu paslı bir uykuda.. Sanki yitirmişim seni sol yanımda sağlam bir sancı. Birkaç kaburgam, seni korumak için feda etmiş kendini. Şiirim.. İncinmişliğim.. Sen düştüğünde aklıma Kepenk kapıyor hüzünler. Pervasız bir çocuk erik çalıyor bahçemden. Cemre düşüyor ayazıma, salkım salkım sözler topluyorum gönül bağımda; tomurcuk gülücükler çiçek açıyor hırkamda. Şiirim.. Eril halim.. Bedeninin kuytularında doğup göğsümü kundaklayan acz yangınım.. Şiirim.. Lal kalbim.. Boşa yanan cümlelerim. 1-3 nöbetlerinde öykündüğüm, huzurlu uykum. En üst rafta kurulmayı bekleyen, çocukluk düşüm.. Sessiz kalma haklarına sığınıyor mevsimler. Oysa hep sulhtan bahsediyor gülüşün. Şiirim.. Esaretim.. Bağımlılık halim. Senden başka herşeyi görme zorundalıklarında, ...

Şiirde Açan Gelincik Çiçekleri

Hayat hikayem mi? Tarlaların kıyısındaki gelincikler. Süreyya Berfe sandınız ki haz içindeydim şiirlerle, kitaplarla, dergilerle esrik tasasız yaşayıp gidiyordum; dağ eteğinde mavi çiçekli hayıtların uzun saplı gelinciklerin donattığı yaz ırmağı kıyılarında yalıncak! Ahmet Uysal Bir sap gelincik iki taş arasında Bulmuş da boyunu uzatan hızı, Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda; Bütün gelinciklerden daha kırmızı… Metin Altıok Senin resmini yaparken Parlak kırmızıyla laciverti Birbirine karıştırıyorum. Söyle bana ey gelincik Toprakta ne al, ne lacivert, Ne kırmızı, ne de sarı varken Sen nasıl boyuyorsun böyle Çiçeğinin yapraklarını?.. Nakagawa Kazumasa gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda işi iş kasabanın su yüzlü çocuğun işi iş bir de poyraza döndü mü hava başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından faytonların turuncu tekerlekleri yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider gelin...

Bir Göl Nasıl Uyandırılır

bir göl nasıl uyandırılır bilmem neresine dokunulur bir taş atsam korkup sıçrar mı bilmem bir göl nasıl uyandırılır düş mü görür kabus mu acaba saati mi belki derindir uykusu balıkları kırılır bir göl nasıl uyandırılır bilmem beni karşısında görmek istermi rüzgar eğmişse kaşlarını kapısı mı vurulur yorgunsa nasıl kıyılır bir göl nasıl uyandırılır Ali Ural