Ana içeriğe atla

Burada, hayat zindanında / Sen’den uzak, tutsağım

Bir tanık anlatıyor:
Hallac’ın Bağdat pazarında şöyle bağırdığını duydum:

Ey Müslümanlar, yardım edin bana! O, ne ruhumla yakın bir
ilişki kurmama izin veriyor, ne de ruhumu alıyor ki, kurtulup
huzura kavuşayım. Bu benim katlanamayacağım bir cilve.

Sonra okudu:

Ulu Tanrım! Varlığımın bütünüyle
Sen’in aşkına sarıldım.
Sen perdeleri kaldırdın ta ki
Sen’i ruhumda sandım
Kalbimi Sen’den gayrı her şeyden çekip aldım
Her şey bana yabancı, hiçbir şey göremiyorum
Sen’in bana gösterdiklerinin dışında
Burada, hayat zindanında
Sen’den uzak, tutsağım
Çek al beni bu zindandan Tanrım,
Sana kavuşayım


İbrahim ibn Fatîk anlatıyor:

Bir gece Hallac’ın yanına gittim. Namaz kılıyordu; Bakara suresini okumaya başlamıştı. Sonra kaç rekât namaz kıldı bilmiyorum, beklerken uykuya dalmışım . Uyandığım da, Fussilet suresini (41. Sure) okuyordu. O zaman anladım ki, Kur’an’ı hatmetmek istiyor. Kur’an’ın bütününü bir rekâtta okudu. İkinci rekâtta daha fazlasını. Namazını bitirdikten sonra bana döndü ve gülümseyerek dedi ki: “O’nun rızasını kazanmak için mi namaz kıldığımı zannediyorsun? O’nun rızasını ibadetleriyle kazanacağını sanan kimse O’nun hoşnutluğu için bir fiyat biçmiş olur.

Sonra gülerek devam etti:

Sâlik kemalat duygusuna erişince
Kendinden geçer, artık düşünmez vahdeti
Şahadet eder Hakikate; aşkın ona öğrettiği
Namaz, âşıklar için bir küfürdür sadece *


* Hallac’ın sık sık zikredilen bu beyti, bilhassa katı dindar çevrelerce sürekli tenkit edilmiştir. Beytin farklı varyantları vardır. Burada Hallaç, cezbe hâlindeyken namazın insanı bu hâlden çekip alarak, dindarların şeriat çerçevesindeki dünyasına geri getirmekte olduğunu; diğer bir deyişle, Tanrı’dan kopmak, ayrılmak mânâsına geldiğini anlatmak isliyor.


Öğrencilerinden biri anlatıyor:

Bağdat pazarında bir Yahudi ile tartışıyordum . Nasıl oldu bilmiyorum. Bir an farkında olmadan Yahudi’ye, “Seni köpek!” dedim . O anda Hallaç yanımızdan geçiyordu. Kızgın bakışlarla bana bakarak, “Köpeğine sahip ol, havlamasın.” dedi ve hızla bizden uzaklaştı. Kavga bitince Hallac’ın yanına gittim. İçeri girdim. Beni görünce yüzünü öte tarafa çevirdi. Beni bağışlamasını rica ettim. Bunun üzerine yeniden sakinleşti ve şöyle konuştu;

“Sevgili oğlum. Bütün dinler, ulu Tanrı’nın dinleridir. Tanrı, her bir dini ile ayn bir insan topluluğunu meşgul etmektedir. İnsanlar inandıkları dinleri kendileri seçmediler; bilakis Rahman ve Rahim olan Tanrı, insanların inandıkları dinler için seçmiştir. Eğer bir kimse başka bir kimseyi inandığı dinin doğru olmadığı iddiasıyla kınarsa, bu hareketiyle o insanın kendi iradesiyle bir tercih yapmış olduğu yolunda bir hüküm vermiş olur. Bu da aslında. Kadercilerin tarzıdır ve Zerdüştler böyle bir dinî topluluktur (yani bunlar düalisttir).

Bilesin ki, Yahudilik, Hıristiyanlık ve diğer dinler, sadece çeşitli sanlar ve farklı isimlerdir; fakat hepsinde maksat aynıdır, farklı değildir.

Ben dinlerin ne olduğu konusunu çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır. Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin mânâsını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır! Zahirde inanç ve inançsızlık arasında sadece bir isim farkı vardır. Hakikatte ise, bunların ikisi arasında hiçbir fark yoktur.”


Kendine kalbimi mekân seçtin
O, Sen’in sırlarınla dolu şimdi
Evine hoşgeldin, umarım
Komşu olmak hoşuna gider
Şimdi orada Sen’den başka
Bir sır yok benim bildiğim
Kendi gözlerinle bak,
Davetsiz bir misafir var mı orada?
Sen’in benden ayrıldığın gece,
İster uzun olsun, ister kısa
Sevgili yoldaşlarım kalır burada.
Hatıralar ve umut
Eğer hoşuna gidiyorsa felaketim
Ben de memnunum hâlimden
Ah beni öldüren! Sen benim için
Ne istersen ben de onu isterim

Sabırlı olmak istiyordum - lâkin
Kalp uzak yaşayamaz kalpten
Sen’in ruhun benim ruhuma karıştı -
Bir yaklaştı, sonra süzülüp uzaklaştı.
Ben Sen’im, aynen Sen’in Ben
Olduğun gibi; hedefim ve gayem.


Hallaç efsanesi aşağıdaki hikâyeden ortaya çıkmıştır:

Hallaç çarmıha gerildiği zaman, Hızır yanından geçer. Hallaç, Hızır’a şöyle seslenir: “Tanrı dostlarının mükâfatı budur!”
Hızır cevap verir: “Biz onu (sırrı) sakladık ve sâlim kaldık. Sen onu ifşa ettin ve ölüyorsun. Ah Hallaç, bu sabah nasılsın?”
Hallaç, “Öyle bir hâldeyim ki, benden bir kıvılcım uçup gitse, bununla cehennem bekçisini ateşiyle birlikte yakabilir.” dedi.


Kalbimde bazı heves ve arzular vardı.
Bir oldular Sen’den sonra, bakışım seçkin
Sen benim sultanım olalı varlıkların sultanıyım ben.
Vaktiyle kıskandıklarım, şimdi beni kıskanıyor
İşte bu yüzden dostum da düşmanım da beni kınıyor
Zira kimse bilemez ne büyük bir çile çektiğimi
İnsanları kendi dünyalarına ve inançlarına bırakıyorum
Ben Sen’in aşkın içindeyim - Sen dünyanın ve inancın özüsün


Bir dost anlatıyor:

Hallac’ı, Bağdat’ın el-Hatice semtinin pazarında gördüm. Ağlıyor ve halka yalvarıyordu: “Ey insanlar, beni Tanrı’dan kurtarın! Ey insanlar, beni Tanrı’dan kurtarın! Ey insanlar, beni Tanrı’dan kurtarın! Çünkü, O, beni benden aldı ve beni bana geri vermiyor ve gücüm bu hâli kaldırmaya yetmiyor ve ben ayrılıktan, O’nun huzurunda olmamaktan ve O’ndan mahrum kalmaktan korkuyorum . Vay o kim senin hâline ki, huzurda bulunduktan sonra kısmeti ayrılık olsun ve Bir olduktan sonra ayrı düşsün!"

Hallac’ın etrafına toplanan halk da ağlıyordu. Hallaç da. Bu hâl Attab Camii’nin  önüne kadar devam etti. Hallaç, caminin kapısının önüne gelince durdu ve konuşmaya başladı. Söylediklerinin bir kısmı anlaşılıyor, bir kısmının mahiyeti pek anlaşılmıyordu. Anlaşılabilenlerin bazıları şunlardır:

“Ey insanlar! Doğrusu O’nun yarattıklarıyla konuşması lütfundandır. O, onları terbiye etmek için, onlara görünmekte ve tekrar saklanmaktadır. O, kendini zaman zaman aşikâr kılmasa herkes inançsız olurdu ve O, kendini perdelemese, herkes yoldan çıkardı. Bunun için O, bu hâllerin hiçbirini devamlı kılmıyor. Benim hâlim ise, başkadır! O, hiçbir an kendini benden saklamıyor. Öyle ki, benim insanlığım O’nun Tanrılığında kaybolana kadar ve benim bedenim O’nun varlığının nurunda eriyip yok olana kadar, ben hiçbir an huzur bulamıyorum. Şimdi benim ne cevherim ne de izim, ne suretim ne de bilgim var!”


Sen’i düşündüğümde hasretin beni titretir
Sen’i unutursam, azap ve keder
Ben sadece incinmeyi arzulayan
Bir kalbe dönüştüm- beni titreten acıya koşan
Sen’i istiyorum, beni mükâfatlandırman için değil
Sen’i sadece beni cezalandırman için istiyorum.
Zira ben dilediğim her şeyi elde ettim
Azabıyla beni kendine hayran bırakan Sevgili dışında.
Hamdolsun insanlığını (nasut) aşikâr etti
Tanrısallığın (lahut) göz kamaştıran sırrını
O, mahlukaında aşikâr olmuştu
“Yiyen ve içenin” suretinde
Mahlukat O’nu gözleriyle görene kadar
Kirpik kirpiğe bir bakış misali.


Öğrencilerinden biri anlatıyor:
Hallac’m Bağdat Pazarı’nda şöyle dediğini duydum:

Haydi dostlarıma haber verin
Denize açılmıştım, parçalandı gemim.
Benim ölümüm çarmıhın dininde
Gitmem artık ne Mekke’ye ne Medine’ye

Sonra onun arkasından gittim. Evine girdi. “Allah-u Ekber!”diyerek namaza başladı. Önce Fatiha suresini, arkasından Şu’ara suresinden (26. Sure) Rum (30. Sure) suresine kadar okudu.
“Kendilerine ilim ve iman verilenler de derler ki...” (Rum suresi 30/36) Burada durdu ve tekrarladı. Sonra ağlamaya başladı. Selam verdikten sonra, sordum ; “Şeyhim, pazarda bir kâfir gibi konuştun. Şimdi burada bu şekilde namaza duruyorsun! Sen ne istiyorsun, maksadın nedir?” O, eliyle kendisini göstererek, “Bu lanetlenmişin katledilmesini istiyorum.” dedi.

“İnsanları böyle bir bâtıl işe teşvik etmek caiz midir?” diye sordum . O da, “Hayır; hattâ ben onları Hakikat’e teşvik ediyorum . Zira bana göre, (eliyle kendisini göstererek), bu şahsın katli şeriata göre vaciptir ve onlar bu işten dolayı mükâfatlandırılacaklardır; çünkü gayretleri dinleri içindir.” diye cevap verdi.


İbrahim ibn Fatik anlatıyor:
Hallac’ı çarmıhın önüne getirdiklerinde, bir çarmıha baktı, bir çivilere baktı ve sonra gözlerinden yaşlar gelinceye kadar gülmeye başladı. Sonra etrafta toplanan kalabalığa döndü. Kalabalığın içinde duran Şibli’ye şöyle dedi: “Ebubekir, seccaden yanında mı?” Şibli: “Elbette, Şeyhim ” dedi. Hallaç, rica etti: “Öyleyse onu benim için yere ser.” Hallaç, Şibli’nin yere serdiği seccade üzerinde iki rekât namaz kıldı. Ben yakınındaydım. İlk rekâtta Fatiha suresini, arkasından Bakara suresinin 155. ayetini okudu: “Çaresiz sizleri biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, candan ve ürünlerden eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabırlılara.”

İkinci rekâtta ise, yine önce Fatiha suresini, arkasından Âl-i İmran suresinin 185. ayetini okudu: “Her nefis ölümü tadacaktır...” Ve selam verdikten sonra bir dua etti, çoğunu hatırım da tutamadım; hatırladıklarımın bir kısmı şunlardır:

“Ey Tanrım, and olsun ki, Sen her yönden tecelli edensin ve her yönden münezzehsin. Sen’in benim hakkımı korumaya söz vermenin karşısında, benim Sen’in hakkını korumaya söz vermem... Aslında benim Sen’in hakkını korumaya söz vermemle, Sen’in benim hakkımı korumaya söz vermen birbiriyle çelişiyor. Zira Sen’in hakkını korumak için benim vereceğim söz benim insan tabiatımdan, halbuki benim hakkım için Sen’in vereceğin söz Sen’in ilâhı tabiatından kaynaklanmaktadır. Ve nasıl benim insanlığım Sen’in Tanrısallığına karışmadan yükseliyorsa, Sen’in Tanrısallığın da benim insanlığıma hiç dokunmadan onu ezip geçiyor.

Sen’in ezeliyetinin karşısında benim faniliğim... Faniliğim, Sen’in ezeliyet örtünün altında. Bunun için Sana sonsuz şükürler olsun ki başkalarından gizlerken. Cemalinin tecellilerini bana cömertçe bahşettin ve başkalarına yasakladığın en derin sırlarını görmeme izin verdin. Bu kulların Sen’in dinine olan bağlılıklarından dolayı beni öldürmek için toplandılar. Böylece Sana daha yakın olmak istiyorlar. Onları affet! Çünkü, bana gösterdiklerini onlara göstermiş olsaydın, onlar bu işe niyetlenmezlerdi. Ve eğer Sen, onlardan gizli tuttuklarını benden gizli tutmuş olsaydın, benim de başıma böyle bir musibet gelmezdi. Sen yaptığın her şey için övgüye layıksın; Sen, arzuladığın her şey için övgüye layıksın.”

Sonra sustu ve bir süre içinden duaya devam etti...

Sonra söyle konuştu:

“Ah dostlarım öldürün beni!
Çünkü benim hayatım sadece ölümdedir.
Evet, sadece hayatta bana ölüm vardır,
Ve ölmektedir hayatım benim!
And olsun, en büyük rahmet,
Nefsi söndürürek süzülmek göğe,
En kötüsü ise
Yapışıp kalmak bu bedene.
Bıkkınlık içindedir ruh.
Hâlâ bu harabede yaşamaktan:
Öldürün beni, evet ve yakın beni.
Uzuvları sefilce titreyen bedenimi!
Sonra geçip gidin yanından
Cansız mezarların
Benim Dostumun sırrını
Bâtınımın mirasından alın
Görmüyor musunuz, en yüksek makamlara
Ulaşmak gayretindeki yaşlılardan biriyken
Şimdi bir çocuk gibiyim.
Sadece ana memesine düşkün.
istirahat ediyorum tuzlu toprakta,
Ve karanlık mezarda yatarak!
Hayret, benim annem
Hayat vermiş kendi babasına.
Ve benim küçük kızlarım
Kardeşlerim gibi etrafımda
Bunun sebebi
Ne aldatma, ne de devir değişimi.
Toplayın bir araya bütün parçalarımı
Işıklı bez parçaları arasından.
Havadan ve ateşten,
Yanıbaşınızdaki canlı pınardan!
Ekin onları ihtimamla,
Tozlu ve dümdüz toprağa.
Ve sulayın onu, ah dostlarım:
Bırakın dönsün süzülerek kadehler!
Bırakın doldursun hizmetkârlar.
Fışkırsın çeşmelerden sular!
Bakın, yedi gün sonra burada
Yükselecek asil bir funda!

Cellat Ebül-Hasan tam bu esnada Hallac’a yaklaşarak ona öyle bir tokat attı ki, burnu kanadı ve kan damla damla ak sakalından aşağıya akmaya başladı. Bundan çok etkilenen Şibli, feryat ederek hırkasını yırttı. Ebül-Hüseyin el-Vâsıti ve daha bir çok sufi bayıldılar ve halk az daha ayaklanıyordu. Fakat askerler yapacaklarını yaptılar...

Şibli anlatıyor:

Hallac’ın yanına yaklaştım. Elleri ve ayakları kesilmiş, gövdesi bir direğe bağlanmıştı. “Tasavvuf nedir?” diye sordum .

Dedi ki: “Burada gördüğün, onun en alt makamıdır.” “Öyleyse en yüksek makam hangisidir?” diye sorunca, şu cevabı verdi:

“Senin için oraya yol yoktur. Fakat onu yarın göreceksin. Benim gördüğüm gayb âlemindedir ve bu yüzden senden saklıdır.”

Ve akşam namazı vakti geldiğinde, halifeden, boynunun vurulması için izin çıktı. Bunun üzerine bekçi “Artık bugün akşam oldu. Bu işi yarına bırakalım !” dedi.

Sabah olunca, bağlı bulunduğu direkten onu çözdüler ve boynunu vurmak üzere, ön tarafa getirdiler. Hallaç o anda yüksek sesle şöyle söyledi: “Vecde kapılanın nasibi, Bir’in onu Bir’liğe geri götürmesidir.”
Sonra Kur’an-ı Kerim’in Şûra suresinin (42) 18. ayetini okudu: “O na (Kıyamete) inanmayan imansızlar onun çabuk gelmesini isterler, inananlar ise gerçek olduğunu bilirler de ondan korkar ve sakınırlar. İyi bil ki kıyam et hakkında tartışanlar, uzak (derin) bir sapıklık içindedirler.”

Bunların Hallac’m duyulan son sözleri olduğu söyleniyor. Sonra boynu vuruldu; bedeni bir hasıra sarılarak, üzerine katran yağı döküldü ve yakıldı. Külleri bir minarenin üzerine çıkarılıp rüzgâr alıp götürsün diye bırakıldı.


Şibli, Hallaç öldürüldükten sonra onu rüyasında gördü: “Tanrı sana ne yaptı böyle?” diye sordu. Hallaç dedi ki: “O beni hem aşağıladı, hem şereflendirdi!” Şibli sordu: “Hangi mertebede seni aşağıladı?” Hallaç cevap verdi: “Kudretine nihayet olmayan padişahlar padişahının yüce huzurunda doğrulara has mecliste!.” (Sure 54/55) Şibli, tekrar sordu: “Sana bunca eziyet çektiren halka ne yaptı?” Hallaç, “Hem bana iyi davrananları hem bana düşman olanları affetti. Zira bana iyi davrananlar beni tanıyorlardı ve Allah rızası için bana iyi davranıyorlardı. Bana düşman olanlarsa beni tanımıyorlardı ve Allah rızası için düşman oldular. İşte bu yüzden iki tarafı da fazilet sahibi olarak kabul edip onları affetti.” dedi.

Hallac-ı Mansur



Annemarie Schimmel
Hallac
"Kurtarın Beni Tanrı'dan"
Çeviri: G. Ahmetcan Asena
Pan Yayıncılık


Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

Hâtim Duası

Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap gününün tek hakimidir. (Haydi, öyleyse deyiniz): 'Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.' Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil." "Elif, Lâm, Mîm. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere! O müttakîler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle îfâ ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden de infakta bulunurlar. Hem Sana indirilen kitabı, hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti; mü'minler de. Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler (ve e...

Çekilme

Çocuğum benim, dalsızım, kanatsız hayal rüzgârım İnce içlenmelerle kıvrıla kıvrıla Tenimde düğümlenen duygu çıkmazım. Öpmesi gibi büyük suların engin kıyıları titreyerek Tutkular köpükler içinde İncitmeden tek bir kum taneni sürüklemeden Çekileyim ömrünün ak örtüsü üzerinden Usulcacık, saygılı Derin kuyularına büyük yalnızlığın İzler bırakarak geride yürek çarpıntılarından İyimser, kederli Bir özge zaman arması gibi Andıkça sevgiyle Yalnızca sevgiyle ışıklanan… Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor… Şükrü Erbaş

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı  bilirim yollanımı gözetleyedururda  otururken köşesinde yalnızlığın iğreti  yüreğin ezik ezik olmasın anne. sensiz sanadır içimde akşamlar  suskunluğun süren sorgusunda  az biraz morcadır ellerim anne. ak bir yazmadır gece /örter başını  düşmüştür yollara yana yakıla  yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar  seherlere düşen ayrılıktır  kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne benimse gözlerim akan sulardan. Ahmet Veske Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde: “ben ve ellerim uzaklarda senden kelimeler gözyaşlarında asılı bilirim yollarımı gözetleye durur da otururken köşesinde yalnızlığın iğreti yüreğin ezik ezik olmasın anne” Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa...

Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası

Sahife-i Seccâdiye'den' Yirminci Dua Övülmüş Ahlakı ve Beğenilen Amelleri İsteme Duası Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. İmanımı, imanın en olgun derecelerine ulaştır. Yakinimi, yakinin en faziletli mertebelerine eriştir. Niyetimi, niyetlerin en iyisine; amelimi, amellerin en güzeline yükselt. Allahım! Lütfunla niyetimi kâmil ve halis eyle. Kesin inancımı sabit kıl, kudretinle benden sadır olan kötülükleri islah eyle. Allahım! Muhammed'e ve âline rahmet gönder. Gönlümün meşgul olmasına neden olan önemli işlerime sen kâfi ol. Beni, yarın sorguya çekeceğin işlerle vazifelendir. Zamanımı, beni yapmam için yarattığın şeylerle geçirmemi sağla. Beni senden başkasına muhtaç eyleme. Bana rızkını genişlet. Beni zenginlerin malına mülküne, makamına ve haşmetine özlemle bakanlardan eyleme. Beni aziz eyle. Beni kibre giriftar eyleme. Kendi kulluğunda bana boyun eğdir. İbadetimi kendini beğenmişlik yüzünden heder eyleme. Benim elimle insanları hayra yönelt. Salih ameller...

şano

Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boynumda işsizlikten bir kement Oğlumun sorularından bir yanıtsızlık Karımın sabahlarından bir suçlama Annemin hafta sonlarından bir hayırsızlık kaldı... - Bu oyun burada bitti mi amca? - Hayır, yönetmen yeniden başa aldı. Yenilgimin oyuncularını ıslıklıyorum Hücrelerimi haykırıyor: Bir yerde yanıldın sen! Belki de her yerde yanıldım ben Şunun şurasında kaç yıl yaşadım Bağışlayın beni Çünkü bağışlanabilecek pek çok şey yaptım... 1990 Ahmet Erhan

Francesco Petrarca UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249 Qual paura o quando mi torna a mente Nasıl korku duyarım anımsadığımda o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık. Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken güzel kadınlar arasında, bir gül gibi daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün, çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi. Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini, incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini, ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini. Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde; şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi! 250 Solea lontana in sonno consolarme Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni o tatlı melek görünüşüyle kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni, ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi; çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim gerçek merhamete karışmış ağır elemi, ve işitir gibiyim şeyleri...

GÖREN SANIR Kİ SAFĀDAN SEMĀ'-I RĀH EDERİM

MÜSEDDES I 'Aceb mi baht-ı siyahım-çün āh u' vāh ederim  Anıñ şikayetini yāre dād-hāh ederim  Hücum-ı hasreti gör bense gah gah ederim  Gehi ġarik-i tahayyür gehi şināh ederim "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" II Benim firākıñ ile dil-şikest olan 'āşık  Hāyal-i hüsnün ile büt-perest olan 'aşıķ Mişāl-i secde düşüp hāke pest olan 'aşıķ  Fenā-yı aşk ile bi-pā vü dest olan 'aşıķ "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rah ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" III Firāz-ı 'arşa çıkar āh vāhımız her şeb  Nedir bu 'alem-i firķatde çekdigim yā Rab Bu muydu hilķatimizden bizim 'aceb matleb  Göñül gezer ser-i kūyunda muzțarib kāleb  "Gören şanır ki şafādan semā'-ı rāh ederim  Döner döner baķarım kūy-ı yāre āh ederim" IV Firāķı canıma geçdi o şūh-ı gül-bedenin  Figānım ile pür oldu derūnu meykedeniñ Ķarārı kalmadı hayfā dil-i elem-zedeniñ  Ne özge çillesi var [hecr...

kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi

sana her geldiğimde ölüm hissiyle kurumuş ve ağacından ayrılmış bir yaprak gibi geri veriyorsun hayata beni saçlarımdan ve gözlerimden öperek ayrılığın oğulusun sen ağacın toprakta gördüğüsün seni ben ufalayamam sen ben dağıtamam ben sana hiç kıyamam seni toprak çürütsün ağacın toprakta gördüğüysem bilirim dal ile toprak arasını da Mehmet Can Doğan