Ana içeriğe atla

Sadece Fatih'te değil, tüm ülkenin üzerinde "yoksul bir gramofon çalıyor"

Dört kardeş, yokluk, yoksulluk ve büyük laflar

Bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır...
Görülmek, biraz olsun önemsenmek, küçük bir temas, dikkate alınmak, olmuyorsa da dikkate alınmak, istediğin gibi olmuyorsa da dikkate alınmak…

Küçük bir aralığın var olduğunu bilmek, bir yerlerden ışık sızabileceğini, bir ışığın bir yerde var olduğunu, oraya doğru yürüyebileceğini bilmek, bilmiyorsan da duymak, bir fısıltı olsun duymak…

Orada olduğunu, yaşadığını, herkes gibi güne başlayıp günü bitirmek istediğini, hayatın öyle olanca normalliğiyle sürmesini arzuladığını, artık ne azını ne de fazlasını beklemediğini bir kişiye olsun söyleyebilmek. Bir başkasına, önemsemese de önemsiyor gibi gözüken bir başkasına…

* * *

Konya’da, tarım işçisi olarak çalışmaya gelen ailenin 40 günlük bebekleri, bir Aralık günü, bozkır soğuğuna yenilerek öldü.  Bir gün sonra yetkililerden donarak değil, doğal yollardan öldüğü, ceset katılığının donma sanıldığı açıklaması geldi.

Adana’da borçları nedeniyle kestanecilik yaparak geçinmeye çalışan ancak tablasını da defalarca zabıtaya kaptıran seyyar satıcı, yaşamına son verdi. Geriye bıraktığı notta, adaletsiz düzene isyan ediyordu. Ertesi gün yetkililerden gelen açıklamada, zabıtaların yasal yetkilerini kullandıkları, bunalıma girdiği için yaşamını sonlandırdığı belirtildi.

Kocaeli’de bir baba, iddiaya göre oğluna pantolon alamadığı için yaşama veda etti. Yine ertesi gün yapılan açıklamada, şahsın trafik kazası geçirdiği için çalışamadığı ve bunalıma girdiği, olayın psikolojik nedenlerden kaynaklandığı söylendi.

İstanbul Fatih’te anneannesi ile birlikte sokaklarda yaşayan 10 aylık bebek, donarak yaşamını yitirdi.  Ertesi gün yapılan açıklamada, anneanne ile bebeği sokağa atanların sorumlu olduğuna işaret edildi.

Adana’da ev kirasını ödeyemeyen, cebindeki son para ancak ıslak odun almaya yeten kadın, sobayı yakmayı başaramayınca saç kurutma makinesini çocuklarının ısınması için açarak, yan odada yaşamını sonlandırdı. Durumunun bilinmediği, eşinin işsiz olduğu açıklaması yapıldı.

* * *

İsimleri, tarihleri, evleri, akrabaları, borç miktarları, arkadaşlıkları hatta, daha önce tartışıldı.

Kimi kendini ölesiye çaresiz hisseden, kimi daha tanışmadığı bir hayata yenilen insanların gerçek hikâyeleri.

Ve elbette yoksulluk da intihara bir gerekçe değil, diğer bütün gerekçeler gibi.

Bir yol, bir dayanışma yöntemi mutlaka bulunur, her zaman bulunur. Umutsuzluğa düşen, çaresiz hisseden biri varsa, hemen el uzatılması gerektiğini, bütün imkânların kullanılarak bir çare aramak zorunluluğunu bilmek yeterli.

Ama edep yoksunluğu ile baş etmek kolay değil… Anlamamakla, dinlememekle, pastadan bir dilim fazla alma çabasıyla, bu çabadan utanmamakla…

İstanbul’da dört kardeşin siyanürle intihar etmelerinin ardından gelir durumlarından, yaşama biçimlerinin normal olmadığına, SGK kayıtlarından, mutfaklarının ne halde olduğuna dair onlarca haber yapıldı.

Kimi borçları üzerinden yoksulluğu apaçık göze sokmak istedi, kimi ise yoksul olmadıklarını kanıtlamak.

Yetkililerden yine benzer açıklamalar geldi; “yoksulluk değil sebebi, bilmeden konuşuyorsunuz…”

Ve bu kez yeniden ne kadar yoksul oldukları, ne kadar var olamadıkları kanıtlanmaya çalışıldı.

* * *

“Etki ajanları devrede, toplumu kaşıyorlar”, “Bu işin altında bir bit yeniği var”, “Biz niye intihar etmedik” yazıları, mesajları dört yanda.

Bir yandan haber spikerleri kimsenin zerre itirazı olamayacak konularda üst tondan topluma mesajlar veriyor, diğer yandan bir başkası asla itiraz edilemeyecek konularda didaktik bir tonla konuşuyor.

Utançtan dışarı çıkmak istemeyenlere, borcundan dolayı doğalgazı açtıramadığından inşaatlardan kalas çalanlara, çöpten yemek toplayanlara, artık basit ilan sitelerine bile bırakılan “maddi yardım” çağrılarına yüzünü çevirmiş, sadece haklı çıkmaya, sadece düzeninin sürmesine, sadece kötü gözükmemeye, sadece daha çok göze girmeye çalışan ve onları alkışlamaktan yorulmayan insanlar…

Ortadan tam olarak ikiye bölünmüş ve diğer bölümdekilerin ne dediğini zerre dinlemeyen bir toplum.

Yuhalanan otizmli çocuklara bile “münferit” vaka diyen, okullardan atılan, ayrılmak zorunda bırakılan çocukları yok sayan bir idare.

Dört kardeşin ölümünden sonra, borcunu ödeyemeyenleri, elektriği, suyu kesilenlerin sayısını araştırmak yerine elektriği, suyu kesmeye gelen şirketler… Benzer durumdaki aileleri araştırmak yerine konuşanı paylayan, birilerine şikâyet eden gazeteciler… Birbirlerini susturan, bu coğrafyada yoksulluktan ölüm yokmuş gibi davranan siyasetçiler… Anlamayan, dinlemeyen, alkışlamak için sadece birilerinin istediklerini söylemesini bekleyen bir toplum.

Hacer Foggo’nun, Selçuk Salih Caydı’ya atıfla kullandığı “Sınıfsızlar sınıfı” tanımı anlatıyor biraz olsun olanları:

“Bu kesim tam da o. Aslında görünmeyenler, derin yoksulluk yaşayanlar. Bu yokluk sadece ekonomik yoksulluk değil. Her anlamda yoksunluk. Güvensizlik, kendini var edememe, görünmeme…”

* * *

İstanbul’daki dört kardeşin ölümüyle ilgili bilinmeyenler elbette çözülür.

Uzmanlar tek nedenin bu olamayacağını söyler haklı biçimde, bir başkası bir başka neden bulur, doğrudur, her biri doğrudur.

Tartışmalar da zaten birkaç güne unutulur, unutan bir toplumdur burası, her şeyi unutsa da her şeyi unutacağını mutlaka anımsar.

Ama bu coğrafyada yoksulluk denilen bir şey vardır, yoksulluk nedeniyle ölenler vardır, hiç görülmeyenler, görülmek için bekleyenler vardır, onlara sırtını çevirmiş bir “hepimiz” vardır, acı çekenler, yalnız kalanlar vardır…

Gerek yok ileri kapitalizmi yaşayan ülkelerden parlak örneklere, intihar istatistiklerine, yoksulluktan ölüm rakamlarına.

İşte çaresizlik hep ve hemen dibimizde…

Görmeyen, konuşmayan, dokunmayan, pastadan nasıl fazla pay alacağı öğütlenen, dersini vermesi, haddini bildirmesi tavsiye edilen, dayanışmayı, aşkı, sevdayı, emeği, emeğin karşılığını unutmuş sakatlanmış varlıklarız artık.

Açlığın, sefaletin ya da yoksunluğa düşme korkusunun karakterize ettiği bir toplumun sessizliğine karşılık, varlığa bu denli tapılmasının dört yandan sesleri geliyor…

“Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor…”

Gökçer Tahincioğlu


Milyonların hayatı aynıyken 4 kardeşin intiharı ‘münferit’miş

İstanbul’un Fatih ilçesinde dört kardeş, kapılarına bir “dikkat” notu asarak, siyanürle intihar etti. Polislerin olay yerinden ayrılmasından sonra BEDAŞ, 2 aydır faturası ödenmediği gerekçesiyle elektrikleri kesti. Sonra ailenin bakkal defterine kalem kalem işlenmiş borçları, intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin’in borcu ödeyememişliğinin mahcupluğuyla bakkala söylediği “Maaşıma haciz kondu” cümlesi çıktı ortaya. Mimar Sinan Üniversitesinde canlı model olarak çalışıyormuş Oya Yetişkin, yani yarın ne olacağının belli olmadığı güvencesizliğin tüm sorunlarıyla, saatlerce kıpırdamadan, kazancı aya vursan bir asgari ücret etmeyecek paraya…  İki kardeşin obezite sorunları varmış, günümüz yoksullarının dertli hastalığı; son aylarda günde 6 ekmekten 10 ekmeğe çıkmış bakkal alışverişleri, domates, soğan, fasulye değil artan, en kolayından ve en ucuzundan ekmek… Ölen anne babalarından borçlar kalmış kardeşlere, ödenemeyen, büyüyen… Belki aynı dertlerden muzdarip ama yine de bir nebze mutlu olunan günlerden, pırıl pırıl eski fotoğraflar yansıdı sonra. Arkadaşlarının dostlarının dile getirdiği “Çok gururlulardı, hiçbir yardım istemediler” sözleri…

İntihar, netameli bir konu. Tek bir belirleyeni, profili, nedeni yok.

Ama bildiğimiz bir şey var; siyasal, ekonomik, kültürel, sosyolojik olarak tarihin en gerilimli, en sıkışık ve en belirsiz döneminde olan memlekette bu intiharlar yalnızca “bireysel” değil, toplumsal nedenlerin iç içe geçmişliğinin bir sonucu.

Tam da bu nedenle böylesi intiharlar; siyasal sahnenin zaten çökmüş olduğu, ekonomik çöküşün yavaş yavaş ama sarsıcı bir biçimde ortaya çıktığı memlekette, bu çöküşü bütün şiddetiyle kayda geçiren işaretin kendisi oluyor. Bu sarsıcı ölümden önceki hikayeler hatırlanıyor yeniden; çocuğuna okul pantolonu alamadığı için, yakacak odun alacak parası olmadığı için, dershane parasını ödeyemeyen annesi cezaevine atıldığı için, atanamadığı için, iş kazası geçirdiği işyerinden haklarını alamadığı için canına kıyanların öyküsü bir bütünün parçaları olup tamamlıyorlar birbirlerini. İntiharla hayatına son veren insanların “biricikliği”, onların yaşam öykülerinin kolektifleştirilebildiği yerlerden tutularak, ortak dertlenmenin isyanıyla tartışılıyor.

Çünkü kapısına “Dikkat, siyanür var” yazısı asılarak intihar edilen evin içindeki yoksulluk, borçluluk, yoksunluk, bugün resmi rakamlarla 11 milyon insanın evinde çok benzer şekillerde yaşanıyor. Borç yüzünden elektriklerinin kesilmesini bekleyen milyonlar okuyor bu haberi. Aç kalmamak için ekmeği artırırken, sütten, yumurtadan, domatesten kesenler çoğalıyor. Her 100 kişiden 74’ü borçlu. Üst üste biriken borçlar ödenmediği için icralık olanların sayısı 2002’de 8 milyonken bugün 20 milyona çıkmış. 8 milyon işsiz var. 10 milyon işçi asgari ücret civarında çalışıyor. 2 milyon insan aylık 700 lira ile yaşamaya çalışıyor. Üniversite mezunlarının büyük kısmı günlük, geçici işlerde, boğaz tokluğuna çalışıyor.

Bu benzerliklere rağmen Yetişkin ailesinin intiharını münferitleştirerek, intiharı kardeşlerin “yaşam tarzına” fokuslanarak tartışanlar da var. Milyonların kendi yaşamlarından benzerlikler kurduğu bir ailenin intiharını “melankolinin”, “bireysel tercihin” konusu haline getiren bu yorumlar sadece “tuzu kurulukla” malul değiller, bu intiharların sistematik bir cinayet olduğu gerçeğinin üstünü örtmek için kullanışlı bir araç olma işlevini de yerine getiriyorlar.

Sevda Karaca


Fatih'te intihar eden 4 kardeş | Yardıma başvurmama bireysel bir tercih değil


İstanbul’da ağır bir borç yükü altındaki 4 yoksul kardeşin, “Dikkat siyanür var” notu ile intihar etmeleri, Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbındaki değersizleştirme ritüellerinin yoksulların sosyal yardımlara erişimini ne ölçüde engellediğinin önemli bir göstergesidir.

İntihara ilişkin haberlerde kardeşlerin yardım başvurusunda bulunmayacak kadar gururlu insanlar olduklarının altı çizilerek, yardım başvurusu yapmamaları bireysel bir tercih olarak sunulmaktadır. Oysa ki ilk bakışta bireysel bir tercih gibi görülen yardıma başvurmama davranışının devletin sosyal yardım alanına yönelik doğrudan ya da dolaylı politikaları ile yakın bir ilişkisi vardır. Araştırmalar kamusal bilgilendirme ve tanıtımın yetersiz, başvuru sürecinin karmaşık, sosyal yardım almanın damgalayıcı olduğu durumların yoksulların koşullarını taşısa bile sosyal yardım başvurusunda bulunmasını engellediğini göstermektedir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminde bu unsurların her üçü de yer alıyor ve bu unsurlar devlet tarafından özellikle kriz dönemlerinde sosyal yardım başvurularını sınırlandırmak/azaltmak için kullanılıyor. Bunlardan en önemlisi değersizleştirme ritüelleri olarak adlandırdığımız pratikler.

"YARDIM İSTEMEME" HALİNİN SEBEPLERİNDEN BİRİ: MAHREMSİZLEŞTİRME

Yoksulun damgalandığı, hanesinin ve özel hayatının didik didik edildiği bu pratikler, yardıma erişim koşulu olarak mahremsizleşmeyi dayatarak yardım başvurularını önemli ölçüde sınırlandırıyor. Özellikle yoksulların hanelerine yapılan inceleme ziyaretleri, yardım başvurusunda bulunan yoksullara yönelik değersizleştirme ritüellerinin en alenileştiği süreçlerdir. Alan araştırmaları hane ziyaretlerinin bir tür denetime dönüştüğünü göstermektedir(1). Öyle ki bu denetimler yoksulun konutundaki her nesnenin (TV, buzdolabı vb) sorgulama konusu yapılmasıyla sınırlı kalmamakta ayrıca yoksulların özel hayatları da didik didik edilmektedir. İlginç olan, bu hane denetiminin yalnızca kamunun sosyal yardım kurumlarıyla sınırlı olmaması, özel yardım faaliyetleri yürüten derneklerin de benzer denetimleri sürdürme konusundaki rahatlığıdır. Bu durum basitçe yoksulluk, geçinememe gibi maddi koşulların dışa vurulmasının da ötesinde yoksulun ve hanesinin mahremsizleştirilmesidir. Türkiye’nin sosyal yardım sisteminin yüksek bir damgalama etkisine sahip olması ve yoksulların yardımlara başvurmaması, büyük ölçüde bu mahremsizleştirme pratikleriyle ilişkilidir.

Dikkat çekici ancak anlaşılır bir şekilde bu değersizleştirme pratiklerinin özellikle işçileşmenin yoğun olduğu kentlerde çalışma ve aile etiğinin dayatılmasının araçlarından biri olarak yaygın şekilde kullanıldığını görmekteyiz. Bu kentlerde sosyal yardım başvurusu reddedilen çalışabilir durumdaki yoksulların oranı da daha yüksektir. Bu kapsamda bir gösterge olarak genel sağlık sigortası primleri devlet tarafından karşılanan yoksullara bakabiliriz. İstanbul’da GSS primi devlet tarafından ödenen sosyal güvencesizlerin oranı yüzde 50 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 77’nin çok altındadır. Benzer şekilde işçileşmenin yüksek olduğu Kocaeli, Antalya, Eskişehir, Bursa, Tekirdağ GSS primini kendisi ödeyen sosyal güvencesizlerin oranının en yüksek olduğu ilk 10 kent içinde yer almaktadır.

SOSYAL YARDIM İÇİN BAŞVURSALAR OLUMLU YANIT ALABİLECEKLER MİYDİ?

Türkiye’nin sosyal yardım dağıtım kalıbı içerisinde yeniden, intihar eden dört kardeşe dönersek, kardeşler sosyal yardım için başvursalardı bile muhtemelen nakdi sosyal yardım alamayacaklardı. Çünkü Türkiye’de çalışma çağında olup, çalışma yeterliliğine sahip nüfusa yönelik nakdi bir genel yardım programı bulunmamaktadır. Türkiye bu yönüyle OECD ülkeleri arasında istisnai ülkelerden birisidir. Yardıma başvurmaları durumunda kardeşlere devletin vereceği yardımlar yaşamlarını yalnızca asgari düzeyde sürdürmelerine olanak sağlayacak ayni yardımlarla sınırlı olacaktı ve o da ancak katı ihtiyaç tespitine dayalı olarak verilecekti.

Özetle İstanbul’daki sosyal cinayet, özsaygılarını koruma pahasına yaşamlarına son veren yoksulların bireysel tercihi değildir. Cinayeti, kolektif mülkiyetin tasfiyesi, mülksüzleşme, işçileşme ve güvencesizleşme süreçleriyle birlikte değerlendirmek gerekir.

Nail Dertli




15 yıldır aynı evde oturdukları söylenen, yaşları 45 ile 60 arasındaki kardeşlerin oturduğu binanın altında bir bakkal dükkânı işleten Yusuf Deniz BBC Türkçe'ye, kardeşlerin 15 yıldır kendilerinden alışveriş yaptığını, son zamanlarda da maddi sıkıntı yaşadıklarını söyledi.

Deniz, evlerinde ölü bulunan kardeşlerden Oya Yetişkin'in kendisinden veresiye ile alışveriş yaptığını, genellikle ayın başında borçlarını ödediklerini, ancak birkaç aydır ödeme yapamadıklarını belirtti.

"Her gün 6-7 tane ekmek alıyorlardı. Bazen 10 tane aldıkları bile oluyordu. 2.260 lira veresiye borçları vardı" dedi.

"Cuma günü bana borcunu ödeyecekti, ödeyemedi, dedi ki 'Maaşıma haciz koymuşlar.' Pazartesi günü alışveriş yaptığında ertesi gün bana para vereceğini söyledi. Gelen giden olmayınca biz de merak ettik, telefonu açmayınca şüphelendik, çıktık baktık, sonra da polisi aradık" diye konuştu.

(Basından)


Fatih'te ölü bulunan dört kardeşten biri hakkında 21 icra takibi başlatılmış

İstanbul'un Fatih ilçesinde siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında 21 icra dosyası bulunduğu ve birçok noterliğin Yetişkin'in maaşına el konulması için talimat gönderdiği ortaya çıktı.

Gazete Duvar'dan Hacı Bişkin'in haberine göre, Fatih Molla Gürani Mahallesi’ndeki evlerinde ölü bulunan ve siyanürle intihar ettikleri belirtilen dört kardeşten biri olan Oya Yetişkin hakkında yeni bilgilere ulaşıldı. Dört kardeş arasında düzenli bir geliri olan tek kişi olduğu belirtilen Oya Yetişkin hakkında sadece İstanbul Adalet Sarayında 21 tane icra dosyası bulunduğu belirtildi. Ayrıca farklı bankaların sürekli Oya Yetişkin’in maaşına haciz konması talebi yolladığı ve model olarak çalıştığı üniversiteden maaşının kesilmesinin istendiği de bildirildi.

Hacı Bişkin'in haberinde, Oya Yetişkin'in bankalara olan borçlarını ödeyemeyince hakkında sürekli maaş haczi emri yollandığı bilgisi de yer aldı. Dosyalardaki alacaklara göre Yetişkin’in borçlarına bazen yüzde 50 bazen de yüzde 90’ına kadar faiz işlenmiş. Yine aynı şekilde borçlardan dolayı Yetişkin’in maaşına ve banka hesaplarına da haciz konulduğu ortaya çıktı.

ÖDEME EMİRLERİ ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEYE GÖNDERİLMİŞ

Oya Yetişkin’in sözleşmeli olarak çalıştığı Mimar Sinan Üniversitesine, Beyoğlu 4’ncü İcra Müdürlüğü tarafından yazı gönderildiği ve yazıda Yetişkin’in maaşından kesinti yapılması istendiği belirtildi.

ÜNİVERSİTEDEN NOTERE "KESİNTİ YAPILACAK" YAZISI

Noterlerin bu talepleri üzerine Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığının Şişli 3’ncü İcra Müdürlüğü’ne yazdığı yanıtta Oya Yetişkin’in bir borcunun daha ödendiği, borcun bitiminin ardından maaşından kesinti yapılıp hesaplarına para gönderileceği bilgisi yer aldı.

(Basından)



Dört tabutlu fotoğraf

Kimse sahip çıkmamış cenazelere.

Zaten, o saatten sonra çıksa ne olurdu?

Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyorlar.

Kimsesizlerin “kimi” olma iddiasında ama bir türlü “kimi” olamayanlara ibret.

Ama, gittikleri yerde yalnız olmayacaklar. Onlar gibi nice kimsesiz beden, sahiplenmediğimiz, sahiplenemediğimiz, kendi canımızın derdine düştüğümüz için umursamadığımız, gözlerimizin önünde yitip giden binlerce mevta orada yatacaklar birlikte.

Her gün, belki her bir saat başında, buna benzer cenazeler kalkmakta güzel ve acınası yurdumun camilerinin soğuk musalla taşlarından. Kimi, kendi hayatının fişini kendiliğinden çekmiş, kiminin fişi başkaları tarafından çekilmiş. Kimi bu topraklar için toprağa düşüp bayrak ve vatan uğruna teslim etmiş ruhunu. Ortak noktaları, “cenazede çalınan marşın ve atılan nutukların dışında” pek umursanmamış olmaları. Ha, bir de ana haber bülteninde kimi zaman acıklı bir müzik ve görüntü efektleri eşliğinde oturma odalarına birkaç saniyeliğine düşen gözyaşı damlaları var. O da lütfen... Âdetten... Protokol gereği...

Ama asıl ortak noktaları, her ne kadar yaşamışlarsa, yaşam sürelerince ödedikleri dolaylı dolaysız vergileri başka şeylere harcayıp onlara koklatmayan muktedirler tarafından umarsanmamış olmaları. Çünkü onlar, aslında bu sistemin, bu rejimin, bu soygun ve sömürü düzeninin yoksulluğa, giderek daha kötü yaşamaya ve sonuç olarak açlığa ve depresyona itilmiş olmaktan mustariptirler.

“Final vuruşu, ya bir kahpe namludan çıkan bir kahpe kurşun, ya açık bırakılmış bir gaz musluğu, ya bir yüksek binanın bilmem kaçıncı katının camından atlayış, ya bir avuç hap ya da son olaydaki gibi bir iki damla siyanür” şeklinde yapılmıştır. Değersiz objelerle son verilen bu yaşamların, “giderayak” verdikleri mesaj, çıkardıkları ses ise bir hayli yüksek desibel düzeyindedir.

Daha doğrusu, öyle olmalıdır.

Fatih’teki bir kenar mahallenin apartman dairesinden çarşamba sabahı çıkarılan dört tabutun birinci sayfalara ve TV bültenlerine yansıyan fotoğrafı aslında memleketin fotoğrafıdır. Bundan daha fazla dikkate alınmayı hak etmektedir. Gelir dağılımı adaletsizliğinden tutun da, bozulan ve düzelmesi için hiçbir çaba gösterilmeyen sosyal dokunun, işsizliğin, çığ gibi büyüyen fukaralığın, öldürülen umutların, demokrasiden uzaklaşmanın, hukuk arızalarının, toplumun damarlarına zerk edilen çaresizlik duygusunun fotoğrafıdır. 

Fevkalade ciddiye alınmalıdır.

Semirtilen, her geçen gün daha da semirtilen müteahhitlerin “kirli nafakalarından”, kapalı kapı arkalarında peşkeş çekilen milli varlıklardan, mirasyedi gibi hovardaca harcanan vatandaş vergilerinden artırılacak yüzde 1’in bile bu fotoğrafların önünün alınmasına yetebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Bakkal dükkânı yönetiminden daha amatörce ekonomi politikalarının yüzde 1’lik iyileşmenin bile bu fotoğrafa biraz olsun olumlu rötuş anlamına geleceği unutulmamalıdır.

Biraz vicdan yetmektedir. Biraz kaldıysa.

Adalet yerini buldu mu?

Zafer Arapgirli


Bir aile intiharının aynası


Dört yetişkin insan... Dört yetişkin kardeş...

Siyanür içerek hep birlikte ölüme gittiler.

Şimdi siz onların ardından haberler okuyorsunuz.

Yorumlar yapıyorsunuz.

Yakınlarının, onları tanıyanların, komşularının anlattıklarını merakla izliyorsunuz.

İçinizde devlete kızanlarınız var.

Hükümete sövenleriniz...

Yoksulluk işte, diyorsunuz, parasızlık, çaresizlik... Belki biraz da akli dengesizlik...

O insanların akrabalarını merak ediyorsunuz, içine düştükleri karanlık durumu fark etmeyenleri ya da edip de ciddiye almayanları, duyarsızlıkları sorguluyorsunuz...

Güncel politikalara küfredenleriniz oluyor.

İnsanların kendi derdine düşüp başkalarıyla ilgilenmeyişindeki toplumsal ve sosyal trajedileri sorgulayanlarınız...

Hepiniz... Bu dört kardeş için üzülüyorsunuz ama yine de onları “başkaları” zannediyorsunuz.  

Başlarına gelenler “özel bir durum” sanıyorsunuz. 

Bu tür korkunç şeyler sizin hayatınızdan “ırak” zannediyorsunuz.

Ama aslen siz de biliyorsunuz, seziyorsunuz, bu dört kişinin dramı, sadece onların hayatı değil, sizin de hayatınız.

İyi bir eğitiminiz olabilir.

İyi bir işiniz.

Sosyal güvenceleriniz.

İyi bir aileniz.

Yakın arkadaşlarınız.

Aklınız başınızdadır henüz, eliniz ayağınız tutmaktadır, mantıklısınızdır, akıllısınızdır, çalışkansınızdır.

Ama yine de Fatih’te kirasını ödemedikleri bir dairede, artık yaşlanmaya başladıkları bir dönemde, kesilmek üzere olan elektriğin, ödenemeyen borçların, altından kalkılamayan yüklerin, bulunamayan işlerin, bulunan işlerde düşülen acıklı durumların, yani bildiğiniz hayatın ağırlığına dayanamayıp hep birlikte ölümü seçiveren o dört yetişkin kardeşin sert hikâyesinde sizi “bile” tehdit eden ağır bir gerçeklik var. 

Siz de her an sistem dışı kalabilirsiniz.  

Siz de yakınlarınızın ve hatta kendinizin fiziksel ya da psikolojik sorunlarıyla baş edemeyebilirsiniz.

İşinizi kaybedebilirsiniz.

Bakkaldan ekmek dahi alamayacak duruma gelebilirsiniz.

Evinize kapanabilirsiniz. İçinize kapanabilirsiniz.

Tıpkı o dört yetişkin kardeş gibi.

Ortak bir umutsuzluğun karanlığında şehrin ortasında, ülkenin ortasında, dünyanın ortasında yapayalnız kalabilirsiniz.

Çıkışsızlıktan... Umutsuzluktan... Çaresizlikten ya da kim bilir neden... Ölümü seçiveren bu ailenin dramından yansıyan karanlıkta sizin şimdilik yolunda giden hayatınız da tehdit altında.

Çünkü;

Sizi koruduğuna inandığınız, çökerse altında kalacağınızı sandığınız, kendinizi kucağında güvende hissettiğiniz ve değişmesin, yok olmasın, yıkılmasın diye ahlakınızdan inancınıza, aklınızdan gücünüze neyiniz varsa ona kul köle kıldığınız mevcut sistemin gerçek yüzü bu.

Bu sistemde;

Sistem dışı kaldığınız an başınıza gelebilecek her türlü korkunçluğa müstahak olduğunuza eğitiliyorsunuz.

Ne sizi yöneten politikacıları kötülükleriyle yüzleştirmeye...

Ne binlerce yıldır dayatılan dogmatik kutsalları alaşağı etmeye...

Ne de pek kıymet verdiğiniz ama aslen ne olduğuyla hiç ilgilenmediğiniz ahlakınızı kurcalamaya cesaret edemiyorsunuz.

Ve gözünüzün önünde yaşanan onca irili ufaklı trajediyi...

Sanki başkalarına dair bir filmmiş gibi izlemekle yetiniyorsunuz.

Oysa o dört kardeşten oluşan aile... Sizin de aileniz. 

Ve bu olayda da anlatılan... Yine sizin hikâyeniz. 

Mine Söğüt


Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?

Kardeşlerin parasızlıktan intihar ettiklerini söyleyen mahalle esnafı Yusuf Deniz, "Benim 15 yıldır komşum. 4 kişi yaşıyorlardı. Bir ablaları müzik öğretmeniydi Mimar Sinan’da maaşına haciz koymuşlardı. Bana para verecekti verememişti. Pazartesi ve Salı günü göremeyince 155’i aradık. Polis geldi, kapıyı kırarak içeri girdi. Ölmüş, zehirlenmiş. Kendi kendilerini zehirlemişler internetten siyanür almışlar. Çok güzel insanlardır. Parasızlıktan böyle bir şey yaptılar. Maaşına haciz koyulursa, bakkala borcu olursa, kirayı veremezse ne olur?" dedi.

Alışveriş yaptı, tokalaştık ve gitti"
Kardeşlerin alışveriş yaptığı bakkalın Yusuf Deniz, en son Cumartesi müzik öğretmeni olan Oya Yetişkin'in kendisinden alışveriş yaptığını belirterek, "Ben 15 senedir tanıyorum onları. En son Cumartesi günü akşam üzerin saat 17.00 gibi alışveriş yaptı tokalaştık gitti. Salı günü de ses çıkmayınca onun okuldan bir arkadaşı geldi, 'Bunların telefonu kapalı' dedi. Hemen 155 polis imdat hattını aradık. Polis arkadaşlar geldi çilingir ile binaya girdik, kapıya yazı asmışlar. Sonra emniyet yetkililerinin hepsi geldi buraya" diye konuştu.

"Maaşıma haciz koydular"
Konuşmasını sürdüren Deniz, "Dört kardeş de aynı evde yaşıyorlardı 4'ü de bekardı. Yalnız sıkıntıları, maddi sıkıntıları vardı. Başka kimseleri yoktu. Kardeşlerden biri müzik öğretmeniydi, diğeri kuryelik yapıyordu, diğerleri de evde oturuyorlardı. En son Cumartesi alışveriş yapmaya geldiğinde bana 'Maaşıma haciz koydular' dedi" ifadelerini kullandı.

(Basından)


Gerçekte ölen kim?

İstanbul Fatih'te, 4 kardeşin intiharından daha kötü bir şey varsa o da ezici oranda tekelleşmiş medyanın bunu doğru dürüst haber yapamamasıdır…Milyonlarca Suriyeliyi ağırlamak için 'ensarlık' öğütleyen bir anlayışın, komşular yokluktan intihar ederken, biraz duraksadıktan sonra intiharın arkasında başka sebepler aramaya kalkışması ne acı… O komşular ki, başka komşular ki, tüm komşular ki, Allah resulünün ilahî ikaz sonucu "Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım" diye buyurduğu komşular…Yok problemleri varmış, yok ruhsal bunalımdalarmış, yok hiç evlenmemişler vs… Hepsi doğru olsa ne yazar? Bu bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırır mı? Yanı başımızda insanlar siyanürle intihar ediyorlar ve başkaları zarar görmesin diye siyanüre notla dikkat çekiyorlar… Bu hassasiyeti gösterenlere biz toplum olarak ne kadar hassasiyet gösterdik?***


Biz, hepimiz… 'Sağ elle verilenin sol elin bilmemesi gerektiği' tavsiyesine aldırış etmeyen şımarık zenginlerimiz… Komşusu açken tok yatanlarımız… Yardımların üzerine marka çakıp başa kakan belediyelerimiz… Kameralar eşliğinde lütufta bulunan yöneticilerimiz…Yolsuzluğu 'yol' yapıp, yolunu bulan yollularımız…Hangi gazete veya televizyon doğru haber verecekti bu konuda? Kamudan aldıkları işlerle şişirilmiş kârların bir kısmını 'halkın aydınlanması' için medya sektörüne aktaranların gazete ve televizyonları mı?Gazetelerin 'bülten'e, televizyonların ise gerçek anlamda 'aptal kutusu'na döndüğü bir düzende, o 4 kardeşin gerçek intihar sebepleri nasıl izah edilebilir ki?***Bundan 8 yıl önce de yine 4 kardeş intihar etmişti… Olay Kahramanmaraş'ta bir bağ evinde gerçekleşmişti… Bir avukat baba ve bir heykeltıraş annenin çocukları, bağ evinde 4 ayrı yerde tavana asılı iplerin ucunda bulunmuştu…Olay tuhaftı… Gazeteler şöyle vermişti haberi:


Kahramanmaraş'ta yaşları 22 ile 33 arasındaki 2'si kız 4 kardeşin, babalarına ait bağevinin farklı odalarında iple tavana asılı cesetleri bulundu.Neyran Sağocak ile eşi Necdet Sağocak, tarih, felsefe ve mitolojiye düşkünlükleri nedeniyle çocuklarına Raden, Beraris, Rulin ve Sajen adlarını verdiler.Anne Neyran Sağocak, tedavisi için İstanbul'da kaldı, çocukları da İstanbul'a gidip annelerini yalnız bırakmadı. Annelerinin durumunun ağır olmasından etkilenen 31 yaşındaki Raden, 26 yaşındaki Beraris ile kız kardeşleri 30 yaşındaki Rulin ve 27 yaşındaki Sajen Sağocak, iletişimleri zayıf olduğu babalarına "Annemiz ölürse biz de ölürüz" dedi Hastalık derecesinde düşkün oldukları annelerinin rahatsızlığının artması üzerine psikolojileri bozulan 4 kardeş, 15 Nisan'da annelerinin ölümüyle yıkıldı.Cenaze işlemleri tamamlandıktan sonra 4 kardeş, babaları ile birlikte Kahramanmaraş'a döndü, ancak, çocukların "Bu evde annemizin hatırası var burada kalamayız" sözü üzerine aile, girişinde aslan heykeli olan bağ evine yerleşti. Baba Necdet Sağocak, çocuklarının intihar eğilimi nedeniyle evdeki ruhsatlı tabancayı gizleyip, intihar edebilecekleri malzemeleri de ortadan kaldırdı. Baba Sağocak, işte olduğu sırada sık sık bağ evinin bekçisi Hayri Tepebaşılı'dan çocuklarını takip ettirip durumlarını sordu, olay günü de çocuklarından birinin cep telefonuna "İntihar ederseniz işte o zaman anneniz ölür" diye mesaj attı.Bu mesajın ardından 4 kardeşten kız olan Sajen, evin arka tarafında bulunan kulübede, erkek olan Beraris, evin giriş bölümündeki holde, İstanbul Beykoz'da kısa dönem askerlik yapıp annesinin ölümü nedeniyle izin alan Raden evin sağ tarafında bulunan küçük kulübede ve kız olan Rulin de evin girişinde iple kendini astı.***Nereden bakılırsa bakılsın çok tuhaf ve acı bir hikâyeydi… Onlar annelerinin acısına dayanamadılar… İstanbul Fatih'tekiler ise bambaşka bir acıya, bambaşka bir hikâyeye ve bambaşka bir ilgisizliğe dayanamadılar…Olayın geçtiği semt 'çağrıştırdığı değerler' açısından farklı bir seyri özetliyor… Muhafazakâr değerlerin remzolduğu Fatih!.. Peyami Safa'nın Harbiye'yle birlikte romanlaştırdığı Fatih… Şimdi çöken Fatih… Çürüyen Fatih… Her yönüyle tefessühün ve gerilemenin özeti Fatih… 

Servet AVCI 



Fatih’te dört kardeş…

Yaşını başını almış, gençlik dalgalanmalarını aşmış dört kardeş, bilinçli olarak aldıkları anlaşılan bir kararla intihar ediyorlar.

İntiharların çoğunun aslında derin toplumsal nedenleri vardır ama ilk bakışta psikiyatrik bir vakaymış gibi görülürler. Fakat bu olayda böyle bir durum da yok. Dört kardeşin dördü de aynı anda “delirmiş” olamaz. Demek ki oturmuşlar düşünmüşler, artık bu toplumda yaşayamayacaklarına dair ortak bir karar almışlar ve uygulamışlar.

Bu tür intiharlar son derece sert protesto eylemleridir.

Olayı duyar duymaz aklıma, 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceleri protesto etmek için aynı anda kendini yakan dört PKK militanı geldi (bu olaydan birkaç ay önce kendini yakan Mazlum Doğan da eklenirse beş oluyor). Bu eylemin nasıl bir süreci tetiklediğini bugün herkes biliyor. “Tetikleme” derken, var olan derin bir çelişkinin volkan patlaması gibi gündeme girişini kastediyorum. Eğer böyle bir çelişki olmasaydı, münferit bir olay olarak kalırdı ve bir şeyi tetikleyemezdi.

Fatih’teki dört kardeşin intiharı benzer bir süreci tetikler mi? Hem evet hem hayır.

Hayır, çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil.

Evet, hem de on kere evet; çünkü örgütlü bir politik yapının eylemi değil!

Akıl oyunu oynamıyorum, demek istediğim şu: Çok daha derin bir toplumsal çelişkiden kaynaklanan, kapsam alanı çok daha geniş ve çok daha yıkıcı olabilecek bir sürecin örgütsüz bir biçimde ortayı çıkışıdır Fatih’teki dört kardeşin intiharı…

Örgütsüz bir biçimde ortaya çıkmaktadır, dolayısıyla münferit bir olaymış gibi gözükmektedir ama -bu kimseyi rahatlatmasın- son derece derin bir çelişkinin dışavurumudur. Örgütsüz olması yıkıcılık potansiyelini daha da artırmaktadır aslında…

***

Türkiye’nin başında kurucu ve yapıcı hiçbir niteliği kalmamış (böyle bir derdi de kalmamış) yıkıcı bir iktidar var. Kendi dar çıkarları uğruna Türkiye’yi her alanda tahrip ediyor ve kendisiyle birlikte çöküşe sürüklüyor. Toplum bu uru söküp atamadı. Atamadıkça yıkıcılık daha da artıyor ve çöküş daha da derinleşiyor.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için her türlü yalanı söylüyor, her türlü kışkırtmayı/kumpası yapıyor ve her türlü talanı göz göre göre uyguluyorlar. Halkı resmen iliklerine kadar soyuyorlar. Ülkenin bütün zenginliklerini resmen satıyorlar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için dört yıl önce kısmi bir iç savaş çıkardılar.

Bunlar iktidarlarını sürdürmek için ülkeyi bir dış savaşın bataklığına soktular.

Daha da önemlisi, ciddi bir kitleyi, alın teri dökerek ve topluma bir değer katarak yaşamak yerine kendilerine muhtaç olarak yaşayan bir güruha dönüştürdüler. Yalakalık ve yandaşlık yaparak, biraz ağır kaçacak ama “köpekleşerek” hayatını devam ettiren bir kitle yarattılar. 21. yüzyılın “ümmeti” ancak böyle bir şey olabilirdi zaten. Bu, şimdiye kadar görülmemiş çapta bir “insan kirliliği” olgusudur.

Bütün bu uygulamalara karşı muazzam bir toplumsal tepki biriktiğini görelim. Bu tepki örgütlü bir biçimde gelirse ne âlâ… Ama örgütsüz bir biçimde gelirse (ki şu andaki durum bu) yıkıcılığın dozu ve kapsamı hayal ufkumuzu aşabilir.

İşte Fatih’teki dört kardeşin toplu intiharı böyle bir toplumsal sürecin sert bir biçimde uç verişidir. Ve o dört kardeşle aynı durumda olan, aynı tepkileri paylaşan milyonlar var bugün Türkiye’de. Tespitim bu; belki de yanılıyorumdur.

***

Konuyla ilgisiz gibi görünebilir ama bence yukarıda anlattıklarıma eklemlenebilecek bir noktayı daha vurgulayalım: Olası İstanbul depremi. Şöyle söyleyelim de daha iyi anlaşılsın: 20 milyonluk bir kent intihar ediyor! Bütün uzmanlar, İstanbul ve çevresini etkileyecek yıkıcı bir depremin eşiğinde bulunduğumuzu ve bu güçlü olasılığa karşı tamamen savunmasız olduğumuzu söylüyorlar, uyarılarını yapıyorlar. Lütfen Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım sayısında yer alan deprem dosyasını okuyun ve durumun vahametini kavrayın.

Açık söyleyelim: M=7.5 şiddetindeki (ciddi bir olasılıktır) bir İstanbul depremi, Türkiye’nin bütün çelişkilerinin ani bir biçimde ve tüm çıplaklığıyla ortaya çıkışı, kısacası sistemin çöküşü anlamına gelir. Bu da yazıda belirttiğimiz toplumsal çelişkilerin doğa kaynaklı ek bir tetikleyicisi demektir.

***

Bu yazıda felaket tellallığı yaptığımız söylenebilir. Hiç de değil… Sadece bir fotoğraf çekmeye çalıştık. Durum budur demek istedik. Ülkenin geleceğinde iddia sahibi olmak isteyen politik odaklar, bu çelişkileri dikkate alan ve onların niteliklerine uygun tarzları içeren bir strateji belirlemek zorundalar. Yoksa stratejilerinin altüst olmasına bir intihar veya 45 saniyelik bir sarsıntı yetecektir.

Fatih intiharlarına ve İstanbul depremine hazırlıklı olan bir odak gelecekte iktidar olacaktır. Veya şöyle söyleyelim: Geleceğin iktidarını Fatih intiharları ve İstanbul depremi yaratacaktır.

Bu çağda, böyle bir ülkede başka türlü iktidar olunmuyor.

Ender Helvacıoğlu



Haneke’nin “Yedinci Kıta’sı” ve Fatih’teki 4 kardeşin “gerçek” intiharı

Avusturyalı ünlü yönetmeni Michael Haneke sineması, birçok sinema izleyicisi ve eleştirmen tarafından “rahatsız edici” bulunur. Haneke’nin sinema için 1989 yılında yaptığı ilk filmi ”Yedinci Kıta”, sinema kariyerinde sonradan yaptığı filmlerin de işaretini verecek düzeyde “rahatsız edici” özellikler taşır. Haneke, bu ilk filminde, sonrakilerde olduğu gibi, toplumsal yaşamın yapıtaşı sayılan aile ve bireysel yaşamlardan yola çıkarak hepimizin önüne bir boy aynası koyar. Öyle ki, bu aynaya yansıyanlar hiçbirimizi hoşnut edecek türden şeyler değildir.

Yedinci Kıta filmi, yaşanmış bir olaydan, yani “gerçek” bir gazete haberinden yola çıkarak yapılır. Filmde anne baba ve çocuktan oluşan modern, çekirdek bir ailenin, bıktırıcı tekrarlardan oluşan gündelik hayatı uzun uzun tekrarlanan fragmanlarla anlatılır. Hayat, her sabah çalan alarm, duygusuzca hazırlanıp oturulan kahvaltı masası, alışveriş bantları, hesap makinaları, yazar kasalar, benzin pompaları, arabanın camından akan köpüklü sulardan ibarettir adeta. Yönetmen bu sıkıcılığı simsiyah aralıklarla, parça parça tekrarlayan görüntülerle getirir karşımıza. Yaşanan bu hayata alternatif olabilecek başka bir hayat, filme adını veren ama gerçekte olmayan bir başka yer, “yedinci kıta”dır. İçinde bulunulan sistem, çekirdek aileyle simgeleştirilen bireysel yaşamları tam anlamıyla kuşatmıştır ve hiçbir çıkış umudu yoktur. Aile için filmde verilen sıradışı kaçış, “ölüm”le (hatta bana kalırsa durum ölümden çok bir tür “yok etme, yok olma” görünümündedir) mümkün olur ancak. Anne baba ve çocuktan oluşan aile kendileri için ölüm kararını alırlar ve geriye hiçbir iz bırakmamacasına, sistemin onlara sunduğu bütün maddi ve manevi unsurları yok edip, (bütün mal varlıklarını paraya çevirip klozete gömerler, kalan eşyaları da bir bir parçalayarak) siyanür içerek intihar ederler.

İzlediğimde beni de dehşete düşüren ve üzerinde epeyce düşünmeme neden olan film, İstanbul Fatih’te bir apartman dairesinde kendilerini siyanürle zehirleyen dört kardeşin haberini okuyunca yeniden aklıma düştü. Haneke’nin filmi çekmesine yol açan da gerçek bir haberdi ve filmle Fatih’te yaşanan gerçeklik birçok bakımdan örtüşüyordu.

Haberi sanırım okumayan, görmeyen kalmamıştır. Ekonomik ve siyasi gündemin sıkıcı tekrarlarının oluşturduğu haberler arasında hemen herkesi bir yerlerden yakalayan, düşündüren bir haber olarak önümüze geldi, Fatih’teki dört kardeşin etkileyici intihar haberi. 48, 54, 56 ve 60 yaşlarında, aynı evde yaşayan kardeşler, kapılarına üzerinde “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” yazan bir not yazarak intihar etmişlerdi. Apartmana ihbar üzerine gelen polisler içerde dört kardeşin ölü bedenlerini buldular. Elde edilen verilere bakılırsa görünen ve en çok dillendirilen neden, kardeşlerin yaşadıkları ekonomik sıkıntıların onlar için dayanılmaz bir noktaya geldiği şeklinde. Nitekim cesetlerin bulunmasından dakikalar sonra iki aydır ödenmemiş borçları yüzünden dairenin elektriği kesilmiş, komşuları olan bakkal ise kardeşlerden düzenli bir geliri olan tek kişi Oya Yetişkin’in iki gün önce, maaşına haciz koyulduğundan yakındığını söylemişti. Ekonomik sıkıntıların tetiklediği birbirini zincirleme etkilemiş olabileceğini düşünebileceğimiz başka nedenler de olabilir tabi kardeşlerin bu geri dönüşsüz kararlarında. Büyük olasılıkla aynı evde doğup büyüyen, yaşları birbirine yakın dört kardeşin hayatlarını da birlikte sonlandırma kararları, bu dört yetişkin insanın belki de hayatın onları savurduğu farklı yerlerden yeniden hayata tutunmak için bir araya geldiklerini, birbirlerine tutunarak hayatta kalmaya çalıştıklarını fakat bunda da başarılı olamadıklarını gösteriyor. Bu kararı nasıl verdiler, aralarında hangi konuşmalar geçti bilmiyoruz.

Sonuçta, olay sonrası siyasetçilerden, ekonomik zorlukların insanları ne hallere düşürdüğü yolunda açıklamalar dinledik. Haksız da değiller. Fakat 4 kardeşin böyle bir mesaj verme kaygısı taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz, çünkü sonradan edinilen bilgiler, kardeşlerin ekonomik sıkıntılarını çok da dillendirme tercihleri olmadığı yönünde. Onlarınki daha çok sessiz bir ölüm gibi görünüyor, bu dünyayı, hayatı, içinde bulunmaktan dolayı yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle bırakıp gitme hali... Yedinci Kıta filminden biraz farklı olarak sistem, çarkları arasına aldığı kardeşleri daha çok onlara yaşattığı ekonomik zorluklarla öğütmüştü. Kardeşler de “biz ancak bu kadar dayanabildik” noktasında sessizce çekip gitmeyi tercih etmiş görünüyorlar, çünkü ses çıkarma, bir mesaj verme kaygıları yok gibi. Eğer bu türden bir kaygıları olsaydı bunu başka, daha etkili bir şekilde yapabileceklerini de düşünebiliriz. Onların filmdeki aileden farklı olarak geriye bırakacakları ne banka hesapları, ne satıp paraya çevirebilecekleri bir otomobilleri, ne de değerli eşyaları yok zaten.

Yeniden Haneke’nin filmine dönersek, film sanatsal açıdan önemli bir tartışmayı da içinde barındırıyor. Yaşanan ya da yaşanmakta olan gerçeklik sanatsal bir ürün olarak önümüze konulup, yüzümüze vurulduğunda neden rahatsız edici olabiliyor? Bu soruyu, sanat aracılığıyla ortaya konan gerçekliğin, sanatsal gerçeklik diyelim buna, asıl gerçeklikten çok daha etkili olduğu şeklinde yanıtlamak mümkün. Rahatsızlığın geri planında yatan “yaşanan gerçekliğin zaten yeterince rahatsız edici olduğu, sanattan beklenenin bunu yeniden önümüze getirmesi olmadığı” düşüncesi de olabilir. Bunlar uzun uzun tartışılabilecek konular ama açık olan bir şey var ki, sanatın gerçekliği olduğu gibi yansıtmak yerine kendine özgü sanatsal ifade yollarını kullanarak yeniden ortaya koyduğu ve bunun Haneke gibi usta bir yönetmen tarafından yapıldığında, gerçeğin kendisinden çok daha etkileyici olabileceği.

Hem Fatih’te yaşanan “gerçeklik” hem de Haneke’nin sanatıyla ortaya koyduğu “sanatsal gerçeklik” bize ortak olarak şunu söylüyor: İçinde bulunduğumuz sistem hepimizi “duygusal bir buzlanma” yaratarak birer makinaya çevirmiş durumda; yaşadığımız zaman, dakikalara, saniyelere bölünüp parçalanmış olarak adına “hayat” denen dişlilerinin arasında öğütülüp duruyor. Ekonomik sıkıntılar, işsizlik, yalnızlık, sevgisizlik, yurtsuzluk, gelecek kaygısıyla insanların büyük bölümü için dünya yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıkmış durumda. Görece bu sıkıntıları yaşamayan insanlar için de daha çok tüketerek sahte bir “mutluluk” peşinde koşup durma dışında bir seçenek görünmüyor.   Üstelik kimse için gidilebilecek bir “yedinci kıta” da yok.

Yılmaz Murat Bilican



Fatih'te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: "Ben ölürsem onlar da ölmeli"

Fatih'te apartmanın birinci katında oturan Cüneyt (48), Oya (54), Yaşar (56) ve Kamuran Yetişkin (60) kardeşlerin evinin kapısında 'Dikkat siyanür var' yazılı notu gören komşuları durumu polise bildirmiş ardından olay yerine polis ve sağlık ekibi sevk edilmişti. Kilitli olan kapı çilingir yardımıyla açıldığında 4 kardeş de ölü bulunmuştu.

Fatih'te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: "Ben ölürsem onlar da ölmeli"Yapılan incelemelerde siyanür içerek öldükleri belirlenen kardeşlerden Oya Yetişkin’in 33 yıllık arkadaşı ve sırdaşı Serpil Alkan, Hürriyet’ten Fırat Alkaç'a konuştu. Serpil Alkan, Hürriyet’e, birlikte ölüme giden kardeşlerin tek tek özelliklerini anlattı...

OYA YETİŞKİN - "KARDEŞLERİNE BAKIYORDU"

"Oya benden 5 yaş küçüktü. 1986 yılında tanıdım, 18 yaşına yeni girmişti. Aynı yıl birlikte yaşadıkları anneannesi pencereden atlayıp intihar etmişti. Annesi kolundan tutup Cengiz Özer’in yanına getirdi. Kızımı dansçı yapın diye. Birlikte Cengiz Özer’in ekibinde şarkılar söyleyip dans ediyorduk. Alışveriş yapmayı çok severdi, hiç para biriktirmezdi. Annesi elindeki parayı hep alırdı. Kızına kötü davranırdı. Diğer kardeşlerine ve eve bakıyordu. İlk tanıdığım yaşlardan itibaren psikolojik tedavi görüyordu, ilaçlar kullanıyordu. Ek para kazanmak için modellik yapıyordu. Asabi biriydi, çabuk sinirlenirdi. Modellik dışında sporla da uğraşıyordu. Karate ve aerobik dersleri veriyordu."

KAMURAN YETİŞKİN - "ÇOK GÜZEL SESİ VARDI"

"Gençliğinde şarkıcılık yapıyordu. Diğer kardeşlerine göre daha olgundu. Bana ‘abla’ derdi. Evlerine çok giderdim, birlikte kalırdık. Neşe dolu bir insandı, ancak geçim sıkıntıları nedeniyle üzülüyordu. Yaşı ilerleyince ve annesi ölünce ağır depresyon geçirdi. Evden dışarı çıkmıyordu. Kilosundan dolayı sahne onu kaldırmıyordu. Bana ‘İş bul birlikte sahneye çıkalım’ diyordu. Çok güzel bir sesi vardı. En son geçen hafta konuştum. Erkek kardeşlerinin çalışmamasından şikâyetçiydi."

CÜNEYT YETİŞKİN - "ANNESİ EN ÇOK ONU SEVERDİ"

"Anne Safiye hanım en çok Cüneyt’i severdi. Onu sakınırdı, dışarı bile göndermezdi. Bu nedenle evden dışarı çıkmayan, asosyal bir kişi oldu. Ben dışarı çık, gez, gör derdim. Ama sürekli evde bilgisayar başında dururdu. Saçları çok erken beyazladı. Çok bakımsızdı. Annesi onu askere göndermemiş. Bu nedenle asker kaçağıydı. Korkusundan bir yere gitmezdi. Yakalanırım diye abisi Yaşar’ın kimliğini kullanırdı bir yere gittiğinde. Korkak bir çocuktu, hayatında hiç çalışmadı. Hiç arkadaşı yoktu. Seni askeriyeye şikâyet edeceğim diye takılırdım. Bir odaya kapanır, konuşmazdı bile."

YAŞAR YETİŞKİN - "BİR MOTORU VARDI SATTI"

"Cüneyt’e göre biraz daha sosyaldi. Anneleri kız çocuklarını erkek gibi, erkek çocuklarını da kız gibi yetiştirdi. Yaşar sessiz, sakin, kimseyi incitmeyen bir kişiydi. Bir motoru vardı. Çiğköftecide kuryelik yaptı. Motorla ufak işlerle uğraşıyordu. Son yıllarda borçları nedeniyle motorunu sattı. Annesi öldükten sonra bunalıma girdi. Eve kapandı. Ablası Oya’nın kendi gibi modellik yapan Dora adında yabancı uyruklu bir arkadaşı vardı. Onunla bir süre arkadaşlık yaptı. Son günlerde iş bulmak için çabalıyordu. Keyfi yoktu."

SIR EVİN SIRDAŞI ANLATTI

"Fatih’teki evlerinde ölümü birlikte kucaklayan dört kardeşin 33 yıllık sırdaşı Serpil Alkan, o gecenin sinyallerinin aslında çok önceden geldiğini söyledi: "Geçen yaz Oya ile Silivri’de tatil yaptık. ‘Hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Kamuran ile de olaydan 5 gün önce konuşmuştuk. ‘Bize bir şey olursa bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman."
"Kapısında “Dikkat siyanür var, polisi arayın, içeri girmeyin” notu, içeride etrafa saçılmış çok sayıda antidepresan bulunan evlerinde ölen Yetişkin kardeşlerin bilinmeyen öyküsünü, hayattaki tek yakınları Serpil Alkan anlattı.

Fatih'te şüpheli ölüm: "Dikkat siyanür var"Soruşturma kapsamındaki ilk incelemeler de Serpil Alkan’ın anlattıklarını destekler nitelikte: Kardeşlerden Oya Yetişkin’in diğerlerinden daha sonra öldüğü belirlendi. Siyanürlü meyve suyunu önce kardeşlerine içirdiği sonra da kendisinin içtiği ihtimali üzerinde duruluyor. İstanbul Valiliği, Adli Tıp’tan gelen ön otopsi raporunda ölümcül miktarda siyanür tespit edildiğini, ölüme yol açacak başka bir bulgu olmadığını açıkladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada ise 4 kardeşin ölüm saatinin ardışık olup olmadığının Adli Tıp Kurumu’nca hazırlanacak rapor sonucunda belli olacağı ifade edildi. Ayrıca siyanür notunun dış kapıda değil, salonun kapısında asılı olduğu belirtildi. Polisin, evde biri kadın, biri erkek iki kardeşi yan yana sırtüstü yatar vaziyette bir odada, diğer kardeşleri de ayrı odalarda biri sırtüstü, biri yüzüstü yatar vaziyette bulduğu belirtildi.

"KARDEŞLERİNE KIZIYORDU"

"Son dönemlerini yokluk içinde geçirdiler. Babaları Mersin’de yaşıyordu. Vefat ettiğinde bir miras kalmış bunlara. O sıralar ev sahibi de Oya ve Kamuran’dan borç para istemiş. Bunlar o parayı vermiş. Bankadan da kredi çekmişlerdi. Oya’nın maaşına haciz geldi. İstanbul’da modellik yaptığı işten iyi para kazanamıyordu. Bursa’da modellik işi bulmuştu. Son üç dört yıldır Bursa’ya gidip geliyordu. Orada kalıyordu bazen. Eve para yolluyordu. Kardeşleri de çalışmadığı için durumları kötüydü. Geçen yaz birlikte Silivri’de Oya ile tatil yaptık. Yol parasını gönderdim. Bunalımdaydı. Kardeşleri çalışmadığı için kızıyordu. Bana ‘Kardeşlerimin hepsi benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa onlar ölür. Ben de yaşamak istemiyorum. Ben ölürsem onlar da ölmeli. Yoksa perişan olurlar’ dedi. Ben çok şaşırdım bu cümle karşısında. ‘Yok öyle şey olur mu’ dedim. Parasızlık moralini bozuyordu. Her yere borçları varmış, bana hepsini anlatmazdı. Sonradan öğrendim."

"Ben Oya’ya para yardımı yapıyordum. Ama kimseden yardım almak istemiyordu. Ramazanlarda evlerine erzak gönderiyordum. Kabul etmiyordu. Zorla veriyordum. Geçen yıl haciz gelmişti evine. Gittiğimde eşyaların yarısını topladıklarını gördüm. Devletten yardım alması için ikna etmeye çalıştım. Kamuran bana ‘Bizden daha kötü durumda insanlar var’ diyerek istemiyordu. Gururlu insanlardı. Bir defasında zorla Yaşar’a alışveriş kartı verdim. Aynı zamanda kardeşlere iş bakıyordum."

"Kamuran ile en son, olaydan beş gün önce konuşmuştuk. Parasızlık olaylarından dolayı morali bozuktu. ‘Bize bir şey olursa, bizimle ilgilen’ dedi. Anlamamıştım o cümlesini o zaman. Ama ben siyanür içme olayının Oya’dan kaynaklandığını düşünüyorum. Siyanürü nasıl buldu, nasıl aldı bilmiyorum. Oya biraz asabi, çok laf dinlemeyen bir insandı. Duyduğuma göre Oya kapıya not bırakıp son olarak o canına kıymış. Parasızlık ve muhtaçlık duygusu onu perişan ediyordu. Hiç keyfi yoktu. Sürekli ek işler bulmaya çalışıyordu."

"CENAZELER SAHİPSİZ KALDI"

Cüneyt Yetişkin (48), Oya Yetişkin (54), Kamuran Yetişkin (60) ve Yaşar Yetişkin’in (56) cenazeleri hiçbir akrabaları olmadığı için Adli Tıp Kurumu’nda bekletiliyor. Prosedüre göre cenazeleri yalnızca kan bağı olanlar teslim alabiliyor. Cenazeler 21 gün içinde teslim alınmazsa kimsesizler mezarlığında toprağa veriliyor. Yetişkin kardeşlerin tek yakını olan Serpil Alkan, cenazeleri teslim alabilmek için soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu.
Fatih'te 4 kardeşin intiharı hakkında 33 yıllık arkadaşları konuştu: "Ben ölürsem onlar da ölmeli"Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde model olarak çalışan Oya Yetişkin’in ölümünün ardından büstü okulda sergilenmeye başlandı. Öğrenciler tarafından yapılan büstün yanına çiçekler konuldu.

(Basından)

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz”

Yine de en tuhafı, o dört ölümün ardından, “Bir tarikatın kurtarılmış bölgesi olarak bilinen bir İstanbul semtinde, 48-62 yaş aralığında dört kardeş girdikleri maddi krizden çıkamayarak intihar ediyor. Ve Allah, din deyince mangalda kül bırakmayanları bir daha iddiasından vuruyor” yazan Mustafa İslamoğlu’nun sahibi olduğu Akabe Vakfı’nın ölümlerin olduğu eve uzaklığının 1,5 kilometre olması değildi galiba. Hatta bu, tuhaf bile değildi. Ölümü, o en büyük şarkıyı kendi çıkarı, anlayışı, kadüklüğü için kullanmak niçin tuhaf olsun ki hem? Hatta İslamoğlu’nun “iddiasından vurulmak” dediği an iddiasından vurulduğunu fark etmemesi bile tuhaf değil.

Şimdi sorum şu: Ölen dört kardeşin ardından konuşan herkes niçin dünyanın en duyarlı, en hassas, en zarif insanı olarak konuşuyor? Mesela oturdukları apartmanın yöneticisini duydum radyoda. “Takmayın yahu kafanıza, ödersiniz aidatları” demiş her seferinde. Bilmem, belki de demiştir. Veresiye aldıkları bakkalı da dinledim. Her seferinde, “Üzmeyin kendinizi, paranız olunca ödersiniz” demiş kardeşlere borçları hakkında. Bilmem, belki de demiştir.

Demişler midir sahi? Der miyiz, diyor muyuz? Öyle insanlar mıyız? Bilmem, belki de öyle insanlarızdır. Ya da her seferinde kendimizi kandırmanın bir yolunu buluyoruzdur belki de.

Daha geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşım yanıma geldi. Epeydir işsiz. Niteliklerinin çok altında bir işe de razı. Yaşadığı ilde oturan dört-beş tanıdığımı aradım. I-ıh. Bekçilik, güvenlik görevliliği, depo sorumluluğu falan gibi işlere razı üniversite mezunu arkadaşımın durumunu ilgi alanlarına sokamadım, bir sonuç alamadım.

Başka tarafından devam edeyim.

Dört kişi eğer bir külte üye değillerse, Jim Jones’un, Fetoş’un falan elinden içmedilerse siyanürü, topluca intihar etmeye karar veremezler. Eşyanın tabiatına aykırıdır bu.

Bu büyük ihtimalle bir kaygı cinayeti… “Benden sonra bunlara ne olacak?” diye düşünen bir kardeş önce diğer kardeşleri öldürüp ardından kendisi intihar etti büyük ihtimalle. Bu kaygıyı biz en çok özürlü evladı olan ailelerde, anne-babalarda görürüz. “Benden sonra bu çocuğa ne olacak?” sorusu bir süre sonra keskin bir kaygıya dönüşür. O kaygı gereğinden çok büyürse bir takım acılı sonuçlar meydana getirebilir. Sakat, hastalıklı bir kaygıdır çünkü o.

Şu, “Ailenin maddi sıkıntı çektiğine dair bir veri yok elimizde” açıklaması çok ama çok ayıp bir açıklamadır. Ailenin maddi sıkıntı çektiği ortada… Daha doğrusu hayatın bu aileyi dört bir yandan daralttığı ortada… Hayatları boyunca evlenmemiş, hep bir arada yaşamış olmaları falan da cabası. Dolayısıyla şöyle düşünmeye meyyalim: Sadece maddi sıkıntıdan değil ama maddi sıkıntının tetiklemesiyle ortaya çıkan bir kaygı cinayeti bu. Bana belki kızacaksınız ama “birazcık duyarlılıkla engellenebilecek” bir vaka değilmiş gibi geliyor bana bu ölümler. Son derece patolojik bir manzara var ortada çünkü.

Kendimizden pay biçelim. Diyelim ki evimizin elektriğini kestiler, apartmana aidat ödeyemedik, bakkala veresiye yazdırıyoruz. Bütün bunlara rağmen intihar eder miyiz? “Bu dört kardeşin tek sıkıntısı maddi idi” diyerek bu ölümlerden “politik bir çıkar” elde etmeye çalışanların tezi berbat bir tez bana kalırsa. Çok daha karmaşık, çok daha kompleks bir süreç var ortada.

Hadi birazcık iddialı bir laf edeyim. Para pul yüzünden, salt ekonomik nedenlerle intihar etme öykülerini biz daha ziyade hayatının bir döneminde çok zenginken sonradan muhtaç duruma düşmüş insanlarda görürüz. Bu dört ölümde başka, bambaşka bir öykü var.

Başa döneyim. Bu dört insanın ölümünde toplumsal bir sorumluluğumuz var mı? Bu soruya “evet” cevabı vermemek için vicdansız olmamız gerekir. Elbette büyük bir toplumsal sorumluluğumuz var. Ancak buradan ele geçen fırsatla bile dindarlara, tarikat mensuplarına “çakmaya” çalışmak kelimenin gerçek manasıyla “terbiyesizliktir.”

Böylesine trajik bir ölüm hadisesini kendi politik çıkarlarına hizmet amacıyla kullanmak için vicdansız, insafsız olmak gerekir. Tarık Tufan’dan ödünç alarak söyleyeyim “kendi yarattığımız ideolojilerin yaralı kurbanları” değilsek yapmayız bunu.


İsmail Kılıçarslan


Resmin arka planı karanlık

İstanbul’da dört kişiden oluşan aile fertlerinin siyanür alarak topluca intihar etmesi neyi gösterir, intihar neye alternatif olarak gerçekleştirilmiş olabilir? Her şeyden önce bu mesele bir yazıda ve bir alanda incelenebilecek bir konu değildir. Bu mesele, bir kolektif alan araştırmasını gerektirmektedir. Kendi alanımla sınırlı açıklamaya yönelmeden, bir üst düzeyli devlet sorumlusunun, kendilerine açlıktan intihar olayının yansımadığı şeklindeki beyanını da bilimsellikten son derece uzak ve çok basit bir suç savma refleksi olarak değerlendiriyorum.

Olaya eğildiğimizde, olayın ekonomi temelli, sosyolojik ve sosyo-psikolojik boyutlarının olduğu sezilmektedir. İşin ekonomik boyutu ile ilgili olarak hemen şunu söyleyebilirim ki, iktisat alanı salt para ve geçim meseleleri ilgili değildir. Uygulanan ekonomi politikalarının ideolojik kılıfları insanları ve kütleleri ilk anda para ve geçim konuları dışında yalnızlığa itebilmekte ve sıkıntıya sokabilmekte, psikolojik sorunlara yol açabilmektedir. Kısacası, salt ekonomi boyutu ile yapılan yaklaşım da dallı-budaklı oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.

İktisadi boyutuyla bu resim arka planında çok şeyi anlatıyor; işsizlik, yoksulluk, geçim derdi vs. Diğer bir deyişle, tüm bu sayılan yaşam koşulları ise daha geri planda ülkenin içinden geçtiği ekonomik bunalımı tarif ediyor. Öyle bir bunalım ki, ne anlamlı olarak resmi verilere yansıyor ne de başat toplumsal kesimi ve onların politik alandaki temsilcileri böylesi yaşananlarla uzaktan yakından ilgililer. Böylesi ilgisizlik toplumun parçalanmış olmasının bir sonucudur. Hal böyle olunca, toplumun varsıl kesimi kendi safasını sürerken, siyaset liderlerinin de keyfi oldukça yerinde iken, toplumun derin katmanlarındaki meseleler çözümsüz kalmakta ve insanları çaresizliğe sürüklemektedir.

İşsizlik dağ gibi büyürken bir yandan kamu israfı diğer yandan özel kesimin lüks gösteriş tutkusu toplumsal bilinç yarılması yaratmaktadır. Genel yoksulluk ortamında yaşanan fakirlik mutlak olabilir ama bu durum yumuşak algılanırken, aynı fakirliğin gelir uçurumlarının yaşandığı ortamda bireye yansıması göreli yoksulluk olarak daha şiddetli olur. Dizilerde milliyetçiliği ve savaş tutkusunu yükseltmeye yönelik saçmalıklar siyasi hataların ve başarısızlıkların perdelenmesi için kafa ütüleme olarak görülebilir de, ultra zenginlik yaşam koşullarını sergilendiği dizileri pencere kırıklarından içeri rüzgârın süzüldüğü kulübede oturanlara izletmenin nasıl bir siyasi aldatmaca olduğunu anlayabilmiş değilim. Böyle bir halkın örtülü bilinç yarılmasına sürüklenmemesi olanaklı olabilir mi? Enflasyon karşısında yapılan cüce maaş zamlarına kulak tıkayarak, üst düzey kadroları yüksek maaşlarla dolduranların ne intihar etme ile ne de toplumun yaşadığı parçalanmışlıkla bir ilgisi olabilir. Toplum ile arasına dinciliği takoz yapan siyasi erk kendisini topluma farklı göstermeye yeltenirken aynı zamanda kendisi de topluma yabancılaşmaktadır.

Ülkede insan ruhun maddesinden ayrılıp yabancılaşması insanın robotlaşması, bir anlamda çevreden koparak bireyselleşmesi ve çevreye yabancılaşmasını gündeme getirir. Ülkedeki siyasetin, yargının, medyanın ve hepsini kapsayan genel dışlayıcı-horlayıcı davranış kalıplarının siyasetin en üst katından derece derece toplumun halk katmanlarına yayılması da toplumu birliktelikten uzaklaştırıp, münferit insanlar yığını konumuna sokmaktadır. Toplumun çürümesine yabancılaşılıp algılama körlüğü içinde intihar ya da ölmek maddi bir olgu oluşturduğu zaman ancak algılamamıza girer. Oysa bu kişiler fuhuş vb gibi yollara sapmış olsalardı süreçten zerre kadar haberimiz olmayacaktı. Zira ruhun satılması da intihar olduğu halde toplumun algılamasına girmediği gibi, ilgili kişilerin zevkini de okşar. İşte, içinden geçtiğimiz olumsuz ekonomik koşullarda yoksulun intiharının arka perdesinde ilgisiz ve sorumsuz, hatta topluma yabancılaşmış olarak toplumu dışlayan fertlerin şeytana ruh satışı yatar. Birinci olay ne kadar içimizi yakarsa, ikinci olay da o kadar ruhumuzu karartır.

Kapitalizm budur, diyerek olayı geçiştiremeyiz. Evet, bir boyutuyla kapitalizm, onun en zalim aşaması olan neoliberalizm böyle bir düzendir, ama işin bu denli yerlerde sürüklenmesi yönetimle ilgilidir. Siyasi erkin ruhu da sermayeye ve emperyalizme satılınca çözüm olası görülmemektedir. Yöneticilere yüklenilmesi gereken nokta şurasıdır ki, halk için mücadele etmede güç kaynağını oluşturma potansiyeli taşıyan halka doğru bilgi aktarabilecek kanalları tıkayıp, kendi hâkimiyeti alanına çevirerek, toplumsal yaşam koşulları gereceğini örtmeye çalışmasıdır. Vücuttaki bir yara gizlenirse, iyileşmeyip büyür ve tüm vücudu sarar. İktidarlar kendilerini salt kendi dönemleri ile sorumlu görürlerse, yönetimde istikrar ve devamlılık söz konusu olamaz. Ancak, iktidarların kendi sorumluluklarını sınırlamaları da siyasetin bir gereğidir. Bu noktada, siyasi kadronun geçiciliği ile devletin devamlılığı arasında köprü oluşturan çok önemli bağ, var olan siyasi kadronun büyük bir inatla reddettiği, atanmışların yönetsel devamlılığı sağlamadaki rolü ve yükümlülüğüdür.


İzzettin Önder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sigara Şiirleri Bercestem

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor Şair oluyor mesela Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri Caysın be güzel Caysın be iyi Tütünü bırakıyor, tütün neyime zarar Keseme zarar, ciğerime zarar, sevdama zarar Metin Eloğlu ey serseriliğim, ey anılarımın ahşap kraliçesi şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık. Refik Durbaş Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Orhan Veli başkalarının yaşadıklarına tütün ve tuz olan kelimeler aşkların telef ettiği kalp susuzluğuna düşen pay kendine kazdığın kar kuyusundan su taşır herkese kısık çeşmeler Murathan Mungan yürek değil çocuklar içimdeki tütün közü yakar yakar ısıtmaz Hamdi Özyurt Eleni’den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha İlhan Berk acı şeyler o evde üzgün günleri çağırıyor ağlıyor bağırıyor sessizce soluk alıyor her soluktan bir demet, amfi...

Tırpanladığım Ölüm Şiirleri

İşte iki adım daha atıyorum Artık söylenecek hiçbir sözüm kalmadı dilimde İçimde kar yüklü geçit vermez anılar Ve her şiir biraz ölüm Bir bir çekilip gidince dostlar. Tuğrul Tanyol Yedi adam biri bir gün bir aşk bir gün gereğini belledi ölüm girse koynuna Ayırmaz aşkı yanından Cahit Zarifoğlu Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Aşık Veysel Yaşam yok, ölümse bir türlü gelmiyor. Anlaşılmaz değin uzun Uzun, katlanılmazcasına kişinin alınyazısı. Ivo Andrich dört ayrı ölümle ölmeyi öğren demişlerdi bana dört bucakmış anlattıklarına bakılırsa dünya omzun güneş kokuyor demişti kısa eteklikli kız o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. İsmet Özel işte o gün ve ondan sonra çok önemli bir sözü unutmanın şaşkınlığıyla oturup bir şiir yazarsın ve ışık ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer başucunda Tuğrul Tanyol kimi görsem dilim buruk, kelimeler ölümlü, sesim anadan üryan. Ali Ayçil bir...

SEVİNÇLER BİZİMLE GELMEZ

Sevinçler, yaşandıkları günlerin Taşınmazlarıdır, hepsi  Hepsi ardımızda kalır. Kimi sevinçler daha yüksektir  Ne zaman başımızı çevirsek  Eski siyah beyaz bir film gibi titrek, Geçmiş günlerin doruklarında  Bir anıt misali görünür.  Sevaplar, yol arkadaşlarımız  Hayat yolunda yan yana yürürüz  Vicdan azapları başımızın belası,  Çıkış kapısı yolunda bu âlemin  Bizden hızlı yürürler önümüzde;  Ölüm kapısına bizden önce varır,  Alaycı bir bakışla beklerler bizi...  Ne sevinçler, ne kitaplar  Yanımızda sadece  Sevaplarla azaplar. Hüsrev Hatemi 

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

2012 Şiir Yıllığı

29 1764 25.Haz.81 "ankara iç savaşında üç hainin portresi" "Onu nasıl unutabilirim?" "Vaktimiz bitti. Ben artık gitmeliyim" (1) Number One ..Düş’mek ve “Düşen Kız”.. ..'ya “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.” “Ha yanıp söndü ha yanıp sönmedi bir ateşböceği” “Pişmanlık hikâyenin sonu değil, ortasıdır.” 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 15 MART 1985 İÇİN 17 yaşım çıldırmışdı 1994 Eliyle, Samanyolu'na 3. Cemre 5. Şarkı 94. Sone Abartılar -Abdülhamid düşerken- Abelard ve Heloise Mektuplar Acaba Acı Acı acı bir şarkı Acılı Gecenin Bitiminde Acımadı ki! Acındırma Şiiri Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Acıyor Aç Kollarını Açelya Çiçegi açık açık çağırır aşkını Açık Kalp Ameliyatı ...

DERTLİ YILLAR

I Demiryolu kenarı, o ahşap evde  Oturduk bir süre ve bundan böyle  Hayat uzayıp gidecek gibiydi  Demiryolu misali önümüzde.  Neydi o garın adı, sen girdin...  Kapısına dayanmıştım yağmurda  Sen içeride, terk edilmiş, boş  Korkunç ve ürpertici vitraylı  Paslanmış raylı garda kaldın. Musiki sevkiyle bu gölgelikteyim  Burda biraz vakfe mümkün mü beyim? Güzel de olsa güz hüzünlüdür;  Haydi bu sararmış tomarı sar da,  Beni en dertli yırlarla çağır.  Çünkü çirkâb ve çamur çoğalmıştır. II İnceldi keder, inceldi inceldi...  Geçti iğnesine günlerin  Ve oyasını işledi kalbimize.  Tez silindi tezhibi, laciverdi,  Sevincin, neşenin, bahtın  Bilmem saadeti resmetti mi Abidin Bey, Hayyam! Sen elemin takvimini yapar mısın? III Uzaklaş ama yavaş, bu ne telaş?  Bana bir yaklaşan var sen giderken...  Bana dönük olmalı gözlerin,  Uzaklaş ama yine bana dönük...  En sönük ışık bile fazla artık. Ardımda ...

Sen kalbi kırıkların Rabbisin Yani önce, en çok benim

Terk ettim aklımı, her yerde kalbim vardı! Engin Turgut Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım. Felix Arvers Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı. Soldu, günden güne sessiz, soldu! Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!” Tâ içindendi gelen hıçkırığı, Kalbinin vardı derin bir kırığı. Yahya Kemal Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum. Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!.. Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. Çisel Onat Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali; Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi, Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden. Sylvia Plath duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç dokunmuyorsun bana sen gibi bir şimşek çakıyor tam kalbime düşüyor yıldırımı ben gidiyorum Özdemi...

Bir gün yalnızlıktır bekleyen sizi

Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki Bir önseziyi kuruyorum şimdiden. Edip Cansever Yalnızlığa alıştım ama sonsuza dek yabancı kalmak nasıl da yabancı bir acı Ursula K. Le Guin Harap olmuş evimize içiyorum. Hayatımın kederine, O bizim beraber yalnızlığımıza. Sana kaldırıyorum kadehimi: O yalan söyleyen dudaklara, Bize ihanet eden, acımasız gözlere. Ve can yakan gerçeğe: Dünyanın zalim ve kalpsiz oluşuna Tanrı’nın bizi kurtarmayışına. Anna Ahmatova Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini Kederdir yüreğimin değişmez postnişini Hüsrev Hatemi Sonra insan bir gün Yalnızlığını gösterecek kimseyi bulamıyor. Ah ey zaman ölüleri Var mıydınız, yaşadık mı Şimdi herkes nerede… İnsan bir gün yalnızlığın da dışına düşüyor. Şükrü Erbaş Namusum üzerine yemin ederim Bu şehri bu evleri bu sokakları sevmiyorum Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan Yalnızlığı özlüyorum Ümit Yaşar Yalnızlığın da ucuna geldim, sırtımda kederin han...

Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen

tükendi dad kelimelerim artık dokunmasalar da ağlıyorum Murat Kapkıner Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin İçimde yalnız ve yapraksız Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru- Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun Bir ağlama duvarı bu. Erdem Bayazıt sesinden tanıdım defterde sesi kalmış göz kırpıyordu bana gözlerimi kapadım buymuş dedim ağladım bir daha ağlamadım İçimdeki bir yerde kaybolmuş bir çocukluk kubbesi tamamlanmış o türbede yatıyor Hüseyin Alacatlı Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamak isterdim… Çekiniyorum işte olmuyor, Çıkmıyor sesim… İbrahim Kiras belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize Turgut Uyar Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm- semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla. Edip Cansever Allah’a sarılıp ağlamak istiyorum bazen Dilek Karta...

ÇÜNKÜ ER YA DA GEÇ ALIR AŞK ÖCÜNÜ KENDİSİNDEN

199  Yazık! Kadınların aşkı! Sevgili  Ve korkulu bir şey olduğu bilinir ya  Çünkü bu kumara sokarlar varlarını yoklarını  Ve yitirdiklerinde onlara anımsatmaktan başka  Bir işe yaramaz yaşam geçmişin acılarını,  Bir kaplan sıçrayışı gibidir öç almaları da,  Ölümcül, çabuk ve yırtıcıdır, ancak çektikleri işkenceyi  Unutamadıkları için, duyarlar içlerinde, verdikleri cezayı. 200 Haklıdır da kadınlar, çünkü dürüst değildir erkekler  Erkeklere karşı sık sık, kadınlara karşıysa her zaman,  Kadınların değişmez yazgısı hep aldatılmaktır  Ağlayan kalpleri yitirir umudu tanrılaştırdıkları erkekten  Ve sonunda para tutkusu onları satın alır  Bir evlilikte - nedir ki geriye kalan?  Değer bilmez bir koca, vefasız bir sevgili sonra  Dikiş nakış, bakıcılık ve dua ederken biter her şey sonunda. 201 Kimi bir sevgili edinir, kimi içkiye, kimi dine  Vurur kendini, kimi eviyle barkıyla ilgilidir, dağıtır kimi,  Kimi kaçar...