Ana içeriğe atla

Duvara Dair (Cidariyye)

Bu senin adın
dedi bir kadın
ve kayboldu bir sarmal koridorun içinde…

Görüyorum orada cenneti ulaşılabilecek mesafede.
Taşır beni bir beyaz güvercinin kanadı
bir başka çocukluğa doğru. Hiç rüyasını görmemiştim
rüya gördüğümün. Her şey gerçek.
Biliyordum kendimi kenara bırakmakta olduğumu…
ve uçtum. Ne olacaksam onu olacağım
son gökyüzünde. Ve her şey beyaz. Asılı duruyor deniz
beyaz bulutlardan bir tavan üstünde. Hiçlik beyaz
mutlağın beyaz gökyüzü içinde. Oldum ve
olmadım. Yalnızım ben bu beyaz ebediyetin dolaylarında.
Vaktimden önce geldim.
Hiçbir melek görünmedi bana sormak için:
“Ne yaptın orada, dünyada?”
Duymadım kutsanmışların ilahilerini, ne de
günahkarların iniltilerini. Yalnızım bu beyazlık içinde,
yalnızım…

Acı vermez bana hiçbir şey kıyamet kapısında.
Ne zaman, ne de duygular.
Hissetmem şeylerin hafifliğini, ne de kuruntuların
ağırlığını. Bulamadın hiç kimse sormak için:
Nerede benim “neredem” şimdi? Nerede kenti
ölümün, ve neredeyim ben?
Burada, burada-olmayanın içinde, bu zaman-olmayanda,
ne varlık var ne de hiçlik.

Sanki daha önce bir kez ölmüşüm…
Biliyorum bu tecelliyi ve biliyorum
bilmediğime doğru yola koyulduğumu.
Belki yaşıyorum hala başka yerde ve
biliyorum ne istediğimi…

Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.

Bir gün bir düşünce olacağım, ne kılıç ne de
kitap tarafından çorak ülkeye taşınan…

Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.

Bir gün bir kuş olacağım, ve varlığımı yokluğumdan
koparacağım. Kanatlarım ne kadar çok yanarsa gerçeğe
o kadar yakın olacağım, ve küllerimden yeniden doğacağım.
Ben hayalperestlerin diyaloguyum…
Ben yokluğum…

Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.

Bir gün bir şair olacağım… Dilim tüm mecazların mecazı…
Yer günahım ve bahanem benim.
Ben oralıyım…
Ben ne olduysam, ve ne olacaksam oyum…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün asma olacağım…
Ve gelip geçenlere şarabımı sunacağım…
Ben mesajım ve mesaj taşıyıcıyım,
kısa adreslerim ve postayım…
Bu senin adın
dedi bir kadın
ve kayboldu kendi beyazlığının koridorunda.
Bu senin adın, iyi ezberle onu!
Tartışma onun herhangi bir harfini,
görmezlikten gel kabilesel bayrakları,
dost ol yatay adınla
dene onu yaşayanla ve ölenle…

Ey adım: büyüyeceksin ben büyüdükçe,
taşıyacaksın beni, seni taşıyacağım gibi,
bir yabancı kardeştir bir yabancıya…

Ey adım: Neredeyiz şimdi?
Söyle bana: Şimdi nedir? Yarın nedir?
Zaman nedir, mekan nedir,
eski nedir, yeni nedir?

Bir gün ne olmak istiyorsak o olacağız.

Yolculuk başlamadı henüz, yol bitmedi.
Bilgeler ulaşamadılar henüz sürgünlerine,
Sürgünler elde edemediler henüz bilgeliklerini…

Her rüzgarda bir kadın alay eder şairiyle:
-Ver bana dişiliğimi
ve al şu bana sunduğun yönü,
şu parçalanmış yönü…

Hangi rüzgar taşıdı seni buraya?
Söyle bana yaranın adını…
Kendi kanım acıtır beni, damar kadar tuz da…

Kim var Babilyon’dan sonra?...

Bir peygamber değilim kehanet iddiası taşıyan…

Bir kitap yetmez söylemeye:
Mevcut bulurum kendimi yokluğun tamlığında.

Her arayışımda başkalarını, kendimi bulurum.
Onları aradığımda, kendi yabancı varlığımı görürüm yalnızca.
Kalabalıklarla dolacak bir birey miyim?

Ben yabancıyım. Saman Yol’u boyunca sevgilime
yürümekten yorgun. Sıfatlarımdan yorgun…

Denizcilerle sarılı çevrem, fakat liman yok…

Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını…

Çözülür öğeler ve duygular. Göremem bedenimi orada.
Hissetmem ölümün yakıcılığını, ne de daha önceki hayatımın.
Başka bir kişiydim sanki.
Kimim ben? Ölü ya da yeni-doğan?...

Fransız doktorumu gördüm,
hücremin kapısını açarken
dövdü beni bir sopa ile
mıntıkadan iki polisin yardımıyla…

Rene Char’ı gördüm
Heidegger ile otururken
İki metre uzağımda.
İzledim onları şaraplarını içerken,
ve bahsetmiyorlardı şiirden… bir ışık şuasıydı diyalogları…

Gördüm ağlayan üç dostumu
dikerken kefenimi
altın ipliklerle.

Gördüm Al-Ma’ari’yi kovalarken eleştirmenlerini
kasidesinden:
Kör değilim
sizin gördüğünüzü göremeyen,
ışık basirettir, ya hiçliğe…
ya da çılgınlığa götüren…
Yok yeterli ömrüm, sonumu başlangıcıma bağlayabilecek.
Çobanlar aldı hikayemi…

Kırsaldır günlerimiz, kabile ile kent arasında kırsal…

Ben kendi kendine konuşanım:
Son kasidem hurma ağacımdan düştü.
Ve kendi içime seyahat ederim
ve ikiliklerle kuşatılmışım,
fakat gizemine değer hayat…

Ben kendi kendine konuşanım:
Küçük şeylerden doğar büyük düşünceler.
Sözcüklerden değildir gelişi ritmin,
fakat iki bedenin birlikteliğinden gelir,
uzun bir gece içindeki…

Ben o’yum kendi kendine konuşan… Sen ben misin?...
“Asla unutma beni” Ey ölüm…

Ey genç kız, ne yaptı sana tutku?...
Ve bir bayramdır yeryüzü….

Yeryüzü bir bayramdır kaybedenler için (ve biz de onların arasındayız) … Bizler, Hz. İsa’nın öğretileri olmadan da iyiydik ve çilekeştik


Dedim Şeytan’a: Hayır, etme beni imtihan!
Yağdırma bana musibetlerini! Sokma beni ikilikler
içine. Bırak beni olduğum gibi kalayım…

Vaktim gelmedi henüz. Hasat zamanı gelmedi henüz…
Beklemiyor kimse orada.
Vaktimden önce ve vaktimden sonra geldim…
Ne görüyorsan oyum. Ben uzakta olanım…

Kimim ben, ey sen! Yarat beni seni yarattığım gibi…
Yardım et bana katlanabilmen için ölümsüzlüğün sıkıntısına…

Ey Anat, benim özel tanrıçam, söyle şarkını.
Ben okum ve avım,
Ben sözcüklerim, ağıtçıyım, müezzinim
ve şehidim.

Asla demedim elveda yıkıntılara…

Yaşamak istiyorum….
Başlangıç nedir?
Son nedir? Kimse geriye dönmedi ölümden,
bize
gerçeği söyleyecek.

Ey ölüm, bekle beni bu toprağın ötesinde, kendi ülkende…
Varoluşçular baştan çıkartıyorlar beni,
her anı
özgürlük, adalet ve tanrıların şarabı ile tüketmek üzre…
Ey ölüm, zaman tanı bana cenaze hazırlıklarım için…
Ey ölüm, bekle! Çantamı yapmam için:
Diş fırçası, sabun, ustra, kolonya ve giysiler.
Hava ılıman mı orada?...
Bir kitap yeterli mi bana? Zaman öldürmek için,
yoksa bir kütüphaneye mi ihtiyacım olacak?
Hangi dili konuşuyorlar orada?
Günlük halk dili mi, yoksa klasik Arapça mı?...

Gel dostça ve içten olalım:
Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında.
Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları.
Ölmedi hiç kimse tamamen.
Ruhlar için, bir biçim ve yer değişimidir yalnızca…

Her hangi bir hastalığa ihtiyacın yok beni öldürmek için.
Öyleyse daha asil ol böceklerden.
Kendin ol-saydam, Görünmeyen’den açık bir mesaj.
Ve aşk gibi, ağaçlar arasında öfkeli bir fırtına ol.
Oturma kapılarda bir dilenci ya da vergi memuru gibi.
Olma sokaklarda bir trafik polisi.
Güçlü ol, iyi su verilmiş çelikten ol ve çıkar şu tilki maskesini.
Cesur ve şövalyemsi ol ve başlat öldürücü saldırılarını.
Söyle ne söylemek istiyorsan:
“Bir anlamdan diğerine yükselirim.
Akışkandır hayat, damıtırım onu…”

Ey ölüm, bekle ve otur şu koltuğa,
ve bir bardak şarap al ve tartışma benimle…
Ben kimim ki, senin bir ziyaretine değecek?
Vaktin oldu mu şiirimi irdelemeye?
Hayır, tabii. Senin işin değil bu.
Sen insanın dünyevi bedeni ile ilgilisin,
sözleri ve eylemleri ile değil.

Ey ölüm, yendi seni tüm sanatlar…
Tuzağa düşüremezsin ölümsüzü…

Yaşamak istiyorum. Yapacak işim var…

Bir kadının avuç içinde tutarım benim değerli sonsuzluğumu.
Doğdum, sonra aşka düştüm, sonra göçtüm…
Rüyalardır bizim tek sözümüz.

Ey ölüm, kay karanlığa…
Sensin sürgün olan.

Yok senin kendi hayatın.
Benim ölümümdür sadece senin hayatın.
Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden…
Sensin, yalnız sürgün olan,
Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne.
Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu…
Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek…
Yaşamak ve seni unutmak istiyorum…

İyi bir dost ol, Ey ölüm!...
Belki biraz aceleciydin Kabil’e atış sanatını öğrettiğinde.
Belki biraz yavaştın Yakub’un ruhuna kalıcı sabır öğretirken…

Burada, bu burada-olmayanda ve orada-olmayanda, özgürüm.
Git kendi sürgününe geri, tek başına…
Kaba ve acımasız olma!...

Ey ölüm, tarih senin ikizin mi yoksa düşmanın mı? …

Ey ölüm, bekle beni deniz kıyısındaki romantiklerin Cafe’sinde.
Okların tutturamadı hedefi bu kez, ve geri döndüm ölümden…

Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem
ya da dönmezsem.
Ne yaşıyordum ne de ölüydüm.
Yalnız sen-sendin yalnız olan, mutlak yalnız olan…

Ne yararı olacak ruhun eğer hasta ise bedenim ve görmüyorsa işlev.
Ey kalp, kalp, geri getir adımlarımı…

Sözcükler arasında özgür evliliği tercih ederim.
Dişil bulmalı doğru erili
şiirin düzyazıya doğru sürüklenişinde…

Nereden doğar şiir sanatı?
Kalbin meylinden mi, bilinmeyenin bir doğuştan anlamından mı, bir çöldeki bir kırmızı gülden mi?
Kişisel olan kişisel değildir, evrensel olan evrensel değildir…

Düşten düşe uçarım fakat sonum yoktur.
Düş göreceğim, ama rüzgarın arabalarını tamir için değil, yaralı
ruhları iyileştirmek için değil.
Aldı yerini şimdiden efsane-gerçek içinde bir entrika.
Bir şiir değiştiremez ne geçeni… ne de önleyebilir bir depremi.
Fakat ben düş göreceğim…
Çobanların ve kralların kuşatması altında değilim.
Bugünüm, yarınım gibi, benimle birlikte.
Küçük bir not defterim olacak.
Bir kuşun bir bulutu her otlayışında yazarım onu defterime.
Çözdü kanatlarımı düş.
Ben de uçarım. Her canlı varlık bir kuştur.
Ben neysem oyum ve daha fazlası değil…

Ben neysem oyum…
Roma’nın tuz yollarını bekleyen dalkavuklarından biri değilim…

Kalple öğrendim tüm kalbimi…

Çilekeş bir Sufi’ye benzer kalbim…
Kalbin suyu kuruduğunda, daha soyut olur estetik,
pelerin giyer tutkular, ve zekilik içinde sarmalar kendini bekaret…

Gılgamış’ın yeşil adımlarını izleriz, zaman zaman.
Hiçliğin tam bir varlığı…
Kırılır içinde yokluk, küçük bir su kavanozu gibi.
Enkidu uykuya daldı ve uyanmadı bir daha…
Enkidu!...
Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni?

Güzel gençliğimiz olmadıkça bilgeliğimizin ne yararı var?...
Kimim ben, tek başıma?

Kalk artık!
Hareket et bilge kişilerden önce, tilkiler gibi, sar etrafımı.
Her şey boş. Hayatın bir hazinedir, yaşa onu zengince öyleyse…

Uyanmanı yaşa, düşünü değil.
Her şey ölür.
Yaşa hayatını sevilen bir kadın gibi.
Hayat senin bedenindir, her hangi bir yanılsama değil.
Bekle ruhunda taşıyacağın bir çocuk için.
Döllenmek ölümsüzlüktür, bizim için.
Her şey boş ve ölümlü, ya da ölümlü ve boş.
Kimim ben? Şarkıların Şarkısı’nın şarkıcısı mı?
Cemaatlerin bilgesi mi? Yoksa her ikisi mi?...

Boş, boşların boşu…boş!
Yeryüzündeki tüm yaşayanlar göçmek zorunda…

Taçın ne yararı olur bana?

Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek.
Doğmanın zamanı var
Ölmenin zamanı,
Konuşmanın zamanı var
Susmanın zamanı…

Mutlu bir çocuk değildim zamanında.
Fakat, mesafe becerikli bir demircidir,
dönüştürebilir değersiz demiri ayışığına…

Kendime dedim: Hayattayım…
Yeterince dünlerim oldu; bir yarındır ihtiyacım…

Şiir öğret bana Homer’in topraklarında dolaşabilmek için…
Şiir öğret bana. Bir genç kızın bir şarkıya ihtiyacı olabilir -
uzaktaki sevgilisi için…

Geçici bedendir benimki, var ve yok olan.
İki metre toprak yeter şimdilik…

Tarih alay eder hem kurbanları, hem de kahramanlarıyla.
Bir göz atar onlara geçerken ve devam eder yoluna.

Deniz benimdir. Temiz hava benim.
Ve benin adım… benim…
Bana gelince…
Ben benim değilim.
Ben benim değilim.
Ben benim değilim.

2000

Mahmud Derviş

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...