"Bugün altında yattığı toprağı işlerdi bir zamanlar."
Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.
*
Sayısız seyahatle dolu olağanüstü yoğunlukta bir yıldı. Bir süreliğine buraya
gel, biraz dinlenirsin … O sırada dikkat etmemiştim. Oraya seyrek gittiğimiz
için, kendimize mola vermediğimiz için sürekli homurdanıp dururdu. Şimdi bu
kelimelerde başka şeyler okuyorum. Bir süreliğine gel, dediğini duyuyorum,
yanımda kal, bende artık iş yok, kışı atlatabilir miyim bilmiyorum.
*
Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her
şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri
kırmızı domateslerdi. Oraya vardığımda yaptığı ilk şey, bana bahçeyi dolaştırıp
göstermek olurdu. Bahçe her seferinde farklıydı.
*
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi,
yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her
boşluğu yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını
doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete
geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben
uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için.
İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete
geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki
bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de
yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden
sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz
söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan, tabii ki, onun o
büyüleyici geçiciliğinden.
*
Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir
süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum. Ama ağlayabileceğim
bir yer yoktu. Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı,
beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım -neyse ki neredeyse boştu- ve
gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm, sonra
yine sonuna kadar yürüdüm -bir tür keder devriyesi.
*
Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz. Hepsinin babaları hayatta, diye düşündüm.
Ve düşüncenin kendisinden bile ürktüm. Benimki de hayattaydı.
*
80’lerin başında bir öğle sonrası karşı evdeki komşumuzun banyoda hıçkıra
hıçkıra ağladığını asla unutmayacağım. Ağlaması küçük açık pencereden
yayılıyor, sessiz sokağın üzerinde süzülüyordu. Muhtemelen kimsenin duymaması
için oraya kapanmıştı, oysa herkes dinliyordu. On yaşındaydım ve geri dönüşü
olmayan bir şeyin olduğunu biliyordum, ölümden daha geri dönüşsüz ne olabilir
ki? Komşumuz torununun öldüğünü yeni öğrenmişti, benim yaşlarımda bir kızdı. O
öğle sonrası çok şey öğrendim: sadece yaşlıların ölmediğini ve yetişkin biri
bile böyle çaresizce ağladığına göre, insanın bir yakınının ölmesinin çok
korkunç olması gerektiğini. Evde yalnızdım ve yerimde mıhlanıp kalmıştım. Acaba
komşumuza gitmeli miyim diye düşündüm. Kendisine zarar vermesinden korkuyordum,
o küçük pencereden atlamak imkansızdı ama belki başka bir şey yapardı, kim
bilir? Öğleden sonra saat üçte, banyonun penceresinden minareden yükselen ezan
sesi gibi yayılan o çaresiz feryadı asla unutmayacağım.
*
Elli yıl sonra onu yeniden iplerle yavaş yavaş aşağı indireceklerdi. Bu kez
sadece iki metre. Ve onu yine düşürmelerinden korkacaktım, hafifçe bir yana
eğiliyorlar, sonra doğruluyorlar, bunu iş olarak yapan dört adam. Yine altı ve
aynı anda elli altı yaşındayım ama bu sefer hiç umudum yok.
*
Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair
tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. Onu bir kez
bile yaşamayacağız.
*
Pekala, Aziz Georgi çok uzak. En azından guguk kuşunun ötüşünü duyacak mıyım?
Babam şairdi, hiç farkında olmasa da.
Guguk kuşu ne zaman öter, diye sordu doktor. Genelde nisan başında, yanıtını
verdi babam. Hayatının tılsımlı derisini bir ay kısaltmış oldu. Onun yerinde
olsaydım, ben de en azından bahar için pazarlık yapardım, diye düşündüm. Doktor
sadece gülümsedi, başını belirsizce salladı ve yine cevap vermedi. Acaba babam
onu Tanrı’dan bir bahar daha dilenmek için aracı olarak mı kullanıyordu? Ve bu
Tanrı’nın zavallı babama birkaç ay daha vermesi neyine mal olurdu ki? Sadece
ektiği çiçeklerle göz göze gelebilmek için. Bahçeyi seyretmek, köpeğe son bir
kez kemiğini fırlatmak için. Bizleri son bir kez bir araya getirecek ve çekip
gidecekti. Babamın bundan fazlasını istemeyeceğinden eminim.
Ama Tanrı, her zamanki gibi, duymazlıktan geliyordu, onun yeryüzündeki temsilcisi
olan doktor da söz vermeye cesaret edemiyordu. Peki en azından Noel için bir
araya gelsek, kardelenler baş gösterse, dedi babam ve beklentiyle doktora
baktı. Noel yirmi küsur gün sonraydı, zamandan bile sayılmazdı.
Noel için olabilir, cevabını verdi doktor.
Duyduğum en merhametli ve aynı anda en acımasız cevaptı bu.
*
Suçluluk duygusunun içinde nasıl büyüdüğünü hissediyorum – hasta olmanın suçluluğu,
yatağa mahkûm olmanın, başkalarına zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin,
yük olmanın suçluluğu.
*
Ona bakıyorum ve dedemi hatırlıyorum. İkisi de sonuna kadar, devrilene kadar
bahçede çalıştılar. Babamın, dedemi ekim dikim işlerinden ve çapalamaktan
vazgeçirmeye, kavurucu sıcaklarda dinlenmeye ikna etmeye çalıştığını
hatırlıyorum – ama nafile. Bir seferinde onu bağda baygın halde bulmuş. Onu
kaldırmış, dedem de ona yaramazlık yapmış bir çocuk gibi suçlu suçlu bakmış ve
şöyle demiş: Kızma bana, biraz yardım etmek istedim sadece. Aynı şekilde, hiç
başarma şansım olmadan, ben de babamı ikna etmeye çalıştım.
Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanacağımızı öğreten kimse olmadı diye
düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar?
Nasıl yavaşlanır, artık tek işinin dinlenmek olduğuna nasıl alışırsın
(dinlenmek iş midir)?
Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın,
mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın.
Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın, işler bitince
ölünmeli.
Babam da, dedem de kışın öldü, biri aralıkta, diğeri ocakta.
*
Kanserle ilgili yaygın efsanelerden biri (onu Susan Sontag da hatırlatır)
hastalığın duyguların aşırı bastırılmasından tetiklendiğidir. Bununla herhangi
bir bağlantısı olmaksızın, babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış
olmasının ne kadar aptalca olduğunu söylediğini duydum, onlara öğretilen buymuş,
duygularını göstermemek, bize karşı da katı olmuş, bunu en sonunda hafifçe
geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık beyanı gibi bir şeydi.
Lütfen babam çok acı çekmesin.
*
Annemle babam şaşkınlık ve mutluluk içinde bebek odasının eşiğinde Müneccimler
gibi duruyordu, bebeğin karşısında yoğun bir huşu içindelerdi. Bunun doğru
kelime olup olmadığını bilmiyorum ama ona karşı saygı kesinlikle vardı. Bebek
ise virgül kadardı, ağlıyordu, sarılığı henüz geçmemişti. Başlarını eğdiler ve
hiç beklemediğim bir şey yaptılar -onun elini öpmek istediler. Bulgarlarınki
gibi ataerkil bir kültürde genelde tam tersi olur. Gençler yaşlıların elini
öper, gençler eğilir ve saygılarını sunar. Ama işte bakın Kutsal Doğum nasıl
her şeyi tersine çeviriyor. Tedirginlikle yaklaştılar, sanki başka bir
dünyadan gelen bir insanın huzurundaymışlar gibi. (O ise, aramızda kalsın, gerçekten
başka bir dünyadan geliyordu. Buraya ulaşmak için dokuz ay yolculuk yapmıştı
.)
*
Sorun değil, dedi, ben artık yeterince yaşadım, yaşanabilecek güzel şeyleri
yaşadım, siz kardeşinle büyüdünüz… O kadar da fazla üzülmüyorum.
…
Sonra eve uzun bir yürüyüş yaptık. Ve ancak Mladost 1’deki sıvası dökülmüş sarı
apartmanın giriş kapısının önünde bana şöyle dedi: Üzüldüğüm tek bir şey
var. Biraz daha yaşamak isterdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir
şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için. Buydu hayali, ölümsüzlük
fikri ya da ona ne derseniz deyin -bir çocuğun hafızasında kalmak.
*
Onu hastaneye yatırmalı mıyız? Ona neden eziyet edeceksiniz ki, diyor bir başhemşire, sona geldi artık, bırakın onuruyla gitsin, o saatler de yanında olmanız en iyisi. Babam hastane konusunu düşündüğümüzü hissetti ve kesin bir tavırla reddetti. Onu tek başına bir hastane odasında hayal ediyorum -üzerine serumlar iliştirilmiş, seyrek hemşire ziyaretleri, akşamları floresan ışığın altında tüm hayatıyla baş başa- ve son anına kadar bizim yanımızda kalmasına karar veriyorum.
*
Eve dönüyorum ve ilk bezleme denemesini yapıyoruz. Tüm beceriksizliğim ve babamın çıplaklığı karşısındaki mahcubiyetimle. Onu en son böyle elli yıl önce gittiğimiz şehir hamamında görmüştüm. Ah, başınıza ne bela açtım, diye tekrarlayıp duruyor.
*
Aslında hikayenin kendisinin pek bir önemi yoktu. Babamın yanında uzanıp ona kitap okuyordum ve bu yeterliydi.
Ertesi gün kitabı tek başına okumaya devam ettiğini gördüm.
Bana kitabın sonuna dahil edilmiş Çudomir’in günlüğünü gösterdi. O da aralıkta gitmiş, dedi kayıtsızca. İkimiz de ağzından kaçırdığı ve sanki havada asılı kalan o “da”yı hissettik.
Çudomir’in, kemik kanserinden ölürken, son günlerini anlattığını unutmuştum. Aslında yoğun acılara dayanamayıp hastanenin penceresinden atlamış…
Korkacak bir şey yok, diyor babam, yüzümde aniden beliren ifadeyi görünce.
*
Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun kelimeleriyle konuşuyordum, biliyordum (o da biliyordu)-yapılacak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi. O büyük harfli Gece. En uzun gece. İnsan böyle bir gecede, son gecede, son saatlerde neler hisseder, hayal etmeye çalışıyordum. Ve kelimelere inanan ben, kelimesiz kalmıştım. Ama bu da önemli değildi, önemli olan elini tutmaktı, o da benimkini sıkıyordu, gecenin köprüsünden geçiyorduk ve yakında ayrılacaktık.
*
Çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi biri canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır.
*
Son yaptığı şey, artık konuşamıyordu, eliyle çizdiği şu yarım daire oldu. Bizi bir araya toplayıp bir şey mi söylemek istiyordu? Yoksa sadece bir arada kalmamızı mı söylemek istiyordu? Şimdi hayatımın geri kalanım bu jesti yorumlayarak geçireceğim.
*
Bir yandan en mutlu, bir yandan en hüzünlü yıl. Mutluluk kısa sürer, tıpkı o bahar açıp solan nergisler ve fulyalar gibi. Hüzün, her şeyi boğan ve babamın onlardan kurtuluş yok dediği inatçı otlar gibi uzun süre kalır.
*
Halalarımdan biri, kendine bile benzemiyor, yiyip bitirmiş onu illet, diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Eriyip bitmişti, ama benim için hâlâ aynıydı, en yakışıklı, en uzun boylu adam, benim babam.
*
Kardeşim kırk gün boyunca her sabah mezarına gitti, ona kahve götürdü ve bir sigara yaktı. Tuhaf bir merasim, ama içten içe bunu yaptığı için minnettarlık duyuyorum.
*
Tüm bunlar olmadan önce, babamla yaptığımız son konuşmalardan birinde, bahçeye bakan verandada güneşin altında otururken annem, durup dururken, öylesine, hiçbir sebep yokken şöyle dedi: Umarım kendi başımızın çaresine bakabiliriz ve size yük olmayız, elimiz ayağımız tutarken ve aklımız yerinde ölürüz, geceleri artık bunları düşünüyoruz.
*
Babamın siyah defterindeki son eylül notu ayın 25’ine ait. Ve şöyle diyor: Ser. su/. Gücü serayı sulamaya yetmiş ama notu tamamlamaya yetmemiş.
*
8 Ekim’de, deftere not yazmadığı o günlerin bahçede, orada, bahçede olduğumu hatırlıyorum. Akşam onunla ve annemle birlikte şehre benim Tüm Bedenlerimiz başlıklı öykü kitabımdan uyarlanan bir oyun seyretmeye gitmiştik. Ekipten yaşlı bir aktör de onu, babamı oynuyordu, hatta adının da aynı olmasına karar vermişlerdi. Son sahnede, hastanede ölmek üzereyken, hayatının farklı yaşlarındaki tüm bedenleri onu çevrelemişti. Onunla vedalaşıp teker teker çıkıyorlardı. Son olarak küçüklüğündeki çocuk hali kaldı. Bu çocuk onu elinden tutup kapıya kadar götürdü. Kapıya kadar geçirilmek güzeldir…
Şimdi düşünüyorum da, o sahneyi nasıl seyretti acaba? Sonrasında birkaç laf
ettik, oyunu pek beğenmemişti kanaatimce. Ama bir kadeh şarap içmek için kaldı,
güldü, herkesle sohbet etti. Tüm oyuncular ona öyle bir saygıyla bakıyordu ki,
sanki oyunun içinden çıkıp gelmiş gibiydi. Canının acıdığına dair bir şey
söylemedi, enerji doluydu, iyi vakit geçiriyordu, ya da bana öyle gelmişti. Eve
gece geç saatte döndük. Orada kaldım ve ertesi gün daha rahatlamış bir halde
ayrıldım.
*
Anlaşılan rüyanın en korkutucu kısmı buydu: Mama kabı tümüyle küf içindeydi,
yıkanmamış, aylardır bakımsız, o zaman gerçekten korktum, diyor. Deden rüyanda
görünmedi mi, diye soruyorum. Soruma anlam veremeden yüzüme bakıyor.
Söyledim ya, kedinin mama kabı bakımsızdı.
Elbette, ölüm böyle de görünebilir.
*
Bir daha asla bu kadar -bir zamanlar babamızın kollarındaki gibi- güvende
olmayacağız.
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güllerinki
kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban
seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat
ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık
yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra getireyim, kanepeye şöyle bir
uzanacağım sadece, çünkü belim… Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir
yataylığa alışmaktır.
*
Sosyalist zamanların mevcut olmayan babası. Yokluk aslında tüm dünya
kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya
hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya
ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya
bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek
istemez …
*
Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle aranızda görünmez bir
göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep
yanınızdadır, öğle yemeğini hazırlar, hastayken size o bakar, elini alnınıza
koyar; anne, içinde yüzdüğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir -puslu,
belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur,
sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer.
*
Video, iki hafta boyunca bir galerinin duvarı üzerine yansıtıldı, sonunda da ziyaretçileri
bir araya getirerek yedikleri ilk tokadı anlatmalarını istedim. Ya da asla
unutamayacakları bir tokadı. Konuşmaya başladıklarında birçok kişinin sesi
çatladı ve devam edemediler. Olayı şakaya vurup o zamanlar böyle olduğunu,
hatta hak ettiklerini söyleyenler de oldu. Peki, kendi attığınız ilk tokadı
hatırlıyor musunuz, diye sordum daha sonra. Biri konuşana kadar geçen o beş
dakikalık uzun sessizliği asla unutmayacağım.
*
Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın
henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı
yılların uzandığı topraklara. Naif bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu
olmamıştı. Tüm fotoğraflar arasında babamın tek bir çocukluk fotoğrafı var.
Üç-dört yaşlarında, annesinin kucağında oturuyor. Ona başkasına ait bir denizci
takımı giydirmişler. Yolu ta o zamanlarda böyle çizilmiş, sonuna kadar bizim
-benim ve kardeşimin eski kıyafetlerini eskitti.
*
O dönemin mantığına göre çocuk, henüz büyümemiş, küçük bir yetişkindir sadece.
Büyüklerin eski kıyafetlerini giyer ve altı-yedi yaşına gelip ailenin işgücüne
katılabilecek hale gelene kadar kenarda bekler. Babamı altı yaşında, belinde
bir su matarasıyla kırda öküzleri otlatırken hayal etmeye çalışıyorum. Otların
arasından peşlerinden gidiyor, topuğuna bir diken batıyor, durup onu
çıkarıyor, öküzlere yetişiyor, sonra yakınlarda bir şey hışırdıyor, sakın engerek
olmasın, yoksa kör yılanların zararsız olduğunu biliyor. Sonra onu dokuz
yaşında hayal ediyorum, babası onu sabahın üçünde uyandırmış, hava soğuk ve
karanlık, uyku yakasını bırakmıyor, at arabasını koşuyor, kadınları tarlaya
tütün toplamaya götürmek zorunda.
*
Babam birkaç gün ne yapacağını bilemeden dolanıp durmuş, hayatında annesiyle
babasının sözünden hiç çıkmamış, sonunda da kalmış. Ona köyde bir iş teklif
etmişler, annemle tanışmış, o zamanlar on sekiz yaşındaymış. Annemin babasına,
eğer annem üniversiteye kabul edilirse Sofya’da okumasına izin vereceğine dair
söz vermiş, annem kabul edilmiş ve gitmiş, o köyde kalmış, birkaç kez Sofya’ya
gidip gelm iş, hatta bir keresinde onu ekibine davet eden takımın bir maçına
bile gitmiş, antrenöre haber vermeye utanmış, sonra ben dünyaya gelmişim, sonra
dizbağları yırtılmış ve diğer, olası hayatı kuyruğunu bacaklarının arasına
kıstırıp ortadan kaybolmuş.
*
Ayaklarını sürüyerek bahçede nasıl gözden yittiğini hatırlıyorum, kamburlaşmış,
üzerinde eski kırmızı ceketim.
Ve de bir anlığına kendimi oymuş gibi gördüğümü.
*
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu
nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl
yapacağını göstermemişti. O garip zırhı ancak torunları aşabiliyordu. Çocukken
beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babasının kendisini öptüğünü
hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle
denirdi.
*
Bu uzun bir kederdir, diyor bir arkadaşım. Güzel bir ifade ama ben henüz acının
içindeyim. Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir…
Bu acının bedenimdeki yerini tespit etmeye çalışıyorum, kaynağı tam olarak
neresi? Şimdi göğsümün derinliklerinde, diyaframın olduğu yerde, beni boğuyor,
nefes almamı engelliyor. Aslında bu göçebe bir ağrı. Şimdi yukarıda boğazımda,
ağlama merkezinin oralarda bir yerde. Şu anda hamur kıvamında, tam pişmemiş
ekmek gibi, yutması zor.
*
Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu,
yoksa onu daha da mı harlıyor?
*
Sanırım Ecinniler’de bir yerde, Dostoyevski , insanın mutlu olduğunu bilmediği
için mutsuz olduğunu, tek sebebin bu olduğunu söyler. Babam Dostoyevski ile
pek içli dışlı olmasa da, tam tersini iddia ederdi. Bir keresinde, sesini
hafifçe kısarak -belki bu yüzden aklımda kaldı- bir grup arkadaşına şöyle
dediğini duydum: Biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için
mutluyuz. Bu düpedüz siyasi bir açıklamaydı elbette. Ve o kapalılık, bizden
esirgenen, sadece kıyaslamak için bile bizden esirgenen o öbür dünya, tam da
bizim “mutluluğumuzun” lehine çalışıyordu.
*
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan
ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm
öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp
dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.
*
. . . rüyada gördüğümüz insanlar bizden daha fazla / ama onlar hiç yer kaplamaz
-“Rüya Semineri ” başlıklı şiirinde Tomas Tranströmer böyle yazar. Ölüler de
bizden daha fazla, diye düşünüyorum bu dizeleri okurken. Ve her ne kadar yer
kaplamasalar da, başka odalara yerleşirler, başka zamanların görünmez kapılarından
geçerler ve o sırada yollarımız bir anlığına kesişir.
*
Gerçek şu ki bahçenin ekilmesi, budanması, ilaçlanması, çapalanması, otlarının
yolunması gerekiyor. Oysa ben, bir kiraz ağacının nasıl dikildiğini bile
bilmiyorum. Yaprakbitlerine karşı neyle ilaçlandığını da. Domates köklerinin
arasındaki mesafeyi de. Bütün bu sağlam bilgi onunla birlikte gitti.
*
Son otuz yıldır, babam tüm bunları yaparken, ben neredeydim diye düşünüyorum.
Neler yaptım? Benim bahçem nerede?
*
Ölürken ellerini tutmak önemli, diyorum kendisi de babasını kaybeden bir
arkadaşıma. Daha sonra bırakmak da önemli, cevabını veriyor kısa bir
sessizlikten sonra.
*
Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir
yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?
… Ama bu, hikayenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.
Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş.
Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dramatik olmuştur. Onun
son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir
saniyeliğine) dayanabilir miyiz?
Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim,
nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek? Sen olmadan, kardeşin olmadan, annen
olmadan, torunlar olmadan, köpek Cako, domates tarhları, bir türlü dikemediğim
güller olmadan … Geçmişte olup bitenler olmadan ve daha da kötüsü, gelecekte
olup bitecekler olmadan ölümde nasıl kalacağım (ya da ölümümü nasıl
sürdüreceğim) …
Ölmekte olanların hüznü böyle olmalı. Sadece geçmişle değil, gelecekle, hatta
en çok gelecekle beslenen bir hüzün.
*
Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru
yağıyor. Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş.
Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru
inerken görebilirim. Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde,
ağaçların arasına gizlenmiş bir guguk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif.
Korkacak bir şey yok.
Bahçıvan ve Ölüm
Georgi Gospodinov
Metis Yayınları
Yorumlar
Yorum Gönder