Ana içeriğe atla

DENİZLER DÖRT DUVAR

"Ve bırakıp gideriz,
Gitmek kurtulmaksa..."

Behçet Necatigil



"Gidince bitecek mi bu sıkıntı, duvarları aşabilecek miyim gidince?" Salonun tam ortasında, ayakta durmuş, aynı sözleri tekrarlıyor: "Bitecek mi yani, bitecek mi?" Kahvesinden bir yudum alıyor, yüzünü buruşturuyor. İçilemeyecek kadar soğumuş! Kararsız gözlerle çevresine bakınıyor, ortalık karmakarışık. Yerlerde kitaplar, dergiler, not yığınları, masanın üzerinde sevdiği birkaç kadeh, eski bir porselen tabak. Sandalyelere gelişigüzel atılmış, bavullara konulmayı bekleyen giysiler. Bir kahve daha yapmak için mutfağa giderken, kapının önünde duran kolilerden birine takılıyor ayağı, güçlükle kenara çekerek yolu açıyor. İçindeki sıkıntı daha da büyüyor, bir ağırlık olup oturuyor yüreğine. Yarıya kadar dolu kahve ve çay fincanları birikmiş mutfak tezgâhının üstünde. İçki isteğini bastırabilmek için sıcak bir fincan kahveye sığınmak tek çözüm! Bir sigara yakıyor, ağzının içi zehir gibi. "Sigarayı azaltmalıyım, ama şimdi değil. Başa çıkmam gereken o kadar çok şey var ki! Gittikten sonra, sırayla..." Gitmek düşüncesi aklından geçtiği anda, umutlanması gerekirken umutsuzluğa kapılıyor. Yıllar yılı karanlıkta yaşamaya alışmış, daha da ötesi, düşlerinde bile aydınlıkları unutmuşken, umutları canlandırması kolay değil. Yaşamının akışını değiştirmeye karar veren herkes gibi umuda şiddetle ihtiyacı var oysa.

Salona dönüp kağıt yığınlarının yanına oturuyor. "Ne kadar da çok yazmışım. Kimselere anlatamadıkça, yaşadıkça ya da yaşayamadıkça, hep yazmışım. Anlatmak istediğim neydi, anlatamadıkça kırılarak, kırgınlıklarımı bu sayfalara dökerek neyi bekledim yıllar boyu? Artık hiçbir önemi kalmadı, tek gerçek, her şeyin önüne geçen sıkıntı. Boşluk duygusunu bile aşan sıkıntı." Ortaokul yıllarında tuttuğu günlükler duruyor bir kutunun içinde. Çiçeklerle, küçük kalplerle bezeli, parlak renkli karton kapaklar. Birini alıp sayfalarını çevirmeye başlıyor, annesiyle babasının kavgalarını anlattığı satırlara takılıyor gözü. Yıllardır okumadığı halde, çok tanıdık! "Her kavgalarında dünya başıma yıkılırdı. Odama kapanır, radyoyu açardım seslerini duymamak için. Duymadığım halde bilirdim neler söylediklerini. 'Senden sonra işe başlayanlar çoktan müdür oldu, en azından şef! Ya sen ne yaptın bugüne kadar? Benim hakkım değil mi daha iyi yaşamak, o kadınlardan ne eksiğim var benim?' Hep aynı suçlamalar, aynı savunmalar... 'Yeter artık, yeter. Bu hırs öldürecek seni. Evlendiğimizden beri bir gün rahat vermedin bana, işin gücün başkalarıyla yarışmak...'

...

Ne çok günlük tutmuştu birkaç yıl içinde. Hepsi de kilitliydi, annesi okuyamasın diye. Okuldan eve erken döndüğü bir gün, onu günlüklerini okurken yakalayınca anlamıştı kilitlerin bir işe yaramadığını. Yine de annesini hiçbir şeyin durduramayacağının farkında değildi henüz. Zaman geçtikçe onun bitmek tükenmek bilmeyen merakını, kendi denetimi dışında kimseye yaşam alanı tanımayan, hoşgörüden uzak yapısını algılamaya başlamış, lise çağına geldiğinde ise onu iyice tanıdığına inanmıştı artık. Evdeki huzursuzluğun biteceğine inanmıyordu, çocukluk hayalleri bitmişti, ama etkilenmemeyi başaramıyordu bir türlü. Üniversite yıllarında ise tek bir isteği vardı: gitmek! Kardeşi gibi, bırakıp gidivermek! O, özlediği denizlere kavuşmuştu sonunda. Liseyi güçlükle bitirdikten sonra, bir gemide iş bulmuş, uzak denizlere doğru yola çıkmıştı. Uğradığı limanlardan kartpostallar atıyordu ablasına ara sıra, yosun, alkol, tütün, en çok da yalnızlık kokuyordu yazdığı satırlar. "Sonsuzluğu aramak için yola çıkmıştım, ama sanırım sona doğru yol alıyorum," diye yazmıştı bir keresinde, "sonsuzluk diye bir şey yokmuş. Denizler hayallerimdeki koyu maviden uzak... "

...
Yine hüzün! Kartlarda bile korunamayan bir kardan adamın odada ince bir rüzgar gibi estirdiği hüzün içini üşütüyor. Bir başka kart, kollarını alabildiğine açmış bir çocuk resmi: ''Anneciğim işte seni bu kadar çok seviyorum, dünyalardan da çok." Okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun acemi, titrek harfleri. Artık bir yetişkin olan, ailesinden yıllardır uzaklarda yaşayan oğlu. ''Yüreğim öylesine bomboştu ki, Can'a duyduğum sevgiyi dizginleyememekten, onu sevgimle boğmaktan ürktüm. Anneme, babama, kocama, hiç kimseye duyamadığım, ancak çok gerilerde bir yerlerde yıllardır biriktiğini hissettiğim sevgilerin tümünü ona vererek anne bağımlısı bir çocuk yetiştirmekten korktum. Çevreme ördüğüm duvarların ardında yapayalnız yaşıyordum, Can'dan başka hiç kimse ısıtamıyordu içimi. Bu yüzden yatılı okullara gönderdim onu, ailesiyle geçireceği hafta sonlarının, evindeki yalnızlığı, kışsoğuğunu algılamasına fırsat vermeyecek kadar kısa olacağını düşünerek... Benim gibi, kardeşim gibi olmasın istedim."

...
Dönüp, öteberiyi toplamaya devam ediyor. Üniversite yıllarından kalma bir dergi ilişiyor gözüne.
'Gidenlerin Ardından'1 başlıklı yazıyı okumaya başlıyor:

-Alo, iyi akşamlar. ........... 'le görüşebilir miyim?
-O gitti.
-Nereye gitti?
-Hiç, sadece gitti. Çok uzaklara. Her şeyi anladığından, bildiğinden gitti. Her şeyin farkına vararak gitti. Gidişin kolay olmadığı, dönüşün imkansız olduğu yere gitti. Anlamsızlığı anladığından gitti. Tarafsızlıktan nefret ettiği için, taraf olmak, tavır almak için gitti. Savunmaktan yorulduğu için, savunmayı gereksiz bulduğu için gitti. Gittiği yeri bilerek gitti. Kırgın gitti. Başka çıkar yol bulamadığından, tek bildiği bu olduğu için gitti. Artık değiştirmek istemediğinden, buna gücü olmadığı için gitti. Tüm bunları anladığımı bildiği için, hiçbir şey söylemeden gitti. Sessizce gitti. Bir akşam yağmur yağarken gitti. Koşuşturmaktan bıktığı için, yavaşça, acele etmeden, kararlı gitti. Yüzünde bir gülümsemeyle, her şeyi arkasında bırakarak gitti. Benden başka kimsenin anlamayacağını, anlamaya çalışmayacağını, yargılayacaklarını bilerek gitti. Daha sonra yürüdü, yürüdü, arkasına bakmadan. Ve yürüdü taki ayaklarının altındaki düzlük bitene kadar. ..
-Peki ama neden?

...
Kardeşinin gidişinden sonra yazdığı bu kısa yazının, üniversitenin aylık dergisinde yayınlanması, o karanlık günlerin tek sevinci olmuştu. Şimdi, aradan neredeyse yirmi beş yıl geçtikten sonra okuduğunda da yazdıklarını hiç yabancılamıyor, aynı duyguları yaşıyor. Kardeşi, ansızın çıkıp gitmişti bir akşamüstü. Babası her zamanki koltuğunda oturmuş, gazete okuyordu. Gözlüklerinin üzerinden bakmış, "Gidersen bir daha dönemezsin," demişti yalnızca, yerinden bile kalkmadan. Annesi ağlıyordu. "Kimin için çektim bunca sıkıntıyı ben? Sizi düşünerek katlandım her şeye, boşanmadım. Dul bir kadın nasıl yaşardı bu koca şehirde iki çocukla, herkes ne derdi? Siz hayatı kolay sanıyorsunuz, hakkımı helal etmem gidersen... " Tam kapıdan çıkmak üzereyken döndü kardeşi, "Baksana," dedi, "gitmeme neden üzülüyorsun ki? Kendin gibi düşünmeyen herkesi düşman gördün hep. Bir düşmanın eksilmiş olur böylece." Bir an durdu, sonra ekledi: "Sen üzülmezsin ki zaten, kızarsın ancak." Ve ardına bakmadan uzaklaştı.

...
Evden ayrılma düşüncesine annesi de katılıyordu, ama değişik koşullarda: "İyi bir izdivaç yaparak!" Adaylar bulmaya başlamıştı bile, enstitüden eski bir arkadaşının oğlu, komşulardan birinin yeğeni... Hali vakti yerinde, kızını rahat yaşatacağına inandığı, annelerinin bulduğu gelin adayıyla evlenmeyi kabullenecek kadar 'iyi yetişmiş, mazbut aile çocukları'. Sürekli bu adaylardan söz ediyor, tanıştırmak için en olmadık zamanlarda bin bir bahane yaratıyordu. "Evlenmeden bu evden ayrılamazsın!" diye haykırıyordu her tartışmalarında. "Bizim aile yapımıza uymaz, sakın kalkışma! Fakültedeki ne idüğü belirsiz arkadaşlarından biriyle evlenmeyi falan düşünüyorsan da çıkar aklından! Pişman ederim seni, yemin ediyorum, kendimi öldürürüm. Yapamam sanma, yaparım, kendim için beklediğim hiçbir şey yok nasıl olsa!"

...
Şarap şişesini buzdolabına koyduktan sonra salona dönüp kağıt yığınlarının başına oturuyor yeniden. Büyükçe bir zarfın içinden çıkan sararmış sayfayı görür görmez tanıyor, adaylardan biriyle evlenmeyi kabul ettiğini annesine söylediği gece yazdığı satırlar. Tüm yaşamı boyunca yüreğini ısıtabilmiş olan tek erkeğe içten bir itiraf, yazının en sonunda:

"Beni sevmeni öylesine çok istemiştim ki! Beni alıp götürmeni bekledim. Anlamanı, istemeni ... Görmedin ya da göremedin. İçinde bulunduğum koşullar mı ürküttü seni? Bunca güzeııiği yaşadıktan sonra, arkanı dönüp gidecek kadar zor mu geldi sana yaşamı birlikte omuzlamak? Gitmek üzerine günler, aylar boyu konuşurken, farklı yolları düşlüyorduk da ben mi görmek istemedim? Algıladığım insan değil miydin yoksa hiçbir zaman, ben bir hayalin peşinde miydim başından beri? Her ne olduysa... Düşünmenin bir yararı yok, bitti artık. Yaşamımızın tek fırsatının -senin için değildi belki de, ama benim için kesinlikle böyleydi- birlikte izlediğimiz trenler gibi, önümüzden geçip gitmesine seyirci kaldık. Tek seyirci bendim ya da, kimbilir, belki de senin trenin henüz uğramadı o istasyona...

...
Düşlerimde hep o anı yaşarken, 'Beni al, götür buralardan!' diye haykırmak isterken, yüzüne sevgiyle bakıp gülümsemeyi becerebiliyordum ancak. Yıllar yılı o evde yaşamanın ister istemez beni de etkilediğinin, annemden ninni gibi dinlediğim iffetli, onurlu 'mazbut' aile kızı masallarının içime işlediğinin, hiçbir zaman sevdiğim erkeğe 'Seni istiyorum, sen de beni istiyorsan buradayım' diyemeyecek bir kalıba soktuğunun farkında değildim henüz. Hiçbir şey yapamamanın acısını çekiyor ve bekliyordum. Beni istediğini söylediğin anda, ardımda bırakacağım ölülerin bedelini ödemeye hazır olacaktım! Ama sen anlamalı ve gelmeliydin. Trenler akıp gidiyordu önümüzden, zaman gibi. Tüm cesaretimi toplayıp elini tuttum o gün, sıcacıktı elin, güç verdi bana. Bir karar aşamasında olduğumu söyledim sana, anneme direnecek gücüm kalmadığını, bana aylardır kabul ettirmeye çalıştığı kişilerden biriyle evlenmem ya da her şeyi göze alıp evden ayrılmam gerektiğini anlattım. Başın önünde, yüzüme hiç bakmadan dinledin beni. Uzun bir suskunluktan sonra, 'Sen tanıdığım en duyarlı, en mükemmel kızsın,' dedin, 'inanılmaz bir sağduyun var ve doğru içgüdülerin. Bu kararı tek başına, hiç kimseye dayanmadan verebileceğine eminim.'

...
Kocasıyla her diyalog kurma girişiminin ardından hissettiği uzaklık, boşluk duygusu. İçine kapanmalar, geceler boyu kendini yargılamalar. "O, iyi niyetli ve sevecen, elinden geldiğince. Neden yüreğimde hiçbir kıpırtı yok? Neden bu boşluk duygusu, neden Can'dan başka hiç kimseyi sevemiyorum ben?" Yalnızca yapılması gerekenleri yaparak akıp giden yıllar. Her sevişmelerinde gözlerini kapadığı anda karşısına çıkıveren o eski yüz. O yüzü anımsamanın acısıyla kasılan bedeni, bitmesini sabırla beklediği tek kişilik sevişmeler, sancılı birleşmeler. Oğluyla ilişkisini farklı kılmak için verdiği uğraşın, yaşamının tek anlamı olduğu uzunca bir dönem. Oğlunun ergenlik çağına gelmesiyle birlikte, tüm uğraşlarının boşuna olduğunu fark etmesi. "Tek amacım, Can'ı bu acımasız suskunluktan korumak, onu yaşamdan keyif alan bir insan olarak yetiştirmekti. Mesleğimin, işimin hiçbir önemi yoktu, sıradan olmak öylesine doğaldı ki benim için. Evimde, işyerimde, yatağımda... Her yerde, her durumda silik, coşkusuz, kimliksiz bir kadın! Kimliğimi bir tren istasyonunda yitirdim yıllar önce, bundan da yakınmadım pek, korkaklığımın bedeliydi çünkü. Yalnızca sıradan bir anne olmak istemedim. Bir tek bunu! İnsan davranışlarını duruma ve kişiye göre biçimlendirebiliyor, ama kıpırtısız bir yüreği tek bir kişi için canlı tutmak... Olmuyormuş! Bunu ne yazık ki çok geç anladım. Can'ı tek başıma büyütmeyi göze alabilseydim... " Bu korkunç hayal kırıklığının ardından yeniden filizlenen gitmek düşüncesi. "Yaşama kırgın olmayan bir çocuk yetiştirmek en büyük isteğimdi, beceremedim. Zaman daralıyor, yıllar önce yitirdiğim insan olabilir miyim yeniden? " Oğluyla konuşma girişimleri, kırık dökük sözcükler: "Bak Can, babanla ayrı yaşarsak çok daha iyi olacak, kendimi daha iyi hissedeceğim. Senin için değişen bir şey olmayacak, inan bana... " Her seferinde yüzüne bir tokat gibi çarpan suskunluk, kabuğuna çekilen bir çocuk. Oğlundan hiçbir tepki alamadığı, ona ulaşamadığı birkaç yıllık bir dönem. Sürekli gitmeyi düşünerek, ancak buna bir türlü karar veremeden. 'Daha sonra, şimdi sırası değil' söylemiyle geçen aylar, yıllar. Bunca zamandır yüreğindeki soğukla yaşamaya alışmışken, yüreğini hangi koşullarda ısıtacağını bilememenin yarattığı korku.

...
Zarfı açarken elleri ona ait değil artık. Yüreğinde yıllardır biriken tüm kırgınlıklar, okumaya başlıyor mektubu:

"Dönüyorum abla. Yirmi beş yıl önce bir akşamüstü nasıl ansızın bırakıp gittiysem, yine öyle dönebilirdim. Ama dönmek, gitmek ka.dar kolay değilmiş! Umarım adresin değişmemiştir de bu mektup eline geçer. Dönünce nelerle karşılacağım kimbilir, annemle babamın hayatta olup olmadıklarını bile bilmiyorum, ne tuhaf! Yaşıyorlarsa, çok kocamışlardır herhalde. Her şeyi ardımda bırakıp giderken, sana nasıl bir yük bıraktığım aklıma bile gelmemişti, biliyor musun? Tek isteğim hayal ettiğim yaşama, uzak denizlere ulaşmaktı. Başardığımı düşündüğüm de oldu çok kez, ama yıllar geçtikçe... Olmuyor galiba, olamıyor. Nereye gidersen git, kiminle olursan ol, kendinden kurtulamıyorsun bir türlü, hesaplamalara son veremiyorsun. Çocukluğumun geçtiği o sevgisiz, buz gibi evden çıkıp giderken, beni dışarıda neyin beklediğini bilmiyordum henüz. Bilseydim o kadar kolay gidebilir miydim dersin? On sekiz yaşımda acımasız bir dünyanın içinde tek başıma kalıvermek, o evin sevgisizliğinden daha çok hırpaladı beni belki de, kimbilir... Kalın bir kabuk geliştirdim kendimi koruyabilmek için, gerçi biıiyorsun, evdeyken de vardı kabuklarım, yaınızca şekil değiştirdiler sonradan, iyice sertleştiler. Sağıam, dayanıklı, demir gibi bükülmez bir adam... Çevremdekiler böyle
algıladı beni. Oysa yıllar, kendime direnmekle geçti. Hep yeniden başladım. Yeni bir kent, yeni bir kadın, yeni bir yüz ... Olmadı. Ya da istediğim gibi olmadı. Belki de -umarım- sen başarmışsındır abla. En çok seni görmekten korkuyorum, biliyor musun, annemle babamdan çok, seninle karşılaşmak ürkütüyor beni. Gidişimin ardından, senin yaşamının istemediğin bir biçimde gelişmiş olabileceği düşüncesi.
Umuyorum ki her şeyin bedelini sen ödememiş ol. Yine de ilk sana geleceğim abla. Okulda aşı olurken de böyle yapardım, hatırlar mısın? Aşıdan ödüm koptuğu halde sıranın en başında ben olurdum. Ya da sevmediğim bir yemeği yerken... Şaşkınlıkla bakardın bana, hatırlıyorum, çünkü sen en sona bırakırdın sevmediğin yemekleri. Önce ya da sonra, fark etmiyordu bence. Önemli olan, o yemeği geri çevirmeyi ikimizin de aklından bile geçirememesiydi! Bir an önce yapıp kurtulmak istedim hep, beklemek sancıların en büyüğü oldu benim için. Belki gidişim de bu yüzdendi. Git ve kurtul! Acaba? Şimdi, bu kararı verdiğim günden beri dönmekten başka hiçbir şey düşünemez oldum. Bu hesaplaşma bitmeli artık, sonucu ne olursa olsun... Birbirimizi tanır mıyız dersin karşılaşınca? Sen, iri dalgalı, omuzlarından aşağıya dökülen sapsarı saçların, hüzünlü ela gözlerin, her koşulda gülümşemeye çalışan yüzünle kaldın yıllarca belleğimde. Yirmi beş yıl neler kattı sana ya da neleri alıp götürdü? Şu anda kafam karmakarışık, ama bir tek şeyi iyi biliyorum, gitmek benim için çözüm olamadı. Çözüm neydi, onu gerçekten bilmiyorum. Ayın yirmi beşinde Ankara'da olacağım. Bu adreste seni bulacağım umudunu taşıyacağım o güne dek. Çok güzel bir kadın açacak çaldığım kapıyı ve ben onun sarı saçlarının örttüğü omzuna başımı yaslayacak, çocukken yaptığım gibi öylece duracağım."

...
Müzik setine rasgele seçtiği bir kaset koyuyor, sesini açıyor sonuna kadar. Elektrikli ısıtıcının düğmesine basıp suyun ısınmasını beklerken, bedeninde anlam veremediği bir rahatlama hissediyor, kasılmış yüz hatları gevşiyor, rahatlık bir gülümseme şeklinde yansıyor yüzüne. "Yaşamımın hep kabullenmekle geçtiğini düşünmüyor muydum bugüne dek? Farklı olan nedir bu kez, tüm kırgınlıkların önüne geçen ne şimdi?" Kahve fincanını alıp salona dönerken aynadaki görüntüsüne takılıyor gözü. "Saçlarımı yeniden uzatmalıyım. Bana uzun saç daha çok yakışıyor. Neden kestirdim ki sanki?" Her zamanki koltuğuna oturuyor, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra öbürlerinden hiç farkı olmayacak bir günün ilk sigarasını yakıyor.

Ekim 2001

Ayşe Sarısayın 
Denizler Dört Duvar 
Can Yayınları 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok

Bir dil-rübâya düşdü gönül mübtelâsı çok ‘Aşkun safâsı yok değül ammâ cefâsı çok Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile Hakkâ ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok Bin câna virmeye n’ola bir bûsesini yâr Az olıcak metâ’ olur anın bahâsı çok Hiçbir belâ mı var ki gönül anı bilmeye Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn El çek tolaşmadan ana Yahyâ hatâsı çok Şeyhülislam Yahya Efendi

Big Bang

Sözlerimi çok kısa tutacağım Kementler atacağım cümle kaygan akıl istihsâline Bozmak pahasına tüm iyi niyetli tertiplerini iyi olmayı becerebilenlerin Sözlerimi çok kısa tutacağım Farkedeceğim taacüple örtünen tüm ayıpları Yansıtarak Şeytanın yangınından aldığım ışığı sevaba Kısılmış gözlerimde görmeye çalışanlar ruhumu Yılgınlığa düşecek küfrümün tınmayan kayıtsızlığıyla Düşlerinde gezeceğim iyi hesap yapabilen herkesin Kimin yoksa dişe dokunur bir endişesi Bir kez daha kanacak o doğru söyleyeceğim yalana Gizli gizli sileceğim noktalarını tüm ف ‘lerin Toz alıyordum diyeceğim gözü açılanlara Bir aşırılığa mecbur etmek için tüm mutedil iyilikleri, kötülükleri Kolay unutulan bir pişmanlık planlayacağım Butonlar koyacağım eylemekten alıkoyan rengarenk butonlar Aklı kalkacak kim varsa aklı sürünen fikirlerle dolu Kolay kopan bağlar kuracağım Anbean hayal kırıklıklarıyla sınayacağım tüm zayıf imanlıları Suyun şeffaflığıyla sırlayarak tüm anlamları Akıtacağım zevk seylab...

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...