Ana içeriğe atla

FRIEDRICH RUCKERT Şair ve Müsteşrik

FRIEDRICH RUCKERT
Şair ve Müsteşrik
Annemarie Schimmel
Ankara

Friedrich Rückert, 16 Mayıs 1788'de Almanya'nın Schweinfurt şehrinde doğmuştur. Bu yıllar, Doğu ile Batı arasındaki münasebetlerin bir dönüm noktası sayılabilir. İslâm âlemi ile olan maddi ve manevî çatışma ve çarpışmalar, bir yandan harb ve diğer yandan da, polemik gayeler için ve gayrı kâfi vasıtalarla da olsa, İslâm dini ve arapça ile meşguliyet şeklinde aşağı yukarı 1000 yıldan beri devam edip gidiyordu. Bununla beraber Avrupa'da Doğu dünyasına karşı hakiki ve hattâ kısmen de objektif bir alâka ancak Aydınlanma Devrinden itibaren başlamıştır. 17 nci asırdan beri Doğu'yu ziyaret eden tüccar ve misyonerler yeni ve değerli bilgilerle geri dönmüşler ve âlimler Doğu kültürlerini, dünya tarihinin tasavvur edilemiyecek kadar genişliyen ufukları içine alırken sadece avrupalı ve hıristiyanlığa ait bir görüş tarzı takip etmekten vazgeçmişlerdi. Bir yandan edebiyatta Doğu kisvesi seve seve kullanılırken, diğer yandan Hamann gibi bir mütefekkir, şiirin insanlığın anadili olduğuna dair coşkun fikirleri ile Herder'e, insanlığın felsefesini yapmak ve bütün milletlerin halk şarkılarımı bir araya toplamak hususunda ilham kaynağı oluyordu. Herder'in ideal düşüncelerini benimsiyen romantik cereyan, insanlığın beşiği, tekmil efsane, şiir ve dinlerin kaynağı olarak Doğu'yu görmüş, manevi bir (Maşrik)'da hasretinin hedefini bulmuştur. 1808'de Almanya'da Sanskrit dilini ilk defa olarak ilmi bir şekilde inceliyen Schlegel kardeşlerin bu gayretleri de romantik duygulardan ileri gelmiştir.

Aşağı yukarı aynı yıllarda Arapça incelemeler de İlâhiyat ve İbranicenin sadece bir yardımcısı olmaktan kurtulmuşlardır. "Arap edebiyatının fedaisi" diye anılan ve 1774'de ölen dahi J. J. Reiske ile Avrupa'da Arapçanın ve hattâ bütün şarkiyat ilimlerinin babası sayılan ve 1801'de Paris'de ilk defa olarak ilmi bir Arap grameri yayımlayan Sylvestre de Sacy müstakil bir arap filolojisinin temellerini daha o zamanlar atmış bulunuyorlardı. Yine bu yıllarda, daha ziyade siyasi hizmetlerde kullanılan pratik bir dil öğretimine önem veren Viyana'daki Tercümanlık Akademisinin eski talebelerinden Joseph von Hammer-Purgstall eline geçen bütün Arapça, Farsça ve Türkçe metinleri Almanca'ya çevirmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerinin siyasi ve edebi tarihlerini yazmak için yorulmak bilmez bir gayret sarf etmekte idi". Hammer'in tercümelerine her ne kadar ne dil ve ne de edebiyat bakımından şaheser unvanı vermek kabil değilse de, bu âlimin Doğu tarihçiliğinde ve bilhassa Alman edebiyatında oynamış olduğu rolü küçümsemek de doğru olmaz. Zira, kaba da olsa, onun Hafız tercümeleri Goethe'nin Batı-Doğu Divanı'ndaki ölmez şiirler için birer ilham kaynağı olmuşlardır. Nasıl ki Goethe bu ahenksiz mısraları içinde Hafız'ın ruhundaki parlaklık ve güzelliği sezebilmişse, Friedrich Rückert de Mevlânâ Celaleddin Rumi'yi yine Hammer'in "İranın hitabet tarihi" isimli eseri sayesinde tanımış ve onun ateşi ile coşmuştur. O zamana kadar ayrı ayrı mecralar takip eden dil ve şiir cereyanları bu Alman âliminin eserinde büyük bir başarı ile birleşmişlerdir.

Genç ilim adamı Rückert daha 1811 yılında Jena Üniversitesinde savunduğu doktora tezinde, Doğu dillerinin Yunanca'dan üstün olduklarını, Almanca'nın, bütün dillerin özelliklerini benimsemek şartiyle ideal bir dil haline gelebileceğini iddia etmiş ve bu iddiasını hayatı boyunca saymaz eserlerinde desteklemiye çalışmıştır. Burada bile, Rückert'in "dilden sadece dil olarak" zevk aldığı belli oluyor. "Dünyanın en eski dillerinin kök yapısına" nüfuz edebilmek kabiliyeti şairi en uzak dillerin en zor şiirlerini bile erişilmez bir şekilde tercüme edebilecek bir duruma yükseltmiştir. Benfey'in "Bugün dil hâlâ mevcut olmasaydı, onun teşekkülünde Rückert'in hiç şüphesiz büyük hizmetleri dokunurdu" demesi çok yerinde bir sözdür".

Jena'da geçen kısa doçentlik devresinden sonra ateşli şiirleri ile Alman İstiklâl harblerine katılmış, aşk şiirleri yazmış ve konularını Doğu illerinden alan henüz yayımlanmamış piyes denemeleri yapmıştır. Fakat hayatının en mühim anlarından biri, 1818 yılında Viyana'ya gidip Hammer-Purgstail'den Farsça öğrenmesi olmuştur. Bir yazısında: "Kendimi tamamiyle şarkiyat tahsiline vermiştim" diyor". Bu şekilde başlıyan Doğu ilimleri alanındaki araştırmaları her yıl biraz daha genişlemiştir; meşhur bir beyitinde okuduğu kitapları şöyle sıralıyor: "Yunanca, Almanca, Latince, Islavca, Roman dilleri, Sanskrit ile beraber Farsça, Türkçe ve bir de Arapça kitaplar."

Halbuki hakikatle karşılaştıracak olursak bu uzun listede de birçok noksanlar olduğu görülür; bizler buraya hiç çekinmeden İbranice, Kürtçe, Ermenice, Posto, Güney Hindistan lehçeleri, Malayaca, Kiptica, Suryânice, Fin dili ve saireyi de ilave edebiliriz". Bir dil öğrenirken gösterdiği çabukluğa şaşmamak elden gelmez; kendisini sadece 6 hafta belli bir dile verdiği takdirde o dili, tercümeler yapabilecek kadar iyi öğreniyordu. Şu hikâye meşhurdur: Temmuz ayında kendisine Tamil dilini öğrenmek isteyen bir misyoner gelmiş; Rückert bu talebeye bu dili kendisinin de henüz bilmediğini, Ekim ayında geldiği takdirde öğretebileceğini söylemiş ve gerçekten söz verdiği zamanda, İncil'in ve misyoner Ziegenbalg'in bazı notlarının yardımiyle kendisine mükemmelen ders verebilmiştir. Bu işi nasıl yaptığını bir manzumesinde zarif bir şekilde anlatıyor:

Okumaya başladım, Allah adın anarak, 
Yabancı bir dilden bir kitap ele alarak; 
Harfleri tanıyordum, yazı Tamil yazısı, 
Fakat sesler manasız, yabancıydı yapısı, 
Biliyordum, gözlerim hep o adı arardı, 
Bu karışık harflerin içinde mutlak vardı; 
Yani Allah'ın adı! Onu bulduğum zaman, 
Aydınlığa kavuştum, kurtulup karanlıktan; 
Bu adın yardımiyle yazıyı incelerken, 
Muammayı hem çözmüş, hem de bağlamıştım ben.

O böylece, "bütün milletlerin şiirlerinde uçuşan çiçek, kuş ve kelebekleri" yakalayıp bir araya toplamış ve Alman edebiyatını bunlarla zenginleştirmiştir. İlk önce, Farsça şiirler yazan iki meşhur şahsiyet, yani Mevlânâ ile Hafız, Rückert'in ilgisini çekmiş ve Hammer'in Mevlânâ'nın eserinden yaptığı tercümeleri Almanya'da ilk defa gazel şekline sokan kendisi olmuştur. Avusturyalı şarkiyatçının kuru ve hantal tercümeleri içinde Mevlânâ'nın kâinatı aydınlatan aşk nurunu duyup sezebilmesi âdeta bir harikadır. Çok kereler bu tercümelerin tek bir satırından yepyeni bir şiir çıkaran Rückert, Divanı Kebir'in orijinal nüshasını tanımamasına rağmen bu büyük mutasavvıfın ruhunu tam beş buçuk asır sonra bütün parlaklığı ile aksettiren bir ayna olmuştur. Mevlânâ'yı tanımak istiyen bir Alman'ın bu şiirleri okuması mutlak lâzımdır.

Burada Rückert 'in şahsiyetindeki çok mühim bir noktaya temas etmiş oluyoruz: Orijinal hangi dilde ve hangi kültür seviyesinde olursa olsun, Rückert'in tercümelerinde aynı ruh tamamen aksetmektedir. Bu mütevazı şair ve şarkiyat âlimi dünya edebiyatında sanki nesri bir yana bırakıp yalnız şiiriyet ve ahengi aksettiren bir dağ gibidir.

Mevlânâ'nın gazelleri gibi, Hafiz tercümeleri hakkında da aynı şeyleri söyliyebiliriz. Yalnız şu var ki, Rücker t 'in Hafız'la teması iki şekilde olmuştur: Birisinde şiirlerini aynen çevirmiş, diğerinde ise serbest olarak sadece ruhu aksettiren mısralar yazmıştır. Bu metodu başka şairlerin eserleri için de kullanmış ve mesela Firdevsi'nin Şahnâme'sinden Rüstem ve Sohrab hikâyesini önce oldukça serbest tercüme etmiş, sonra bütün eseri tam bir şekilde nazmen çevirmiştir. (Ancak bu eser ölümünden 30 yıl sonra yayımlanabilmiştir)".

Goethe'ye ithaf edilen "Şark Gülleri" adlı serbest şiirlerde Hafız'ın ruhu sezilmektedir. Rückert, "Goethe'nin ruhu ile bendeki şekli birleştiren ve bunlara Hammer'in Hafız tercümelerin- deki konkre malzemeyi katan bir kimse, Farsça bilmese de, Fars şiiri hakkında aşağı yukarı bir fikir elde edebilir" diyor". Bu eserin birinci kısmında, Rückert'in en derin duygularını dile getiren gayet güzel bazı şiirler vardır; ikinci kısımdaki gazellerde ise yüksek bir sanat başarısı göze çarpar. Gül ile Bülbül hikâyesi gibi bu şiirler de sonsuz bir şekilde devam edip gitmektedir. Esasen Goethe de Hâfız hakkında şöyle dememiş miydi:

Senin şiirin de yıldızlı sema gibi döner; 
Başı ve sonu hep aynı kalır...

Doğu edebiyatının pek sevdiği "Hüsn-ü Aşk" motifini Rückert ölmez bir şekilde şöyle ifade ediyor: 

Ne yazıyor yüzlerce yaprağında 
Bir gülün?
Ne duyulur binlerce feryadında 
Bülbülün? 
Hepsinde o, ne varsa tek bir yaprak
Üstünde, 
Her şarkıda duyulan ilkindeki 
İlk nağme:
Hüsn hep kendi içinde döner, çizer 
Bir halka, 
Aşk kimseyi bulamaz sevmeye 
Ondan başka.
Onun için dönüyor yüz yaprağı
Bir gülün, 
Ve onun etrafında bin feryadı
Bülbülün.

"Şark Gülleri", sonraki büyük eserler için bir giriş telâkki edilmiş ve çok geçmeden şairin nişanlısına ithaf ettiği sayısız şiirlerden mürekkep "Aşk Baharı" isimli eser Alman edebiyatında yer almıştır. Fakat büyük ve orijinal bir başarı olmamasına rağmen bir çok Alman okuyucusunun takdirini kazanan bu eserciğe nisbetle Rückert'in Hâfız'dan yaptığı ve ölümünden çok sonra yayımlanan gazel tercümeleri çok da- ha önemlidirler. Bunlar bugün dahi eşine rastlanmayan en doğru Hafız tercümeleridirler. Hafız'ın romantik olmayan ve daha ziyade Almanlar'ın Barok liriği ile İngilizlerin metafizik şiirini hatırlatan sanatını Rückert mükemmel bir şekilde aksettirmektedir. Rosenzweig Schwannau'un biraz avamî olan tercümesi ve hele Daumer ile mukallitlerinin üstünkörü ve aslından çok uzak olan serbest şiirleri Rückert'in pek tanınmayan tercümeleri yanında çok sönük kalmaktadırlar.

Rückert'in bütün ömrü boyunca Hafız'a karşı beslediği derin sevginin izlerini, şiir defterindeki sevgi dolu, candan satırlarda sezmemek kabil değildir. Büyük Şirazlı'nın şiirlerindeki aşkın dünyevî veya ilâhî mi olduğu sorusuna şair, dahiyâne bir kelime oyunu ile şöyle cevap veriyor:

Görünüşte maddiyat üstü şeyler söylerken,
Bahseder büyük Hâfız yalnız maddi şeylerden.
Yahut o sade maddi şeylerden söz açınca,
Bahsettiği hep madde üstü müdür acaba?
Düşünceyle çözemez ondaki sırrı insan,
Zira onun maddesi, madde üstü her zaman,

Mevlâná ve Hâfız'dan sonra Firdevsî'nin kahramanlık efsaneleri, Sadî'nin didaktik bir karakter taşıyan Gülistan ve Bostan'ı ile yüksek bir sanat eseri olan divani", Camî'nin hassas ve sanatkârâne şiirlerle dolup taşan divani", Rückert'in, büyük bir kısmı ancak ölümünden sonra yayımlanan sayısız manzum tercümeleri için parlak birer ilham kaynağı olmuşlardır. Şair bu arada Fars halk edebiyatından bazı parçaları da şiir defterine not etmeyi ihmal etmemiştir". Şair yalnız Farsça'dan değil, belki daha çok sayıda bütün Sami dil ve edebiyatından sayısız tercümeler yaratmıştır. 1824 yılında Rückert, doğup büyüdüğü Frank illerinde küçük bir üniversite şehri olan Erlangen'da Doğu Dilleri profesörlüğüne getirilmiş ve 1841'den 1848'e kadar Berlin üniversitesinde aynı vazifeyi yapmıştır. Fakat ders vermekten pek hoşlanmadığı için öğrencileri ile kuru gramer dersleri, yerine çeşitli dillerden edebî tercümeler yapmakta ve dili öğretmekten ziyade duyurmaya çalışmakta idi. Asıl gayesi her şeyden önce kendi özel çalışmaları için mümkün olduğu kadar çok vakit kazanmaktı.

Rückert'in bu arzusuna hak vermemek kabil değildir. Zira Erlangen'e geldiğinin daha ilk yıllarında Harîrî'nin Makamatı'nı aslındaki gibi seci' ve kafiyeli ve kısmen de metin içine dağılmış mısralar şeklinde Almanca'ya çevirerek yayımlamıştır. Arapça okuyan bir kimse bu eserdeki üslubun ne kadar güç olduğunu, konu diyebileceğimiz bir şeyin bulunmadığını ve tekmil konunun sadece parlak kelime çelenklerinden, coşan şiir fiskiyelerinden ve nükte pırıltılarından ibaret olduğunu bilir. Mübalağaya kaçmadan diyebiliriz ki, bu eserin Almancası da aslı kadar kelime oyunları ile dolu, parıl parıl parlayan ve göz kamaştıran bir üslupla yazılmıştır. Hariri'nin eseri esasen daha 1667'de ölen Hollandalı şarkiyatcı Colius zamanından beri Avrupa'nın ilgisini çekmiş ve 18 inci asırda da Schultens ve Reiske birkaç makamı tercüme ederek yayımlamışlardı. Fakat asıl edisyon kritik 1822 yılında ilk olarak Shylvestre de Sacy tarafından yapılarak yayımlanmıştı. Bundan dolayı bu âlimin Rückert'in çalışmalarına karşı beslediği takdir duygusu bilhassa önemlidir: "Almanca bilen ve bu nevi Doğu eserlerinin muhteviyatı hakkında doğru bir fikir elde etmek isteyen bir kimse sizin sayenizde artık Arapça öğrenmek ihtiyacını duymayacak".

Rückert'in kendisi Hariri tercümeleri hakkında aşağıdaki hükmü vermiştir ki, bu hüküm onun bütün edebi başarıları için muteber olsa gerektir: 

Aciz gibi hem şair, hem filolog olanlar, 
Benim gibi sadece tercüme yapmalıdır... 
Şiirdeki suçumu filolojiye yükler,
Dildeki noksanı da şairliğe verirsin.

Rückert aşağı yukarı aynı yıllarda ilk olarak Kuran'ın metni üzerinde çalışmalara başlamış ve birkaç sureyi aslındaki mehabeti yakından aksettirir bir şekilde Almanca'ya çevirmiştir". Keza Eski Ahid'den ve Mezmur'lardan yaptığı bazı tercümeler de gerçekten mükemmeldirler.

Klasik Arap edebiyatından İmrulkays ile başlayan tercümeleri arasında bilhassa Hamasa tercümesi gerçekten dikkate değer". Bedevîlerin tekmil hayat ve faaliyetini, düşünce ve gayelerini gösteren bu muazzam şiir külliyatı, tefsirleri ile beraber, Alman şairinin Araplar hakkındaki bilgilerini yıllar boyunca arttıran değerli bir kaynak olmuştur:

Araplar bazan yemek yemez, oruç tutarmış, 
Başka zamanlar ise bol bol ziyafet varmış, 
Çorak çöllerden geçer, sonra dinlenmek için, 
Yeşil vahalıklara varıp konaklarlarmış, 
Yüklerini taşıyan, iş gören develermiş, 
Bindikleri atlarsa sanki birer rüzgârmış, 
Bunların hepsini ben, tefsirlerle beraber 
Hamasa'dan öğrendim okuyup karış karış...

Bin kadar manzumeden meydana gelen Hamasa tercümesini baştanbaşa okuyan bir Alman, Rückert'in sözlerine hak verir ama bunu okumak kolay bir iş değildir. Nitekim Hammer'in, "şarklı gayreti ile Alman şiir perisinin birleşmesinden doğan dev çocuk" diye adlandırdığı bu eser ne yazık ki lâyık olduğu takdiri görememiştir. Zira gerek konunun yabancılığı ve gerekse Arapça aslına mümkün olduğu kadar yaklaşan vezin ve kafiye özellikleri yanında bir batılı için anlaşılması çok zor olan sayısız cinaslar bu eserin okunmasını güçleştirmektedirler.

Rückert, gerek bundan ve gerekse diğer doğu eserlerinden aldığı ilhamla iki manzum esercik daha yazmıştır ki, bunların okunması ve anlaşılması daha kolaydır. Bunlardan birincisi: Sicben Bücher morgenlaendischer Sagen und Gaschichten" ve diğeri ise: "Erbauliches und Beschauliches aus dem Morgenlande"dir. Okuyucu bu hikâyelerde Arap tarihinin bütün safhalarını yaşar; İslâm'dan önceki devirleri, Halifeler zamanını, Emevi ve Abbasi'lerin hâkimiyetini yakından görür. Şair ve filosofların sözleri, hakimane cümle ve misaller bu çok taraflı tasvirlere özel bir hava vermektedirler. Denilebilir ki, bu iki esercik, Doğu tarihini incelemek isteyenler için faydalı birer başlangıç teşkil etmektedirler.

Hamasa tercümesi, Rückert'in Arapça'dan yaptığı tercümelerin en uzunudur. Bunun yanında daha küçük yüzlerce tercümesi vardır ki, bunlardan meselâ 1600 Arap Atasözünü ihtiva eden bir eser henüz basılmamıştır.

1846'da yayımlanan Hamasa tercümesi için Rückert daha 1828'de, yani bu alandaki çalışmalarının başlangıcında güzel bir önsöz yazmıştı; bu önsöz şu meşhur beyitlerle başlar:

Binbir dilde konuşan şiir, ârif olana 
Sadece tek bir dildir, sade tek bir lisandır.

Rückert'in kendisi de gerçekten böyle ârif bir kimseydi. Arabistan'ın yakıcı çöllerini, İran'ın bahar kokan bahçelerini Almanya'ya tanıttığı gibi, Hindistan'ın bâkir şiir ormanlarına da dalmaktan çekinmemiş ve her daldan devşirdiği en nefis çiçekleri ve en olgun yemişleri vatanına getirmekten geri kalmamıştır. Hind edebiyatı Almanya'da bir asra yakın bir zamandan beri çok canlı bir ilgi uyandırmıştı. Goethe ve Schiller'in Şakuntala dramına ithaf ettikleri coşkun methiyeleri hatırlamak; Wilhem von Humboldt'un Bhagavadgita'ya dünyadaki şiirlerin en güzeli ve ulusu gözüyle bakarak söylediği takdir dolu sözleri düşünmek kâfidir. Rückert de Şakuntal'yı Almancaya çevirmiş, büyük milli destan Mahabharata'daki en meşhur hikâyeleri kısmen serbest ve kısmen de aynen tercüme etmiştir. Aynı zamanda Herder tarafından da çok takdir edilen şair ve filosof Bhartrihari'nın aşk ve hikmet dolu misralarını" ve nihayet Hinduizm'in mukaddes kitapları olan Veda'lardaki karanlık ve esrar dolu ilâhileri ve efsun dualarını yakın bir anlayış ve ilgi ile Almanca'ya nakledebilmek, bunlardaki derin mânayı Alman şiirinde aksettirebilmek için yıllarca çalışmıştır". Fakat Hind edebiyatından yaptığı bütün bu tercümeler arasında en hoş ve en cazibi, 12 nci asırda yazılmış lirik ve dramatik bir şiir olan Gitagovinda'dır. Bu eserde Hind teslisinin ikinci şahsi Vişnu'nun bir tecellisi olan Krisna'nın maceraları, çoban kıyafetinde yeryüzüne inişi ve çoban kızları ile sevişip oynaşması hikâye edilmektedir. İtiraf etmek lazımdır ki bu eser, tercüme sanatı alanında en yüksek başarılardan birini teşkil ediyor. Şiirdeki dinî ve mistik hava Rückert'in tercümesinde her ne kadar ikinci plânda kalırsa da, sanat görüşü, yani vezin, kafiye ve ahenk bakımından bundan daha mükemmel bir tercüme tasavvur edilemez. Beyitlerin değişen şekilleri, kulağı okşayan musikisi, imaj ve sembollerdeki pırıldayan ve ışıldayan renkler tamamen muhafaza edilmiştir.

Rückert'in Farsça ve Arapça alanında yaptığı incelemelerden serbest hikâyeler vücuda geldiği gibi, Hindçe çalışmaların mahsulü de "Brahmân'ın Hikmeti" isimli eser olmuştur. Fakat burada Hindli olan şey muhteviyattan ziyade isimdir. Şair, elindeki tekmil malzemeyi, felsefi problemleri ve hikmet dolu atasözlerini kullanarak insana, Allah ve kâinat karşısındaki en doğru davranışı öğretmektedir. Eserin Aleksandriner vezninde yazılmış olması kendisine barok didaktik şiirler geleneğinde yer vermektedir.

Fakat Hindistan'ın dahi Rückert için son durak olmadığını, Çin edebiyatının en eski şiir kitabı olan 
Şi-Kink'i tercüme ederek 1832'de yayımlanmış olmasından anlıyoruz. Fakat bu tercüme Çince aslından değil, Lâtince bir tercümesinden yapılmıştı. Alman okuyucusu bu kitabı gayet soğuk karşılamış ve bu yorulmak bilmez âlimin bu eseri ile, en uzak diyarlarda daima aynı insanî his ve ihtirasların mevcut olduğunu göstermek istediğini anlayamamıştı:

Şunu iyi öğrenin! Dünya edebiyatı,
Dünyanın anlaşması, dünyanın barışıdır.

Bu beyit Rückert'in hakiki hedef ve gayesini belirtiyor. Nitekim kendisi gerek şiirlerinde ve gerekse dillerin mukayesesine dair henüz yayımlanmamış incelemelerinde", aslında bir olan ruhun çeşitli dillerde nasıl tecelli ettiğini ve dil bilgisinin aynı zamanda bütün ilimlerin, dini toleransın ve hatta siyasî barışın da temeli olduğunu ispat etmek istemiştir:

Dünyadaki anlaşmayı dil bilgisi sağlayacak, 
Onun için sen hiç durma dile hâkim olmaya bak!

Rückert için dil ve şiir aslında birdir. Nitekim maceralarını, his ve arzularını yalnız şiir şeklinde ifade edebiliyordu:

Terennüm etmediğimi yaşamış da değilim, 

Tercüme de, yine Rückert'e göre, "sözlerdeki göze görünmez periciklerin elbise değişmelerini duyabilmektir". Şiir ise, kâinatın tecellisi demektir: Kâinatın en büyük zevki, şiirin billûrdan aynasında kendi aksini seyretmektir"... Şiir, bu billûr ayna vazifesini görebilmek için cilalanmalı, billûr gibi traş edilmelidir. Şairin vazifesi, her muhtevaya uygun ayrı bir dış şekil bulmaktır. Rückert, hangi şiir nevinin ve hangi muhtevanın kendi sanat ve istidadına uygun olduğunu çok iyi biliyordu. Onun alanı, Sone hariç, klasik ölçülerin ahenk ve tevazunla yükselen yapısı değil, halı gibi dokunan gazel nevi idi. Kafiye tekniği ve kelime zenginliği bakımından büyük bir maharete lüzum gösteren bu şiir nevini Alman edebiyatına tamamiyle mal eden Rückert olmuş ve önceleri Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Şark Gülleri'indeki gazeller gibi klasik kaide ve şekillere tamamen uygun gazeller yazmıştır. Sonraları, Aşk Baharı ve Panteon gibi çeşitli eserlere serpiştirilmiş olan gazellerde ise zamanla gelişen ve bütün hayat çevrelerini içine alan daha yumuşak bir şekil göze çarpmaktadır. Bu gazellerde artık Şiraz'ın gülleri değil, bir Alman mezarlığında açan çiçekler terennüm edilmektedirler. Küçük yaş ta ölen iki çocuğu için yazdığı ağıtlar gösteriyor ki, bu şiir nevi şairin en içi, en hazin ve en sübjektif duygularını ifade edebilecek bir kudret kazanmıştır

Hangi kaba ayak bastı benim çiçek bahçeme,
Hangi gizli dehşet girdi benim tatlı nağmeme;
Ölüm birden ve habersiz çıktı hayat içinden,
Meyve nasıl çıkıyorsa yaprakların süsünden;
Ölüm hayatın tohumu, çiçekle meyve gibi,
Önce içinde gizliydi meydana çıktı şimdi;

Rückert'in gazellerindeki sanat başarısına Alman edebiyatında ikinci bir defa rastlamak zordur; Platen'in belki daha parlak ve sanatkârâne gibi görünen gazellerinde bile Rückert'teki sıcaklık bulunmaz.

En zor kafiyeleri ve vezin şekillerini seçmiş olması da, bu şair ve müşteşrikin yüksek kabiliyetine bir delildir; nitekim kendisine haklı olarak "canlı kafiye lûgatı" ismi verilmiştir. Bilhassa kelime oyunlarına meraklı idi"; bu bakımdan doğu şairlerini çok andırır. "İranlılar'da gramer, şiir ve hitabet sanatı" isimli Farsça bir eseri bütün özellik ve incelikleri ile Almanca'ya çeviren Rückert, kelime oyunlarına karşı gösterdiği derin ilgiyi, Arapça köklerin sonsuz irtibat ve iştikak imkânlarına işaret ederek, şöyle savunuyor:

Kelime oyununa çatanlar da var ama, 
Gelişmesi tam olan bir dile uygun gelir.
Dil ilkin sır dolu bir kelime oyunuymuş, 
O zamanlar bilmezmiş, şimdi bunu biliyor. 
Herkesin bilmeksizin yaptığını yapalım, 
Gelin, kelimelerle bizler de oynayalım!

Rückert'in tabiatının sun'ilikten hoşlandığını söyliyenler olmuştur. Gerçekten sayısız manzumelerinde ihtirasla coşan, kendinden geçen mısralara hiç rastlanmaz; çok kereler Doğuya has imaj ve sembollerle...

(Not: Metnin bundan sonraki bölümü google translate ile çevrilmiştir.)


Yapay olanın Rückert'in doğası olduğu söylendi. Gerçekten de, sayısız şiirinde tutkulu, kendinden geçmiş bir biçimde belirsiz dizeler yoktur; Aşk şiirlerinde bile, imgelerin bazen doğulu taşkınlığına karşın, sakin bir duygulanım, yas şiirlerinde ölçülü bir acı vardır. Rückert kendi ifadesine göre "sarhoşken asla tek bir kelime yazmadı". Duygu ve şiir değil, düşünce ve şiir birbirine akar; düşündüğü şey hemen bir şiir olur.

"Dünya benim için şiir malzemesinden başka bir şey değil" diye itiraf ediyor. Ve amacı, yabancı ülkelerden gelen hikayelere yeni bir şeyler eklemek değil, dili bu şekilde zenginleştirmektir. Almanya'da veya diğer ülkelerde, tüm hayatı şiire bu şekilde girmiş başka bir şair muhtemelen yoktur; hiçbir olay onun için bir şiire dönüşmeyecek kadar küçük ve anlamsız değildi (Nisan ayında yağan bir kar ona 38 şiir yazma ilhamı verdi!)

Gündelik cümleler bile melodik kadansların gümüş şelalesinde zarifleşiyor!

Rückert için en büyük tehlike burada yatıyor: onun gibi şarkı söyleyen adam nefes aldı, paramparça oldu. "Alman şarkı otu" dil bahçesini tekrar tekrar kapladı (şiir üretiminin genellikle aşırı büyümüş bir bahçeyle veya bin bir dallı orman)". Sonunda artık ne yazdığını, ne çevirdiğini bilmiyordu ve bir şiir yazmak yerine yeni bir şiir yazmayı tercih etti". Zaman zaman gerçek cevherlerin de bulunduğu taşan şiir bolluğu böyle ortaya çıktı. Şakacı, virtüöz "aylaklık", ara sıra derinden hissedilen, son derece sanatsal şiirin ortaya çıkmasının koşuludur. Rückert, eserlerinin etkisini zayıflattığı için bu parçalanmadan muzdaripti (kim birkaç değerli inci bulmak için binlerce şiir okurdu ve yine de bu özelliğini eleştirenlere şöyle cevap verdi: Göller yaratmaktan, denizleri hareketlendirmektense, yüzlerce damlada kendini yansıtmak ona daha yakışırdı.

Hayat bana bir halı gibi geliyor, 
Ve elim hep kayıyor;
Üstte veya altta
Sonunda, en küçük birçok şeyin 
sessizce birbirine bağlandığı her yerde,
Büyük, çok genel bir şey meydana geldi.

Rückert, duvar halısını andıran bu şiiriyle doğu şiirinin özünü yakalıyor. Bu nedenle şiirlerinde Alman ve Doğu motifleri ve sembolleri arasında keskin bir sınır çizilemez. Şiirsel eserinin ana fikrini oluşturan sevgiyi, faniliği, Tanrı'ya güveni, bilgeliği öğretmeyi, Doğu şiirinde daha da büyük ölçüde yeniden buldu.

Friedrich Rückert 31 Ocak 1866'da öldüğünde, meslektaşları bile onun doğu dillerinden yaptığı çeviriler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu ve bugüne kadar Arapça ve Sanskritçe'den yapılan kapsamlı çeviriler hâlâ basılmamıştı. Şair ve bilim adamı haklı olarak şikayet etti:

Bana ilham veren müzik zihinlere nadiren dokundu, 
dillerde yaptığım şey bilim adamlarını neredeyse hiç etkilemedi.

Yine de şiirsel ve bilimsel çalışmaları çok az bilinen mütevazı Rückert, Goethe'nin dünya edebiyatı talebine en önemli hizmetleri sunmuş, Herder'in dünya şiiri hayallerini gerçekleştirmesine yardım etmiş ve en yüksek çeviri sanatını anlamıştır:

Tercüme sanatının en yükseği oraya gider, 
Doğru anlaşılmayan şeyi doğru tercüme etmek için!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

A'dan Z'ye Şiir

436 1918 1949 1.Oca ... 1.mektup; sen büyüye dokunmak gibisin 128 Dikişli Şiir 3. Cemre 30 Şubat 4000 Şiirin yer aldığı 7500 sayfalık PDF formatında şiir arşivim... 5. Şarkı 5555. Paylaşım 6000. Paylaşım 6666. Paylaşım 7 Tane Erik Ağacı 80'lerde İstanbul'da 99. Sone Âb-ı hayât-ı lâ'lüne ser-çeşme-i cân teşnedür ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin Acı Acı Acı Bahriyeli acı bir şarkı Acı desem Acılara Tutunmak Acılarınıza Dönün Şiir Oradadır Acılı Bahar Acılı bir yürek Acılı Gecenin Bitiminde Acınmıyorum, Seslenmiyorum, Ağlamıyorum, Aç Kollarını açık açık çağırır aşkını Açık Deniz Açıkla beni kardeşim Açıklama Açıklamalar Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç Ada Ada Adad...

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı . O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor. Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi. Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli. Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka? 1972’de Vietn...

Su

Set çek seline yavaş yavaş ilerle damla damla birik. Ak geç ıslattığın kayalardan: duraksama - uçurur güneş seni. Atla takıldığın çavlanlardan: duraksama - savurur rüzgar seni. Aldırma kumlara, çakıllara: çöker onlar dibe nasılsa - ilerle yavaş yavaş birik damla damla set çek seline. Oruç Aruoba

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal Süreya Çay Çocuk/luk 1 Çocuk/luk 2 Çocuk/luk 3 Çocuk/luk 4 Çocuk/luk 5 Çocuk/luk 6 Dargınlık/Küslük Elif   Ev Fihrist Gam Gitmek Gelincik Gülüş Güneş Güvercin Hande Hatırla/mak Hüsrev Hatemi Hüzün İbrahim Tenekeci İhtiyarlık İmam-ı Şafiî İntihar İskele İstanbul Kader Kar Kalp 1 Kalp 2 Kalp 3 Kalp 4 Kalp 5 Kenan Çağan Kiraz Kulbe-i Ahzân Kuş Mahmud Derviş Mezar Mum ile Pervane Müntehirler Ölüm Pencere 1 Pencere 2 Rakı Sandal Seçtiklerim 1 Seçtiklerim 2 Sigara 1 Sigara 2 Sonbahar Suskunluk ...

Gül İçin İlahi

İnsanlar bir gülü bir senetle Değiştirmeye alıştılar İnsanlar başka insanların hayatını Bir hezaren sandalye midir hayat Dizip kaldırmaya alıştılar İnsanlar yüreği ve onuru, alıştılar Yelin üflediği yaprak mıdır onur Yürek arsız otlar gibi ayak altında Tanımıyor kimde kimseyi Ve kendini tanımak istemiyor İnsan tanımazsa kendini insan Nasıl varolabilir Bu yüzden dünya hey koca dünya Dönüyor bir ölüler ülkesine Susanlar şimdilik Oyunun dışına düşenler Yalnız onlar doğrulup kalkacaklar Gün kıyamete erdiğinde Gülten Akın

Güvenli Bölge

MART 2012 Boşversene biz aşık olmayalım birbirimize. Olvido Heykel günahlar da dönüyor tövbe edildikleri yere Ayrılık Sevdaya Dahil Gözlüklü Şiir Yarın Güzeldir Fulyaların mevsimi geldi geçiyor En çok, gözlerinden korkuyorum senin.. Bir Nokta Hem Hiç Hem Dünya Gercekten diyaloglar Ah Fulya Resulullahla Benim Aramdaki Farklar Taş Parçaları Bahçeye Acıyorum O Kara Kırlangıçlar Dönecek Yine Seninle Kundakladım Sensizliğimi Alengirli Şiir yazma.. o zaman bekliyor insan Ağaran Bir Suyum Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım Satranç Dersleri Yenilgi anne beni merak et kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK... Unutmak Azize Açıkla beni kardeşim Sormuyorsun ama iyi değilim ben Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi Gitme demiyorum, hobi olarak gene git Ayrılık Nargile Kocaman Bir Çocuğu Öpüyorsun Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları Merak Kediyi Öldürür Yedi Beyaz Güvercin Sen türkü yak ben mermi Yaşamak Son Bir Kez Uyku Kardeşim - Fikret Kızılok Hiç Sevmedim (Neslihan)...

Şiirim

Bir veda havasında bu gece gökyüzü yere değecek gibi yıldızlar, kulaktan dolma korkularla deprem bekler gibi ketum kaldırımlar. … Upuzun gecemin sabah içtimasında güneşe tekmili kaytarmışım senden belli namlusu paslı bir uykuda.. Sanki yitirmişim seni sol yanımda sağlam bir sancı. Birkaç kaburgam, seni korumak için feda etmiş kendini. Şiirim.. İncinmişliğim.. Sen düştüğünde aklıma Kepenk kapıyor hüzünler. Pervasız bir çocuk erik çalıyor bahçemden. Cemre düşüyor ayazıma, salkım salkım sözler topluyorum gönül bağımda; tomurcuk gülücükler çiçek açıyor hırkamda. Şiirim.. Eril halim.. Bedeninin kuytularında doğup göğsümü kundaklayan acz yangınım.. Şiirim.. Lal kalbim.. Boşa yanan cümlelerim. 1-3 nöbetlerinde öykündüğüm, huzurlu uykum. En üst rafta kurulmayı bekleyen, çocukluk düşüm.. Sessiz kalma haklarına sığınıyor mevsimler. Oysa hep sulhtan bahsediyor gülüşün. Şiirim.. Esaretim.. Bağımlılık halim. Senden başka herşeyi görme zorundalıklarında, ...

Şiirde Açan Gelincik Çiçekleri

Hayat hikayem mi? Tarlaların kıyısındaki gelincikler. Süreyya Berfe sandınız ki haz içindeydim şiirlerle, kitaplarla, dergilerle esrik tasasız yaşayıp gidiyordum; dağ eteğinde mavi çiçekli hayıtların uzun saplı gelinciklerin donattığı yaz ırmağı kıyılarında yalıncak! Ahmet Uysal Bir sap gelincik iki taş arasında Bulmuş da boyunu uzatan hızı, Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda; Bütün gelinciklerden daha kırmızı… Metin Altıok Senin resmini yaparken Parlak kırmızıyla laciverti Birbirine karıştırıyorum. Söyle bana ey gelincik Toprakta ne al, ne lacivert, Ne kırmızı, ne de sarı varken Sen nasıl boyuyorsun böyle Çiçeğinin yapraklarını?.. Nakagawa Kazumasa gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda işi iş kasabanın su yüzlü çocuğun işi iş bir de poyraza döndü mü hava başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından faytonların turuncu tekerlekleri yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider gelin...

Bir Göl Nasıl Uyandırılır

bir göl nasıl uyandırılır bilmem neresine dokunulur bir taş atsam korkup sıçrar mı bilmem bir göl nasıl uyandırılır düş mü görür kabus mu acaba saati mi belki derindir uykusu balıkları kırılır bir göl nasıl uyandırılır bilmem beni karşısında görmek istermi rüzgar eğmişse kaşlarını kapısı mı vurulur yorgunsa nasıl kıyılır bir göl nasıl uyandırılır Ali Ural