Ana içeriğe atla

Kayıtlar

bir kadın gidişinin bileti olarak saçlarını kesermiş

ben geç kalmayı hayat felsefesi haline getirmiş bir kadınım. sana da geç kaldığımın farkındayım. ama inan ki ilk kez bunu bilerek yapmadım. senin gibi bir adamın varlığından haberdar olsaydım yıllar önce doğar sana yıllar önce rastlar yıllar önce… bilmiyorum. sen ki başını dizime yaslayıp geçmişteki tüm hatalarını anlatırken sesi çatallaşan adam. seni sevmemek mümkün mü! seni bir anne şefkatiyle saramayacak kadar yorgun bir kadın olduğum için üzgünüm. üzgünüm bu kadar geciktiğim için. benden önce başka kadınların hayatına girip seni bu kadar yıpratmalarına, ağlatmalarına müsaade ettiğim için üzgünüm. donuk bakan gözlerin için üzgünüm. göğsünde bir cenin gibi kıvrılıp uyuyamayacağım her gece için de üzgünüm. sana bu mektubu bir tren garından yazıyorum. yollar mıyım ya da sana ulaşır mı bilmiyorum. tek bildiğim hayatın beni her zaman ötelediği ve sana afilli bir veda etmem gerektiği. evet. gidiyorum. bundan böyle bir kabusla çarpıştığım gecelerde ne yapacağım konusunda en ufak bir fik...

bazı kadınlar makyajını ağlayarak temizler

bazı kadınlar makyajını ağlayarak temizler. bazı kadınlar sol göğsünün altında mayın taşır beyler. oraya ilk ayak basan adam, ayağını çekip gitmeye kalkışırsa eğer; mayın patlar, kadın dağılır, adam ölür, kadının sol göğsünde. sonra bir daha kim gelip giderse gitsin sol göğsün altındaki kente, asla aynı etki yaşanmaz. bir mayın bir defa patlar beyler, bir kadın, gerçekten, bir defa sever. “bir şiir bir kez yazılır. bir kitap bir kez okunur” gibi çürütülebilir bir tez değildir bu. bir insan bir kez ölür, türündendir. hatta düpedüz eşdeğerdir ikisi. ve sevgilim, sana gelince: bir gün uğrarsan sol göğsümün altındaki kente, hüzünlü bir sesle: “buralar eskiden hep benimdi” diyeceksin kendine. *** mutluluğun bir sırrı var mı bilmem ama bir sınırı var elbet. size uzatılan her el ve her yürek bir gün geri çekilecek. her mutluluk ya yarım kalacak ya yavaşça eksilecek. herkes en az bir kez terk edilecek. ve ne yazık ki her şarkı eskiyecek. -istisnalar hariç elbet- ...

Baldamlası

İçinde çiçekler büyüttüğün zamanlardı Irmağında yıkandım Rüzgarında kurudum Eğildim dünyayı kokladım Bir iyilik oldum güzel ağzında. Gözlerinde yıldızlar gezdirdiğin zamanlardı Gövdenden gövdeme akan bir karanfil gecesi Denizine geldiydim senin Kendimi seninle değişmek için. Birhan Keskin

Yaz Dörtlükleri

II Her zamanki gibi oldu gene Yalnız kaldığımda Kalemlerimle Testiler konuşmaya başladı, Perdeler kımıldadı Birazdan. Ölü annem de gelir dolaba Süt içmeye IV Biz Onunla yakın şehirlerde büyüdük Ben toz toprak içindeydim, O Mandolin çalardı Neriman Öğretmenin çok sesli korosunda Çocuktum, üzgün olurdum, saçlarım kıvırcıktı V Kuşlar savruluyor derken ortalığa Gülüyor yan odalarda birileri En yalnız adamıyım Orta Doğunun Tanrım kabul et artık şiirlerimi VIII Ömrümüzün çoğu mezarlıkta geçecek Diye şakalaşan eski Arkadaş Ne yapıyorsun sen Bandırma’da Ölsek de dinlensek biraz, bana kalırsa 1974 Ergin Günçe

Gençölmek

Ay mıdır kar mıdır pencerede Boğulmuş çocukları martılara taşıyan Kara köpek karşı kıyıda uluyor Bence o çocuk öyle gülmemeli Atları çayıra saldım diş kamaştıran erik ağaçları altına Nisan toprağı kalbimde ağarıyor Bence o çocuk öyle gülmemeli Şimdi bir kadın çay demlese Bahçemdeki korkuluk nar ağacıdır Erken ölmüş, iyi giydirilmiş Sular soğuyor ovada duran ince gölgesinde Büyük ateşler, kuytu köyler gibi Alınlarına vişne çiçekleri yağan O kızlar, delikanlılar ve lohusalar Oyulmuş bir bebektirler ıhlamurdan Kestane mangalları, masallar, talikalar Ölüm alışsın artık bize Bir dans gibi bahçemize gelsin Gelsin otursun ılık minderimize Bence o çocuk öyle gülmemeli Ay kar gibidir pencerede Ergin Günçe

Yokuş Kasaba

Ben burda onu aradım kimdi nerde tanışmıştık Herşeyi gömdüğümüz o ılık güneş İlkin mintanımı yırttım bir çalılıkta Sonra dalgın kalabalıkta dolaştım Orda silah atılır tutulan aya Çingeneler geçer, dağ köyleri Çökelek indirir, yapağı kavurma Ve dişli kar, o uzun ova yazlarına Şimdi vapurdan insem kimse tanımaz Yollar daralmış okul da küçülmüştür Yoktur bizim eşek otlakta, arkama dönsem Biber dizmişler mi tarhana sermiş kimler var Sokaklarda akan rakılı duman Akşam olsa ararlar mı Koşup bahçelere saklansam Burda bütün gün bakındım şubattı Parklarda simit yediğim o yalnızlığa Eski gözlerden biri, eski seslerden Bari şurda tavşan kanı çay olsa Ergin Günçe

Tarlabaşında Bir Ben Varım Bir Senin Yokluğun

Bu Tarlabaşında gece bir ben varım bir senin yokluğun İnsanların yüzünü görmeliydin çevrede Harpler yeniden başlamış sanırdın Harpler yeni bitmiş sanırdın Daha bir ışık kalmadı Birşeyler anlatman gerekir bu saatten sonra Yaşatman gerekir Tarlabaşından denize yolladığım uğultu Şarkı gibi ses gibi değil İlk defa seni kattım gidilene dönülene İlk defa sana ermek var İlk defa seni anmak var O kadar çoğaldı bu yaşıyamadıklarımız Artık bıktırdı tek başına hürlük Gerçekten doğru bil söylediklerimi Bu Tarlabaşında gece bir ben varım bir senin yokluğun. Asaf Çiyiltepe

Ya'u

Elektrikler söndü dün gece, Zorbela toplayıp satrancın taşlarını Mecburen yattık Simsiyah kediler gibi dolaşıyor koğuşta Uyuyan dostların nefesleri. Dolaşsınlar azıcık ! Tam ben de eve doğru açılıyordum Şıpırdatmadan hiç kürekleri, Yanmaz mı o tepemdeki yüz mumluk ışık! Bir kürek mahkumunu Boğazda sandal sefasına Haklılar, bırakmazlar tabii ama... Ya'u ne güzel şeymiş meğer karanlık! Can Yücel

Uçurum

Bir ağaç sürüsünün üstünden Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş Votka bardağımın içine Benim olmayan bir sevinç duyuyorum. Kesiyorum durduğumuz yeri ortasından Ey görünüş! seni bir yerinden hiç anlamıyorum Dibimde değil ayaklarımın, damarlarında Derinliğini orda tutan, ordan harcayan Uçsuz bucaksız bir uçurum. Zamanla değil, bir yerde Benim olmayan bir şeyle yaşlanıyorum Geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten Ağır ağır yanan bir tuğla harmanını Billurdan sarkaçlarıyla. Kalbim, sersemliğim benim.. Edip Cansever

Başım Dönüyor İkimizden

Çocuklar ekmek yiyorlar gibidir sesin Ön dişleriyle belli belirsiz Bir martı kalıyor gibidir hiç olmayandan Çünkü biz ikimiz de çirkin değiliz Evet mi hayır mı pek anlamadan. Ne biçim bir sestir şu bizim dalgınlığımız Bir tayın dişinde ince taflan Az yaşlı bir kadında göğüs uçlarının Yanarak sımsıcak bir kedinin ağzından Dönüp iç çekmesine gece kuşlarının.  Sonra biz dağ başlarında apansız kurşunlanan Süresiz baş dönmesiyiz çok garip adamların. Edip Cansever