Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin

                                            ingilizce kursundayım baba açamadım pardon, sadece ablanın yokluğunu en çok sen hissedeceksin demiştin ya, ne kadar haklı olduğunu söylemek istedim. evinde odanında sesizleşiceğini biliyodumda her gün saatin tik tak sesini duymak çok garipmiş                                                        

Akşam Olur

Akşam olur mesafeler daralır Yollar kilitlenir, sesler aydınlık Bir rüzgâr eser ki türküyle ıslık Dağlar geçit vermez yolcuya Burası Anadolu'dur Mektup yaz Gün doğar, gün batar balam Sen uzaksın Sen uzaksın, gönül ister Ağlar da avutulmaz Akşam olur dağlar göbeğime oturur, İp boğazıma... sesim çıkmaz Karanlıklar katleder kanım akmaz Derim, şimdi biri kapımı vurur Vurmaz Burası Anadolu'dur Sen uzaksın Sen uzaksın, gönül ister Ağlar da avutulmaz Yıldızlar kınalı keklikler gibi suya iner Korkarım ürkütmekten Zayıfım, gidecek yeri bilmem Saçların, gözlerin davet eder Durulmaz Burası Anadolu'dur Zaman yorulur gönül yorulmaz Ama sen Sen uzaksın Sen uzaksın balam, gönül özler Beklerim, beklerim sabah olmaz. Bahaettin Karakoç                                            

Son Çağrı

Kan çok eski bir ırmak Bütün köprüler yıkık Sessizlikte ses korkak Ağ örüyor karanlık -Güneşin benim- derdin, Doğacaksan doğ artık! Aşk, çok eski bir bahçe Bıçak bıçak hıçkırık Gülleri ben suladım Ben'de kaldı kuraklık -Yağmurun benim- derdin, Yağacaksan yağ artık! Biz, o iki eski kuş Nedendir bu uzaklık? Tüm ormanlar kaybolmuş Kör kuyuda bir çıkrık -Kaderin benim- derdin, Güleceksen gül artık! Söz, çok eski bir çalgı Sularda titrer kayık Ben mızrapları kırdım Sen de kov gitsin, kıtlık... -Umudun benim- derdin, Geleceksen gel artık! Bahaettin Karakoç                                                        

Başbaşa

İşte bir vazoda açmış iki gül İşte bir saksıda eşsiz kuşkonmaz. Gülleri gördükçe gönlüm bir bülbül Saksıya baktıkça içimde bir haz. Dışarda fırtına, uğultu, tipi Odada sessizlik tutulur gibi. İşte o da geldi, evin sahibi Oturduk, eskiden konuştuk biraz. Dışarda fırtına, tipi... Yerler kar İçerde başbaşa iki bahtiyar. Onları ısıtan eski bir bahar Dışarda yepyeni bir kış, bir ayaz. Ahmet Kutsi Tecer

Turgut Uyar

Kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu İçindeki bomboş avluya bakarak Gökyüzünden arada bir oraya Ölü bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu. Görseydi içinin olmadığını Çekip onca çelenkten bir sap karanfili Koymak ister miydi hiç Bu ikindi vaktinin hırçın vazosuna. Güzleri kullanırdı o kadar sevmese de Dünyayı kullanırdı açıp da penceresini sonsuza Su içse suya benzerdi biraz Konuşsa Üç beş kişi birikirdi herhangi bir köşebaşında Yolu düşse de başka mor-sarı bir akşam kahvesine Ne kadar eşleşirdi Van Gogh’un bakışıyla. Sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan Gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra. Dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki Bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik İki tek votka içtik varmadan Aşiyan’a Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık Az sonra kalkıp gitti o Kalakaldım ben oracıkta Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk – Garson! bize iki tek votka daha. Edip Cansever

siz bana bir adamı hatırlatıyorsunuz

"siz bana bir adamı hatırlatıyorsunuz, mısraların içinde gezinen..."                                      http://n-e-y-s-e.blogspot.com.tr/2009/06/zarifoglu.html

Nasıl Saklarım Sonbahar Olduğumu

Güzel Acı Çekerdi Babam Bin dokuz yüz ellilerin sonlarıydı. İstanbul o yıllar tenhaydı. O tenha İstanbul'un tenha bir köyünde otururduk: Çengelköy'de. Şimdi yazlarını bile sonbahar gibi hatırlıyorum. O zamanlar sık sık vapurların yanaştığı iskelesinden denize bakarken gelivermişti kalemimin ucuna: "Nasıl saklarım sonbahar olduğumu?" Oysa o zamanlar on, on bir yaşlarındaydım. Bir anlamda ömrümün ilkbaharında bile değildim. Yaşlı çınarın, eski evlerin, tarih kokan sokakların o çocuk kalbime boşalttığı ıssızlığı zorlukla taşıyarak, Boğaz'ın tenha kıyılarında, denizden gelen rüzgârların tazelediği hüznümle yapayalnızdım. Babam, o zamanlar otuzlu yaşlarının sonlarında, bir öğretmen yüzbaşıydı. Yakışıklıydı. İnsanları ürkütmemeye çalışan, kendi halinde, iç dünyasının derinliklerinde hâlâ yıkılmamış düşleriyle gizli, gizi olan bir insandı. Sabah erkenden, evimizden çıkar yürüye yürüye öğretmenlik yaptığı Kuleli Askeri Lisesine giderdi. Ne gibi düşleri olurdu yollarda? Ba...

Pepuk Kuşu Efsanesi

Ben Bir Pepuk Kuşuyum Ben bir pepuk kuşuyum dalında yaralı duran dağların yamaçlarında kenger nazlı bir kızın gözlerinde iki yetimlik ah! içinin kızıllığınca gül ve yangın her bahar lavlara korlara ateşlere düşer yüreğim bir söğüt dalının efil efil titreşen yaprağıdır yüreğimdeki açarım yarasını bakarım canyerimin ağlayamam acının ve sevginin kesiştiği yerde iki çığlık arasında kaldım ah acılı rüzgarlara bıraktım kanatlarımı istedimki kuş olayım kanatlarımın altında saklayayım alıp gideyim başımı dağ dağ göklere yazayım hasretimi istedimki ağaç olayım üzerinde yeşereyim gölge edeyim her yaz her güz dökülsün yapraklarım serileyim üzerine ah! edeyim istedimki yağmur olayım yüreklere yağayım her bahar sel olayım dere tepe katayım önüme tüm acıları denizlere, okyanuslara götüreyim istedimki ıstırabın sunaklarında karalanmış rengi olayım yaşamın sonsuzluğun kurgusunda cezalanmış acı binlerce yıllık geçmişimle her bahar beni anlatsın analar çocuklarına, babalar beni anlatsın istedimki yürek...

Martin Eden

Ruth içtenlikle gülerek: — Bilmiyorum, unuttum. Daha fazla okumayalım artık. Kitap okunamayacak kadar güzel bir gün, dedi. Martin ciddi bir tavırla: —  Bu tepelerdeki son günümüz olacak. Denizin ufuk hattı üzerinde fırtına bulutları toplanıyor. Kitap Martin'in elinden yere kaydı, ikisi de orada oturdukları yerden dalgalı körfezi, sanrılı ve görmeyen gözlerle kendilerini bırakmış bir halde, sessiz sedasız izlemeye daldılar. Ruth yana doğru, Martin'in boynuna baktı. Martin'e yaslanmadı. Kendi dışındaki, yerçekiminden de kuvvetli, kader kadar kuvvetli bir güç tarafından ona doğru çekildi. Martin'e yaslanması için arada iki üç santimlik bir ara vardı ve Ruth bu arayı iradesiz bir hareketle kapadı. Omuzu, tıpkı bir kelebeğin çiçeğe dokunuşu kadar hafifçe Martin'in omzuna dokundu; Martin'in omzundan gelen karşıt zorlamada aynı derecede hafif oldu. Ruth, Martin'in omzunun gücünü, Martin de içinin titremelerini hissetti. Artık Ruth için geri çekilme zamanı...

Derviş ve Ölüm

Eser kalmasın esrikliğinden, Güz geçti vedalaş güzelliklerle Martifal mi okuyorlar martılar? Ben hiç martı görmemiştim Priştine'de... Sualler su altında kalsın abe çocuğum, Soğuracak sorunlarını ergeç Çelik duvarlı zindanı hiçliğin Eser kalmasın esrikliğinden Geçti bu tenin demi, yıprandı beden Soba söndü tükendi mum Hadi git yat abe çocuğum Abe abe abe çocuğum Abe ço..cu..ğum! ... Hüsrev Hatemi