Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yağmurdan Fazlası

Yağmurdan fazlasıdır bu gece kutlamalarımızın üzerine yağan Şimşekten fazlasıdır Bu saçma sapan kart oyunundaki kandırmacadan fazlasıdır Hüzünlü zamanlardan fazlasıdır Cceplerimizin hiç biri altınla dolu değil Kimse gelin çiçeğini yakalayamamış Üstüne yığılacağımız ölü bir başkan yok Hiçbir şey yolunda gitmiyor... Kuru bir elvedadan fazlası var sana söylemek istediğim Kırık kalbine sıkıştırılmış sıkıntıdan fazlası Tom Waits Çeviren: Elvan Okaygün
Gelemez kâfile-i şevk-ü ferâh semtimize Şâh-ı gam mülk-i dili leşker-i hasretle korur Hayâlî Bey

Ağrıyınca Kar Yağıyor

Ağrıyınca kar yağıyor bu seziş saatinde parmaklıklar sessiz ve ıslakken tüm solgunluklar uzaktı oyunların sonuna zaman yaratılmışı kullanan saklı gözlerinden biriyle yol aralarına gizlenmişi düşürüyor yavaştan. Bu nehir sürükleyişiyle ve o ince ıslaklıkla yaşama rengarenk karartılardan ve bir sonbahar ölüsünden tırmana tırmana yüzleri yüzlere gizleyip bir bakıvermekti uzaktan soluk soluğa kapanan gölgelerin aralanmadan yığılan yankısında içten içe - bir denizse kırılıverdi gözlerimde. Geldiğim yer yürürdü ve artık pek dönmeyen göktendi kayıklara çözülüverdiğim külrengi sabahları ertelenen düş gezilerinde ağlarken yazsonları bahçelerden bahçelere sessizlik bırakan bakışın başlayıp tükeniverdiği bir ağaçkabuğunda ismini bulmaktı yazdığın ve durmadan şaşırmaktı yakarışların hertürlü ellerinde bir duygu gibi değişmiyor anlamsızlığı. Herşeyin aranmasında ben bulunmaktım ama bir telaştan gizlenmiştim de korkulu bir yağmur sonrası geçemiyordum birinden diğerine. ...

Kesmedim ümmîd vaslından, kesildi her emel / Havf-ı firkatte kalıp nâdâna minnet etmedim

Nâre yanıp aşk-ı pâkinden ferâgat etmedim Mahvolup cânân yolunda cânâ rağbet etmedim Kesmedim ümmîd vaslından, kesildi her emel Havf-ı firkatte kalıp nâdâna minnet etmedim Çektim el benden, bana benlik veren bildimki Sen, Benliğimde kaldığımca zerre rahat etmedim Bir zaman sen, ben, gönül, sevdâ, elem, derd var idi Hiçbirinden bir zaman kalben şikâyet etmedim Zu’m-i zâhiddir mükâfat ü mücâzat-i ibâd Bilmedim havf ü recâ zanna ibâdet etmedim Hâmil-i bâr-ı emânet olduğum günden beri Hamdülillâh âcizim da’va-yı kudret etmedim Sa’yisiz kalmış fakir, erbâb-ı sa’y olmuş gâni Bu fikir belki cünûndur öyle cinnet etmedim Bî-şerîk bir mülkte mümkün mü da’va-yı vücûd Düşmedim şirk-i vücûda öyle gaflet etmedim Zevk u ekdâr-ı cihânı serbeser gördüm velî Hiç biriyle kalmadım nefse sahabet etmedim Elde her nem var ise fazl u rezaletten eser Anlamam fazlı KEMÂLİ sarf-ı himmet etmedim Osman Kemâlî Efendi

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur, Dinmez gözünün yaşı yanar içi nâr olur. Sevdâ‐yı zülfün kimin takılsa gerdanına, Mansûr gibi âkibet yolunda ber‐dâr olur. Leylâ‐yı aşkın senin her kimi mecnun eder, Firkât oduna yanup her gice bîmâr olur. Varlık cibâlin kesüp dost iline yol eder, Ferhatleyin gözünün yaşları pınâr olur. Şol İbrahim Edhem’i derviş eden aşkındır, Derdine düşen şâhın tahtı târümâr olur. Ben de ârı terkedip girdim bu dervişliğe, Her kim senin aşkına düştüyse bi‐âr olur. Bu yolda cânın veren cânân alur yerine, Aşk dükkânında anın canıyla bazâr olur. Ey dilber‐i rûhânî al koma işbu cânı, Sevdâna düşeliden dünyâ bana dâr olur. Terk et Niyâzî seni, bul anda o Sultanı, Her kim canından geçer ol vâsıl‐ı yâr olur. Niyâzî-i Mısrî

Yeter çalındın ey hâce fenâ mülkün metâına,

Nazar kıldıkça insâna gönül hayrâna dolanur, Acebdir kimi Hakk ister, kimi butlana dolanur. Gel ey dertsiz kişi dervişliğe duruş sâ’y eyle gel bunda Bu hâl ile olursan bil işin hüsrâna dolanur. Nedendir kani olmuşsan murad‐ı nefse dalmışsın, İçine hırsı almışsan işin şeytâna dolanur. Yeter çalındın ey hâce fenâ mülkün metâına, Çok uzatma ki Azrâil gelür bu cânâ dolanur. Gönül verme bu dünyâya başını verme kavgâya, Kazandığın amel bir gün gelür mîzâna dolanur. Başı devletlû kul oldur Hakk’ı bulmuş ola seri, Gözü gönlü dil u cânı kamu Subhâna dolanur. Niyâzî kulunun yâ Râb vücûdu zenbini mahv et, Mülâzimdır kapunda ol heman ihsâna dolanur. Niyâzî-i Mısrî Kaynak:  niyaziimisri.blogspot.com.tr

Şöhretim isyan benim sen afv ile meşhûrsun

Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun Mihr-i âlem-gîrsin başdan ayağa nûrsun Târik-i gülzâr-ı âlem mâlik-i mülk-i adem Münkirîne mahz-ı mâtem mü’minîne sûrsun Sensin ol şâh kim Süleymanlar kapında mûrdur On sekiz bin âleme hükmetmeğe me’mûrsun El benim dâmen senin ey rahmeten li’l-âlemin Şöhretim isyan benim sen afv ile meşhûrsun Padişah-ı evvelîn ü kıblegâh-ı âhirîn Evvel ü âhir imâmu’l-enbiya mezkursun Ya Resûlallah umarım diyesin rûz-ı cezâ Gerçi cürmüm çoktur ammâ, “Itrî’ya mağfûrsun! Itrî

Bir hasîrüm yoğ iken külbe-i ahzânumda

Bir hasîrüm yoğ iken külbe-i ahzânumda Bûriyâ nakşı görinür ten-i ‘üryânumda Sâyemi ben başuma ben gün doğacağın bilürin Başa ol gün mi doğar sâye görem yanumda Merdüm-i dîde ciger gûşelerini néce bir Götürem kendü yetîmüm gibi dâmânumda Yédügüm ayru géderken seg-i kûyuñla benüm Görmedüm nân u nemek hakkını yârânumda Baña ol nâme-i a‘mâl yeter ÂHÎ kim Yâr hattıyla ğazeller ola dîvânumda Ahi

Kadın Nedir, Çiçek Nedir?

Kadın nedir?… O münevver menekşedir ki uçar, Samîm-i hüsn-ı bahârında hande-i âfâk, Çiçek nedir?… O da bir aşk-ı mütebessimdir ki Şemîm-i rûh-ı behîminde bir kadınlık var!.. Çiçek meâl-i ebedden terekküb etmiş ise, Kadın hayâl-i ezelden temessül etmiştir. Bu mâh ü mihre mutâbık bir teşâbühtür; O, rûhu, rikkate âid, bu kalbe âid ise… Kadın, semâ; o da bir nuhbe-î tesellîdir, Kadın, çiçek, o da bir hande-î nihânidir; Bu iki rûh-ı nefîsin meâli sevdâdır!.. Bu cân-rübâ, bu iki Zühre, böyle hem-dil iken, Sezâ mıdır ki demek aşka, sen çiçeksin, sen; Sezâ mıdır ki demek her şeye kadınlıktır?.. Ahmet Hâşim

Çıktığın Geceler

Ba'zan sarı bir çehre-i ru'yâ gibi hissiz. Tenhâ bir ufuktan görünürsün bize sessiz... Çehrenden akan hüzn-i ziyâ, hüzn-i müebbed. Her rûha döker giryeli bir hasret ü gurbet, Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe âid: Günlerle ölen hâtıralar... her şeyi râkid. Her bir şeyi pür hande yapan mâzî-yi mes’ûd... Bir lâhza sevilmiş, unutulmuş, keder-âlûd, Ru’yâlı kadın gözleri... âsûde semâlar:   Sislerde solan gizli ziyâlar gibi muğber, Akşam dökülen reng-i tahayyül gibi meşkûk, Sîmâ-yı sükûtunda yüzer mübhem ü metruk... Göklerde ilerler yine âheste cebînin, Eşkâli dağılmış uyur altında zeminin Bir gölge rükûduyle hayât-i ezelisi. Nurundan akar yerlere bir sâye-i hissî... Her şey dağılır ince dumanlar gibi bi-renk, Yalnız bir ağaçtan duyulan bir küçük âhenk, Leylin bu sükûtunda hafî ye'sini saklar: Bir bülbül-i âvâre melâl-i şebe ağlar... Sihrin o kadar nafiz olur fikr ü hayâle, Her şey değişir titreyerek hüsn-i muhale. Bir mestî-yi hülyâ vü ziyâ gözleri ...