Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kitaplarda okuduklarımızı unutuyorsak hâlâ neden okumalıyız?

Iowa eyaletinin Ames kentinde yayınlanan yerel "Ames Daily Tribune" gazetesinin köşe yazarı Rod Riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı 60’lı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazacak ve şu şakayı yapacaktı;  "Tolstoy’un Savaş ve Barış romanını 20 dakikada bitirmiş. Rusya hakkındaymış kitap" . Yönetmen Woody Allen’ın, ‘Parayı Al ve Kaç’ filminde bir sahnede kullandığı replikle daha da ünlendi bu şaka.  1300 sayfalık bir romanı okumuş birinin sonradan romandan aktarabildiği tek bilgi, konusunun Rusya’da geçtiğiydi.  Bu şaka, bir hata olarak, sadece hızlı veya yüzeysel okumanın bir sonucu olarak kullanılageldi. Ama sorun bundan biraz daha derin.  Rusya’nın üç aristokrat ailesinin Napolyon Savaşları dönemindeki öyküleri üzerine kurulmuş bu görkemli romanın ilk bölümünde karakterleri tanıma sürecini başarıyla geçen ve yine bu tür okurların çoğunun deneyimlediği gibi ‘hiç bitmesin’ isteyerek okuyan bir okura da birkaç ay sonr...

Öğretmene İlahiler

II. Yanıyor değdiğin her yer ve yüreğim donan ateş – yitirdim ölümlülerin her tepkisini ne gözyaşı, ne de bir söz… Dokunmayın bana teselliciler çünkü avunmak ihanettir! Dokunmayın, ölmedi O ölmek bitti Onun için. * (O kendi çiçeklerini diken ve çağırılmadan gelen ruh) Ebedenölmez çiçeği Geceleyin uyanan menekşe günebakanların Kıblesi dalına konmuş kuşların yükselttiği resim bir damlacık gülüşü güldamlası. (O günışığı kadar eskiyen ve her gün yeniden doğan ruh) Ölüm setini aşan akarsu yağlıboya tablosundaki dereler akar ya deniz yerine hep bana doğru içinde balı’cıklar yüzer solungaçları dereotu kokusu. (O ele geçmesin diye bin kılığa giren ve keşfedilmeyi bekleyen ruh) Kanaviçede koşan geyik yavrusu- nun su içişi ve temiz şeyler asılsın diye çamaşır ipine atılan düğüm, sonra güneş, serinlik ve sonsuz… Yapraklarımın arasından esiyor çöl rüzgârları alev alev çiçekleniyor kaktüsler ruh titriyor ve sarsılıyor ev: Ölmedi O ölmedi O ölmedi! Kışlan...

Hüznü Avuçlarından İçiyorum Bu Şehrin

yalın sözler söylemeliyim herkes anlamalı önce sen anlamalısın beni. 1. rüyalarıma gölgesi düşüyordu salkımsöğütlerinin gecenin saçlarını okşarken rüzgar yağmur izi bırakıyordu bedenimde babam iki büklüm olurken hayata karşı umutla ve kan ter içinde çıkıyordu merdivenleri. arnavut kaldırımlı sokaklar nasıl değişmişti birden yok olurken güzelim akasyalar parmakuçlarımdan kayıyordu çocukluğum ben büyüyordum. o cumbalı ev hıçkırıklara boğuluyordu yıkılırken boyun büküyordu beyaz zambaklar sultaniyegah susuyordu arka bahçede yol alıyordu elinde tespih nur yüzlü haminnem dar'ül aceze kapılarına 2. hüznü avuçlarından içiyorum bu şehrin saçlarım beyaz kanatlı ve sakalım. yaşlanıyorum kaldırımlarda ayaklarım sürtüyor gecenin sessizliğinde ıhlamur kokmuyor sokaklar çokça anason. cereyanlar kesildiğinde çocuklar saklambaç oynamıyorlar öldürüyorlar düşlerini köşebaşlarında. artık sevda şiirleri yazmıyor delikanlılar intiharı seçiyorlar apartman boşlukları...

Anladım ki Sabrın Kendisiydi Eyyûb

1. ufka gerili saçlarıyla bir anne bir çocuk çölün yüreğinden kutlu topuklarıyla kutlu zemzemler fışkırtan. 2. aşılmaz duvarları önünde aşkın keskin sınavlardan geçiyorum nicedir nicedir yeryüzü altüst oluyor çünkü kendimi sorguluyorum yitiklerimi artık sen olsan diyorum burada yani yanıbaşımda tüm arınmışlığımla o vakit bu kesik başımla sana geldim demek istiyorum. 3. anladım ki sabrın kendisiydi eyyûb 4. ardındaydı sabah yarım kalmış uykularımızın biliyorduk. 5. oysa göremezdi ateşlere kurban sunulan gözlerimiz. 6. sen gidince yetim kaldı dünya ve boynu eğik ağladı insanlar, ağladık biz terkedilince zamanın cehennemi yalnızlıklarına bu acılar ülkesinde kaç mevsim geçti sensiz kopan çığlıklara tanık ol garip ve mümin yüreklerinde. 7. ey hacerin onuru ismail acının ve zulmün eğittiği çocuk kalk, at üzerindeki örtüyü sonra bize kanın ak sayfalardaki tarihini anlat anlat nabzımızda atan yeryüzünün tarihini. Ahmet Veske

Sevdama Dair Son Şiir

1. son treni de kalktı gecenin ayrılık vurdu bizi içimizden ve ben vakitleri kaçırdım adamakıllı sevdayı baldıran eyledim kendime. acıyla dolu sessiz bir depremi yaşadım yıkılan düşlerimde çürüyen yanlarım vardı yitik ülkenin dağınık coğrafyasında kanlı bir yürek ve bitkin bir yüz çoğalır. terkedildim, kıyıya vuran son dalganın vicdanına. söyle, şimdi nasıl ağlayacağım günbatımları bir bir ağlamayı öğret bana kuyulara kapanmış yusuf gibiyim sarsıla sarsıla ağlamak istiyorum. 2. nedendir dalgalar çok uzaklara vurdu bizi payımıza düşen hep ayrılık oldu. dedim ya, bir gün ağlarken bulacaksın beni belki de bir trenin köşesinde yapayalnız kent ardımsıra koşup gelirken, sen umutsuzca yağmurlara terkedilip gideceksin. 3. kuşlar konar günahkar saçlarıma omuzlarıma düşerken ağlamaklı ezgiler söylerler. istesem de yaşamdan kaçamam ben kentin tüm bulvarları üstüme yıkılır. avucumun içinde bir dizi güvercin düşlerim uçuverdiler hepsi sen gidince birden. mümkün...

Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık!

2017 yılının Şubat ayında Beyrut’ta Türkiye üzerine bir konferans veriyordum. Ünlü ve itibarlı Filistin Çalışmaları Merkezi’nde. Konuşmamın başında, çoğunu yıllardır tanıdığım kalabalık topluluğa, “Burada daha önce aynı konuda iki kez konuşmuştum. Son konuşmamdan bu yana aradan birkaç yıl geçti. Bu kez bambaşka bir konuşma içeriği dinleyeceksiniz. Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık” dedim. Durumumu ve benim konumumda olan hapiste ve dışarıdaki arkadaşlarımın durumunu Eski Yunan’daki Sisyphus efsanesine benzettim. “Bütün ömrümüz, kayayı ittire ittire tepenin zirvesine taşımakla geçti. Tam zirveye ulaşacağımız sırada, kaya yuvarlandı. Hadi baştan... Bu sefer tek fark, koca kayayı tepenin üzerine taşımak için vaktim kalmadı ve bir de mecalim” sözcükleriyle girdim konuşmama. Ama şu sözcükleri eklemeyi ihmal etmeden: “Bunca uzun mücadele yıllarının ardından, bu yaşa bu sonuçla geldiğimde, teselli bulacağım şu var, şunu rahatlıkla söyleyebilecek olmam: Hiç değilse den...

Güle Serenatlar Yapmak

(ARANAĞME) Tekmesiyle şişinene iflâh olmaz katır derim Durmadan yemin edene her sözünüz kıtır derim. Gönül ehli hâle bakar, dili tek reçete bilmez; İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim. Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti, Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim. Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar En öncelikli sebebim evvel – âhir hatır derim. Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür Amaç et ile kemikse işte sana satır derim. Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim. Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim… Bahaettin Karakoç

Her Gün

Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez "neredeyim" diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her "cümle" bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş ...

Yazıt

NEREYE UÇUP GİTTİ BENİM OĞLUM Oğlum, canım ciğerim, iliği kemiklerimin, yüreğimin yüreği, daracık avlumun serçesi, yalnızlığımın çiçeği. Nereye uçup gitti benim oğlum? Nerelere gitti bırakıp beni? Kuşun kafesi boş şimdi, bir damla yok su kabında. Nasıl kapandı gözlerin de gözyaşlarımı görmez oldun? Nasıl kaskatı kestin tulumunun içinde acılı sözlerimi duymaz oldun? SEN UYURKEN Sen mışıl mışıl uyurken başında nöbet tutup bütün gece parmaklarımla okşayacaktım kıvırcık saçlarını. Sanki hünerli bir elin kalemiyle çizilmiş biçimli kaşların gözlerimin sığınıp dinleneceği bir kemer gibiydi. Gün doğarken göklerin uzaklığını yansıtırdı ışıldayan gözlerin, bense bir damla gözyaşı akıtmadım gözlerim sislenmesin diye. Sen konuştuğunda, gül kokan dudakların çiçekler açtırırdı kayalarla kurumuş ağaçlara, bülbüller kanatlarını çırpardı. BİR MAYIS GÜNÜ BIRAKIP GİTTİN Bir mayıs günü bırakıp gittin beni, seni o mayısta yitiriyorum, o sevdiğin bahar mevsimi, yavrucuğum, çatı...

''Bazı insanlar, insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içeride tutmak için.''

Fences 2016 Çitler ''Bazı insanlar, insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içeride tutmak için.'' Jim Bono (  Stephen McKinley Henderson  ) Fences  ( Çitler ),  August Wilson 'un Pulitzer ve Tony ödüllü aynı adlı oyunundan beyazperdeye uyarlanan,  August Wilson 'un senaristliğini yaptığı,  Denzel Washington 'un yönetmenliğini üstlendiği, kadrosunda: Troy Maxson rolüyle  Denzel Washington , Rose Maxson rolüyle  Viola Davis , Lyons rolüyle  Russell Hornsby , Cory rolüyle  Jovan Adepo , Gabriel rolüyle  Mykelti Williamson , Jim Bono rolüyle  Stephen McKinley Henderson , Raynell rolüyle  Saniyya Sydney , Deputy Commissioner rolüyle  Christopher Mele , Troy's Father (Troy'un Babası) rolüyle  Toussaint Raphael Abessolo , Troy's Boss (Troy'un Patronu) rolüyle  John W. Iwanonkiw , Evangelist Preacher (Evangelist Vaiz) rolüyle  Lesley Boone  ve Garbage...