Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Neden Gelmiyorsun?

Bak, kırlangıçlar saçaklarını bir bir terk etti, Sararmış ceviz yapraklarıysa usul usul dökülüyor, Asmalar da güz ayazıyla hırpalanıyor, Neden gelmiyorsun? Neden gelmiyorsun? Gel, gel de kollarıma alıp bağrıma basayım, Çehrene dalıp dalıp başka diyarlara uçayım, Başımı minnettar bir uykuyla Göğsünde, göğsünde tutayım! Hatırlar mısın nasıl da dolaşırdık Çayırlar ve vadilerde, Ve kekikler arasında da öperdim seni Kaç kere? Kaç kere? Kadınlar dolaşır yeryüzünün dört bir köşesinde, Kimileri de epeyi çekici olur insanın gönlünce, Akşam yıldızları gibi parıldamazdı hiçbiri, Değillerdi senin gibi, değillerdi senin gibi! Parıldaman daima ruhumun derinliklerinde, Yıldızların alevinden daha tatlı, Doğan güneşten daha şahane, Tatlı sevgilim, tatlı sevgilim! Bu sonbahar da geldi ve sensiz geçiyor, Yapraklar dallarından bir bir düşüyor, Tarlalar ıssız, kuşlar dilsiz, Neden gelmiyorsun? Neden gelmiyorsun? Mihai Eminescu Çeviren: Mehmet Gündoğdu

HUZURSUZLUĞUN KİTABI FERNANDO PESSOA Karamsar değilim, hüzünlüyüm.

Şu an çok uzak gelen, bundan dolayı bir yerlerde okuduğum ya da bir başkasından dinlediğim bir öyküymüş gibi görünen ergenlik çağımda iki kez sevip, dibe vurmanın acısını tattım. Bugün durduğum yerden, uzak mı yoksa yakın mı olduğunu tam ayırt edemediğim bu geçmişe dönüp baktığımda düşünüyorum da, bu düş kırıklığını genç yaşta tecrübe etmek iyi olmuş.  Gönlümün derinliklerinde neler çektiğim sayılmazsa eften püften bir şeydi. Bu mahrem konuya dışarıdan bakıldığında, bir alay insan aynı işkencelerden geçmiş, denebilir. Ama... Duyarlılığını  ve aklımın birbirine bağlı olarak, aynı anda yaşadığ tecrübe beni genç yaşta şuna inandırdı ki, ne kadar marazi görünürse görünsün, benimki gibi mizaçların yeri düş dünyasıdır. Hayal gücümün (sonradan) geliştirdiği kurgular arasında usandıkları da oldu, ama ne canımı sıktılar, ne de beni küçük düşürdüler. Hem ayrıca, imkânsız sevgililer size sahtekârca gülümsemez, yalandan şefkat göstermez, küçük hesaplarla cilve yapmaz. O sevgililer asla bı...

İyi Notlar

Lise yıllarında bir gün ilkokul öğretmenimiz arkadaşım Reşit ile benim, yerine iki gün öğretmenlik yapmamızı teklif etmişti.  Öğretmenlikten ziyade sınıfa göz kulak olacaktık. Sabah okulun bahçesinde buluştuk. Öğretmenimizle beraber önce müdürün yanına çıktık. Daha sonra sınıfa indik beraberce.  Öğretmenimiz öğrenciler ile tanıştırdı bizi. Yaramazlık yapmamalarını öğütledi. Beni utandırmayın dedi ve gitti. Sınıfın mevcudu kırk kişi kadardı. Şehrimizin varoşlarına yakın bir mahalle ilkokulunun birinci sınıfıydı. Öğretmenimiz -ömrü uzun olsun Halis Yakupoğlu- Reşit ile bana da bir- kaç öğüt vermiş, aynı sınıfı ikinci keredir okuyan, sıfır numara tıraşlı ve başında sayısız yara izi olan Rıfat'tan gözünüzü ayırmayın, hatta biriniz yalnız onunla ilgilenin demişti. Çocuk baştan aşağı problemdi. Bıkıp usanmadan yaramazlık yapıyor, arkadaşlarımı rahatsız ediyor ya da onları da kışkırtıyordu. Dayak atmayacaktık! Ama ne gezer. Öğretmenliğe başlamamızın üzerinden daha iki ders geçmeden R...

GÜNEŞ TAŞI

billûr bir söğüt, bir su kavağı, yelin büktüğü yüksek bir fıskiye, iyi dikilmiş bir ağaç, ama oynayan, çukurlaşan bir ırmağın ilerleyişi, uzanan, gerileyen, çevrilen ve yetişen boyuna: usul bir gidişi yıldızın ya da evinçsiz ilkyazın, göz kapakları kapanmış su öngörülerle kaynaşan bütün gece, hep birlikte çalkalanan var oluş, dalga dalga örtünceye dek her şeyi, alacakaranlıksız, yeşil egemenlik, göz kamaştırmasınca kanatların geniş göğe açıldıklarında, gelecek günlerin çalılıkları arasında bir ilerleyiş ve uğursuz patlayışı felaketin tıpkı kuş gibi taşlaştıran ormanı ötüşüyle ve nerdeyse gelecek mutluluklar arasında. yok olan dalların, kuşlarca, gagalanan ışık saatleri şimdiden, parmaklar arasından kaçıp giden yoralar, bir var oluş beklenmedik bir şarkı gibi, şakıyan yel gibi yangında, asılı tutan bir bakış dünyayı dağlarıyla denizleriyle, bir akikten süzülen ışığın cismi, ışığın bacakları, ışığın karnı, koylar, güneşsel kaya, renkli cismi bulutun, sıçrayan hızlı günün rengi saat parıl...

ÖLDÜĞÜM ZAMAN

Öldüğüm zaman,  Akşam sessizliğinde,  Bir mezar kazın bana  Denizin kıyısında. İstemem pahalı bir mezar,  Sıradan biri gibi gömün,  Tabutuma bir yatak,  İyi bir manzara bulun. Uykum sakin olsun,  Ormanın derinliğine yakın.  Ve parlak bir göğüm olsun,  Suların derinliğinde. Duyayım sakince sesini,  Durmadan akan çeşmelerin,  Ay parlardı...  Çamların uzayan tepelerine, Dağlarda yankılanıyor,  Duyulur esintisi rüzgârın,  Üstümde kutsal ıhlamurlar,  Dallarını sallasın, Çok önceleri  Nasıl da dert çekmiştik,  Çelenkte çiçekler ölüyor,  Akla getirilmek. Nasıl yavaşlar, Kalp atışlarım,  Çalıp hoş söyleyecek,  Nefir kaval. Etrafımda yanacaklar,  Ovalarda ışıklar,  Vurup yoğuracaklar,  Sonsuz dalgalar. Kimse benim ardımda,  Ağlayıp sızlamasın,  Solmuş yaprakları.  Rüzgâr geri versin, Ateş diski gibisin,  Meşeler arasında,  O şansız mezarda  Ve arkadaşsı...

Elveda

Elveda Artık görmek istemiyorum seni,  Kal, iyilikle kal.  Dikkat edeceğim kendi yoluma,  Senden. Bundan böyle ne istersen yap,  Bugün artık umurumda değil,  Kadınların en tatlısı,  Terk ediyor beni. Eski huylarım artık yoktur,  O geçen günler gibi...  Sarhoş olayım ışığında,  Yıldızın. Bunca soğuk ayazda  Bakıyorum pencereden,  Bekliyordum görünesin,  Camda Dil ki çok mutluydum,  Beraber yürüseydik,  Büyüler içinde ve sakin,  Ay. Taş gibi ağırdı gece,  Gizlice yalvardığım zaman,  Ebedi dururdum yanında,  O kadının. Anlatsınlar onlara geçmişi,  Aynı hoş kelimelerle,  Şimdi ancak akla gelir,  Anılar. Dinlerse bu gün yine,  Önemsizdir bütün bunlar.  Sanki çoktandır eski bir,  Hikaye. Ay yaylalara yansırsa,  Titrerse göllerde,  Eskisi gibi his ediyorum,  Geçmişte. Akşamlar senindir,  Ben artık bakamam,  İstersen ardımda kal,  Elveda. Mihai Em...

SON İSTEĞİM

Akşamın sessizliğinde,  Son bir isteğim var,  Bırakın da öleyim,  Deniz sahilinde,  Ormanın yakınında.  Sessiz bir uykum olsun,  Engin sular üstünde,  Mavi bir göğüm olsun,  Mum ışığı da istemem,  Süslü bir tabut da istemem,  Taze dallardan,  Sade bir yatak örün bana Ardımda da hiç kimse, Durup başımda ağlamasın.  Sonbahar sesini versin,  Kuruyan yapraklarla.  Gürültüyle düşerse,  Çeşmelere durmadan,  Ay ışığı dağılsın  Yüksek çam tepelerine,  Çan sesi süzülsün.  Akşamın serin rüzgârı,  Üstümde de kutsal ıhlamur  Dalını sallasın. Nasılsa bundan böyle,  Önceden olduğu gibi  Severek beni hatırlarlar,  Akıllarına gelince. Doğacak çoban yıldızı...  Meşelerin gölgesinde.  Arkadaşım olacak,  Yine bana gülecek,  Günah ve dertlerden,  Deniz dalgalanacak,  Ben toprak istiyorum. Bütün yalnızlığımla.  Aralık 1883 Mihai Eminescu  ...

HAYATIMIZI İŞGAL EDEN İNSANLAR VE HAYATIMIZIN KIYISINDAN GEÇİP GİDENLER

Bu yazıya birkaç kez başladım. Olmadı. Yazdıklarımı beğenmedim. Galiba çok fazla olumsuz enerji yüklüyüm. Garip bir seçim dönemindeyiz. Hem bir kurtuluş heyecanı hissediyoruz. Hem de yok oluş tehlikesi. Duygular bir o yana savruluyor, bir öteki yana. Televizyonlar, gazeteler, internet ciğeri beş para etmez insanların demeçleriyle dolu. O kötü kalpli ve kara vicdanlı yaratıklar, bizim aydınlık geleceğimizin önüne her gün türlü engeller çıkarmaya çalışıyorlar. Böylelerine karşı her zaman sabırlı ve nazik olabilmek zor. Onların ahlaki hafiflikleriyle burnumuzun dibinde uçuşmalarına karşı okkalı laflar dökülüyor yüreğimizden ve dilimizden. Hepsini buraya yazsam olmaz… Bazen iyice bunalıyorum: Ne arıyor böyle insanlar hayatımda? Sorsalar bir dakika bile onlarla olmak, onları görmek, onları duymak istemem. Hiçbir düzlemde asla böylelerini seçmem. Ama… Hayatımı işgal edebiliyorlar her şeye karşın. Oysa sevgi ve dostluklarıyla beslendiğim insanlarla kuşatılmak isterim. İyi kalpli yakınlarımla,...

AZİZ NESİN'İN ANILARI BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEZ'DE BİR ÖĞRENCİ EVİ

Bir Önceki Kuşaktan Özgün Bir Aydın Yazdığı tarih kitabından bana sorular sorulan E. A., bizden önceki kuşağın aydınlarındandı Aramızda 20-25 yaş vardı. Buyüzden arkadaş olmadık elbet ama tanış olduk. E. A. bizden önceki kuşağın aydın ve özgün bir tipi olduğu için laf lafı açar gibisinden onu birazcık anlatmakta, bir önceki kuşağı anlamak yonünden yarar vardır. Beni E. A. ile Yusuf Ziya Ortaç tanıştırmıştı. Birlikte olduklarında gençlik anılarını anarlardı. Benim görebildiğimce arkadaşları arasında Yusuf Ziya Ortaç'ın saygı duyduğu, odasında çalışırken gelse bile, kendisini yok dedirtmediği yada çalışma üzerinde olduğunu söylemediği tek arkadaşı E. A. idi. Tarihçi E. A., Yusuf Ziya'nın. Orhan Seyfi'nin, Nazım Hikmet'in, Vala Nurettin'in, Faruk Nafiz'in delikanlılık arkadaşıydı. Bir arkadaş grubuymuşlar. Tarihçi E A. onlardan bikaç yaş daha büyükmüş. Laleli'yle Sarachanebaşı arasında E. A'nın iki katlı, tahtadan eski bir evi varmış, babadan kalma bir ev.....

Utanmadan

Gözde olmak ya da gözden düşmek, korku içinde yaşamaktır. Bedeni ciddiye almaksa acı çekebileceğini kabul etmek. Gözde olmak ya da gözden düşmek, korku içinde yaşamaktır demek ne anlama gelir? Kayırılmak aşağılar: Kaybetmekten korkarız, kazanmaktan da korkarız. O yüzden gözde olmak ya da gözden düşmek,  korku içinde yaşamaktır. Bedeni ciddiye almak, acı çekebileceğini kabul etmektir demek ne anlama gelir? Acı çekerim, çünkü bir bedenim ben: beden olmasam nasıl acı çekerdim ki? O yüzden bedenlerinin iyiliğini kamu iyiliğinin önüne koyanlara  emanet edilebilir devlet; siyasi yapıya kendi bedenleri kadar iyi bakanlar da devleti yönetmeye layıktır. Lao Tzu  (Ursula K. Le Guin yorumuyla) Mistik Lao Tzu, politik iktidarın gizemini yerle bir ediyor.  Otokrasi ve oligarşi, iktidarı büyülü bir şekilde kazanıldığı ve fedakarlıkla korunduğu, iktidardakilerin de güçsüzlerden açıkça üstün olduğu inancını yayarlar. Lao Tzu ise siyasal iktidarı büyülü bir şey olarak gör...