Ana içeriğe atla

Kayıtlar

GÖLGEDEN

Kını kalbin olan bir kılıç gibi taşıdın masumiyeti yoruluyor kapıların artık açılmaktan yazgın bile yadırgıyor tüm bu olanları kendini çıkartamıyorsun bir camın ardından bakınca üzülme, herkes kendine dönüşür hikayenin sonunda.. neşen; o külden şato, bana eski bir yangını anımsatıyor.. ve sen seviniyorsun, yaşanmamış günleri hatırladıkça.. çünkü ben de hatırlıyorum: elinde ince bir defter, yeşil ve telaşlı.. gölgeden soluk, ayın on dördünde gibi canlı.. öylece duruyordun, güzel olmak için hiçbir sebebe ihtiyacın yoktu.. şimdi iki kişi biniyor otobüse biri sen değilsin, biri ben değil. su almaz güneşi battığında güneşin gözlerini kapat, göreceksin; gerçeğe üstünlüğünü güzel düşlerin.. bırak, herkes unuttun sansın sen al bu şiiri çeyizine kaldır.. Muzaffer Serkan Aydın

Annelik Sanatı

Bir kadını al, onu yont yont anne olsun Her kadın acıma anıtı bir anne olsun   Sezai Karakoç Annelerimizi düşündüğümüzde ilk olarak hangi yüz ifadesiyle, uzuvları hangi düzende kıvrılmış, bedeni nasıl bir ifadeye bürünmüş, hangi ışığın yahut gölgenin altında bize bakarlar? Bize bakarlar mı? Yaşasa da bizi ardında bırakmış da olsa, annemize dair bu imge, bu yontu bir değişim geçirir mi? Sezai Karakoç “ Bir kadını al onu yont yont anne olsun/ Her kadın acıma anıtı bir anne olsun” diyordu bir şiirinde, bir anneyi yontsanız da hep tek bir anda ve ışığın altında donup kalmış tek bir kadını görürüz. Annelerimize derin bir bağla raptolunmuşuzdur. Pek az duygu annelerimiz için hissetiklerimiz kadar derindir. Her insan annesinin, babasının sevgisini ister ama ana sevgisi adeta bizi hayata bağlayan, bu dünyadaki varlığımızı teyid eden en temel besindir. Annenin fiziksel varlığı değildir önemli olan, onun ruhen de orada ve mevcut bulunmasıdır. Mesele onun varlığından dalga dalga yayılan neşe...

YUVAYA DÖNÜŞ

Bahçede bir elma ağacı vardı – Bu kırk yıl evvel olmalı- ardında Alabildiğine çayırlar. Çiğdemler Islak çimlerde sürüklenen. O pencerede duruyordum: Nisan sonuydu. Bahar Çiçekleri komşunun bahçesinde. Kaç kez çiçek açtı o ağaç, Tama o gün ama, doğum günümde, Daha önce ya da daha sonra değil? Değişkenin, evrilenin Sabitle ikamesi Amansız yeryüzünün İmgeyle ikamesi. Ne biliyorum Bu yere dair Ağaç rolünü onyıllardır Bir bonsai oynuyor, sesler Yükseliyor tenis kortlarından — Tarlalar. Uzun çimenlerin kokusu, taze Biçilmiş. Lirik bir şairden bekleneceği gibi. Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır. Louise Glück Çeviren: Nuray Önoğlu

SEVGİLİ RİLKE, BANA SAF ZAMANIN İÇİNE HAPSOLMUŞ GİBİ GÖRÜNDÜN

Paul Valéry, Muzot Kalesi'nde Rainer Maria Rilke'yi ziyaret ettikten sonra: "Seninle ilk tanıştığımda seni bulduğum aşırı yalnızlığa ne kadar şaşırdığımı hatırlıyor musun? Yanından geçiyordum; İtalya yolunda beni durdurdun ve birkaç dakikalığına içeri aldın. Oldukça hüzünlü dağlardan oluşan geniş bir alanda korkunç derecede yalnız, çok küçük bir kale; koyu renkli mobilyalar ve dar pencereli antika ve düşünceli odalar - bu kalbimi burktu. Hayal gücüm, hiçbir şeyin kendinden ve benzersiz olma duygusundan uzaklaşmadığı, oldukça yalıtılmış bir bilincin sonsuz monoloğunu içinizde duymadan edemedi. Bu kadar ayrı bir varoluşu, sessizlikle mahremiyetin bu kadar suiistimalinde sonsuz kışları, hayallerinize, kitaplardaki temel ve fazla yoğun ruhlara, yazının değişken dehasına sunulan bu kadar özgürlüğü tasavvur edemezdim. hafızanın güçlerine. Sevgili Rilke, bana saf zamanın içine hapsolmuş gibi göründün ve senin için, birbirinin benzeri günlerin döngüsünde insanın ölümü ...

RAINER MARIA RILKE MALTE LAURIDS BRIGGE'NİN NOTLARI

Şimdi ıssız kalan yurdumu düşündükçe, öyle sanıyorum ki, eskiden böyle değildi bu. Eskiden insan biliyordu (ya da belki de seziyordu) ki, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır. Çocukların içinde küçük, yetişkinlerin içinde büyük bir ölüm vardı. Kadınlar, ölümü kucaklarında, erkeklerse göğüslerinde taşırlardı. O vardı işte ve ölum, onların her birine garip bir ağırbaşlılık, sakin bir gurur verirdi. *** Hepsi de kendi ölümlerini öldüler. Ölümü bir esir taşır gibi zırhlarının altında taşıyan o erkekler; çok yaşlanıp küçülen, sonra muazzam bir yatak içinde, bir sahnede gibi, bütün ailenin, hizmetçilerin, köpeklerin önünde, kibar ve saltanatla göçüp giden o kadınlar. Hatta çocuklar, en ufakları bile, rastgele bir çocuk ölümünü değil, kendilerine hâkim olup bulundukları ya da ileride olacakları hale göre bir ölümü ölüyorlardı. Sonra, kadınlarda ne hüzünlü bir güzellik vardı; gebe olup ayakta durdukları zaman, ince uzun ellerinin, kendiliğinden üzerine düştüğü şi...

YİTİKLER GECESİ

Şimdi dünya boşlukta yavaş Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın Rüzgâr uslandı doruklarda Dağ çiçekleri uykuya vardı Ay bacadan aştı uyumaz mısın Bir ıslak serinlik yürüdü Kara sokaklardan içeri Çıtırdadı durdu bütün gün Ayaklarının altında bir şeyler Bütün gün ölüler gibi sustun Bilsen ötesi aydınlık çizginin Delice yakardın eski şiirlerini Bir tutam bulut iki damla yağmur için Yeniden sevinirdin içten içe Bilsen ötesi aydınlık çizginin Bu hal senin halin değil Bütün gücünü yitirmiş Bu hal senin halin değil Yaşamanın kendisini yitirmiş En insan yanıyla sana dönük Dost dediğin ne gün içindir Unut uzağı olduğu yere Kaldır yatağından vakitsiz Kaldır başucuna getir Şimdi dünya boşlukta yavaş Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın Rüzgâr usandı doruklarda Dağ çiçekleri uykuya vardı Ay bacadan aştı uyumaz mısın Gülten  Akın

ARTIK VEDA VAKTİNİN GELDİĞİ İÇİNE DOĞMUŞTU

HİCRET’İN DOKUZUNCU SENESİ L’an neuf de l’hégire   / Mahomet          Artık veda vaktinin geldiği içine doğmuştu. Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu. Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu. Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu. Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında. Durup su içen develeri izliyordu arada sırada. Böylece deve güttüğü zamanları hatırlıyordu… Sanki cenneti görmüş, ilahî aşkı bulmuştu; Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu. Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi, Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi, Boynu gümüş bir testinin boğazıydı sanki. Tufanın sırlarını bilen Nuh’un havası vardı. Ona danışmaya gelenlere adil davranırdı, Kimi itiraf eder, kimi gülüp inkâr ederdi; Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi. Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı. Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.     Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı. Oturur yere, elbiselerini kendisi yapardı. Artı...

ŞİDDETLİ RÜZGÂRLAR GÖRÜYORUM SON YOLCULUĞUMDA

272 La vita fugge et non s'arresta un'ora Yaşam kaçıyor ve durmuyor bir saat ve Ölüm geliyor arkadan dev adımlarla;  ve şimdiki ve geçmiş şeyler  savaşıyor benimle, gelecek şeyler de, anılar ve umut bir bu yanını eziyor  yüreğimin bir o yanını; öyle ki, aslında,  kendime merhamet duymasam,  artık kurtulurdum bu düşüncelerden. Karşımda beliriveriyor en küçük tatlılık  elemli yüreğin duyduğu; ama öte yandan  şiddetli rüzgârlar görüyorum yolculuğumda, fırtına görüyorum limanda ve artık yorgun dümencim ve kopmuş direkler ve ipler  ve sönmüş bir zamanlar baktığım güzel ışıklar. 273 Che fai? che pensi? ché pur dietro guardi Ne yapıyorsun? Ne düşünüyorsun? Niçin bakıyorsun  asla geri dönmeyecek zamana hâlâ?  Huzursuz ruh, niçin odun ekliyorsun durmadan ateşe, içinde yandığın?  Yumuşak sözler ve tatlı bakışlar, tek tek betimleyip resmettiğin,  alındı yeryüzünden; ve çok iyi biliyorsun,  burada aramak onları yersiz ve çok geç. Ah, ...

Benim annem öldü…

Benim annem öldü… Evet benim annem öldü. Beni bu hayatta koşulsuz seven tek insan da beni birkaç yıl önce bırakıp gitti. Hayır, bir suçlama değil bu. Ben bu hayatta en çok anneme kızdım. Beni bu hayatta en çok annem affetti. Belki affetmesi bile gerekmedi. Ben hep onun “küçük yaramaz oğlu”ydum çünkü. Anne diye seslendiğimde kimse artık “Efendim yavrum?” diye yanıtlamıyor beni. Artık kimse çocuklarımı “Kuzucuklarım” diye sevmiyor. Artık dünya benim için hiç de o kadar güvenli ve emniyetli bir yer değil. Hastanede son günlerini geçirirken kalan son gücünle bana “Buradan çıkabilecek miyim?” diye sorduğunda yalan söyledim sana. Affet beni anne! Sana hayatım boyunca birçok kez, o ya da bu sebeple küçük yalanlar söyledim ya da bazı gerçekleri sakladım. Ama bu büyük yalanım için beni affet! Pazar günleri hiç adetin olmadığı halde köşe yazımın yayımlandığı gazeteyi alır yazımı okurdun, sonra bana dönüp “Ama sen yine bizi yazmışsın” derdin. Kimi yazacaktım ki anne? Herkesin derdi kendiyle değil...

Close

- Neden anne babalarımız bize sarılmadılar? Neden bunu esirgediler? Bir çocuk kendisine sarılınmadan nasıl sağlıklı büyür? Sarılmadan anne baba olunur mu? Close filmindeki sarılma sahneleri bana bu soruları sordurdu. Ağladım ağladım ağladım. - Esasında sen de benim gibi hiç sarılınmamış bir çocuksun. İkimiz arasındaki tek ortak nokta bu. Sonra derin farklılıklar başlıyor. Ben neden sevilmediğimi sormaya cüret ediyorum. Sevilmeme nedenimi öğrenmek istiyorum. Sen ise bunu bir kader gibi kabullenip deşmekten kaçınmışsın. Ben bize oynanan oyunu bozmak istiyorum; hem sarılmamış/sevmemiş, bana karşı hiçbir ödev yüklenmemiş olanların onları sevmemi/saymamı, onlara itaat etmemi ve rulolarca kağıda sığacak ödevler yığını altında beni ezmeye çalışmalarını bozmaya çalışıyorum. Sen çoğunu yapmaya gönüllü olmuş, yapamadığında onları kırmamak, gerçekleri haykırmamak için kaçma yoluna girmişsin. Sen derviş ruhlusun ben asiyim. Aramızda derin bir uçurum oluyor bu. Senin etrafın çöllerle, benimkisi kuy...