Ana içeriğe atla

Abelard ve Heloise Mektuplar

I. MEKTUP
Heloise'den Abelard'a



Elin... Elin değmiş bu mektuba.
Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama..
Elbette tanıdım yazını; değişmemiş hiç.
Değişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı.
Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum
Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim.
Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek değildim.
Şimdi de vermeyeceğim.
Elin değmiş bu mektuba!
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.
Merakım cezasını buldu işte.
Nerden bilirdim her satırda adımı okuyacağımı?
Uzun bahtsızlığımızın kısa hikayesini yazdığını nasıl tahmin ederdim?
Düşünüyordum, hatta korkuyordum,
uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa,
ya beni unutacak kadar güçlenmişsen...
Oysa ancak anılara teslim olmayacak kadardı benim gücüm.
On yıldır dökemediğim gözyaşlarımdır delilim.
Nasıl bilebilirdim,
senin de hala acı çektiğini, tıpkı benim gibi?
Erkeksin sen, akıllı, nitelikli.
Tüm hristiyanlık birleşse, dolduramaz yerini.
Kendimi avutuyordum o bir erkek diyordum.
Senden beklememeliydim, bendeki duygusallığı.
Biliyor musun, başım göğe ererdi sana bakarken.
Sanki bende olmayan her şey sende vardı.
Sanıyordum ki, tüm acıları geride bırakacak kadar güçlüsün.
Yanılmışım... Zayıflıktan değil acıların.
Öylesine güçlüsün ki, göz göze yaşıyorsun acılarla.
Sakınmıyorsun, gözlerini kaçırmıyorsun onlardan.

Istırabın duruyor önümde satır satır, hem de el yazınla.
- Ah, Abelard! Dokunuşlarını bana taşıyan
o kağıdı, o mürekkebi nasıl seviyorum...-
O kör yıllar boyunca sakladığım acı
çıkıyor yüreğimden,
karşıma dikiliyor; bakıyorum:
Aynı yaşlardayız onunla, boyumuz bosumuz aynı.
Tepeden tırnağa ben'im bu acı.
Artık saklayamıyorsam onu kendimden,
nasıl saklarım, bir zamanlar bütün varlığımla
teslim olduğum senden?
- Bir zamanlar... nasıl iç burkuyor bu sözler...-
Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine,
rol mü yapayım, ketum mu davranayım?
Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi,
daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.

Biliyorum böyle yazmasa gerek benim gibi bir rahibe.
Özür diliyorum, ama yazan rahibe değil.
Örtüldük tepeden tırnağa, ama kadınız biz.
Bu örtünün altındaki de Heloise, her dişiden daha fazla dişi.
Ve aşk... Ona bir Abelard öğretisi.
Yalnızca kendime acımıyorum;
Tüm varlığım acıdan kıvransa da, merhametim biraz da sana.

Hiç bir şey unutturamaz bana yazıların yüzünden çektiklerini.
Nasıl da zalim bu anılar...
Unutamıyorum dehanın nasıl ödüllendirildiğini?
Hasetle ve kötülükle!
Unutamıyorum çalışmalarının lanetlenişini, yakılarak alevler içinde...
Mısralarının kafasız kafalarca nasıl aşağılandığını,
nasıl da kafir denildiğini sana... unutabilir miyim?
Sonunda fırlatıp attılar seni dünyanın dışına.
Küçücük bir manastır kurdun kadınlara, adını "Sığınak" koydun.
Ne iğrenç lekeler sürdüler amacına...
Huzur ararken kendin de manastıra kapanınca,
nasıl attılar seni aralarından, kardeş deyip bağrına
Atarlar elbette!
Sıradan olduklarını hatırlıyorlardı seni gördüklerinde.
Mektubun bütün bunları bir daha yaşattı bana.
Okurken gözyaşları döktüm senin için.
Ah, keşke hiç yazmasaydın...
Nicedir içimde topladığım bir damlacık güç kayboldu işte.
Her yazdığını bizi tüketen ağıraksak ölümü yaşayarak okudum.
Sevdalılar gözleriyle tadarlar ısıtırapları.
Ben de gözlerimle kavramıştım acını.
Dayım yok ettirdikten sonra erkekliğini, hani, çekip gittin ya...
Peşine taktım gözlerimi.
Beni burada bıraktığında da öyle.
Şimdi aynı gözlerle satır satır acını okuyorum.
O gözlerin yaş dökmesi garip mi?
Yanılma, merhamet değil istediğim.
Belki yazarsın bana diye yazıyorum yalnızca.
Zulmetme bana, reddetme beni.
Senden başka kimselerin veremeyeceği dermanı yolla:
Bir mektup... Bu kez senden bana.
Bırak, sana ait her şeye, sadakatle üzüleyim.
Bahtsızlıkta olsa, herşeyi bileyim.
İç çekişlerim karışırsa seninkilere,
Belki ikimizinde acısı hafifleyecektir, Ne dersin?
İçimden hiç gelmiyor ama, sen istersen,
mektubumu şöyle de bitirebilirim:
Sonsuza kadar, elveda...



ABELARD ve HELOİSE

II. MEKTUP

Abelard'dan Heloise'e
Keşke hiç yazmasaydın.
Keşke ölüp gitseydi aşkın.
Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.
Biricik umudumuz bu.
Ne beyhude, ne nafile arar dururlar aşkı, erkeklerle kadınlar.
Sanırlar ki, huzura kavuşacaklar,
mutlu olacaklar bulduklarında, ya da haz duyacaklar.
Oysa biz bulmuştuk onu, yakaladık; ama nasıl da farklıyız
Sen de biliyorsun, ben de: Böyle bir aşk kaynağıdır acılarımızın.
Böylesine yaşanmazsa aşk, aşk değildir.
Öykünmedir, özentidir.
Yapay bir güldür ancak.
Öylece yaşayıp gider çoğu.
Belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu...
Zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk,çekilmesi çok zor bir acı.
Peki, amacı ne?
Bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı
değil mi?
Ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar,
ya da insana olan aşkımızı Tanrı'ya yönelteceğiz.
Az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.
Böyle doğmak isterdim,
çünki aşkım ölümüm oldu benim.
Şairlik taslamıyorum.Gerçek bu: Sen olmayan herşey için ölüyüm ben.
Halini anlat diyorsun.
İşte anlattım.
Aslında biliyorum neyi merak ettiğini.
Nerede yaşıyorum? Çalışıyor muyum? Yazıyor muyum?
Artık Aziz Gildas Manastırının başrahibi diyorlar bana.
Biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.
Hücremden dalgalar görünüyor, bakarsam.
Bakıyorum, ama görmüyorum.
Boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,
serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.
Güneş doğudan yükseliyor umutsuzca
ve boynu bükük, çekip gidiyor batıdan.
Bulamıyorum... Güzellik canımı sıkıyor.
Doğa avutmayı beceremiyor.
Okurken seni düşünüyorum.
Yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.
Dualarda bile aklım sende kalıyor.
İşte halim böyle. Öyle abes ki, saklıyorum herkesten.
Sen açığa çıkardın işte.
Sebebi sen olduğuna göre,
Başka kime dökecektim içimi?
Düşmanımsın; kaçıyorum senden.
And içtim unutacağım seni.
Bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.
Bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,
en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.
Birbirimize veremediğimiz teselliyi,
felsefede, dinde arıyorum şimdi.
Sana duyarlı olan yüreğimi yatıştırmaktı niyetim.
Ama beceremedim.
Tam tersi oldu: ayrılık, boşluk, sofuluk,
tutkuya daha da yaklaştırdı beni.
Hergün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,
sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.
Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,
sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.
Aşkımın mayalandığı yerin bir erdem yuvası olması,
ne amansız bir çelişki değil mi?

Uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana.
O yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanıbaşıma getiriyor.
Diyorum sana; düşmanımsın!
Gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım...
Nefret ediyorum senden, sana aşığım.
Senden soğumak için bütün yakarışlarım.
Çünki biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.
Oysa aşabiliriz tutkularımızı.
Tanrı'ya yöneltebiliriz umutlarımızı.
Nasılda cılız, ahlaksız, üstelik budalayız,
sevdamızı adayamazsak inancımıza.
Yalnız o inanç koruyabilir bizi.
Biz ki, sıradan bir yazgının -ve insanoğlunun-
bir darbesiyle savrulmuşuz, kopmuşuz,
inançtan başka kim birleştirebilir ikimizi?
Şimdi iki efendin var oysa.
Bense ne kadar teslim olduysam da sana,
anılar bırakmıyor peşimi, senin kadar sadık metres gibi

"Efendim" diyordun bana.
Kafanın içini işe yaramaz laflarla,
lüzumsuz sayılarla doldurduğum,
o saatleri hatırlıyormusun?
Ne söylediklerimi dinledin,
ne ben hissettiklerimi söyledim.
Nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,
nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarınla birleşmeyi.
Sen saflığınla, bense özgürlüğümle,
ödedik işte o derslerin bedelini,
benden intikam alınca dayın.
Ha... Dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.
Ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.
Elde etmek istiyordu seni.

Şu aşkın kudreti kaybolsa birden,
vuslatın tadını ansızın kaybettiğim gibi.
Nasıl bir huzur, nasıl bir sükun olurdu,
o kasabın bana bağışladığı.
Gel gör ki, iktidarsızlığım ihtirasımı kamçılayıp duruyor.
Gövdem reddediyor arzularımı,
aklımsa hiçbir işe yaramıyor.
Yalnızca işkence ediyor anılarınla.
Hele bana ilk teslim oluşunu hatırladığımda,
mahvoluyorum...
Giyindiğim, kuşandığım, takındığım, taşıdığım,
herşey maskaralık!
Biliyorum; Tanrı da şahidimdir:
De ki, kendimizi de başkalarını da aldattık,
Tanrı'yı nasıl kandırırız? Miserere Nobis...
Bitmişim ben!
Merhametine sığınıyoruz.


III. MEKTUP
Yanıtlamadım mektubunu.
Yapamadım. Öyle perişandım ki…
Perişanlık değil de, utanç içindeydim.
Fark ettim ki , duygularımı açmasaydım sana, bırakmayacaktın kendini.
Her zaman üstündün benden, hele duygularda…
Istırabının da böyle olacağını düşünmeliydim.
Sana yazmakla, yazmanı istemekle hata ettim.
Kabahatliyim.

Hala da mektubuna yanıt değil bu yazdıklarım.
Mektup denemezdi ki ona,
Bir hıçkırıktı. Erkek kadının karşısında ağladığında,
babası, kardeşi, sevgilisi…. Kim olursa olsun,
çocuğu gibi oluverir kadının gözünde.
Ah! Seni rahatlatmak için ne yapabilirim?
Yüreğimdeki acı kalktı bağrıma çöreklendi.
Utanç içindeyim,
asla yok olmayacağını bildiğim bir utanç.
Beni bağışlamanı dileyemem senden.
Sevdana kuşkunun gölgesi düşer, istemem.
Bir haftadır, yedi gündür, mektubunu yanımda taşıyorum,
her götürdüğüm yerde suçluyor beni,
sanki sensin taşıdığım.
Artık yazmamak gerek diye düşünmüştüm.
Şimdi diyorum ki, gaddarlıktır, aptallıktır bu.
Olan oldu ikimizi de.
Açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı. Mektup yazalım.
Seni böyle rahatlatırım ancak.
Beni böyle rahatlatırsın ancak.
Elimizde kalan azıcık mutluluğu yitirmeyelim.
Hayatımızı mahvettiler,
ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.
Satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,
karın olarak sesleneceğim sana.
Kağıt üzerinde daha da yakınlaşırız,
daha yumuşak, daha sıcak sesleniriz birbirimize.
Mutluymuş gibi yaşayan,
önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan.

İnkar etme beni, kendini, ya da bizi.
Yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
Yanında gezdireyim mektuplarını,
onları seni öptüğüm gibi öpeyim.
Kıskanmaya gücün varsa,
tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
Özensizce, düşünmeden, çekinmeden yaz bana.
Beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum. kadınca…
Beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.
Aşkın can damarı oldu hayatımın.

Küçücük bir kuş gibiyim.
Havam sensin, es üstüme.
Küçücük bir balık gibiyim.
Suyum sensin, ak üstüme.
Suskunluğun çöl olur bana.
Suskunluğunda boğulurum.

Görevimin başına dönüyorum şimdi.
İçim rahat gidiyorum, sayende.
Buraya sen gönderdin beni.
Bana ‘ana’ diyorlar.
Senin ana olamam ki.
Karım demelisin bana.
Ben senin karınım.

HELOISE


IV. Mektuptan (Abélard’ dan Héloise’e)
Ayrılık, sevdanın türbesidir derler.

Derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.

Madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile ?



X. Mektuptan (Héloise’den Abélard’a)

Öldün diye sana olan sevgimin azalacağını düşünecek kadar saf mısın ?

Ölümlü bir erkek olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun?

Solucanlar göz çukurlarında yuvalansa da, dilin dişlerinin arasından çıkıp sallansa da, tiksinmeyeceğim senden, vazgeçmeyeceğim! Etin kemiğin ne ilgisi var bizimle? Bir parçanı kesip alan o kasap, sana olan aşkımı biraz olsun azaltabildi mi?

Taptığım, özüne indirgese de seni, ölüm bile azaltamaz sevgimi.

Pierre Abeilard

Bu blogdaki popüler yayınlar

Der(le)diğim Kiraz Şiirleri

Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yabani Unutma sana bergüzarım var İntizarım yoktur, inkisarım var. Bahaettin Karakoç Bir yolcunun Kiraz çiçeklerini döken rüzgarında, Dönüp baktım arkama. * Ne büyük bir suç, Kiraz çiçekleriyle kendinden geçmiyor, Kyoto’nun bayanları. * Bir yaprağı Eğleniyor uzakta, Dökülen kiraz çiçeğinin. * Dökülen kiraz çiçeklerini, Durdurmanın bir anlamı Yok ki. * Dağ kirazı, Anılarım var Eski bir dosta rastlamış gibi. * Kiraz çiçeği işte, Kolumun üstüne Telaşla dökülen de. Takahama Kyoshi kiraz bahçelerinden geliyordum yakamda hınzır çocukların gülümsemeleri seni sevmekten geliyordum bir çeşit yalansızından sevda cümleleri tren yolculuklarında kiraz bahçelerinin resmi geçitleri Betül Dünder büyümek kiraz bahçelerinden kaçmakmış ya ben ne anlamıştım Betül Dünder İtiyorum onu, iti...

İmam-ı Şâfiî'nin Şiirlerinden Seçmeler

BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN Bırak günleri dilediğini yapsın Razı ol hükmedince kader Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın Bâki değil dünyadaki zorluklar Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde Ahlâkın müsamaha ve vefa Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta Örtüsü olması seni sevindirir yine de Cömertlikle setret ki her ayıbı Örter denilir cömertlik Sakın gösterme düşmanlarına zillet Belâdır üzüntünle onları sevindirmek Cimriden yardım umma Ateşte susayan için su yok Rızkını eksiltmez ağırdan alış Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak Ne hüzün devam eder ne sevinç Ne sıkıntı, ne rahatlık Eğer kalbin kanaatkarsa Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa Kimin inerse meydanına ölümler Ne gök korur onu, ne de yer Allah’ın mülkü geniştir ama Feza daralır hükmettiğinde kader Aldırma vefasız günlere hiç Fayda vermiyor ölüme ilaç GAM Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla Ne zaruretler memnuniyet a...

Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!

sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden * Yaşam o zaman güzeldir, ancak, tehlikeler yaşandıkça; insan unutur kendini; ayrımında olmaz... * ne ki, yürekli bir insan son vermek isteyince çekilmez yaşamına; doğa dikilir karşısına, ölüm kendi elinden olmadı diye. * Ve sen öyle umursamaz duruyorsun bakışlarınla * Daha kötüye gidiyor zaman; hatadır beklemek gelecek yoz kuşaklardan; yüceltmezler soylu yurttaşları, almazlar öçlerini acılardan. Kanat çırpsın etrafımda aç gözlü kara akbaba; yem olsun adsız cesedim yabanıl hayvanlara; dövsün bulutlar; dağılan parçaları sağa sola yağmurda; silinsin adım, sanım yeryüzünden rüzgarla. * Hoşlanıyordum duygusallığımdan, derin bir konuşmaya dalıp gitmekten yüreğimle ve acılarımın bekçiliğini yapmaktan. * Cendere altında gibi yüreğim, düşününce herşeyin nasıl gelip geçtiğini; ve hiçbir iz bırakmadan sanki. İşte geçip gi...

Z'ORDA ÇOK KALIRSAM,ÖLÜRÜM

Sesinin üstünde yüzdü güz Yüzün süzdü gözümün sapağını S'oluklarca kanadı aklım dudağının kenarına, ... Sen hiç konuşmadın.. Gönlü düz yazılı Kadınlar sessiz kalınca şiire uyak uyarlar.. Soruldukça yoruldum ben Yoruldun mu diye sormadığından Ağıt ve kalemle Kına'dım bu sensizliği ellerime, Sen hiç susmadın.. Tenin temin ederken tuzlu terleri Terimsizdir ve bu yüzden acıtır gece Ki sıfatı kayıp her cümlede Özenle özne gizleyenin adı olur adın yine.. Tenimde İzli öznesin.. Gizli özlerim Uzatmasak iyi olacaktı belki,yürek.. Gelmedin.. Artık yağma aklıma din.. Susmak tutsak kalır ağzımda Seni yanıma istiyorsam şimdi Yalnızlığıma da yakıştıramadığımdandır Sensizliği.. Emre GÖKCE 

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu Hem de ihsanında pek cimri davrandı Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha) Me'zimân sabahında büyük yeminler etti (Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece" Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca boyun eğmediği bir felaket Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan coşkunun ...

PARANIN ROMANI VE GERÇEĞİ ÜZERİNE

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti …" Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de. Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı. Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından d...

Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak sırlar söyle!

• Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. Hoşsun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin. Soğuklukları silip, süpürmedesin. • İçin bomboş, ne boğum var, ne başka bir şey! Sen dertlere düşmüş, perişan olmuş gönüllerden, dertlere düşmüş canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kişilerin yerine sen feryad etmekte, sen ağlamaktasın. 78 78  Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr'inin başka yerlerinde, ruba'îlerinde de ney hakkında güzel şiirler söylemiştir. Mesnevî'ye "Bu neyi dinle!" diye başlamıştır. Mevlana aşığı merhume Fevziye Çamsever Hanım'ın Mesnevî başındaki "Dinle neyden" ilham alarak yazdığı "Dinledim Neyden" başlıklı şiirinden birkaç kıt'a alarak bu şiiri açıklamak istiyorum: "Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını Nağmesinden topladım bin bir fırakın yadını Peyrev eyler ahına güya gönl-i naşadını Dinledim neyden, bu akşam, hasretin feryadını Kah ...

Babalar ve Yazarlar

Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vurgu yapar. Tanzimat romanlarındaki kahramanların çoğunun yetimliğine dikkat çeken Parla, bu romanlardaki kahramanların çoğunun yetim olması kadar belirleyici bir unsura değinir. Bu romanların kendisini de birer yetim metin olarak tanımlar Parla. Tanzimat romancıları bir yandan Batı’dan alınan bu yeni edebi türde ürün verirken, bir yandan da Osmanlı’dan kalan eski ahlak ve değerler manzumesini de sürdürmeye çalışırlar. Daha da ilginci, Türk romanının, bir baba-oğul çatışmasından çok, babadan yoksun kalmanın telaşı içinde, bir baba arayışının içine doğduğunu vurgulayacaktır Parla. Nasıl ki, Tanzimat romanındaki “baba arayışı” belirlemesini Jale Parla’ya borçluysak, modern Türk romanındaki “çocuk kalmışlık” imgesini de şüphesiz Nurdan Gürbilek’e borçluyuz. Gürbilek’in “Kötü Çocuk Türk” kitabında yer alan “ ”Azgelişmiş Babalar” başlıklı incelemesi mode...

KISA ŞİİR / bir

Bir roman kadar uzun bu tümce, - Sonra işte yaşlandım. Gülten Akın

2026-2023 GÜVERCİN GERDANLIĞI'NDA YAYINLANAN PAYLAŞIMLAR ARŞİVİ

MAYIS 2026 HAYDİ GÜL KEDERLİ AŞIK Abdurrahman ed-Dahil'e Gazeli DUİNO AĞITLARI İKİNCİ AĞIT BİR EMEVÎ ŞAİRİ: KUSEYYİR 'AZZE (Azze’nin Kuseyyir’i) ZÜHEYR B. EBÎ SÜLMÂ’NIN MUALLAKASI VE İHTİVA ETTİ... TARAFE ŞİİRLERİ Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi AŞIKLAR KİTABI'NDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR İBNU'L KAYYIM EL CEVZİYYE'NİN AŞIKLAR KİTABI'NDA G... BİR ŞAKA YIKILAN DAĞLAR SEVGİLİM GÜZ ORMANI ZEYTUN, DÖNÜŞ KADER DENİZİ SENİN OMUZUNA YASLANMAK GÜNEŞ YARASI YÜREĞİNİ YEME DENİZLER DÖRT DUVAR DENİZ BALIĞININ ÖYKÜSÜ AŞIRI DÜŞÜNMEK Mahya Papağan Tebessüm MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI Gördükçe seni dir idi ey cân ölüyorım NİSAN 2026 Şikayet; Her şikayet hadisenin hakiki failinden de... PARILTI KEMAL SAYAR: RUHA CANLILIK VEREN ŞEY AZAR AZAR KAY... ...