Ana içeriğe atla

Yalnızlığım Karanlığı İncitmesin

..kahır da yara’dır!
kalp yarası..


Sevgili dostum
Son günlerde tahminsiz gelişen tatsız şeyler oluyor. Bendeyse sürekli bir yakınma, devam eden bir isyan ve hiç bitmeyen gözyaşları var. Yeni yeni haykırışlar besteliyorum devrimime. Gücüm kesilince kalkıp yalnızım diyorum boyuna; sanki herkes kalabalıkmış gibi!

Yağmurdan arta kalan küçük su birikintilerine düşmeden karşıya geçmeye çalışıyorum; sanki biri eteğimdeki çamuru görecekmiş gibi tedirginim. Bazen utanıyor, bazen gururlanıyorum. Birçok duygu geçisi arasında dönüp duruyorum yine.
Geçen gün sesimi duydun; soğuktum, uzaktım ve eğer gerçekten kalbinle dinlediysen, seni çoktan unutmuş gibi yankılandığını da anlamış olman lazım.
Benden çok şey gitti, alamadıklarım oldu, ayıklayamadıklarım, ayıltamadığım uykulu sahipliklerim... Elimden kayıp hayatın alacasına saçılanlarsa çoktan bütünleşmişti o renk karmaşasıyla. Önce kaktüsler kurudu, sonra balıklar öldü. İkimiz seninle eş zamanlı terk ettik varolan düzeni. Sen gidince ölürüm sanmıştım. Ben gidince ölürsün sanmıştım. Bak yaşıyoruz. Bak! Her şeye alışıyor insan... Demek ki sevgimizi fazla büyütmüşüz gözümüzde...

Zamanla sevilmez, zamanla unutulur bilirsin. Biz birden sevdik ama zamanla unutmak istemedik. Bize eşlik etmesi gücümüze gitti zamanın. Zamanla aynı hızda ve aynı ritimde yürümek istedik. Görüyorsun ki zamana yeniliyor insan. İnsan dediğin balık mı ki hafızası tembel olsun derdim. Öyleymiş sevgili dostum. Zaman iyilikleri de, kötülükleri de unutturuyor insana. O öyle bir silici ki, geriye yalnızca birkaç zerre anıların tozu kalıyor. Sonra bir bakıyorsun bir dakikanı ayrı geçirmek istemediğin insan, Afrika’daki bir siyahi kadar uzağın oluyor. Ne aramak, ne sormak, ne cemalini görmek... Hepsi bir düş oluyor. Zaman iyileştirse de aynı ölçüde nankörleştiriyor bizleri. Unutkan, pervasız ve vefasız insanlar olup çıkıveriyoruz meydanlara.
Aslında sen de haklısın. Harflere basmaktan daha zor rakamlara dokunmak! Yazmak daha kolay, sesindeki buğuyu anlamaktan! Sanal bir sandaldayken suyun üzerine silinip giden harflere itimat etmek, sahibine nasılsa ulaşır diye gönül rahatlığıyla teslim etmek cümleleri... Ah kayboluyorlar oysa! Muhattabının gözüne bile değmeden. Zamane dostlukları bunlar. Dokunmaya, görmeye, sesini duymaya ne hacet!

Sevgili dostum. Bak sonunda bu da oldu. Artık seni özlemiyorum. Sendeki ve bendeki iki yüreği yanyana getirdim ve anladım ki birimizinki yalnızca kan pıhtısından ibaret. Hani diyor ya şair, herkesin kalbi var sanılmasın! Sanmıyorum artık idare et...
Sana delice bir öfkeyle kızdığım zamanlar oluyor. Öyle yorgunum ki daha iyisi gelmiyor elimden. Daha iyisi seni incitmek olurdu belki ama yapamam. Ben karşılığını alıyorum aynadaki aksimin. Özetle sevgili dostum, ben hata ektim, şimdi pişmanlık biçiyorum!

Bunca zaman senin hep diğer yarım olduğunu düşündüm durdum. Ayrılmaz yanım, dayanıklı yanım, görmeden sevebilecek kadar tahammüllü yarım.. Bunca boş dünya işi arasında beni es geçtiğinde anladım bir olmadığımızı. Hem senin kalbin benden bağımsız çarpıyordu. Belli ki bu şekilde atıyor olmasına belki sen, belki de ben müsaade etmiştim. Bizden başkası değildi suçlu. Belki benden başkası değildi. Ama ne olursa olsun ben hayatımın en zor günlerini yaşıyordum ve sen yoktun. Yaşadıklarım anlatamayacağım kadar ağır, taşıyamayacağım kadar büyüktü.. İhtiyacım olduğunda yanımda olmaman, bizim için eksik bir vefa veya ne bileyim tamamlanmamış bir duygu göstergesiydi. Bağlılık, güven, vefa zoraki olacak hisler değildi. Dost dediğin, çağırmadan gelendir. Anlatmadan, senin darda olduğunu hissedebilendir. Göze, söze gerek duymaz dostluk. Hislerle yol alır. Sen hissetmedin.. Şimdi düşününce sitem bile etmemi gerektirmeyecek kadar uzak olduğumuzu anladım. Öyle ya, insan hatrının geçtiği insana sitem eder, sevildiğini bildiği insana nazlanır. Ki sevmek artık hiçbir şeye yetmiyor. Görüyorum ki bizim sevgimiz yokluğa, vefasızlığa, zamansızlığa katlanacak güce sahip değil. Zorluklar paylaşıldığında azalır sanmıştım hep, ama zorlukların paylaşmadığında katmerlenmesi çok beterdi... Az önce bir konuşmada şöyle dedi telefondaki ses; ’Sesin kötü geliyor, ciddi bir şey yok değil mi?’ ’Ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi ne olabilir ki!’..

Evet ölmediğimiz sürece her şey steril, her şey yolunda. Ama şunu unutma sevgili dost’um, ben ’gel’ dediğimde gelmediğinde bitti her şey. Sonrası uzatmaları oynamaktan başka bir şey değildi. Belki de çok uzun zaman önce kangren olduğunda dostluğumuzu kesip atmayı becerebilseydik, tüm ruhumuza yayılmayacaktı vurgun. Hayattan hep darbe aldığımı düşünürken nasıl da koca bir yanılgıda ömür tüketmişim meğer. Hayat değil, insanlarmış acı veren!
Galiba umutsuzluk en beteri. Bu umutsuzluk bendeki bütün yaşama gücünü alıyor. Değer vermek ve değer görmekle ilgili sıkıntılar içerisindeydim. Nedir değer vermek? Bir insanı belki kendinden dahi fazla önemsemek veya öncelikler sıralamasında tutmak. Sırtında taşımak değil, yanında yürümek. Değer verdiğim için vazgeçtiklerim ve değer görmediğim için vazgeçilemeyenleri düşündüm. Değer vermekte, değer görmemekte aynı derecede can acıtıcı bir şeydi. Çünkü insan hep kendisinden ödün veriyor, değişiyor ve eksiliyordu. Birisi bana değer vermek nedir diye sorsa benim yaptıklarım derdim sanırım. Değer vermenin karşılığı ben olmalıydım. Literatürlerde bile böyle anılmalıydı değer vermek. Ben değişmiştim. Verdiğim değerler yüzünden eksile eksile ufacık kalmıştım. Birisine darda olduğunu bile bile ırak durmak değer vermek değildi. Ve darda olduğun ortadayken es geçilmek de değer görmemekti. Her ikisi de birbirinden beterdi. Sesler yükselir, insanlar kırılır, ruhlar incinir ama özündeki değer başkadır, değişmez. Doğru! Ne bu kadar hafife alınacak kadar yüzeysel, ne de abartılacak kadar zor değildi değer vermek. Yapılması gerekenler belliydi. Her şey ortadaydı. Sevilen insan önemsendiğini hissetmek istiyordu hepsi bu! Ona bunu hissettirmek bu kadar imkansız olamazdı. Eksilmekle aynı şeydi değersizlik. Verdiğinde de, almadığında da eksilmek söz konusuydu. Değer vermek, -sana değer veriyorum! demek değildi. İcraat etmekti. Fedakarlık yapmaktı. Lafta kalmayacak kadar mübarek, mübarek olduğu için de kutsal bir şeydi değer vermek. Ama nedense değer görmek için değer vermek yetmiyordu çoğu zaman...

Bendeki karanlık bile bir yara. Aydınlık gözlerimi kör ediyor. Yaram var, kanayan, hiç kapanmıyor, iyileşmiyor. Biliyor musun sevgili dostum, kahır da bir yaradır, adına kalp yarası denir! Ve bazı yaralar var ki, onları dostlar dahi iyileştiremiyor...

Şimdi sen beni uzaktan izliyorsun ya artık, böyle devam et.
Terk edilmiş ve bütün sokak lambaları sönmüş bir şehri seyre dalmış gibisin. Sende kalbimdeki ışıkları sönmüş ve terk edilmiş şehirde yaşamaktan umudu kesmiş ve fes edilmişsin artık sana olan düşkünlüğümden...

Oysa hala göremiyorsun. Bilmiyorsun çarmıhta gerilmişim ben, gerilmişim bir ok gibi ve bıçak gibi bir yaydan kopmak üzereyim. Yalnızlığım karanlığı da incitecek.

Ben sadece O’nu kaybetmedim ki! En temiz kalpli arkadaşımı, hiç büyümeyen çocuğumu, kaşları çatık babamı ve ömür boyu özleyeceğim bir adamı kaybettim..
Kaybetmekte hünerli biri olduğumu düşünürsek eğer, o gitti, o gidince herkes gitti ve ben her şeyimi kaybettim...

fulya/kasım2012


Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...